vera tulyakova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vera tulyakova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.08.2015

bahtiyar ol nazım *

vera tulyakova hikmet

benim için bir kitap yaz vera. orada benim insan yanımı anlat. şiirlerimden, oyunlarımdan, bütün yazdıklarımdan daha önemli olan, benim insan yanımdır.

diyalektik materyalizm şimdiye kadar mevcut olan bütün felsefi ve ilmi inkişaf (ilerleme) fikrinin zaruri bir neticesidir.

bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesinin dışında kalan aydın, ya egemen sınıfın elinde basit bir araçtır ya da havayı zehirlemekten başka bir şeye yaramayan kokuşmuş bir verimsiz ottan ibarettir.

zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

hikâyeyi bilirsin: isa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. recmetmek gerekiyor. isa: "kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

yoldaşlar, dünyada insanların kesintisiz dört saat şiir dinleyebildiği tek ülke sovyetler birliği'dir. bunu biliyorum. kendim şair olmama rağmen yarım saatten fazla şiir dinleyemem, en güzellerini bile. fakat siz beceriyorsunuz bunu.

dünyada kaygı ve yoksulluk kadar hiçbir şey yıpratıp yaşlandırmaz kadınları.

vatan sadece dedelerinin mezarları, selvi ve kayın ağaçları değildir. bunların hasretini çekmek zor iştir; ama dayanılır. vatan kavramını gerçek kılan, en basit hayalinden en yüksek amacına kadar, halkının ruhudur! eğer halkından uzak düştüysen ve eğer basit hayallerden en yüksek amaca uzanan yolda, süreci kısaltacak bir katkın olamıyorsa ona, bahtsız bir insansın demektir.

* bu yazıda tırnak içinde olmayan tüm alıntılar nazım hikmet'in sözleridir.

5.08.2013

nazım hikmet

ataol behramoğlu

nazım hikmet: şiir silahıyla yapılacak muhasebe, çok daha geniş meseleleri çok daha kısa, belki teferruatsız fakat kuvvetle, ana hattında vermek gibi bir imkana sahiptir.

nazım hikmet: tolstoy'dan sonra yazı yazan ve insanları sanat hokkabazlıklarına başvurmadan ve sade şekiller içinde oldukları ve hatta olacakları gibi vermeye çalışan her yazıcıda, tolstoy'u isterse hiç okumamış olsun mutlaka onun izlerini bulursun. çünkü bu dehşetli adam, bir sanat devrinin başlangıcıdır; hem de kemale ermiş bir başlangıç.

nazım hikmet: insan dediğin, her şeyden önce; sosyal, tarihi, konkre bir varlıktır. bütün tarih devrelerinde insan sosyal çevrelerin, sosyal sınıfının da insanıdır. ben, mücerret, bütün devirler ve bütün sosyal şartlar için bir ve aynı olan insandan bahseden edebiyatı, felsefeyi anlamam. mücerret insan benim anladığım manada, sahici insanın gölgesi bile değildir. bize sahici insanların içini, dışını, kavgalarını, ihtiraslarını anlatan bir edebiyat lazım.

nazım hikmet: hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

nazım hikmet: dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

ataol behramoğlu: yazarların, sanatçıların, her türlü yaratıcılık alanında ürün vermiş kişilerin varislerinin, onların yakın ya da uzak akrabaları olması beni yadırgatıyor. bir örnek: cemal süreya'nın ölümüne büyük olasılıkla, kendisiyle karşıt görüşteki oğlu neden oldu. bu oğul yaşıyor olsa, şairin tek ve en yakın varisi olacaktı. ve belki de babasının ürünlerinin yayınına izin vermeyecekti.

saşa markus: nazım hikmet derinliğine gerçekçi bir oyun yazarı. tüm oyunları çok güzel yazılmış yapıtlardır. hatta neden bir tiyatrosu olmadığına, bir tiyatroda çalışmadığına şaşıyorum. size belki abartılmış gibi gelebilir; ama inanınız ki içtenlikle söylüyorum: eğer yaşasa ve bir tiyatroda çalışsaydı çağdaş bir shakespeare olabilirdi. erken ölümü dünya tiyatrosu açısından büyük bir kayıptır.

vera tulyakova hikmet: bizim öykümüz bitti nazım. senin yaşamın şimdi başlıyor. seni doğuran ülkenin önünde saygıyla eğiliyor ve inanıyorum ki, büyük insanlık geleceğe doğru taşıyıp götürecek seni. mutlu ol, nazım hikmet!

17.05.2011

kaçış *

nazım hikmet

nasıl kaçtığımı mı öğrenmek istiyorsun verusya? sizin akademisyen pavlov yoldaş yardım etti bana. evet, bu gerçekten de çok ilginçtir. hapisten çıktıktan sonra iki kere beni öldürme girişiminde bulundular. ilkinde otomobille ezmek istediler. çok bilinen polis olayı; belki de rastlantıdır diye düşündüm yine de. küçük bir kuşku kaldı sadece. fakat tanıdıklarım uyarmaya başladılar beni. bir gün, büyük bir tüccarın karısı, bizim partiden bir hanım, hapiste olduğum için askerlik yükümlülüğümü yerine getirmediğim gerekçesiyle askere çağrılacağımı öğrenmiş. böylece, beni bir sınır birliğine gönderir, orada da sınırı geçmeye kalkıştığım bahanesiyle öldürtebilirlerdi. ya da askere çağırıp anadolu'da hizmete göndererek orada ağır koşullardan, ayazdan ölmemi beklerlerdi. işin şakası yoktu artık. ciddi olarak bir çıkış yolu aramaya başladım.

parti, ülkeden ayrılmam gerektiğine karar verdi. ama nasıl? arkamda beni adım adım izleyen 7 polis vardı. 24 saat nöbet tutuyorlardı; ciple evimin önüne kadar geliyorlardı sık sık. başlangıçta hiçbir şey gelmiyordu aklıma. ve tam ümitsizliğe kapıldığım anda pavlov'u ve onun refleksler kuramını anımsadım. saati saatine yaşamaya başladım, hem de öylesine şaşmaz bir düzenle ki, hayal bile edemezsin. her gün aynı saatte kalkıyor, dakikası dakikasına aynı zamanda pencereyi açıyor, bunu yaptıktan tam 15 dakika sonra evden çıkıyor ve hep aynı tramvaya biniyordum. hapishaneden çıktıktan sonra hem yönetmenlik yaptığım hem de yabancı filmlerin türkçeye çevrilmesiyle uğraştığım sinema stüdyosunun kapısından tam tamına tasarladığım saatte giriyordum. ve yine tam tamına belirlediğim saatte öğlen yemeği için aynı lokantaya gidiyor, böylece tüm günümü sabahtan geceye kadar böylesine belirlenmiş saatlere göre yaşıyordum. 6 ay bu düzeni bozmadan yaşadım ve 'koruyucularım' da çok çabuk benimsediler bunu.

iki yoldaşım kaçacağım günü belirlediğinde her zamanki gibi yedide değil de dörtte kalktım. rahatça geçtim uyuyan polislerin yanıbaşından. öylesine rahat uyuyorlardı ki ruhları bile duymadı. yolumu önceden belirlemiştim. beyoğlu'ndan geçip boğaz kıyısına vardım. tarabya oteli'nin önüne geldim. onun önündeki iskeleye çıktım. genç akrabam refik [erduran] motorlu sandalıyla gelmiş, dikkati çekmemek için açıkta tur atıyordu. varna'ya kadar yetecek benzini, hızımızı, her şeyi hesap etmişti. hatta sandalın oturulacak yeri, alabora olursak cankurtaran simidi olarak kullanabilelim diye mantardandı. göze çarpmadan aralarından geçip gidebilmek için boğaz'dan karadeniz'e gemilerinin hareketlerinin başlamasını bekledik. sonra, büyük gemilerin arkasına takılarak karadeniz'e çıkmayı başardık. doğal olarak korkunç bir gerginlik içindeydik. türk savaş gemilerine görünmekten ya da öngörmediğimiz bir şeyle karşılaşmaktan korkuyorduk. fakat bu arada bir gemi gördük. önce ürktüm, bizim bir gemimiz ya da bir amerikan gemisi olabilir! yaklaştık ve 'plehanov' adını okudum geminin üstünde. latin harfleriyle yazılmıştı. plehanov'u pek sevmem; ama yine de, herhalde burjuva olamaz diye düşündüm. yönümüzü ona çevirdik. çok geçmeden onlar da gördüler bizi. neredeyse, bordo bordoya gelmiştik. yavaşlamalarını işaret ediyorduk; ama onlar tam yol ilerlemeye devam ediyorlardı. bir süre sonra geride kalacaktık. adımı haykırıyordum onlara: 'komünist, türk! şair! nazım hikmet'im ben!' önce, bağırarak uzaklaşmamızı istediler, sonra anladılar; beni selamlıyorlar, el sallıyorlar; ama bir türlü gemiye almıyorlardı. meğer romen gemisiymiş. 'ben nazım hikmet'im!' diye bağırıyordum, sonra da düşündüm; belki de beni tanımıyorlardı. ama gözlerinin önünde kırık dökük bir motorla her an denizin karanlık sularında kaybolup gidebilecek bir insanı almamalarına bir türlü anlam veremiyordum. bana: 'nazım hikmet yoldaş, bekleyin biraz, sizi alacağız, biraz sabredin!' diye bağırıp duruyorlardı. 'ilgililere sorduk, cevabı bekliyoruz! şimdi sizi alacağız; yani kısa bir süre sonra. biraz daha sabredin.' neredeyse aklımızı kaçıracaktık. neye karar vereceklerini bilmiyorduk. almazlarsa varna'ya gidemezdik artık; benzinimiz yetmezdi. zaman geçiyordu! geminin etrafında dolanıp duruyorduk. ne korkunçtu bu -ölüm gibi bir şeydi! refik: 'onlara para teklif edelim.' dedi. 'olmaz!' dedim. 'bunlar sosyalist gemiciler; rüşvet almazlar!' bir araya gelmişler, heyecanla bağırıyorlar; ama gemiye almıyorlardı işte! durumu hayal edebiliyor musun?

böyle iki saat sürdü. sonra büyük tören havası içinde aldılar beni gemiye, yemek salonuna götürdüler, orada duvarda benim için düzenlenmiş bir duvar gazetesi gördüm. 'nazım hikmet'e özgürlük' yazıyordu. fotoğraflarımla bezenmişti. içten bir sevinçle kutladılar beni, hepsi elimi sıkıyordu falan; dedim ki: 'iyi hoş da anlatın bakalım, ne diye bu kadar uzun süre eziyet ettiniz bana?' anlaşıldı ki, limanlarına, köstence'ye telefon etmişler, amirleri oradan bükreş'i aramış, oradan başka amirler moskova'yı aramışlar. stalin gemiye alınmamıza karar verince de almışlar beni yukarı. işte, bunlar için iki saat süre geçmiş. 'sizler' dedim, 'denizcisiniz! bir adamın yok olup gitmekte olduğunu görüyorsunuz. önce bir kurtarın bakalım. sonra alçağın biri olduğu ya da her nedense canlı kalmaması gerektiği anlaşılırsa yine atarsınız geri; ama böyle olmaz.' kem küm ettiler; ne diyebilirlerdi ki? böylece köstence'ye kadar gittim. oradan bükreş'e ve oradan da moskova'ya. benimle gemiye çıkan refik'le kucaklaşıp vedalaştık. o, istanbul'a döndü.

işte böyle kurtardı benim yaşamımı o cesur adam. hem kayıkla karadeniz'e açıldığımızda hem de daha sonrasında hayatını riske attı benim için. sürekli bana sorup yardım edenin kim olduğunu öğrenmek istiyorlardı. fakat bunu açıklamam olanaksızdı. 'otobiyografi'de bile açıkça yazamadım adını. 'genç bir yoldaşla ölüme birlikte yürümüştük.' yazmıştım sadece. ama eminim, onu andığım dizeleri okuduğunda onu unutmadığımı, yaşamımı kurtardığı için ne kadar şükran duyduğumu anlamıştır. ve lütfen sen de ne dosta ne düşmana, kimseye söyleme onun adını. bu sırrı kendisi açıklayıncaya dek adı sende saklı kalsın.

* nazım hikmet, istanbul'dan moskova'ya kaçışını eşi vera'ya anlatıyor.

1.04.2011

yazarlar kongresi

vera tulyakova hikmet


kahire'ye kongre başlamadan 10 gün önce gitmiştik. tüm dünya halkları için yazdığın [nazım hikmet] dizelerin mısır gazetelerinde basılmıştı hemen:

kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben afrikalıyım

dizelerin dilden dile dolaşırken onlarca gazeteci de peşini bırakmıyor, çeşitli ülkelerden gelen delegeler seninle görüşmek istiyorlardı. gece yarılarına dek, tutkuyla, dur durak bilmeden çalışıyordun. bu durum beni kaygılandırmıştı. diğer yandan pek çok insanın sana gereksinim duymasından duyduğun hazzı görüyor, bunun senin için esin kaynağı olduğunu algılıyordum. o günlerde iyilik ve barış bilgesi olarak ışık saçıyordun çevrene. ve bu durum beni mutlu ediyor, endişelerimden uzaklaştırıyordu.

kongre 12 şubat 1962 sabahı açıldı. faruk sarayı'nın salonu delegelerle doluydu. kara ve sarı derili insanlar deniziydi sanki ortalık. ilk kez böyle olağanüstü bir toplantıya katılıyordum; o da yarı resmi olarak. önümde, benden epeyce uzak bir yerde geniş sırtını ve enseni görüyordum. başkanlık divanı seçileceği sırada, çinli delege ansızın kalktı ve şunları söyledi:

"şimdi aramızda bulunan bir yazarın oy kullanmasının önlenmesini talep ediyoruz. burada türk edebiyatının temsilcisi olarak bulunmakta. sözünü ettiğim kişi nazım hikmet'tir. soruyorum sizlere, türk pasaportu taşımayan ve moskova'dan aldığı belgelerle buraya gelen bir kişi türk yazınının temsilcisi olabilir mi? kendisinin delegelikten çıkarılmasını talep ediyoruz."

salonda herkes donup kalmıştı. sessizlikle geçen birkaç dakikanın ardından ön sıraların ortasından usulca kalkıp telaşsızca kürsüye doğru yürüdün. mikrofonun önüne geldiğinde, kendinden emin, onurlu bir şekilde durdun. çıt çıkmayan salonda oturan katılımcıların gözlerinin içine bakıyordun. yüzünde endişeden eser yoktu.

"öyle sanıyorum ki" diye başladın söze. "asya-afrika yazarlar kongresi'nde ülkem türkiye'yi temsil etme hakkına sahibim. çünkü halkının dilinde yazan bir yazar, ülkesinin edebiyatını temsil etme hakkına sahiptir. burada toplananların polis değil, yazar olduğunu düşünüyorum. ne yazık ki yurdumda, türkiye'de bugün benden daha iyi bir şair yok. bundan da öte, salonda bulunanlar arasında da en iyi şairin kendim olduğunu düşünüyorum."

salonda kopan alkış hızını kesmedi:

"eğer söylediklerimde bir abartı varsa, birilerini kırdıysam, hemen yanıma gelsin. sevinçle elini sıkmaya hazırım."

herkes nefesini tutmuş, bekliyordu. kimse kımıldamadı yerinden.

"öyleyse saygıdeğer yazar yoldaşlarım, benim oy hakkımı almak yerine beni başkanlık divanına seçmenizi istiyorum sizden. kabul edenler elini kaldırsın lütfen."

ve tüm salondakiler tek yürek olmuşçasına kaldırdılar ellerini! başkanlık divanına geçip oturduğunda delegelerin elleri hala yukarıdaydı.

dışarıdan sakin görünüyordun. ama bu zaferin, içinde nelere mal olduğunu tahmin edebiliyordum. sen ki, moskova'da evimize gelip kendini "ben şair bilmem kim" diye tanıtan insanlara şaşar, gizlemeye gerek duymadığın ironiyle: "tüm yaşamım boyunca kendimi tanıtırken 'şiir yazarım' dedim. kendi kendimi şair diye tanımlamayı doğru bulmadım." derdin. sana göre bir insanın kendisi için "şair" demesi, "iyi insanım" diyerek böbürlenmesi ile aynıydı.

30.11.2009

uzun lafın kısası

lewis carroll: ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren. 

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

iris murdoch: dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.

margaret atwood: öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin. yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.

heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.

günter grass: günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimleriyle bir odaya tıkılması olacaktır.

grigory petrov: her millet, layık olduğu idareye ve idarecilere sahip olur.

leopoldo lugones: politika! ulusal felaket budur. bu ülkede gerileme, yoksulluk, haksızlık adına ne varsa, ya ondan kaynaklanır ya da onun tarafından istismar edilir.

vera tulyakova: kadınlar hiçbir şeyi öylesine yapmazlar.

ahmet oktay: hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez. intihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.

hallac-ı mansur: cehennem acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.

manuş romanov: öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti.

16.11.2008

şiirde uyak

vera tulyakova hikmet

bir keresinde, başarılı şairlerimizden kolya glazkov ile şiir uyaklı mı uyaksız mı olmalı diye gün boyu tartışmıştınız. sen [nazım hikmet] hiçbir şeyden bıkmadığın kadar usandığını söylemiştin uyaklı şiirden. glazkov ise şiirin uyaklı yazılmasından yanaydı. uzun süre tartışmış, bir sonuca varamamıştınız. geç vakit ayrıldığınızda ikiniz de hala kendi görüşünüzden ödün vermemiştiniz.

gece yarısına dek söylenip durmuştun. batı'da yenilikçi şiirlerin birebir çevirilerinden okunduğunu söylemiş, moskova'da kimse çağdaş şiir sanatından anlamıyor diye dert yanmıştın.

bir türlü çıkış yolu bulamadığınız konu üzerinde tüm gece düşündüğü anlaşılan kolya glazkov, sabahın köründe ilk metroya atladığı gibi kapımıza dikilmişti. uykusuzluktan şişmiş gözleri, ayağındaki tuhaf şalvarla dalmıştı içeri. eşikten adımını atar atmaz da zafer kazanmanın gücüyle bağırmıştı:

"kim ne derse desin, uyaksız şiir, saçsız kadına benzer!"

sen kızgın bir aslan gibi bir hamlede fırladın yataktan. yanıtın hazırdı:

"peki sen her tarafı saçlarla kaplı kadının nasıl olacağını gözünün önüne getirebiliyor musun?"