tahsin yücel
ülkemizin 'sıkı' milliyetçileri için, milliyetçilik öncelikle bir var olma koşulu, daha da iyisi, tüm duygularımıza yön veren, tüm edimlerimizde belirgin ve belirleyici bir payı bulunan bir temel içgüdüdür ya da böyle bir temel içgüdü olması istenir. bu içgüdü, gerektikçe kardeşi boğup komşuyu soymaya izin vermekle birlikte, hem ulusu, hem ülkeyi koşulsuz ve sınırsız olarak sevmeyi içerir. bu nedenle, coşkulu milliyetçilerimiz ikide bir "ya sev, ya terk et!" diyerek kapıyı gösterirler bize. ulusu ve ülkeyi sevmenin tek geçerli biçimi de kendilerininkidir.
"birisinin çok fazla gururlandığı, çok mağrur davrandığı yerde, 'öteki'nin utancının ve aşağılanışının gölgeleri vardır. ya da çok fazla aşağılandığını hayal eden biri, mağrur bir milliyetçilik ile çıkar karşımıza." (orhan pamuk)
görünüşe bakılırsa, bizim için yurttaşlığın ana koşulu yurdu sevmek, şöyle böyle sevmek de değil, üzerinde olup biten hiçbir aykırılığı görmeyecek, görmeye yanaşmayacak ölçüde tutkuyla sevmek; bir de, gününü doldurmuş kahramanlık sözleri dışında hiçbir şey söylemeden susup oturmak. bu yüzden olacak, arada bir, hem de yurdun kendisiyle doğrudan ilgili olmayan nedenlerle, kent sokaklarının çok 'veciz' bir uyarı tümcesiyle donatıldığına tanık oluruz: "ya sev ya terk et!"
tahsin yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tahsin yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21.09.2015
31.12.2014
uzun lafın kısası
alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.
yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.
tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.
ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.
boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.
yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.
jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.
ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.
melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.
salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.
comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.
yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.
yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.
tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.
ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.
boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.
yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.
jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.
ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.
melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.
salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.
comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.
yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.
29.11.2014
uzun lafın kısası
salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.
boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.
alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.
felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.
zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.
henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.
zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!
andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.
melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.
ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..
tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.
wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.
boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.
alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.
felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.
zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.
henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.
zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!
andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.
melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.
ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..
tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.
wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.
31.10.2014
uzun lafın kısası
cicero: kamu esenliği en büyük yasadır.
samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.
boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.
wittgenstein: bu dünyada acayip şeyler olduğunu biliyorum. hayatımda tam manasıyla öğrendiğim üç beş şeyden biridir bu.
henrik ibsen: bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.
william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.
la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.
alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.
paul auster: insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.
tahsin yücel: en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.
michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.
andreas ady: kimse bizi gerçek yüzümüzle tanıyamaz; birey, kendisine değin eşi bulunmayan, kendisinden sonra da yinelenmesi olanaksız, tek bir varlıktır. yaşamı boyunca bu yalnızlığın acısını çeker, ondan kaçmaya çabalar; ancak bunu hiçbir zaman başaramaz.
samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.
boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.
wittgenstein: bu dünyada acayip şeyler olduğunu biliyorum. hayatımda tam manasıyla öğrendiğim üç beş şeyden biridir bu.
henrik ibsen: bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.
william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.
la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.
alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.
paul auster: insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.
tahsin yücel: en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.
michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.
andreas ady: kimse bizi gerçek yüzümüzle tanıyamaz; birey, kendisine değin eşi bulunmayan, kendisinden sonra da yinelenmesi olanaksız, tek bir varlıktır. yaşamı boyunca bu yalnızlığın acısını çeker, ondan kaçmaya çabalar; ancak bunu hiçbir zaman başaramaz.
31.07.2014
uzun lafın kısası
mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.
ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.
jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.
kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.
cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.
henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.
boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.
salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.
hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.
paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.
tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.
alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?
ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.
jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.
kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.
cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.
henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.
boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.
salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.
hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.
paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.
tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.
alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?
3.11.2013
yolculuk
tahsin yücel
hiç başıma gelmemişti böylesi; kısa pantolonu, bol resimli atletiyle geçip yanıma oturdu, sol kalçasının sol yanı koltuğumun en az üçte birini kaplayıverdi. bu da kaçınılmaz bir şey; eni benimkinin iki katı. ama adam oylumlunun da dışına taşıyor, bacaklarını açıp sol ayağını iki ayağımın arasına yerleştirdi; bir de, bu sıcak bodrum akşamında, oturur oturmaz çarşaf gibi açtığı sabah'ının sayfalarını çevirirken, dirseğini ikide bir koluma, göğsüme, başıma çakıyor. patladım patlayacağım, etkili bir söz arıyorum, buluyorum da; ama adamda öyle küresel bir surat var ki, etkilenmeyeceği kesin. çevreme bakıyorum, her yer dolu; kaptana bakıyorum, bir yandan otobüsü uçururken bir yandan da yanındakilerle şen bir söyleşiye dalmış, kahkahalar atıyor. "anlaşıldı, istanbul'a dek katlanacağım bu işkenceye!" diyorum içimden. ama beterin beteri de var: gazeteyi bırakıp uyuyunca, komşum iyice kaykılıp üstüme yaslandı. koltuğumun arkalığını öne, arkaya çekiyorum; hiçbir şey değişmiyor. ben böyle kıvranırken, önümde saçları altın sarısı iki güzleklemiş bayan, saç tarıyor, ruj yeniliyor, kokakola içiyor, ingilizce patlatıyor, sık sık görevliyi çağırıp bir şeyler istiyor. umursamazlıkları işkencemi iki katına çıkarıyor, durumumun olası izleyicileriyle göz göze gelmeyeyim diye uzun süre gözlerimi yumuyorum; sol omzuma çarpılınca açıyorum ancak. kaptan çarpmış. direnme içgüdüsüyle, bir şaka geliyor usuma:
"hayrola! araba kendi kendine mi gidiyor?" diyorum.
"yok, amca, olur mu öyle şey, arkadaş kullanıyor" diyor. sonra birden durup başını sallıyor; şakayı geç anladı; ya kendi kendine kızıyor ya bana. bana kızdığını düşünmek hoşuma gidiyor. ama, kimbilir kaç saat sonra, arkadaşını indirip yeniden direksiyona geçince, dost dost gülümseyerek sağ yanındaki tek koltuğu gösteriyor bana: "abi, gel, şöyle otur istersen; söyleşe söyleşe gideriz" diyor.
bana kızdığını ummuştum; oysa hem "amca"yı "abi"ye çevirdi hem de beni işkenceden kurtarmak istiyor. dirsekliği indirerek şişeden mantar çeker gibi çekip çıkarıyorum gövdemi. insan değil miyiz, kaptanın yanına kurulur kurulmaz şımarıyorum:
"sizin şirket 13 numaranın parasını bana vermeli" diyorum.
"o niye, abi?"
"yolcusunu ben taşıyorum."
içtenlikle gülüyor:
"doğrusun, abi" diyor, "öyle bir ayının yanına düşmüşün ki, beş erol günaydın seslendiremez."
"hayır, erol günaydın seslendirir" diyorum. "erol günaydın dünyanın tüm yaratıklarını seslendirir; en sessizlerini bile, tırtılı, balığı bile."
"ağzına sağlık, abi" deyip yola dikiyor gözlerini, bir kamyonu geçiyor, bir kamyonu daha geçiyor, bir an benden yana dönüp gülümsüyor, alan değiştirmemize zaman kalmadan, "abi, tansu çiller'i nasıl buluyorsun?" diye soruyor.
"tipim değil" diyorum.
"renk sorunu" diyor incelikle.
sonra muavine bize birer "neskahve" getirmesini söylüyor; sonra, erol günaydın'a taş çıkartmak istercesine, süleyman demirel'den başlayarak, bir sürü politikacının öykünüsünü çıkarmaya girişiyor; el ve yüz devinilerini de, heceleri vurgulamalarını da, söylemlerinin biçemini ve içeriğini de bayağı güzel yansıtıyor. hepsini de yakından izlediği belli. gülüyorum, 13 numaranın şişmanını çoktan unuttum.
"peki, koalisyona ne diyorsun?" diye soruyorum. "daha çok sürer mi?"
"sürer abi, sürer" diyor. "seninkiler öyle kıyak bir sağırlar diyaloğu kurmuşlar ki, seçim olmasa, kıyamete kadar sürer."
gözlemini kendisinin de çok beğendiği gerine gerine geriye yaslanmasından belli. ama, yaslanınca, aynada bir ışık görüyor, yerde uyuklayan muavini uyandırıyor:
"bak bakalım, gönül yazar'lar gene ne istiyor?"
"neden gönül yazar diyorsun ki?" diye soruyorum.
"abi, daha ne diyeyim istiyorsun?" diyor. "hülya avşar mı diyeyim?"
muavin geri dönüyor bu sırada, gönül yazar'ların marlboro paketini istediklerini söylüyor.
"benim marlboro paketimi mi?"
"senin marlboro paketini."
kaptan direksiyonu bırakıp kollarını havaya kaldırıyor:
"otobüsü kuruttular, sıra bana geldi!" diyor; ama çıkarıp veriyor marlboro paketini. "abi, insan şu otobüste öyle tiplerle karşılaşıyor ki!" diye ekliyor.
sonra karşılaştığı tipleri anlatmaya başlıyor bana. hepsi de ilginç gerçekten; inanılamayacak kadar ilginç. yazık ki, gözkapaklarım çok ağırlaştı, işitiyorum ama izleyemiyorum, gözlerim kendiliğinden kapanıyor.
bir de bakıyorum ki, gelmişiz! kaptan kollarını açmış, tepemde dikiliyor. kalkıyorum, kucaklaşıp öpüşüyoruz.
"teşekkür ederim, çok teşekkür ederim" diyorum.
"ayıp ettin amca" diyor, "yaşlılara yardımcı olmak görevimiz."
gel de gülme!
"yani ödeştik mi?" diye soruyorum.
"sayılır" diyor, "bizim meslekte ne borç bırakacaksın ne alacak."
hiç başıma gelmemişti böylesi; kısa pantolonu, bol resimli atletiyle geçip yanıma oturdu, sol kalçasının sol yanı koltuğumun en az üçte birini kaplayıverdi. bu da kaçınılmaz bir şey; eni benimkinin iki katı. ama adam oylumlunun da dışına taşıyor, bacaklarını açıp sol ayağını iki ayağımın arasına yerleştirdi; bir de, bu sıcak bodrum akşamında, oturur oturmaz çarşaf gibi açtığı sabah'ının sayfalarını çevirirken, dirseğini ikide bir koluma, göğsüme, başıma çakıyor. patladım patlayacağım, etkili bir söz arıyorum, buluyorum da; ama adamda öyle küresel bir surat var ki, etkilenmeyeceği kesin. çevreme bakıyorum, her yer dolu; kaptana bakıyorum, bir yandan otobüsü uçururken bir yandan da yanındakilerle şen bir söyleşiye dalmış, kahkahalar atıyor. "anlaşıldı, istanbul'a dek katlanacağım bu işkenceye!" diyorum içimden. ama beterin beteri de var: gazeteyi bırakıp uyuyunca, komşum iyice kaykılıp üstüme yaslandı. koltuğumun arkalığını öne, arkaya çekiyorum; hiçbir şey değişmiyor. ben böyle kıvranırken, önümde saçları altın sarısı iki güzleklemiş bayan, saç tarıyor, ruj yeniliyor, kokakola içiyor, ingilizce patlatıyor, sık sık görevliyi çağırıp bir şeyler istiyor. umursamazlıkları işkencemi iki katına çıkarıyor, durumumun olası izleyicileriyle göz göze gelmeyeyim diye uzun süre gözlerimi yumuyorum; sol omzuma çarpılınca açıyorum ancak. kaptan çarpmış. direnme içgüdüsüyle, bir şaka geliyor usuma:
"hayrola! araba kendi kendine mi gidiyor?" diyorum.
"yok, amca, olur mu öyle şey, arkadaş kullanıyor" diyor. sonra birden durup başını sallıyor; şakayı geç anladı; ya kendi kendine kızıyor ya bana. bana kızdığını düşünmek hoşuma gidiyor. ama, kimbilir kaç saat sonra, arkadaşını indirip yeniden direksiyona geçince, dost dost gülümseyerek sağ yanındaki tek koltuğu gösteriyor bana: "abi, gel, şöyle otur istersen; söyleşe söyleşe gideriz" diyor.
bana kızdığını ummuştum; oysa hem "amca"yı "abi"ye çevirdi hem de beni işkenceden kurtarmak istiyor. dirsekliği indirerek şişeden mantar çeker gibi çekip çıkarıyorum gövdemi. insan değil miyiz, kaptanın yanına kurulur kurulmaz şımarıyorum:
"sizin şirket 13 numaranın parasını bana vermeli" diyorum.
"o niye, abi?"
"yolcusunu ben taşıyorum."
içtenlikle gülüyor:
"doğrusun, abi" diyor, "öyle bir ayının yanına düşmüşün ki, beş erol günaydın seslendiremez."
"hayır, erol günaydın seslendirir" diyorum. "erol günaydın dünyanın tüm yaratıklarını seslendirir; en sessizlerini bile, tırtılı, balığı bile."
"ağzına sağlık, abi" deyip yola dikiyor gözlerini, bir kamyonu geçiyor, bir kamyonu daha geçiyor, bir an benden yana dönüp gülümsüyor, alan değiştirmemize zaman kalmadan, "abi, tansu çiller'i nasıl buluyorsun?" diye soruyor.
"tipim değil" diyorum.
"renk sorunu" diyor incelikle.
sonra muavine bize birer "neskahve" getirmesini söylüyor; sonra, erol günaydın'a taş çıkartmak istercesine, süleyman demirel'den başlayarak, bir sürü politikacının öykünüsünü çıkarmaya girişiyor; el ve yüz devinilerini de, heceleri vurgulamalarını da, söylemlerinin biçemini ve içeriğini de bayağı güzel yansıtıyor. hepsini de yakından izlediği belli. gülüyorum, 13 numaranın şişmanını çoktan unuttum.
"peki, koalisyona ne diyorsun?" diye soruyorum. "daha çok sürer mi?"
"sürer abi, sürer" diyor. "seninkiler öyle kıyak bir sağırlar diyaloğu kurmuşlar ki, seçim olmasa, kıyamete kadar sürer."
gözlemini kendisinin de çok beğendiği gerine gerine geriye yaslanmasından belli. ama, yaslanınca, aynada bir ışık görüyor, yerde uyuklayan muavini uyandırıyor:
"bak bakalım, gönül yazar'lar gene ne istiyor?"
"neden gönül yazar diyorsun ki?" diye soruyorum.
"abi, daha ne diyeyim istiyorsun?" diyor. "hülya avşar mı diyeyim?"
muavin geri dönüyor bu sırada, gönül yazar'ların marlboro paketini istediklerini söylüyor.
"benim marlboro paketimi mi?"
"senin marlboro paketini."
kaptan direksiyonu bırakıp kollarını havaya kaldırıyor:
"otobüsü kuruttular, sıra bana geldi!" diyor; ama çıkarıp veriyor marlboro paketini. "abi, insan şu otobüste öyle tiplerle karşılaşıyor ki!" diye ekliyor.
sonra karşılaştığı tipleri anlatmaya başlıyor bana. hepsi de ilginç gerçekten; inanılamayacak kadar ilginç. yazık ki, gözkapaklarım çok ağırlaştı, işitiyorum ama izleyemiyorum, gözlerim kendiliğinden kapanıyor.
bir de bakıyorum ki, gelmişiz! kaptan kollarını açmış, tepemde dikiliyor. kalkıyorum, kucaklaşıp öpüşüyoruz.
"teşekkür ederim, çok teşekkür ederim" diyorum.
"ayıp ettin amca" diyor, "yaşlılara yardımcı olmak görevimiz."
gel de gülme!
"yani ödeştik mi?" diye soruyorum.
"sayılır" diyor, "bizim meslekte ne borç bırakacaksın ne alacak."
29.09.2013
uzun lafın kısası
joel kovel: tek bir insan bile zincirlere bağlıysa hiç kimse özgür değildir.
boris vian: müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.
samuel butler: asıl ustalık, neyi gözardı edeceğinizi bilmektir.
connie palmen: kadınların birini kurtarma fantezilerini karanlık bakışlı bir sanatçıdan daha fazla tahrik edecek bir şey yoktur.
forrest carter: iyi bir şeyle karşılaştığın zaman yapman gereken ilk şey, bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır.
samuel p. huntington: katı gerçekleri dile getiren herhangi bir politikacı derhal oy kaybeder.
tahsin yücel: yoksula karşı birleşmek sağın eski alışkanlığıdır.
robert m. pirsig: evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.
henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.
michel foucault: insan dediğimiz şey, yakın tarihin bir icadıdır ve muhtemelen sonu yakındır.
saltıkov-schedrin: kötülük hiçbir zaman kalıcı bir güç olmamıştır. tarih özgürlüğün öyküsüdür; iyilikle mantığın, kötülükle kafasızlığa karşı kazandığı zaferin öyküsüdür.
paul auster: bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!
boris vian: müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.
samuel butler: asıl ustalık, neyi gözardı edeceğinizi bilmektir.
connie palmen: kadınların birini kurtarma fantezilerini karanlık bakışlı bir sanatçıdan daha fazla tahrik edecek bir şey yoktur.
forrest carter: iyi bir şeyle karşılaştığın zaman yapman gereken ilk şey, bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır.
samuel p. huntington: katı gerçekleri dile getiren herhangi bir politikacı derhal oy kaybeder.
tahsin yücel: yoksula karşı birleşmek sağın eski alışkanlığıdır.
robert m. pirsig: evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.
henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.
michel foucault: insan dediğimiz şey, yakın tarihin bir icadıdır ve muhtemelen sonu yakındır.
saltıkov-schedrin: kötülük hiçbir zaman kalıcı bir güç olmamıştır. tarih özgürlüğün öyküsüdür; iyilikle mantığın, kötülükle kafasızlığa karşı kazandığı zaferin öyküsüdür.
paul auster: bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!
1.04.2013
devrim
tahsin yücel
devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.
komünistler insanların zararına değil, yararına çalışmışlardır her zaman, her zaman da çalışacaklardır.
"bilinç olmayan yerde devrim olmaz."
devrimcilik kafa işidir. devrimci kuramı anlamak için tarih, ekonomi, felsefe, sosyoloji; hatta matematik bilmek gerekir; devrim hepimizi ilgilendirir; çünkü devrim hepimizin kurtuluşu demektir.
devrimcidir, bir kavganın adsız neferidir; ölen babasından ileri, doğacak çocuğundan geridir.
böyle pek geç sayılmayacak bir saatte sokaklarda kendisinden ve köpeklerden başka kimse bulunmamasını, burjuvazinin, belki de başlarına geleceklerden korkarak, erkenden inlerine çekilmelerini devrim açısından umut verici ama insanlık açısından yüz kızartıcı buldu. kendisi hep dışarıda, alabildiğine devingen bir yaşam sürermiş gibi, "böyledir bunlar" diye mırıldandı, "hep köşelerine çekilirler. her şeyden korkarlar, ödleri kopar. bunun için, yeryüzünde bugüne dek faşizmin kol gezmiş olmasına şaşmamak gerekir: burjuva eşittir bencillik, bencillik eşittir faşizm."
o yaman devrimciler, o mangalda kül bırakmayan kuramcılar en güzel arabalara binip gittiler. çokları yeni efendilere bağlandı, bağlanmayanları da öldü ya da içerde. türk proletaryasının o yiğit insanları ise almanya'da, hollanda'da, belçika'da, fransa'da sokakları süpürüyorlar; o güzel arabalara binip buraya geldikleri zaman da patron ayaklarına yatıyorlar. burada kalanlar, yani gerçek türk proleterleri ise, kendilerine proleter demeye kalkarsan, "sen soylu türk işçisine nasıl proleter dersin?" diye üstüne yürürler, belki de mahkemelerde süründürürler seni.
devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.komünistler insanların zararına değil, yararına çalışmışlardır her zaman, her zaman da çalışacaklardır.
"bilinç olmayan yerde devrim olmaz."
devrimcilik kafa işidir. devrimci kuramı anlamak için tarih, ekonomi, felsefe, sosyoloji; hatta matematik bilmek gerekir; devrim hepimizi ilgilendirir; çünkü devrim hepimizin kurtuluşu demektir.
devrimcidir, bir kavganın adsız neferidir; ölen babasından ileri, doğacak çocuğundan geridir.
böyle pek geç sayılmayacak bir saatte sokaklarda kendisinden ve köpeklerden başka kimse bulunmamasını, burjuvazinin, belki de başlarına geleceklerden korkarak, erkenden inlerine çekilmelerini devrim açısından umut verici ama insanlık açısından yüz kızartıcı buldu. kendisi hep dışarıda, alabildiğine devingen bir yaşam sürermiş gibi, "böyledir bunlar" diye mırıldandı, "hep köşelerine çekilirler. her şeyden korkarlar, ödleri kopar. bunun için, yeryüzünde bugüne dek faşizmin kol gezmiş olmasına şaşmamak gerekir: burjuva eşittir bencillik, bencillik eşittir faşizm."
o yaman devrimciler, o mangalda kül bırakmayan kuramcılar en güzel arabalara binip gittiler. çokları yeni efendilere bağlandı, bağlanmayanları da öldü ya da içerde. türk proletaryasının o yiğit insanları ise almanya'da, hollanda'da, belçika'da, fransa'da sokakları süpürüyorlar; o güzel arabalara binip buraya geldikleri zaman da patron ayaklarına yatıyorlar. burada kalanlar, yani gerçek türk proleterleri ise, kendilerine proleter demeye kalkarsan, "sen soylu türk işçisine nasıl proleter dersin?" diye üstüne yürürler, belki de mahkemelerde süründürürler seni.
20.03.2012
alıntılar
tahsin yücel
atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.
georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.
çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.
demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.
bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.
fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.
konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.
beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.
bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.
jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.
daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.
eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.
solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.
paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.
"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."
roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.
plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!
roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.
jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.
atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.
çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.
demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.
bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.
fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.
konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.
beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.
bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.
jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.
daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.
eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.
solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.
paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.
"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."
roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.
plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!
roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.
jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.
2.03.2012
kimim ben?
tahsin yücel
pascal: insanların başına ne geliyorsa, tek bir şeyden, bir odada rahat rahat oturmayı bilememelerinden geliyor.
nurullah ataç: kimsenin yaradılışında güzeli güzel olmayandan seçmek gücü yoktur, bunu doğa kimseye vermez; bütün niteliklerimiz, bütün akli meziyetlerimiz bize çevremizden, öteki kişilerle alışverişimizden geçer.
jacques rigaut: şu dünyada katlanılmaz olan tek bir şey var: kendi sıradanlığının duygusu.
pascal: insanların başına ne geliyorsa, tek bir şeyden, bir odada rahat rahat oturmayı bilememelerinden geliyor.nurullah ataç: kimsenin yaradılışında güzeli güzel olmayandan seçmek gücü yoktur, bunu doğa kimseye vermez; bütün niteliklerimiz, bütün akli meziyetlerimiz bize çevremizden, öteki kişilerle alışverişimizden geçer.
jacques rigaut: şu dünyada katlanılmaz olan tek bir şey var: kendi sıradanlığının duygusu.
11.12.2011
pas ve demir
tahsin yücel
önce, tüm ülke düzleminde, öğretimin düzeyi düşürüldü. sonra, sağcı ve solcu politikacılarımızın özelleştirme tutkusunun getirdiği coşkuyla, küçüklü büyüklü kentlerde, özel, dolayısıyla paralı ve pahalı okullar baş döndürücü bir hızla çoğaldı. sonra yurttaşlar özel, paralı ve pahalı okulların üstünlüğüne inandırıldı, çocuğunu özel okulda okutmak "insanca yaşama"nın koşulu olarak gösterildi, sonra, yavaş yavaş, çocuklarına yeterli bir eğitim vermek için çırpınan; ama özel okulun parasal yükünü taşıyabilecek durumda olmayan insanların tutkuları saptırıldı. çocuklarını kamu okuluna göndermeye boyun eğdiler; ama bu okul hiç değilse iyi bir yerde bulunsun, her şeyden önce de oturdukları yerden uzak olsun istediler, uzaklık temel ölçüt, çocuğun okula araçla gitmesi onur sorunu oldu. böylece, erenköy'deki ilköğretim okuluna bunca öğrenci taşıma aracının girip çıkmasının, taşıma görevlilerine okul içinde özel bir dinlenme odası ayrılmasının da sezdirdiği gibi, levent'te oturanlar çocuklarını şişli ya da yeşilköy'deki, şişli'de oturanlar levent ya da bakırköy'deki okula göndermeye başladılar. bunun sonucu olarak, hem çocuklar daha az uyuyup daha çok yoruldu, hem kentte ulaşım ağırlaştı, hem okul yöneticileri temel görevlerinden çok, öğrenci taşıtlarıyla uğraşır oldular, hem de genel getirisinin yalnızca istanbul sınırları içinde 150 trilyon olduğu söylenen bir iş alanı açıldı. yaşamımızı zorlaştırmaktan başka işlevi bulunmayan nice iş alanı gibi. yani, neresinden bakılırsa bakılsın, pas demiri yedi.
arada bir, çekingen bir biçimde bile olsa, varlıkları ve işlevleri tartışılan; ama sayıları her yıl biraz daha artan ünlü "dersaneler" de aynı tutumun bir başka örneği. orta öğretimde birlik parçalandı, düzey düşürüldükçe düşürüldü; üniversitelere giriş sınavlarının düzenleyicileri artık ilk uygulayıcılarının bile kuşkuyla baktığı bir seçme yönteminde dayattı; özel girişim de iç çağrısına uygun bir biçimde araya "dersaneler"ini sokarak dizgeyi bütünleyiverdi. şimdi, üç kurumdan herhangi birinin ötekiyle uzlaşmazlığa düşmesi şöyle dursun, örnek bir işbirlikçilik anlayışıyla sürdürüyorlar etkinliklerini. yüksek öğretim sınavlarının düzenleyicileri özel dersanelerin vazgeçilmezliğini her yıl yeni baştan kanıtlıyor, özel dersaneler kendilerini ona göre ayarlamayı biliyor, orta öğretim kurumları dersane düzenini örnek alarak düzeyini her yıl biraz daha düşürüyor. böylece, üniversitelerimiz, ülkeyi aydınlık yarınlara taşımak üzere, iki sözcüğü bir araya getirmekte güçlük çeken insanlar yetiştirip duruyor. bir kez daha, pas demiri yiyor.
hiç kuşkusuz, bu sonucu yalnızca sınav düzenine bağlamak haksızlık olur. üniversitelerimiz özellikle 1983'ten beri çöküş içinde. 12 eylül yönetimi en büyük, en gelişmiş üniversitelerimizi biel tek kişi yönetimine bağlayarak özgür ve yaratıcı öğretimi engeleldi. bununla da yetinmedi, özel kuruluşlara özel üniversiteler kurma olanağı getirdi, kurmaları için de onlara hem kasalarını açtı, hem diledikleri ormanı, diledikleri tarihsel yapıyı kullanımlarına sundu. onlar da, öncelikle kendi işlerinde kullanabilecekleri adamlar yetiştirmelerini sağlayacak bölümler açıp öğrencilerini tarzan ingilizcesiyle ders dinlemek zorunda bırakarak hem üniversite kavramını saptırdılar, hem düzeyi düşürdüler, hem de geçim sıkıntısından bunalan öğretim üyelerini yüksek ücretlerle kurumlarına çekerek kamu üniversitelerini büsbütün zayıflatmaya giriştiler. buna karşın, öyle etkili oldular ki, ülkenin en eski ve en büyük üniversitesinde bile, birtakım yöneticiler, "filoloji de ne işe yarar ki?" diye söylenmeye başlıyorlar. yani pas demiri yiyor. daha da yiyecek kuşkusuz.
böylece, çok yakın bir tarihte, ilköğretim okullarına öğretmen olmak isteyenlerden yüksek lisans diploması isteneceğini muştulayan milli eğitim bakanı, bunca parlak diplomaya karşın, eğitmenler döneminin ilkokullarının düzeyini tutturamadığını görecek.
önce, tüm ülke düzleminde, öğretimin düzeyi düşürüldü. sonra, sağcı ve solcu politikacılarımızın özelleştirme tutkusunun getirdiği coşkuyla, küçüklü büyüklü kentlerde, özel, dolayısıyla paralı ve pahalı okullar baş döndürücü bir hızla çoğaldı. sonra yurttaşlar özel, paralı ve pahalı okulların üstünlüğüne inandırıldı, çocuğunu özel okulda okutmak "insanca yaşama"nın koşulu olarak gösterildi, sonra, yavaş yavaş, çocuklarına yeterli bir eğitim vermek için çırpınan; ama özel okulun parasal yükünü taşıyabilecek durumda olmayan insanların tutkuları saptırıldı. çocuklarını kamu okuluna göndermeye boyun eğdiler; ama bu okul hiç değilse iyi bir yerde bulunsun, her şeyden önce de oturdukları yerden uzak olsun istediler, uzaklık temel ölçüt, çocuğun okula araçla gitmesi onur sorunu oldu. böylece, erenköy'deki ilköğretim okuluna bunca öğrenci taşıma aracının girip çıkmasının, taşıma görevlilerine okul içinde özel bir dinlenme odası ayrılmasının da sezdirdiği gibi, levent'te oturanlar çocuklarını şişli ya da yeşilköy'deki, şişli'de oturanlar levent ya da bakırköy'deki okula göndermeye başladılar. bunun sonucu olarak, hem çocuklar daha az uyuyup daha çok yoruldu, hem kentte ulaşım ağırlaştı, hem okul yöneticileri temel görevlerinden çok, öğrenci taşıtlarıyla uğraşır oldular, hem de genel getirisinin yalnızca istanbul sınırları içinde 150 trilyon olduğu söylenen bir iş alanı açıldı. yaşamımızı zorlaştırmaktan başka işlevi bulunmayan nice iş alanı gibi. yani, neresinden bakılırsa bakılsın, pas demiri yedi.arada bir, çekingen bir biçimde bile olsa, varlıkları ve işlevleri tartışılan; ama sayıları her yıl biraz daha artan ünlü "dersaneler" de aynı tutumun bir başka örneği. orta öğretimde birlik parçalandı, düzey düşürüldükçe düşürüldü; üniversitelere giriş sınavlarının düzenleyicileri artık ilk uygulayıcılarının bile kuşkuyla baktığı bir seçme yönteminde dayattı; özel girişim de iç çağrısına uygun bir biçimde araya "dersaneler"ini sokarak dizgeyi bütünleyiverdi. şimdi, üç kurumdan herhangi birinin ötekiyle uzlaşmazlığa düşmesi şöyle dursun, örnek bir işbirlikçilik anlayışıyla sürdürüyorlar etkinliklerini. yüksek öğretim sınavlarının düzenleyicileri özel dersanelerin vazgeçilmezliğini her yıl yeni baştan kanıtlıyor, özel dersaneler kendilerini ona göre ayarlamayı biliyor, orta öğretim kurumları dersane düzenini örnek alarak düzeyini her yıl biraz daha düşürüyor. böylece, üniversitelerimiz, ülkeyi aydınlık yarınlara taşımak üzere, iki sözcüğü bir araya getirmekte güçlük çeken insanlar yetiştirip duruyor. bir kez daha, pas demiri yiyor.
hiç kuşkusuz, bu sonucu yalnızca sınav düzenine bağlamak haksızlık olur. üniversitelerimiz özellikle 1983'ten beri çöküş içinde. 12 eylül yönetimi en büyük, en gelişmiş üniversitelerimizi biel tek kişi yönetimine bağlayarak özgür ve yaratıcı öğretimi engeleldi. bununla da yetinmedi, özel kuruluşlara özel üniversiteler kurma olanağı getirdi, kurmaları için de onlara hem kasalarını açtı, hem diledikleri ormanı, diledikleri tarihsel yapıyı kullanımlarına sundu. onlar da, öncelikle kendi işlerinde kullanabilecekleri adamlar yetiştirmelerini sağlayacak bölümler açıp öğrencilerini tarzan ingilizcesiyle ders dinlemek zorunda bırakarak hem üniversite kavramını saptırdılar, hem düzeyi düşürdüler, hem de geçim sıkıntısından bunalan öğretim üyelerini yüksek ücretlerle kurumlarına çekerek kamu üniversitelerini büsbütün zayıflatmaya giriştiler. buna karşın, öyle etkili oldular ki, ülkenin en eski ve en büyük üniversitesinde bile, birtakım yöneticiler, "filoloji de ne işe yarar ki?" diye söylenmeye başlıyorlar. yani pas demiri yiyor. daha da yiyecek kuşkusuz.
böylece, çok yakın bir tarihte, ilköğretim okullarına öğretmen olmak isteyenlerden yüksek lisans diploması isteneceğini muştulayan milli eğitim bakanı, bunca parlak diplomaya karşın, eğitmenler döneminin ilkokullarının düzeyini tutturamadığını görecek.
2.06.2011
sonuncu
tahsin yücel
bir zamanlar kimi insanlar yaratır, kimi insanlar da onlara öykünerek bir yerlere gelirlerdi. sonra ortada olanı, herkesin gördüğünü yazma yaklaşımı geldi. son zamanlarda da kendinden hiçbir şey katmadan başkalarını yineleme akımı başladı.
pascal: felsefeyle alay etmek gerçekten felsefe yapmaktır.
yaratıcı bir insansan, olmayacak bir düşten, tutarsız bir düşünceden, sıradan bir görüntüden, kısacası her şeyden bir kitap çıkarabilirsin; hem de çok özgün ve çok düzgün bir kitap.
tüm gerçek yazarlar tek bir kitap yazarlar: balzac da, proust da, tolstoy da tek bir kitap yazmıştır gerçekte, montaigne de, kant da, nietzsche de.
chateaubriand: hafıza çoğu zaman budalalığın hususiyetidir.
gerçek şu ki, basılmamış kitap kitap değildir. bir kitaba gerçekten kitap denilebilmesi için basılmış olması gerekir. kitabı basılmamış yazar da yazar değildir. dostoyevski "insancıklar"ın yayımlanmasından sonra yazardır ancak, marx da "kutsal aile"nin yayımlanmasından sonra. yayımlanan her kitap da yazar yapmaz adamı.
voltaire: peşin hüküm, muhakemeden mahrum bir kanaattir.
gerçeğin mantığa gereksinimi yoktur; ama uydurmacılar uydurduklarının mantıklı görünmesi için ellerinden geleni yaparlar; her zaman da başarılı olurlar.
"bilinç olmayan yerde devrim olmaz."
kimi zaman insanlar kendi yurtlarında, hatta kendi mahallerinde, burunlarının dibinde bulunan benzersiz şeyleri görmeyebiliyor; görseler de değerinin ayrımına varmayabiliyorlar.
pascal: başımıza ne bela gelirse, tek bir şeyden, rahat rahat evimizde oturamamaktan geliyor.
saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
montaigne: filozofların en büyüğünün kendinden daha çok ele aldığı ne vardır? izleyicileri kendilerinden, kitaplarından çıkan derslerden, ruhlarının mevcudiyetinden ve hareketinden bahsetmeye değil de neye yönelir? yaratıcıya ve günah çıkarıcımıza, hatta protestanlar gibi cümle halka kendimizi anlatıyoruz. ama yalnız kötü taraflarımızı anlatıyoruz. öyleyse her şeyi söylüyoruz denilecektir; çünkü faziletimiz bile yanılmaya, pişmanlığa mahkumdur; benim işim ve sanatım yaşamaktır.
montesquieu: insanlara doğduklarında ağlamalı; öldüklerinde değil.
"tüm insanlar birbirleri hakkında söylediklerini bilselerdi koca dünyada dört dost bile kalmazdı."
bir zamanlar kimi insanlar yaratır, kimi insanlar da onlara öykünerek bir yerlere gelirlerdi. sonra ortada olanı, herkesin gördüğünü yazma yaklaşımı geldi. son zamanlarda da kendinden hiçbir şey katmadan başkalarını yineleme akımı başladı.pascal: felsefeyle alay etmek gerçekten felsefe yapmaktır.
yaratıcı bir insansan, olmayacak bir düşten, tutarsız bir düşünceden, sıradan bir görüntüden, kısacası her şeyden bir kitap çıkarabilirsin; hem de çok özgün ve çok düzgün bir kitap.
tüm gerçek yazarlar tek bir kitap yazarlar: balzac da, proust da, tolstoy da tek bir kitap yazmıştır gerçekte, montaigne de, kant da, nietzsche de.
chateaubriand: hafıza çoğu zaman budalalığın hususiyetidir.
gerçek şu ki, basılmamış kitap kitap değildir. bir kitaba gerçekten kitap denilebilmesi için basılmış olması gerekir. kitabı basılmamış yazar da yazar değildir. dostoyevski "insancıklar"ın yayımlanmasından sonra yazardır ancak, marx da "kutsal aile"nin yayımlanmasından sonra. yayımlanan her kitap da yazar yapmaz adamı.
voltaire: peşin hüküm, muhakemeden mahrum bir kanaattir.
gerçeğin mantığa gereksinimi yoktur; ama uydurmacılar uydurduklarının mantıklı görünmesi için ellerinden geleni yaparlar; her zaman da başarılı olurlar.
"bilinç olmayan yerde devrim olmaz."
kimi zaman insanlar kendi yurtlarında, hatta kendi mahallerinde, burunlarının dibinde bulunan benzersiz şeyleri görmeyebiliyor; görseler de değerinin ayrımına varmayabiliyorlar.
pascal: başımıza ne bela gelirse, tek bir şeyden, rahat rahat evimizde oturamamaktan geliyor.
saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
montaigne: filozofların en büyüğünün kendinden daha çok ele aldığı ne vardır? izleyicileri kendilerinden, kitaplarından çıkan derslerden, ruhlarının mevcudiyetinden ve hareketinden bahsetmeye değil de neye yönelir? yaratıcıya ve günah çıkarıcımıza, hatta protestanlar gibi cümle halka kendimizi anlatıyoruz. ama yalnız kötü taraflarımızı anlatıyoruz. öyleyse her şeyi söylüyoruz denilecektir; çünkü faziletimiz bile yanılmaya, pişmanlığa mahkumdur; benim işim ve sanatım yaşamaktır.
montesquieu: insanlara doğduklarında ağlamalı; öldüklerinde değil.
"tüm insanlar birbirleri hakkında söylediklerini bilselerdi koca dünyada dört dost bile kalmazdı."
Kategori:
.kitap,
.xyz,
chateaubriand,
montaigne,
montesquieu,
pascal,
saint-exupery,
tahsin yücel,
voltaire
6.08.2010
peygamber'in son beş günü
tahsin yücel
devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.
devrimcilik kafa işidir. devrimci kuramı anlamak için tarih, ekonomi, felsefe, toplumbilim; hatta matematik bilmek gerekir; ama bir yerde de haksızsınız; çünkü kılgısal olarak, devrim hepimizi ilgilendirir; çünkü devrim hepimizin kurtuluşu demektir.
duyarlılık şiirin en büyük düşmanıdır.
böyle pek geç sayılmayacak bir saatte sokaklarda kendisinden ve köpeklerden başka kimse bulunmamasını, kenterlerin, belki de başlarına geleceklerden korkarak, erkenden inlerine çekilmelerini devrim açısından umut verici ama insanlık açısından yüz kızartıcı buldu. kendisi hep dışarıda, alabildiğine devingen bir yaşam sürermiş gibi, "böyledir bunlar" diye mırıldandı, "hep köşelerine çekilirler. her şeyden korkarlar, ödleri kopar. bunun için, yeryüzünde bugüne dek faşizmin kol gezmiş olmasına şaşmamak gerekir: kenter eşit bencillik, bencillik eşit faşizm."
devrimcidir, bir kavganın adsız neferidir; ölen babasından ileri, doğacak çocuğundan geridir.
o yaman devrimciler, o mangalda kül bırakmayan kuramcılar en güzel arabalara binip gittiler. çokları yeni efendilere bağlandı, bağlanmayanları da öldü ya da içerde. türk proleteryasının o yiğit insanları ise almanya'da, hollanda'da, belçika'a, fransa'da sokakları süpürüyorlar, o güzel arabalara binip buraya geldikleri zaman da patron ayaklarına yatıyorlar. burada kalanlar, yani gerçek türk proleterleri ise, kendilerine proleter demeye kalkarsan, "sen soylu türk işçisine nasıl proleter dersin?" diye üstüne yürürler, belki de mahkemelerde süründürürler seni.
ozanlığın emekliliği yoktur, yaşam boyu sürer, tıpkı devrim gibi.
komünistler insanların zararına değil, yararına çalışmışlardır her zaman, her zaman da çalışacaklardır.
devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.devrimcilik kafa işidir. devrimci kuramı anlamak için tarih, ekonomi, felsefe, toplumbilim; hatta matematik bilmek gerekir; ama bir yerde de haksızsınız; çünkü kılgısal olarak, devrim hepimizi ilgilendirir; çünkü devrim hepimizin kurtuluşu demektir.
duyarlılık şiirin en büyük düşmanıdır.
böyle pek geç sayılmayacak bir saatte sokaklarda kendisinden ve köpeklerden başka kimse bulunmamasını, kenterlerin, belki de başlarına geleceklerden korkarak, erkenden inlerine çekilmelerini devrim açısından umut verici ama insanlık açısından yüz kızartıcı buldu. kendisi hep dışarıda, alabildiğine devingen bir yaşam sürermiş gibi, "böyledir bunlar" diye mırıldandı, "hep köşelerine çekilirler. her şeyden korkarlar, ödleri kopar. bunun için, yeryüzünde bugüne dek faşizmin kol gezmiş olmasına şaşmamak gerekir: kenter eşit bencillik, bencillik eşit faşizm."
devrimcidir, bir kavganın adsız neferidir; ölen babasından ileri, doğacak çocuğundan geridir.
o yaman devrimciler, o mangalda kül bırakmayan kuramcılar en güzel arabalara binip gittiler. çokları yeni efendilere bağlandı, bağlanmayanları da öldü ya da içerde. türk proleteryasının o yiğit insanları ise almanya'da, hollanda'da, belçika'a, fransa'da sokakları süpürüyorlar, o güzel arabalara binip buraya geldikleri zaman da patron ayaklarına yatıyorlar. burada kalanlar, yani gerçek türk proleterleri ise, kendilerine proleter demeye kalkarsan, "sen soylu türk işçisine nasıl proleter dersin?" diye üstüne yürürler, belki de mahkemelerde süründürürler seni.
ozanlığın emekliliği yoktur, yaşam boyu sürer, tıpkı devrim gibi.
komünistler insanların zararına değil, yararına çalışmışlardır her zaman, her zaman da çalışacaklardır.
4.04.2010
aykırı öyküler
tahsin yücel
bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.
ister güzel olsun, ister çirkin, takma ad karşısında herkes biraz direnirdi başlangıçta; elleri, ayakları bağlanıp devinileri sınırlandırılmak isteniyormuş gibi çırpınır, kaçıp kurtulmaya çalışırdı. ne olursa olsun, gerçek adın yerini alacak ya da gelip yönünü şaşırmış bir kambur gibi önüne yerleşecek olan bu yeni ada alışmak için belirli bir süre gerekirdi.
gönül ve kafa rahatlığına kavuşmanın ilk koşulu soru sorup sonuç çıkarmaya kalkmadan büyüklerimize güvenmekse, ikinci koşulu da giyimde, kuşamda, konuşmada, davranışta, tasada ve kıvançta durmamacasına tekbiçimliliğe yönelmekti; böylece, "aynı" iyi, "ayrı" kötü olarak belireceğinden, dostla düşmanı bir bakışta ayırabilecek, büyüklerimizin çizdiği yolda, şaşırmadan, tökezlemeden, güvenle ilerleyebilecektik.
eski ve değersiz "oyuncaklar"la zaman öldüren bu insanlar yaşamları boyunca çocuk, dolayısıyla geri, dolayısıyla tutucu kalmaya yargılıydılar, oluşturdukları toplum da ister istemez çocuksu, ister istemez geri, ister istemez tutucu bir toplum olarak kalacaktı.
iktidar da mutlu aşk gibidir, başladığı yerde biter, bir düştür yalnızca, bir güçsüzlüktür.
sözcükleri işinize geldiği gibi anlamlandırdıktan sonra, her şeyi her şeyle açıklayabilirsiniz.
tutucular osmanlı atalarını dillerinden düşürmezler. pek bir ortak yanları bulunmasa da onların özlemiyle dolup taşarlar çünkü. en az 500 yıl öncesinde, orta asya'yla viyana arasında koşturup dururlar. kendi yurtları, kendi çağları, kendi dilleriyse, bunaltıcı bir araftır yalnızca.
sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.
insanlar, özellikle belirli bir ekin ve gönenç düzeyini aştıktan sonra, bir yabancılaşma, bir yalnızlık, bir yalıtlanma bunalımına düşüyor, bunalımın getirdiği içinden çıkılmaz yanılsamaların etkisiyle, hiç ayrımına varmadan, belleklerindeki ya da imgelemlerindeki alabildiğine bulanık yüzleri ilk kez karşılaştıkları bir somut yüze yansıtarak azıcık soluk almaya çabalıyorlardı.
iyi hukukçu satırları değil, satırların arasını okumayı bilen kişidir.
kötü hekim insanları hayvan gibi görür; iyi baytar hayvanları insan gibi.
çokları hayvanlar hep aynıdır, hep aynı tepkiyi verir sanırlar. yanlıştır. her hayvanın bir kişiliği vardır, onlara kişiliklerine göre yaklaşmak, işe önce konuşmakla, okşamakla başlayarak dostça bir iletişim kurmak gerekir.
aynaya bakmayı bilmek gerek.
kimi yüzler aşınıyor. yaşam aşındırıyor. gözleri de aşındırıyor. özellikle profesör tarık uysal gibi kalıptan kalıba girenlerin yüzleri ve gözleri aşınıyor, gittikçe belirginleşecek yerde bulanıyor; herkesin, daha doğrusu kendi türünden olan, kendisi gibi düşünüp kendisi gibi davranan herkesin yüzü oluyordu. yaşlanacak yerde aşınmıştı profesörün yüzü, çizgileri birer kırışıktan çok, silinmiş bir resimden kalan izler gibiydi, gözleri kendi gözleri değildi sanki.
bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.ister güzel olsun, ister çirkin, takma ad karşısında herkes biraz direnirdi başlangıçta; elleri, ayakları bağlanıp devinileri sınırlandırılmak isteniyormuş gibi çırpınır, kaçıp kurtulmaya çalışırdı. ne olursa olsun, gerçek adın yerini alacak ya da gelip yönünü şaşırmış bir kambur gibi önüne yerleşecek olan bu yeni ada alışmak için belirli bir süre gerekirdi.
gönül ve kafa rahatlığına kavuşmanın ilk koşulu soru sorup sonuç çıkarmaya kalkmadan büyüklerimize güvenmekse, ikinci koşulu da giyimde, kuşamda, konuşmada, davranışta, tasada ve kıvançta durmamacasına tekbiçimliliğe yönelmekti; böylece, "aynı" iyi, "ayrı" kötü olarak belireceğinden, dostla düşmanı bir bakışta ayırabilecek, büyüklerimizin çizdiği yolda, şaşırmadan, tökezlemeden, güvenle ilerleyebilecektik.
eski ve değersiz "oyuncaklar"la zaman öldüren bu insanlar yaşamları boyunca çocuk, dolayısıyla geri, dolayısıyla tutucu kalmaya yargılıydılar, oluşturdukları toplum da ister istemez çocuksu, ister istemez geri, ister istemez tutucu bir toplum olarak kalacaktı.
iktidar da mutlu aşk gibidir, başladığı yerde biter, bir düştür yalnızca, bir güçsüzlüktür.
sözcükleri işinize geldiği gibi anlamlandırdıktan sonra, her şeyi her şeyle açıklayabilirsiniz.
tutucular osmanlı atalarını dillerinden düşürmezler. pek bir ortak yanları bulunmasa da onların özlemiyle dolup taşarlar çünkü. en az 500 yıl öncesinde, orta asya'yla viyana arasında koşturup dururlar. kendi yurtları, kendi çağları, kendi dilleriyse, bunaltıcı bir araftır yalnızca.
sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.
insanlar, özellikle belirli bir ekin ve gönenç düzeyini aştıktan sonra, bir yabancılaşma, bir yalnızlık, bir yalıtlanma bunalımına düşüyor, bunalımın getirdiği içinden çıkılmaz yanılsamaların etkisiyle, hiç ayrımına varmadan, belleklerindeki ya da imgelemlerindeki alabildiğine bulanık yüzleri ilk kez karşılaştıkları bir somut yüze yansıtarak azıcık soluk almaya çabalıyorlardı.
iyi hukukçu satırları değil, satırların arasını okumayı bilen kişidir.
kötü hekim insanları hayvan gibi görür; iyi baytar hayvanları insan gibi.
çokları hayvanlar hep aynıdır, hep aynı tepkiyi verir sanırlar. yanlıştır. her hayvanın bir kişiliği vardır, onlara kişiliklerine göre yaklaşmak, işe önce konuşmakla, okşamakla başlayarak dostça bir iletişim kurmak gerekir.
aynaya bakmayı bilmek gerek.
kimi yüzler aşınıyor. yaşam aşındırıyor. gözleri de aşındırıyor. özellikle profesör tarık uysal gibi kalıptan kalıba girenlerin yüzleri ve gözleri aşınıyor, gittikçe belirginleşecek yerde bulanıyor; herkesin, daha doğrusu kendi türünden olan, kendisi gibi düşünüp kendisi gibi davranan herkesin yüzü oluyordu. yaşlanacak yerde aşınmıştı profesörün yüzü, çizgileri birer kırışıktan çok, silinmiş bir resimden kalan izler gibiydi, gözleri kendi gözleri değildi sanki.
12.11.2008
yüz ve söz
tahsin yücel
insan devlet için değil, devlet insan için vardır.
jean-marie floch: kullandığımız her türlü ürünün bizim için taşıdığı tüm değerler dört ana karşıtlık biçiminde sınıflandırılıp incelenebilir: bu değişik değerlerin ilkini yararsal değerler ya da kullanım değerleri oluşturur; bunun tam karşıtıysa, varoluşsal ya da temel değerlerdir. sonra da birincisinin altında yer alan varoluşsal olmayan değerler ve ikincisinin altında yer alan yararsal olmayan değerler gelir. söz konusu ürün bir otomobilse, yararsal değerlerinin kullanışlılık, rahatlık, güvenilirlik; varoluşsal olmayan değerlerinin karlılık, sağlamlık, ucuzluk; varoluşsal değerlerinin yaşam biçimi, kimlik, serüven; yararsal olmayan değerlerinin nedensizlik ve incelik olduğu söylenebilir.
yeryüzünde barışın kurucusu ve korumacısı işlevini yüklenmek savında olan büyük devletlerin tümünün aynı zamanda büyük silah üreticileri ve satıcıları olmaları da bende hep tiksinti uyandırmıştır. ama ürettikleri silahları pazarlarken barış ve insanlık kaygılarıyla nazlanma numaralarına girişmeleri daha da mide bulandırıcıdır; çünkü utanmazlık ve ikiyüzlülüğün son noktasıdır.
michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.
yeşilçam filmlerinde aşk da, erdem de, romantizm de, namus da eminönü işportacılarının sokaklara döktüğü mallar kadar boldur; ama fazlasıyla ucuz, fazlasıyla yüzeyseldir. bu filmlerde, her şey cennet, cehennem ve araf diyebileceğimiz üç dünya arasında gidip gelmeler biçiminde gerçekleşir. temiz kalmış yoksul genç kız ya da delikanlı, tam cehennemin derinliklerine yuvarlanmak üzereyken, arafta iyi yürekli ve babacan fabrikatörün yakışıklı oğlu ya da güzel kızıyla karşılaşarak soluğu cennette alır; gözleri kör olduğundan istediği yere gelemeyen güzel sesli yoksul kız da, gene yolu arafa düşmüş bir cennetlinin yardımıyla, bir "mucize" ameliyatın ardından, sahnelere ve gönüllere taht kurar; iyi ya da kötü yönde, köşeler hızla dönülür.
insan devlet için değil, devlet insan için vardır.jean-marie floch: kullandığımız her türlü ürünün bizim için taşıdığı tüm değerler dört ana karşıtlık biçiminde sınıflandırılıp incelenebilir: bu değişik değerlerin ilkini yararsal değerler ya da kullanım değerleri oluşturur; bunun tam karşıtıysa, varoluşsal ya da temel değerlerdir. sonra da birincisinin altında yer alan varoluşsal olmayan değerler ve ikincisinin altında yer alan yararsal olmayan değerler gelir. söz konusu ürün bir otomobilse, yararsal değerlerinin kullanışlılık, rahatlık, güvenilirlik; varoluşsal olmayan değerlerinin karlılık, sağlamlık, ucuzluk; varoluşsal değerlerinin yaşam biçimi, kimlik, serüven; yararsal olmayan değerlerinin nedensizlik ve incelik olduğu söylenebilir.
yeryüzünde barışın kurucusu ve korumacısı işlevini yüklenmek savında olan büyük devletlerin tümünün aynı zamanda büyük silah üreticileri ve satıcıları olmaları da bende hep tiksinti uyandırmıştır. ama ürettikleri silahları pazarlarken barış ve insanlık kaygılarıyla nazlanma numaralarına girişmeleri daha da mide bulandırıcıdır; çünkü utanmazlık ve ikiyüzlülüğün son noktasıdır.
michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.
yeşilçam filmlerinde aşk da, erdem de, romantizm de, namus da eminönü işportacılarının sokaklara döktüğü mallar kadar boldur; ama fazlasıyla ucuz, fazlasıyla yüzeyseldir. bu filmlerde, her şey cennet, cehennem ve araf diyebileceğimiz üç dünya arasında gidip gelmeler biçiminde gerçekleşir. temiz kalmış yoksul genç kız ya da delikanlı, tam cehennemin derinliklerine yuvarlanmak üzereyken, arafta iyi yürekli ve babacan fabrikatörün yakışıklı oğlu ya da güzel kızıyla karşılaşarak soluğu cennette alır; gözleri kör olduğundan istediği yere gelemeyen güzel sesli yoksul kız da, gene yolu arafa düşmüş bir cennetlinin yardımıyla, bir "mucize" ameliyatın ardından, sahnelere ve gönüllere taht kurar; iyi ya da kötü yönde, köşeler hızla dönülür.
18.10.2008
kumru ile kumru
tahsin yücel
insanlar televizyon izlemediler mi birbirlerini bile anlayamıyorlar. televizyon izlemeden, haberleri, dizileri, reklamları, hava durumlarını görmeden kırk gün evinde otur da sonra şuraya gelip bir otur bakalım, çocukların konuştuğunu bile anlayabiliyor musun?
tutku, bir şeye aşırı ölçüde bağlanmaktır; her şeyden fazla, her şeyi, çoluğunu çocuğunu bile unutacak ölçüde bağlanmaktır.
bu dünyada her şey bir yazı; okumasını bilmek gerek.
"isteğine boyun eğiyorum. bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır; ikide bir sağduyu kurallarını unutturur bize. alınlarınızda bir kırışık belirdiğini görmemek, en ufak bir isteğinizi geri çevirdiğimiz zaman kederleniveren dudaklarınızdaki somurtkan anlatımı dağıtmak için uzaklıkları mucizemsi bir biçimde aşar, kanımızı akıtır, geleceğimizi harcarız. bugün de geçmişimi istiyorsun, işte al. yalnız şunu iyi bil, natalie: isteğini yerine getirmekle hiç mi hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak zorunda kaldım." (balzac)
insanlar televizyon izlemediler mi birbirlerini bile anlayamıyorlar. televizyon izlemeden, haberleri, dizileri, reklamları, hava durumlarını görmeden kırk gün evinde otur da sonra şuraya gelip bir otur bakalım, çocukların konuştuğunu bile anlayabiliyor musun?tutku, bir şeye aşırı ölçüde bağlanmaktır; her şeyden fazla, her şeyi, çoluğunu çocuğunu bile unutacak ölçüde bağlanmaktır.
bu dünyada her şey bir yazı; okumasını bilmek gerek.
"isteğine boyun eğiyorum. bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır; ikide bir sağduyu kurallarını unutturur bize. alınlarınızda bir kırışık belirdiğini görmemek, en ufak bir isteğinizi geri çevirdiğimiz zaman kederleniveren dudaklarınızdaki somurtkan anlatımı dağıtmak için uzaklıkları mucizemsi bir biçimde aşar, kanımızı akıtır, geleceğimizi harcarız. bugün de geçmişimi istiyorsun, işte al. yalnız şunu iyi bil, natalie: isteğini yerine getirmekle hiç mi hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak zorunda kaldım." (balzac)
16.06.2008
salaklık üstüne deneme
tahsin yücel
yineleme arayışın, dolayısıyla yaratımın yokluğunun kanıtıdır.
charles baudelaire: bu yaşam, her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir.
voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?
"insan hem akıllı hem de partideyse içten değildir; hem içten hem de akıllıysa partide değildir; hem içten hem de partideyse akıllı değildir." (via hans robert jauss)
montherlant: budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tek bir kemik aracılığıyla tüm hayvanı baştan kurmaktır; yalnız, bunu yanlış bir veri üzerinde yapar; söz konusu kemik başka bir hayvanın kemiğidir.
"bilinç başkaldırıyla doğar. her değer bir başkaldırıyı getirmez; ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce."
oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.
süleyman demirel adalet partisi genel başkanı olduğu zaman 40, tc başbakanı olduğu zaman 41 yaşındadır; ama "bu anayasayla ülke yönetilemez!" diye yineleyip durarak yaşamının belki de en büyük savaşımını tarihimizin en özgürlükçü anayasasına karşı verir; nice demokratik gelişmenin önüne bir kalkan gibi dikilir; demokrasiyi ancak kendisi için gerekli olduğu zaman savunur.
bülent ecevit, 1973 seçimlerinin ardından, 48 yaşında, msp ile koalisyon yaparak başbakan olurken, ilk saptamalarından biri cumhuriyetimizde uygulanageldiği biçimiyle laikliğin bir "tarihsel yanılgı" olduğudur; sonra, içimden çıktığı partiyle kendi tinsel evreni arasındaki köprüleri yaka yaka yaşlanır; "tahkim yasası"nı çıkararak "yargılama"nın yerini "hakemliğe" bırakır; "kader kurbanlarını kurtarma" savı altında yazgının tetikçilerine el uzatmak ister; böylece, "toprak işleyenin, su kullananın" savsözü de yeni bir anlam kazanır; bambaşka bir yüzle, bir doğa, daha doğrusu bir orman yasasının onaylanması biçiminde çıkar ortaya. bu noktaya geldikten sonra "yoksul düşmanlığı" çok da uzak değildir.
balzac, "niçin yazıyorsunuz?" sorusunu hiç eveleyip gevelemeden "zengin ve ünlü olmak için!" diye yanıtlar.
güncelin baskısından sıyrılmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değil.
yaşar kemal: cumhuriyetin tarihi, insan soyunun en kara yeridir.
yaşar kemal: cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar türkiye'de jandarma-polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur.
doğan hızlan: ezilenlerin karşısında bir tek sorumlu bulunamıyor. biri çıksa da "ben ezenlerdenim." dese, belki de bu tartışma bitecek, gözyaşları dinecek.
jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam, iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.
agah oktay güner: ben tarihimin büyüklüğüne inanıyorum, milletimin büyüklüğüne inanıyorum. osmanlı sarayında asla cinsi sapıklık olmamıştır!
jean genet: yalnızca ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa: işte düşmanın işlevi. bizi aşkla birbirimize bağlar.
en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.
hitler belki de yüzyılımızın en büyük saçmalık üreticisi, en görkemli salağıdır; ama güldürmez. idam cezasını hiç ilgisi bulunmayan bir alana, ekonomiye bağlayarak idama yargılı gençler konusunda "asmayalım da besleyelim mi?" diyen devlet başkanı da güldürmez. toplumlarına yön veren nice saçmalık üreticileri, özlerinde gülünç olsalar bile, insanları güldürmek için değil, yaşamlarını yönlendirmek için saçmalık dizgeleri oluşturmuşlardır.
ayrıcalıklıların gönüllerince üretip canları istedikçe sıradanların önüne attığı, onların da erişebildikçe kapıp yararlandığı bir "nimet" değildir salaklık. hayır, tam tersine, tüketicilerince seçilir. öyle görünüyor ki, çelişkilerini çözmek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin; hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına gereksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine göre, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüyeceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır. salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.
yineleme arayışın, dolayısıyla yaratımın yokluğunun kanıtıdır.charles baudelaire: bu yaşam, her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir.
voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?
"insan hem akıllı hem de partideyse içten değildir; hem içten hem de akıllıysa partide değildir; hem içten hem de partideyse akıllı değildir." (via hans robert jauss)
montherlant: budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tek bir kemik aracılığıyla tüm hayvanı baştan kurmaktır; yalnız, bunu yanlış bir veri üzerinde yapar; söz konusu kemik başka bir hayvanın kemiğidir.
"bilinç başkaldırıyla doğar. her değer bir başkaldırıyı getirmez; ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce."
oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.
süleyman demirel adalet partisi genel başkanı olduğu zaman 40, tc başbakanı olduğu zaman 41 yaşındadır; ama "bu anayasayla ülke yönetilemez!" diye yineleyip durarak yaşamının belki de en büyük savaşımını tarihimizin en özgürlükçü anayasasına karşı verir; nice demokratik gelişmenin önüne bir kalkan gibi dikilir; demokrasiyi ancak kendisi için gerekli olduğu zaman savunur.
bülent ecevit, 1973 seçimlerinin ardından, 48 yaşında, msp ile koalisyon yaparak başbakan olurken, ilk saptamalarından biri cumhuriyetimizde uygulanageldiği biçimiyle laikliğin bir "tarihsel yanılgı" olduğudur; sonra, içimden çıktığı partiyle kendi tinsel evreni arasındaki köprüleri yaka yaka yaşlanır; "tahkim yasası"nı çıkararak "yargılama"nın yerini "hakemliğe" bırakır; "kader kurbanlarını kurtarma" savı altında yazgının tetikçilerine el uzatmak ister; böylece, "toprak işleyenin, su kullananın" savsözü de yeni bir anlam kazanır; bambaşka bir yüzle, bir doğa, daha doğrusu bir orman yasasının onaylanması biçiminde çıkar ortaya. bu noktaya geldikten sonra "yoksul düşmanlığı" çok da uzak değildir.
balzac, "niçin yazıyorsunuz?" sorusunu hiç eveleyip gevelemeden "zengin ve ünlü olmak için!" diye yanıtlar.
güncelin baskısından sıyrılmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değil.
yaşar kemal: cumhuriyetin tarihi, insan soyunun en kara yeridir.
yaşar kemal: cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar türkiye'de jandarma-polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur.
doğan hızlan: ezilenlerin karşısında bir tek sorumlu bulunamıyor. biri çıksa da "ben ezenlerdenim." dese, belki de bu tartışma bitecek, gözyaşları dinecek.
jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam, iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.
agah oktay güner: ben tarihimin büyüklüğüne inanıyorum, milletimin büyüklüğüne inanıyorum. osmanlı sarayında asla cinsi sapıklık olmamıştır!
jean genet: yalnızca ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa: işte düşmanın işlevi. bizi aşkla birbirimize bağlar.
en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.
hitler belki de yüzyılımızın en büyük saçmalık üreticisi, en görkemli salağıdır; ama güldürmez. idam cezasını hiç ilgisi bulunmayan bir alana, ekonomiye bağlayarak idama yargılı gençler konusunda "asmayalım da besleyelim mi?" diyen devlet başkanı da güldürmez. toplumlarına yön veren nice saçmalık üreticileri, özlerinde gülünç olsalar bile, insanları güldürmek için değil, yaşamlarını yönlendirmek için saçmalık dizgeleri oluşturmuşlardır.
ayrıcalıklıların gönüllerince üretip canları istedikçe sıradanların önüne attığı, onların da erişebildikçe kapıp yararlandığı bir "nimet" değildir salaklık. hayır, tam tersine, tüketicilerince seçilir. öyle görünüyor ki, çelişkilerini çözmek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin; hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına gereksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine göre, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüyeceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır. salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.






