halit ziya uşaklıgil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halit ziya uşaklıgil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.02.2022

gözyaşı

halit ziya uşaklıgil

zavallı insanlar! bazı üzüntülü zamanlarda ne büyük bir cesaret, ne müthiş bir yiğitlik hissederler, ne yazık! bu his bir güçsüzlük heyecanından başka bir şey değildir, bir saniye içinde coşup fışkırır. dünyaları harap edecek, engin denizleri taşıracak bir kuvvetle coşar. fakat bir saniye içinde o tufanı kışkırtan rüzgâr birden kesilmiş gibi söner. sinirler kesilir, gözler yaşarır, kollar düşer. işte o vakit kalbe bakmalı; o bir saniyelik fırtına, o bir saniyelik üzüntü kalpte neler yıkmıştır, neler kırmıştır! biraz evvel ağzı köpürmüş bir aslan gibi avcısının üzerine atılan o ümitsiz, biraz sonra ağzından kan püskürterek boğazlanmışçasına bir feryatla galibinin ayaklarına atılacaktır.

gözyaşları! bir sinirin kasılmasından, bir iki damlanın gözlerin ucunda birikmesinden meydana gelmiş gözyaşlarına tabiat ne yüce bir kutsallık, ne seçkin bir büyüklük sunmuştur! gözyaşları! onlar hayatın türlü acıları içinde güçsüz, kuvvetsiz kalan kalbimize ne büyük bir kuvvet, gamlar, hüzünler içinde bulunan ruhumuza ne büyük bir teselli verir! gözyaşları! onlar bize yaralarımız için verilmiş bir deva değil midir? üzüntülerimiz hayatımızın karanlık bulutlarıysa gözyaşlarımız güneşi müjdeleyen yağmurlar gibidir. insan ağladıktan sonra kalbini yağmurlarını dökmüş bir gök kadar saf bulur. ağlamak! eğer insanlar bu teselliye sahip olmasalardı hayata nasıl katlanırlardı?

2.11.2021

gerdek

halit ziya uşaklıgil

genç kızların hayatında bu gece, türlü karışık hislerle dolu bir gecedir ki onda bir hayatın son saati bir hayal kırıklığı bedduası gibi çınlayarak veda ettiği zamanda diğer bir hayatın ilk saati ümitler getirerek selam verir. bütün bir yeni hayat silsilesi o hayatla başlar. bu gece genç kız gelişmeye hazır olan bir gonca, kanatları titremeye başlayan bir kelebek gibidir. sabahleyin genç kadın sıfatıyla uyanacaktır. bir gün batımıyla doğumunun karışmasından, dünyaya ilk defa açılan bir gözle son bakışını sunan bir gözün zıtlığından bir ağlamayla bir tebessümden meydana gelen garip bir ahenk düşünülsün, bu gece bir vücutta beliren genç kız ile genç kadın duygularının nasıl bir hüzün ve neşeden oluşmuş, belirsiz, çelişkili bir karışım oluşturacağı bulunur.

9.07.2020

kadınlar

halit ziya uşaklıgil

işte hemen kadınların hepsinde bulunan bir hastalık: fedakâr görünmek.

bir kadın ki sizden kaçınıyor, sizden korkuyor demektir. daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir.

erkekler bir kadını sevebilmek için ona hürmet edebilmelidirler. namuslarından düşen kadınlar için, en şiddetli aşklar arasında bile, onlara bir hor görülme payı ayırmaktan geri kalmazlar.

kadınlık emellerinden el çekmiş bütün çaresiz kadınların kalbinde her türlü mahrumiyetlerin gözyaşları dinebilir; fakat bunlardan biri, analıktan mahrum kalmış olmak acısı, daima zehirden birer damlayla damlayan kapanmak bilmez bir yaradır. sanılır ki tabiat, kadınların ruhuna boş kalmaya tahammül edemeyen bir beşik koymuştur.

daima evde, odaların basık havasında yaşayıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar bir serbestlik eğilimiyle kafesinden kaçıp da henüz evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.

kadınlar, bu âlemin kadınları adi bir baştan çıkmış kadın gibi anılmak istemezler. bu öyle bir şey, öyle beklenmedik, öyle birdenbire ortaya çıkıvermiş bir olay olmalı ki her şeyden çok bir kazaya benzemeli.

bir kadın kendisine bütün gençliğinin samimiyetiyle kalbini vermek isteyen, ruhunun bütün sevda ateşiyle ayaklarına atılarak nihayet aşkının feryadını saklamamaya müsaade dileyen bir zavallıya karşı hiçbir zaman tamamıyla kayıtsız kalamaz.

9.06.2019

ferdi ve şürekâsı

halit ziya uşaklıgil

çocuklarını evlendirmek üzere olan babaların, anaların kalbini eşiniz, altında bir keder bulursunuz.

gençlik, bir bahar göğü gibi saf, aydınlık ve parlaktır; fakat birden ters bir rüzgâr eser, önünde bulutlar, fırtınalar yığarak o aydınlık göğü karanlıklara boğulmuş bir hale getirir.

felakete saadet kadar ölçü olamadığı gibi fakirliğin derecesini de servetten fazla gösterecek bir şey yoktur. mutsuzlar bahtiyarlara rastladıkça mutsuzluklarını anlarlar. yoksulluk belki kendi kendine teselli icat eder, yalnız kalırsa bir yetinme durumu ortaya çıkar; fakat onu servetin yanından geçiriniz; o vakit anlar, feryat eder, ağlar.

rakam işi! pis iş! bilmem, fikri bunun kadar yüksek derecesinden düşürecek, insanın bütün hislerini iptal ederek zihni manasız, ruhsuz birtakım şekiller içinde boğacak başka bir meslek var mıdır? cinnete rakam kadar yardım edecek bir şey olamaz.

gariptir, insan bazen tamamıyla açık olan şeylere dikkat etmez de en gizli şeyleri hisseder.

sokak! orası öyle bir bayağılık çıkmazıdır ki toplum, kurbanlarını buraya atar. orası öyle bir yerdir ki kaza rüzgârı savurduğu çiçekleri buraya döker. insanlığın sefaletine merhamet gözü çevrili olanlar, sokaklarda neler görürler, sokaklarda ne âlemler keşfederler, ne belalar okurlar!

insan, felaketlere her şeyden güç inanır.

hayatta bazen bir bakış, iki ruh arasında bir duygu tesadüfü vardır ki bir an sürer; fakat ayrıntılı bir kitaptır. bu bir an içinde iki ruh arasında ne güzel manalar, iki kalp arasında ne gizli sırlar alınıp verilir! aşkın böyle bir saniyesi vardır ki kalp bütün içindekileri, ruh bütün sırlarını bir bakışta ifade eder.

merhametle alınmış bir eş sizi mesut edemez.

genç kızların hayatında yatak odası, kutsal bir hayal tapınağı gibidir. hayalin, o altın kanatlı şiirin yuvası, yatak odasıdır. yatak odası o kadar saf, o kadar hassas, o kadar nazik hayallere, emellere sığınak olmuş bir yerdir ki merak fikri bile oraya girmeye cesaret edemez, o gençlik hayal yuvasına sokulmaktan çekinir. bu oda kapanıp da genç kız yuvasında yalnız kaldığı vakit, işte o vakit genç kızdır. bahar göğü lacivert dalgalarını, geceler yıldızlarının şiirini genç kızların gözlerine o odanın küçük penceresinden sunar.

insan en kederli zamanlarında bile bir şey bekler ki işte o bekleyiş, bir perdenin arkasına gizlenmiş belirsiz bir ümitten başka bir şey değildir.

ihtiyarlar, kalpleri artık aşka, şiire uzak kaldığı için başkalarının kalbindeki aşkı, fikrindeki şiiri özel bir titizlikle gözden geçirirler.

gözyaşları bulaşıcıdır. insanın kalbinde gizli duran bazı hisler vardır ki kendilerine benzeyen bir hisse rastlar rastlamaz meydana çıkar.

dünyada serveti saadet için kullanırlar ama saadet, servet için feda edilmez. bunlar pek süslü sözlerdir, bir kitapta görülürse ağlanır; fakat hayatta bu sözlerin emrine uyarak hareket etmek, aldanmaktan başka bir şey değildir.

ümit, insan zihni için bıktıran bir illet gibidir; onu tamamıyla silmek mümkün olamaz.

gariptir, insanın sözünün, fikrine bağlı olması kuralken bazı durumlar olur ki fikir söze uyar. insan düşündüğünü söylerken söylediğini düşünür.

bir ümidin tükendiğini görenler için varlığından vazgeçmeye karar vermek kadar teselli edici bir şey olamaz.

insanın duyguları bazı büyük sarsıntılara hedef olduğu zamanlar öyle müthiş bir bunalım içinde kalır ki kasırgalara çarpan dalgalar gibi bir yön belirleyemez.

insan bir felakete engel olamayınca hiç olmazsa ona sahip olmak ister.

zihin! o tuhaflıklar hazinesi! kendi kendisini aldatmak için bile neler icat eder, duygularını nasıl örtüler altında gizler, onlara nasıl acayip işler yaptırır!

kadınlar, yaradılışın çiçeklerden narin, kelebeklerden nazik yarattığı o zayıf, o zarif yaratıklar, kalplerinin gizli bir noktası açığa çıktığı zaman ne müthiş bir dayanıklılık, ne garip bir kuvvet gösterirler!

gençlik, hiç o, iskemle üstünde, defter karşısında harcanacak bir zaman mıdır? fakat bir kere de gençliğin ne demek olduğunu anlamadan hayatınızı orada geçirdiniz mi, ondan sonra bir köşeye büzülüp arpacı kumrusu gibi düşünmekten başka bir şey kalmaz.

1.06.2019

mai ve siyah

halit ziya uşaklıgil

"mezar taşı, şöhret heykelinin ayaklığıdır."

bir matemin derin üzüntüsü altında ezilip kalan kalplere dayanma gücü vermek için hayat vazifelerinin baskın sesi kadar etkili bir şey olamaz.

karı koca arasına bir sevgi kopukluğu girince bir daha iyi bir geçim mümkün değil, sağlanamaz. kadın, ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar; yahut gözyaşları çare olmazsa başka bir yerde eğlence aramak ister. erkek de hep kendi hareketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir.

insanlar tuhaftır. fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. kötü iş sahibi olanlara sorunuz, hepsinde kendi kendilerine icat edilip özenle pekiştirilmiş sebeplere tesadüf edersiniz.

halk, nerede gürültü olursa oraya yönelir.

bunların hemen hepsi namusludur. fuhşun çirkefi içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine döndükleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pak ve saf olarak uzatırlar.

yeni fikirler için yeni kelimeler lazım gelir. eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez.

hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranelikten süslü bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? bütün o kaldırım çocukları o küçük nazlı kızın zarafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar, nasıl arkasına düşerler, bağırırlar. içlerinde taş atan, söven, hatta güzel elbiselerinin eteklerine sarılan azgınlar olur. bu, insanlarda tabii bir histir. emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız, utanmaz çocuklardan başka bir şey değildir.

insan, bedbahtlığını da bahtiyarlığını da kendi meydana getirir.

dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın.

insanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler.

27.05.2019

aşk-ı memnu

halit ziya uşaklıgil

insan halk için değil kendisi için yaşamalıdır.

öyle zamanlar olur ki gözyaşları mantıktan çok selamet verir.

dünyada en güzel şeyler çılgınlıklardan meydana gelir.

işte kır eğlenceleri böyledir. insan eğlenmek ümidiyle gider; eğlenmemiş, yorulmuş, kırılmış olarak döner.

kadınlar takip edildikçe içleri ferahtır. sizin hâlâ onlarla meşgul olmanız, hâlâ onların arkasından koşmanız çoğunlukla kalplerinin ihtiyacını karşılamaya kâfi gelir. fakat kayıtsız kalmanızı asla affedemezler ve o zaman o ilk düşüşten sonra onlar sizi takip eder.

bu bir mevsimlik sevişmenin son günleri onun için öyle bir dönemin başlangıç zamanı olmuştu ki o dönem sırasında elde olmadan, henüz aşk bıkkınlığının başladığı apaçık anlaşılacak kadar hisler açıklık kazanmaksızın, sevilen kadına yüklenecek kusurlar bulunur, onu aşkın baharında süsleyen bütün hülya çiçekleri artık solgun görünür. bir vakitler sevmek için icat olunan sebepler yavaş yavaş sevmemek için birer sebep kuvvetini alır.

hasta odaları hiçbir vakit, hiç kimse için pek iyi bir yer değildir.

nihayet erkeklerin hayatında bir saat çalar ki bütün o gelip geçici sevdaları bırakarak hayatta saadeti bir genç kızın ellerinde aramak zamanını hatırlatır.

20.01.2019

saray mutfağı

salah birsel

ulusun paracıklarını -abdülhamit bu paracıkların kendisinin olduğunu sanır- asıl yutan saray boğazlarıdır.

yıldız köşk ve bahçeleri ayrı bir kenttir. 7000 tüfekçi, yani 7000 gırtlak onun üstündedir. valdesultanların, kadınefendilerin, ikballerin, şehzadelerin, cariyelerin, mabeyincilerin, bahçıvanların, aşçıların sayısı da 5000 dolaylarındadır. bunlara yıldız parkı içindeki atelyelerde çalışan usta ve işçileri katarsanız, gırtlaklar 15.000'e yükselir ki topunun doldurulup boşaltılması değme hazinelerin işi değildir.

bir süre sultan reşat'ın başkatipliğinde bulunan halit ziya uşaklıgil şöyle diyecektir:

- saray boğazı, doymak ve dolmak bilmeyen bir açlıkla ağzı açılmış, her şeyi yutmaya hazır ve ne tıkınırsa kanamayacak, sonu gelmeyecek bir ırmak biçiminde, derinliklerine akacak yiyecek dalgalarını bekleyen korkunç bir uçuruma benzer.

abdülhamit çağında saray mutfaklarının aylık masrafı 10.000 altındır. bir günde alınan tavuk sayısı da 500'den aşağı düşmez.

meşrutiyet'ten sonra yiyinti işleri oldukça değişir. şehzadelerin, sultanların boğazları saray mutfağından uzaklaştırılmıştır. üstelik bunların olsun, sultan reşat'ın olsun ödenekleri kısılmıştır. ne ki, bu padişah yavrularının gırtlakları, yine de, durmadan, dinlenmeden işler. abdülhamit'in oğlu şehzade burhanettin efendi 14 ocak 1910 cuma günü akşamı midesini şu yemeklerle sıvamıştır:

sebze çorbası, beyinli börek, hollanda salçalı kefal balığı, yeşillikli fileto, kuşkonmaz, enginar, pilav, kremalı kestane, dondurma, şekerleme.

bu arada punç da unutulmamış, yemek arasında ya da üstüne fincan fincan punç da devrilmiştir. bu yemeklerin burhanettin efendi'nin sofrasından hiç eksik olmadığını anlamak için şehzade'nin 1 mart 1916 çarşamba günü yediklerine de bir göz atalım:

kestaneli çorba, istakoz, mantarlı file, türlü, hindi kızartması, bezelyeli pilav, marmelatlı jenevuaz, viyana peyniri, meyve.

osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş yıllarında türk mutfağının bir türlü yemekle yetindiğini belirtmeliyiz. sultan ii. murat çağında fransız elçisi marquis de la brouquiére'e çekilen bir şölende sadece parça etli pilav çıkarılmıştır. fatih sultan mehmet çağında da sarayda konuklara ve devlet büyüklerine yoğurtlu ve etli hamur (mantı) ya da ıspanaklı börek gibi bir türlü yemek verilirmiş. ama herkes doyacağı kadar alırmış. yemekten sonra da tanenli şerbetler içilirmiş.

9.11.2017

zenginlik

halit ziya uşaklıgil

zenginlik! işte o zenginlik dedikleri şey böyle zevkinden saçlarını sallayan iki atlı, ispirli, uşaklı, bütün talihini yoksulluğun acısına iyice göstermek istiyormuş gibi açık bir arabaya biner, gözlerinin önündeki insanları iki gözle bakmaya layık görmüyormuş gibi tek bir gözlük takar, ayağının altında gördüğü âleme karşı ayağını uzatmaktan utanmaz, etrafından geçen fakirin çamuru üstüne sıçrar korkusuyla arabasının bir köşesine çekilir, büyüklüğünden fışkıran küçümsemeyle senin gibi, benim gibi buraya yayan gelmiş fakirleri kirleterek geçer.

zenginlik! o öyle bir kuvvettir ki insanları yüksek, yoksulluğun içinde çırpındığı çöplükten pek yüksek bir konuma çıkarır; âlemi, toplumu oradan gösterir. zenginler ile fakirler arasındaki fark bundan ibarettir. onlar bizi görmek için yukarıdan bakarlar, biz onları görmek için başımızı kaldırırız. aman yarabbi! insan kim bilir servet dedikleri o noktaya çıktığı vakit kalbinin nasıl şiştiğini hisseder? göz o yüksekliklerden baktığı zaman kim bilir aşağısını nasıl derin bir uçurum, o çurum içinde kaynaşan yaratıkları nasıl küçük görür! elbette o insanlık, bizim insanlığımızın üstünde bir şeydir; elbette o âlem bizim âlemimizden başka bir şeydir.

12.11.2016

sefalet

halit ziya uşaklıgil

bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birdenbire doğuveren neticesidir. bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, o manasız belirtileri, işaretleri açıverir. bunlar, aralarından engelleyici duvarla kalkıvermiş zerreler gibi birbirine katılır, birbirini bulur, onlardan bir küme meydana gelir ki görülmemesi mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır.

insan kendisinin sefaletini bir servetin ihtişamı yanında, talihsizliğinin hükmünü bir saadet görünüşü karşısında daha büyük bir acıyla anlar.

11.11.2015

genç kızlar

halit ziya uşaklıgil

genç kızlar hiç tanınmamış, henüz tecrübe olunmaya muhtaç mahluklardır.

genç kız olmak üzere bulunan çocukların çok farklı bir dönemi vardır ki o sırada bu hassas, narin mahluklarda bir kadınlık hayatına hazırlığın belli belirsiz gelişmeleri görülür. bu devre ruhsal, bedensel değişikliklerle başlar. çocukta sebepsiz herkesten bir ürkeklik, bir kaçınmak, bir çekingenlik fark edilir. onda artık oyun zamanı geçmiş bir kedi yavrusunun vahşetleri uyanır. size eskisi gibi çocukça neşesiyle elini uzatmaz, yanınıza o eski kendini verişle sokulmaz. babasına dudaklarını uzatışında bile bir soğuk titreyişin akışı vardır. lakırdılarında biraz daha sakıngandır. gülerken kızarıverir. soluduğu havanın içinde gariplik, yabancılık veren bir yeni rüzgârın dalgaları vardır. o zaman kaçar, tenha köşeler arar. uzun uzun düşünceleri vardır. kendisinde bir başkalık hisseder; fakat niteliğini bilmez. yalnız anlar ki artık bir çocuk değildir. yeni bir kimlik mayası tutulamayan bir gelişme kuvvetiyle bu çocuk vücudunu parçalayıp taşmak, bir şiddetli fışkırmayla dışarı çıkmak ve artık zorla sözünü geçirmek ister.

bu olay çocuğun iradesi, bilgisi, tercihi dışında bir şeydir ki kendi kendine tabiatın belirlediği değişim çizgisini takip eder. çocuk vücudunda garip bir şeyin, ne olduğu anlaşılmaz bir hastalığın yürüdüğünü, ilerlediğini, bütün benliğinde dolaştığını hisseder. o zaman ona yürüyüşünde, söyleyişinde, gülüşünde, bütün dışarıyla ilişkilerinde korkaklıklar, beceriksizlikler gelir. birden tavrında zariflik ve tabiiliğinden bir şey eksilmiş sanılır. boyu fazlasıyla uzun, vücudu oransızca ince gibidir. yürürken uzun bacaklarının üstünde oransız bir gövdeyle yürüyen bir kuş hali vardır. elini uzatışında, başını tutuşunda o eski hoş uyum kaybolmuştur. kendine has tavırlarını terk etmiş de henüz yakışacak tavırlar bulamamış bir vücut gibidir. lakırdılarının arasında birden kızarışları vardır, sebebi bilinmez. bu kendiliğinden taşan sıkıntıları da alt edemez. o zaman herkesten uzak kalmak ister. büyüklerin arasında durmaya cesaret edemez. çocukların arasında kalmaktan utanır.

uykularında kâbuslar, hummalar vardır. geceleri birden uyanışları içinde ölümü düşünür, korkar, yorganının altına sokularak titrer.

bu öyle bir dönemdir ki çocukların öğrenmesinde yeni ufuklar açar. onlara kimseye bir şey söylemeksizin, hiçbir yerde bir belirti görmüş olmaksızın, birdenbire, kendi kendine, o zamana kadar tamamıyla anlaşılamayan binlerce şey bir ifade genişliği kazanır. birçok hakikatleri anlayıvermiş bulunurlar. bu öğrenme nasıl çıkarımlar sonucu böyle birkaç aylık bir dönem içinde meydana geliverir? bunu tarif mümkün değildir. denebilir ki bu sırada yeni gelişen kimlik, genç kız kimliği, o eski çocuk imliğine yeni yeni bilgiler getirmiş, her şey için "işte bu şudur" diyen sesiyle o vakte kadar bulutlar altında şöyle bir göz gezdirilen sahifelerin üzerine sihirli bir ışık dökmüştür.

ağlamak

halit ziya uşaklıgil

insanların bazı köpürme devreleri vardır ki küçük bir hazırlık dakikasıyla başlar. bu dakikada gözler birbirini anlamaya çalışıyor gibi durur, bakışır. bu dakika uzun bir zaman kadar hatıralarla doludur. bu bir dakikada bütün yaralar -henüz taze kanayarak, her biri bir başka hatıranın ateşiyle yanarak- ortaya çıkar. kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap iniltisiyle binlerce delik açılır. türlü kırık ümitler, acı ümitsizlikler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı -bir kabristanın ruhlar meclisi gibi- feryatlarıyla, gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar. bir bağırış çağırış ve matem toplanması! yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, sanki şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla yüklü bir sema.. artık ağlamak zamanı gelmiştir.

5.02.2010

sorumsuz

oğuz atay

kötü oyuncular bir süre rollerinin etkisinden kurtulamazlar.

ey talih! beni kendi ülkemde bir yabancı gibi yalnız bıraktın. bütün ümit kapılarını yüzüme kapadın. bunu neden yaptın bana? önce bilgi tanrılarının sonsuz armağanlarıyla gözümü kamaştırdın. bütün bilginlerin görkemli dünyasını tanıttın bana, en yüce bilginlerle tanıştırdın. ülkülerle besledin beni. evimde başıma buyruk ve sorumsuz yaşamama izin verdin.

kendimi aşabilecek bir sarsıntıdan yoksunum. en kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. insanın geliştiği falan yok. yalnız kusurlarına alışıyor, o kadar.

"birey tarihi olduğu gibi kabul edemez." (belinsky) kendi varlığını kanıtlamak için onu tahrip etmelidir.

insan yarım yamalakların hikayesini ömür boyunca anlatabilir mi? bu belki de dayanılmaz bir gerginliği ömür boyunca yaşamakla mümkün olur. böyle bir sinirliliğe ne kadar katlanılabilir? insan her an kendini parçalayarak, kendi etinden kanından vererek yaşayabilir mi? gerçeği aramak bu mudur? böyle olanları görünce, bu sinirin insanı nasıl dondurduğunu gözledikçe, dehşet içine düşüyorum. her şeyi yarım yapmış olmanın dehşeti de var bunun içinde. yeni bir şık belki de tam bilmekle mümkün olur.

halit ziya uşaklıgil: ben ne yapmışsam iyi yapmak kastıyla yaptım; muvaffak olamadıysam bunun kabahati niyetimde değildir.

düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. ne yapalım, henüz biraz da ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım.

18.07.2009

aşk

halit ziya uşaklıgil

aşk, geçici bir neşe, bir hayal değil midir?

aşk! o, gençlerin dudakları titreyerek, kalpleri çarparak, gözleri yanarak söyledikleri kelime, o gençliğin ruhsal bir hastalığından, beynin gelip geçici bir ateşli hastalığından başka bir şey midir? aşk! gençler, bu kelimeyi söylerken zihinlerinde yüce, ilahi, meleklere özgü bir kuvvet hayal ederler; kalplerinde o kuvvete bir mabet meydana getirirler. bütün fikirleri, bütün hisleri ona tapınmaya adanmıştır. fakat ihtiyarlara sorulsun; öfke zamanları, heyecanlı fikirleri dinginlikle son bulmuş o ihtiyarlara sorulsun da görülsün, aşk ne demektir!

aşkın taşmasına hiçbir şey bir felaketten daha çok yardımcı olamaz.

aşk, bir şişe parçasına benzer. insanın gözlerinde ruh okşayan, hayal uyandıran renklerden oluşan bir sihir âlemi gösterir. insan, saadeti bu renklerden, bu ışıklardan, onların içinde uçuşan gülüşlerden oluşmuş zanneder; fakat bir kaza dokunup da o şişe düşüp kırılsa, o hayali saadet, bir rüyadan sonra kalan hatıra kalıntısı gibi silinir, elde şişenin kırıklarından başka bir şey kalmaz.

aşkta saadet aramak, şarapta neşe aramaya benzer. onun sarhoşluk lezzeti uçtuktan sonra ruhta acıklı bir uyuşukluk bırakır. seviyorum, seviliyorum, mesudum zannedersiniz; elinizde henüz dolu duran, size neşe veren kadehi bitiriniz, onun dibinde sizi bekleyen şey üzüntüden başka bir şey değildir.

kalbimizdeki hisler yine bizden gördükleri izin üzerine ortaya çıkmışlar, var olmuşlar, yayılmışlardır. her arzumuzu kendimiz icat ettiğimiz gibi aşkımızı da kendimiz icat ederiz.

doğrudur, gençlik her şeye inandırır. gençler sevdiklerine, sevildiklerine, sevmek dedikleri o kuruntu, gerçek olmayan, hayali şeyin hakikatine, biraz şiirli, biraz hayalli, biraz tatlı olan şeylerin hepsine inanırlar. kendilerine hülyadan kurulu, yapma bir hakikat icat ederler; fakat o hakikate biraz ihtiyar gözleriyle bakınız, ne kadar hayale dayalı olduğunu anlarsınız.

18.03.2009

kadın ve şiir

halit ziya uşaklıgil

"kadınlar şiirli aşklar hülya  ederler ve aşklarında şiirle bahtiyar olurlar." işte güzel bir cümle! bunun altına imzanı atar, edebiyat dergilerinden birine gönderirsin. senin gibi binlerce saf insanlar vardır ki buna, "oh, ne güzel!" derler. güzel? belki, fakat doğru değil.

kadınlar şiirlerle dolu aşklar hayal ederler, evet, yüzde bilmem ne kadar, herhalde çoğunluğu meydana getirecek kadın beyinlerinin içinde böyle açık lacivert bir semanın üstünde altın gülüşlerle sevda rüyaları vardır. fakat bu rüya işte yalnız oraya, o mini mini beyinlerin bulutlarına hastır.

hayatta, aşk hayatında, kadınlara şiirden söz ederseniz ne yaparlar, bilir misin? gülerler ve içlerinden, hatta belki açıktan açığa "ahmak!" derler.

lakin azizim, bu senin dediğin şey on beş yaşında pek iyidir. o zaman ağaçlarının arasından parça parça güneşler akan sık ormanlarda gezintiler düşünülür, mehtap gecelerinde sandalın kürekleri bırakılarak denizin nağmeleriyle semanın çiçekleri arasında sonsuzluğa kadar uzayıp gidecek derin düşüncelere dalışlar hayal olunur.

fakat aşk, asıl aşk, hakiki hayatta aşk, bunların hiçbiri değildir. bunlar kadınları bir müddet belki aldatır, bir kere, iki kere, nihayet üç kere, bu rüyalarla eğlenirler, lakin dördüncüsünde asla.. bütün o şiire asılıp kalan kadınlar, nihayet onu bulamayarak, çünkü o mümkün değil bulunamaz, bulamamakla yıkılan hayallerini ve hatta belki bir gün bulmak ümidini saklamakla birlikte aşkta asıl bulunan şeyi ararlar: hakikat. evet, bütün maddiliğiyle, o şiirlerden, hülyalardan, çiçeklerden soyutlanmış hakikat..

biz erkekler de böyle değil miyiz? hayatımızın bir dönemi vardır ki o sırada fikirlerimiz yeryüzünün üstünde uçmaya, emelini tatmin edecek hülya kevserini semaların uçacak kadar hafif kaynaklarında aramaya muhtaçtır. yükselir, gözlerini aldatan bu mavilikleri geçmek, daha yukarılarda bir şey, bir başka sevda havası bulmak için yükselir. fakat yükseldikçe daha geçilecek mavilikler bulur, o aldatıcı ufuklar bitmez tükenmez. bu gökyüzü yolculuğu ne kadar sürer? bu, mizaca ait bir şeydir, o kadar devam edebilir ki dönmeye imkân kalmaz.

ben? ben hatta uçmak için heves bile duymadım. uçup uçup da düşenler, bütün o kırık kanatlarıyla topraklarda sürüklenen, nihayet topraklarda ruhunun gıdasını arayanlar gözlerimin önünde o kadar anlaşılır dersler ortaya koydular ki ben onların bitirdikleri yerden başlamaya lüzum gördüm.

rica ederim söyleme, sizin, hülyacıların bütün felsefenizi biliyorum. işte ne demek istediğini anlıyorum: bana o semalar seyahatinin tan vakitlerinden, samanyollarından, gökkuşaklarından, renk renk güneşlerinden, parıltı tufanlarından, bütün bu güzelliklerin verdiği sarhoşluktan söz edeceksin. bir yığın şiir!

lakin asıl şiir kadınlardır. bu çiçeklerden şekillendirilerek odanızın yaldızlı hücrelerinde narin çiçekliklerde hoş kokulu hatıralarıyla size gülümseyen demetlerdir. bence işte aşkın felsefesi bundan ibarettir: bu demetlerden mümkün olduğunca çok bağlayabilmek.

sevda hayatı bir çiçek bahçesidir ki buradan sadece bir seyirci gözleriyle geçenler de vardır. onlar biraz ilerde bir şey koparabilmek ümidiyle geçerler, geçerler, nihayet artık koparılacak bir şey kalmaz, geri dönmek de mümkün değildir. bunların mezar taşına "yaşamadılar" sözü kazınabilir. bunlar öyle bir sınıftır ki beceriksizlerden, utangaçlardan, korkaklardan meydana gelir.

bu sınıfın biraz üstünde yakalarına yalnız birer gonca takmakla, bu sevda denilen çiçek bahçesinden bütün hisselerini almış olmakla çıkanlar gelir: azla yetinenler.

daha sonra henüz çiçek bahçesinin kenarına gelir gelmez eli boş yahut birkaç adım ötede avuçlarında bir demet kurumuş otla "oh, ne güzel!" diyen, hemen oraya, bir ağacın uyku getiren gölgesine düşerek uyuyanlar gelir: tembellerle yorgunlar.

daha sonra zafer kazananlar, galipler, bu çiçek bahçesinin iskender ve daraları, cengiz ve timurları, bizler, ben.. evet ben, kucak kucak, etek etek o çiçeklerden toplayan, toplamak için bitmez, sönmez bir heves duyan ben.. görsen, böyle, kâh elimin şiddetli bir hırsıyla koparılmış, kâh dişlerimin keskin br darbesiyle kesilmiş, yahut çalıların arasında türlü güçlüklerle toplanabilmiş, dikenlerinde emellerimin kanından fedakâr damlalar bırakılarak ancak yetişilebilmiş, ara sıra şurada burada mertlik ve yiğitlikle alınmış çiçeklerden bende ne güzel demetler var..

bunların içinde şuh kahkahalarıyla güller, baygın sevda bakışlarıyla nergisler, sıcak ve tutkulu nefesleriyle karanfiller, bin türlü manalarıyla nesrinler, şebboylar, laleler, sümbüller, bütün o şairlerin lehçelerini dolduran çiçekler, ötede beride mini mini, küçük küçük, çekingen tebessümleriyle serpilmiş yaseminlerle inci çiçekleri, hatta manasız, ruhsuz sanılan otlar, o gösterişsiz, aşağı görülen, küçümsenen edalarıyla zavallı otlar..

bu demetler o kadar çoğalacak, o kadar çoğalacak ki nihayet odamın hücrelerinde boş yer kalmayacak. odamda bunlardan o sevda çiçekleri bahçesini daima yaşatan bir hatıra çiçekliği meydana gelecek. o zaman, işte yalnız o zaman odamın ortasına, bütün o hatıraları saflık parıltısıyla, bekâretinin beyaz temizliğiyle örtecek bir zambak, tertemiz, lekesiz bir zambak koyacağım. ötekiler kurudukça bu, tazeliğinin, neşesinin nemli esintisini üzerlerine serperek, kendisi yaşamaktan bahtiyar yükseldikçe o zavallı solgun hatıralara da bir parça neşe verecek, böyle, gözlerimin önünde her beraber, inanı kendinden geçiren hoş kokulu bir hava içinde yaşarken ben sarhoş olarak çiçek dolu rüyalar içinde uyuyacağım, anlıyor musun azizim, o zaman uyuyacağım.

24.02.2009

o malum eser

halit ziya uşaklıgil

o malum eseri dediği, senelerden beri yazmak istediği, beyninin içinde bir çocuk gibi yaşatıp büyüttüğü, her dakika işleyip süslediği eserdi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini uygulamak isterdi. bu eseri öyle bir şey yapmak isterdi ki o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. bir şey ki.. o şeye zihninde mümkün değil bir şekil bir tarz veremiyordu.

zihninde düzenlediği öz pek sadeydi: bir taze ruh ki hayata bir ümit parıltısıyla açılıyor, güya semanın el değmemiş bağrına güneşin öpücüğünden, onun sevda dudaklarının dokunmasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. fakat sonra yavaş yavaş ufuklar yanmaya, etrafa bir ateş havasının baygınlıkları yayılmaya başlıyor, o saf ve taze ruha hayatın ilk sıkıntıları yavaş yavaş sokuluyor. hayat mücadelesi.. daha sonra ümit güneşi o kırılmış kalbin yıkılan emellerine hazin bir veda bakışıyla süzülüp gidiyor: o vakit neticenin kara bulutları..

işte eser buydu. bu eserle ahmet cemil insan hayatını yazmak istiyordu; başından sonuna kadar bir şiir ki bir gülümsemeyle başlasın, bir damla gözyaşıyla netice bulsun..

ne vakit buluşsalar arkadaşı hüseyin nazmi'ye bundan bahsederdi. birçok parçalarını yazmış, arkadaşına okumuştu. fakat istediğini yapamamaktan, düşündüğünü kalemine resmettirememekten doğan bir ümitsizlikle her yazdığı parçadan sonra o parçaya veremediği ruhun matemini tutardı. bu eserin adeta hastası olmuştu. kendi kendisine küser, gücünü hissinin altında bulduğu için kızar, bazen güçsüzlüğünü dile yüklemek ister, zihninin içinde karmakarışık hayaller gibi uçuşan belirsiz renkleri yakalayabilecek bir alete sahip olamamaktan ileri gelen bir bıkkınlıkla adeta hayattan bezer. ah! bir kere o eseri bir vücuda getirebilse! bütün hayatta ümidi onun üzerine kuruluydu, onu yazarsa -bir gün taksim bahçesi'nde arkadaşına itiraf ettiği gibi- artık hayatta vazifesini tamamlamış sayacaktı.

bir gün hüseyin nazmi'ye diyordu ki:

"o yeniliklere çıldıracaklar. hele vezin için kim bilir ne kadar aşağılamalara uğrayacağım; fakat bunu niçin anlamamalı? bizim veznimizin musikisini, akışının ifadesini, edasının hissini niçin bilmemeli yahut bildiğini iddia edip de bundan niçin istifade etmemeli? beş yüz beyitlik bir manzumeyi hiç değişmeden giden bir vezin üzerine söylemekten doğacak ruh yorgunluğunu, o ahengin sürüp gitmesinin vereceği sıkıntıyı niçin anlamamalı? batı'nın manzumelerinde vezinlerin değişmesinden ortaya çıkan ahengi görüyoruz. o ahengi meydana getirmek için bizim elimizde aslında musikiden ibaret bir veznin coşkunluğu varken niçin nazmımızda aruzun temel kalıplarına dikkat ettiğimiz gibi üslubunda da veznin şiirle uyumlu olmasına dikkat etmeyelim? hece veznine de bu hizmeti yaptırmak mümkün olabilirdi, eğer türkçe kendi halinde kalsaydı. fakat dil türkçelikten çıkınca, arapçanın, farsçanın istilasına uğrayınca.. şimdi bir şiir söyleyiniz ki..

buna karşılık, veznin musikisinde hüküm sürmek lazım gelen ahengin manası.. fakat o manayı hissetmek, hissettikten sonra uygulamak lazım. bizde bu tarafa dikkat edilmiş mi? bir neşeli vezinle ağıt söylemek yahut hafif bir özü ağır bir veznin ağır akışına bırakmak veznin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluksa çeşitli özlerden oluşan uzun bir manzumeyi yalnız bir vezinle söylemeye kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir anlamamazlıktır.

türkçemizde de böyle şeyler mesela fransızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün, bundan ortaya çıkacak etkinin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lazım gelir. eğer bu yenilik herkeste bir iltifat eğilimi yaratmazsa..

musikide yapamadığımızı bazi nazmımızda yapalım. yirmi tane birörnek suzinak şarkıyı okumaktan, dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızdan kaldıralım. hüner musikiyi birörneklikten değil çeşitli makamlar ve usulün bağdaşımından elde etmektedir. bu yolda yazılmış bir manzumeyi düşün ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. sonra tekrar bir coşkuyla taşsın, veznin kasırgasıyla yükselsin, yükselsin, şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın, yine yavaş yavaş, ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.

hele kafiye.. gariptir, bizde en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar harcanmış. "jenk, ferhenk, renk" kafiyesiyle kaside söylemek için düşünceleri hayal edilemeyecek baskılara ve çarpıklıklara uğratarak, o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mana garipliklerine mecbur olarak zorlukları hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk manasını düşünmek akıllarına gelmemiş. hatta bugün yeni şiirin ruhunu anlamayanlarda kafiyede bir sesleme manası olabileceğini düşünebilecek var mıdır?

hele kafiyelerin alışılmış sıralanışına hiç aklım ermiyor. "an ve in" kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için hoşluk mu ortaya çıkar usanç mı bilemem. hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem şiirin arasına kafiyesi olmayan kelimeler sokarak kulağı tırmalamaya izin veriliyor, o halde kafiyesiz şiir söylensin. kafiyenin sıralanış tarzını sırf zevke fakat muntazam biçimde zevke uygun olarak gerçekleştirmek bize ait bir başarı. o başarıya bir de kafiyenin sesleme manasını ilave et, sonra vezinlerin musikisine de o değişimden gelen ahengin manasını ver, işte yarının nazmı!

bence kelimelerin geçerli manasından başka bir de, nasıl söyleyeyim ses manası vardır. bilmem herkes hisseder mi? fakat ben mesela "naliş" (inilti) kelimesinin üzüntülü edasını, "pervaz" (uçuş) kelimesinin uçma eğilimini, "feryat" kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum. sanki "bahr" (deniz) kelimesi de o sıfatla, beraber taşıyor, şişiyor, değil mi? buna karşılık "derya-yı sakin" (sakin deniz) derim; çünkü "derya" kelimesi de sakin, onda da bir durgunluk var ki sıfatı sıfatın manasından daha çok açıklıyor.

şimdi düşün! üzüntü dolu bir beyit hüzünlü bir kelimenin son harfi harekesiz, sessiz bitsin, sonra gösterişli bir kafiye diğer bir beytin mana haşmetine şaşaalı bir süreklilik versin, bütün şiir bir yandan veznin ahengine kendini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye hafiften şarkı söylercesine ezgiler, nağmeler serpsin, sonra o şiirden bütün eskimiş benzetmeleri, bütün o köhne cinasları çıkar, fikri o bilinen zeminlerde bocalamaktan kurtar, işte benim eserim.

ah, o eser yazılıp da yayımlandığı zaman ben büsbütün başka bir adam olacağım! öyle zannediyorum ki şöhret perisi gelip bozguna uğramış, yenik düşmüş halde, ayaklarımın altına atılacak, kendimi birden yükselmiş göreceğim, o zaman, "ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim." diyebileceğim.

4.02.2008

şiirin dili

halit ziya uşaklıgil

bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz.. öyle bir dil ki.. neye benzeteyim bilmem. konuşan bir ruh gibi güzel söz söylesin, bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o kalbin bin türlü inceliklerine, fikrin bin çeşit derinliklerine, heyecanlara, öfkelere tercüman olsun. bir dil ki bizimle birlikte gurubun hüzünlü renklerine dalsın düşünsün, bir dil ki ruhumuzla beraber bir matemin kederiyle ağlasın. bir dil ki asabımızın heyecanına eşlik ederek çırpınsın. hani ya bir kemanın telinde yakalanamaz, anlaşılamaz, bir kurala bağlanamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. hani ya, tan yeri ağarmadan ufuklara hafif bir renk uyuşmasıyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde resmi yapılamaz, belirlenemez yansımalar uçar, bakışlara buseler serper. hani ya, bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez, nerede biteceğini anlamak mümkün olamaz derinlikleri vardır, duyguları yutar. işte bir dil istiyoruz ki onda o nağmeler, o renkler, o derinlikler olsun. fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın, sonra veremli bir kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın, bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, bir gencin ümitle parlayan bakışına saklansın. bir dil.. bir dil ki sanki tamamıyla bir insan olsun.