29.4.14

uzun lafın kısası

boris vian: her bekleyişte kederli müzik parçalarının kekremsi tadı vardır.

alain: bu dünyada hiç kimse kendisinden daha korkunç bir düşman bulamaz.

anne frank: bir insanı onunla iyice bir kapışmadan tanımaya, ne mal olduğunu anlamaya imkan yok. o zaman iç yüzlerini ortaya koyuyorlar.

will self: dünyada, yaşamları ucuz romanlardaki karakterlerin yaşamlarına benzeyen insanlar vardır.

clarissa p. estes: eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

euripides: bir çocuk doğurmaktansa üç kez savaşa gitmeyi yeğlerim.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

patrick white: alçak gönüllülüğün ömrü kısadır; her defa yeniden sancılar içinde doğması gerekir.

william randolph hearst: kötü kurumlardan ve kötü siyasetlerden ancak cinayetle kurtulunabiliyorsa cinayet işlenmelidir.

theodor adorno: her vecd, gerçekleşerek kendi kavramına karşı günah işlemektense, nihai olarak feragat yolunu seçer.

la bruyere: büyük bir servet sahibi olmadan sevmek acıklı bir şeydir.

samuel beckett: başlamaktır zor olan. her noktadan yola çıkılabilir. ama karar vermek gerekir. insan ararken bir şeyler işitir. bu da bulmayı engeller. düşünmeyi engeller. yine de düşünür insan.

27.4.14

rüzgara yakarı

nilgün marmara


mutsuz göğün yakıcı soluğu rüzgar
kat erimiş kararımızı kendine
ve uzak tut güçsüzlüğü bizden

hatırlar mıyız eskil bir kapı üstündeki gökkuşağını
görmüş müydük? ne zamandı
daha ılık zamanlardı sanki
sözün daha biz olduğu, bizim biz

yıkım tehdidinde bir el bekleniyor rüzgardan
alsın bizim değişmez bedenimizi kendine
ve başkalarının değişmez ruhunu sürüklesin

bilinmez yok mu edilir ölümcül ova
bir türlü egemen olamadığımız? kaç türlüydü
düzlüğü boğucuydu sanki; hiç sözsüz
bizimse biz gibi yöresinde hiç duramadığımız

oyunsa gök ve rüzgar
mutsuzluğu göğün, şiddeti rüzgarın
kim ekler kendine uçtu uçacak düşüncemizi
ve ne yakın kılar gücünü bize aydınlanabilir gecenin
bizim söz, sözün biz olduğu

yanlış

salah birsel

süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:

"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."

süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:

"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."

26.4.14

kuşlar

aristophanes



ey sizler, cılız insanoğulları
uçarı yapraklara, aldatıcı düşlere benzeyenler
siz ki bir avuç çamur, dağılıp giden bir dumansınız
kanadınız yok uçmaya, zavallı ölümlü varlıklar
biz kuşları dinleyin
ölümsüz kuşları, hep genç kalan, göklerde dolaşanları
mezar çamur nedir bilmeyenleri
düşünceleri aydınlıkta yüzenleri
bizden öğrenin yaratılışın sırlarını
havaları, yıldızları bizden öğrenin
anlatalım size nedir khaos
nedir khaos'tan çıkan karanlık

25.4.14

onlar arasında

sevan nişanyan

çok fazla şey öğrenmişsin. çok çeşit insan tanımışsın, farklı hayatlara girip çıkmışsın. bir yer gelir, karşılaştığın herkes sana eksik gelmeye başlar. ne kadar küçüktür dünyaları! ne kadar uyduruk varsayımlar üzerine kuruludur yargıları! ne kadar emin görünürler kendilerinden! kimliklerini, folklorik bir kıyafet gibi üstlerinde taşırlar. bu: solcudur. şu: esnaftır. o: akademiktir. öteki: mazlum ermenidir. beriki: üstün dünyaların almanıdır. seni de kendilerinden sayarlar, bağırlarını açarlar. oysa sen onlardan değilsindir. gittiğin her yerde "ben burada değilim." duygusuyla yaşarsın. feci bir yalnızlıktır.

kendini farklı bir yere koyman değildir mesele. her olduğun yerde sensindir. sanki oraya aitmişsin gibi davranmayı, sanki onlardanmışsın gibi hissetmeyi bilirsin. bilmesen zaten oralara gidemezdin, tökezlerdin. ama o rahatlık, aynı zamanda senin çıkmazındır. burada rahatsın, evet. ama orada da rahatsın. her yerde rahatsın. sıkıştın mı kaçacağın yerler vardır. bir ayağın hep dışarıya çeker. "tüh, ceketimi peru'da unutmuşum, gidip alayım bari" der gibisin. "siz beni beklemeyin."

insanlar senin kaçıcılığını sezer ve tehlikeli görürler. senle ilgili, tanımlayamadıkları bir huzursuzluğa kapılırlar. seni kaygan bulurlar. başta seni ne kadar benimseyip kendilerinden saymışlarsa sonraki düş kırıklıkları o kadar büyük olur. "tüh, kandırmış bizi!" oysa kandıran falan yok, kartları baştan alabildiğine açık oynamışsın.

ben mesafeliydim. "onlardan biri" olduğum izlenimini hiçbir zaman vermedim. onların değer yargılarıyla bağlı olmadığımı özenle hissettirdim. beni esir alabilecekleri mesafeye gelmelerine fırsat tanımadım. 

"tek çaresi vardır bu illetin, o da aşk." diye bazen kendini kandırırsın. hayaldir tabii. hiçbir aşk, benliğini tümüyle tüketmez. o ilişkinin sınırları içinde bir yere oturursun eninde sonunda. akıl ve tecrübe uyumu beklemeyeceksin. yok öyle bir şey. hayal kırıklığından başka sonuç doğurmaz.

23.4.14

ölüler kitabı

giovanni papini


zamanımızın gözdesi olan tarih uzun ve sıkıcı bir ölüler kitabı'dır. politikada, hemen hepsi ölülerin düşüncelerinin mahsulü kanunlara, adetlere, formüllere boyun eğmek zorundayız. özel hayatımızda onların son arzuları denilen maddi ve manevi vasiyetlere uymaya mecburuz. katolik ülkelerde papazlar, her gün ölülerin selameti için dualar, törenler yapmakla meşguldür. müzelerimiz meşhur ölülerin eserleriyle doludur, eskimiş olmanın verdiği üstünlükle gençleri etkilerine alırlar, fikirleri köreltirler, yenilerinin gelişmesini önlerler. birçok sanatçı hala 25 asır önceki grek heykelciliğinin ve öleli 500 yıl olmuş ressamların kaidelerine körü körüne bağlanıyorlar. şehirlerimizin meydanlarında kimi at üstünde elinde kılıç, kimi oturup düşüncelere dalmış, hepsi de modası geçmiş elbiseler giyinmiş ünlü ölülerin cakalarını görürüz. dünyanın her yerinde binlerce aptal, bakıcı, spiritizmacı ölülerle görüştüklerini, onları çağırdıklarını ileri sürer, dururlar. günden güne büyüyüp genişleyen mezarlıklar büyük birer kıtlık tehlikesidir. bir taraftan nüfus artıyor, öteden dirilere yiyecek sağlayacak topraklar ölülerin "son istirahatgahlarına" tahsis ediliyor. eğer geçmiş devirlerin kabristanları yavaş yavaş kaldırılmamış olsaydı, bugün buğday ekecek bir dönüm tarla bulunamazdı. ama yine de ve hala yeryüzünde çok fazla mezar, türbe, hazine var. ya ölüleri bir daha öldürürüz ya da biraz sonra hepimiz aç köpekler gibi gebeririz. mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, geçmiş varlıkların diriler üzerindeki hakimiyetlerini sağlayan bu durumu değiştirmek gerekir.

sadık hidayet

bozorg alevi

"hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. istifa ettim mi seviniyorlardı. bırak gitsin, yaramaz! çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de." (sadık hidayet)

bugünkü iran'ın en büyük yazarı, ölümünden birkaç yıl önce böyle demişti. 9 nisan 1951'de paris'te canına kıyarken, çok dar bir tanıdıklar çevresinde biliniyor, beğeniliyordu. avrupa onun eserlerini daha dikkatle izlerken, londra ve moskova onun küçük hikayelerini yayınlarken de kendi yurdunun yazarları hidayet'in eserlerini reddetmekte; hatta gençliği coşturan popüler dilini alaya almaktaydılar. bugün, herkesçe iran'ın en önemli yazarı kabul ediliyor; bir zamanki hasımları da ölümünü sömürerek acıklı akıbeti üzerine gösteriş yasları tutuyorlar. hidayet'in kitapları birçok basımlar yaptı; büyük bir kısmı bugüne kadar fransızcaya, rusçaya, ingilizceye, almancaya, macarca ve çekçeye çevrildi. fransız edebiyat eleştirmeni andre rousseaux, hidayet'i, çağımızın en önemli yazarlarından biri sayar ve "bu roman [kör baykuş], yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır." inancını dile getirir.

bu satırların yazarı, aşağı yukarı 25 yıl boyu, hidayet'i yakından tanıdı, onu hep dürüst, kıymetli bir dost olarak takdir etti. alçak gönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakarlığı, güzelliğe ve saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir, konuşulurdu. adamdan saymadıklarına karşı dümdüz tutumu, bayağılık ve şirretlikleri maskaraya çeviren kıvılcımlı zekası, hiçbir ayrıntıyı atlamayan çok belirgin gözlem yeteneği; karakterinin belli başlı özellikleridir. kendimize onun en yakın dostları gözüyle bakabilen bizler onu sever sayar, hayranlık duyardık ona.

çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı.

bir nükteciydi hidayet, çok zaman o şakacı maskesi ardındaki üzgün düşünürü görmek imkansızdı hemen hemen. bazı kimseleri ciddi bir söz söylemeye layık görmez, onlarla eğlenirdi sadece; ama edepsizleşip de gönüllerini kırmak istemezdi hiç. hatta bütün kalbiyle nefret ettiklerini bile asla incitmemiştir.

ömrünün son yıllarında afyon düşkünlüğü, kapıldığı ümitsizlikten ve hayatını yavaş yavaş ölüme teslim etmek niyetinden ileri geldi.

sadık hidayet, 17 şubat 1903'te tahran'da doğmuştu. yüz yıldır sarayda ve ülkenin edebiyat hayatında mevki ve isim yapmış, itibarlı bir ailedendi. tahran'daki saint-louis fransız kolejinde okudu. hristiyan misyonerlerce kurulmuş bu kolej, nüfuzlu sınıfın çocuklarına modern bir eğitim veriyordu. hidayet, daha ilkokuldayken, kalabalık bir aile çevresi için, el yazısıyla bir gazete bile çıkarmış, resimlerini de kendisi yapmıştı gazetenin. 1925'te bu kolejden ayrıldı, mühendis olmak istiyordu, belçika'ya gitti, oradan fransa'ya geçti. dört yıl olmuş, hangi mesleği seçeceğine hala kesin karar verememişti. paris'te yazmaya başladı. ilk eserleri burada meydana geldi ki bunlardan "yaradılış efsanesi", şimdi yeni iran edebiyatının kalıcı anıtlarından biridir. iki intihar girişimi, kendini tamamen sanata adamaya karar vermenin onun için pek kolay olmadığını gösteriyor. 

1930'da hidayet, tahran'a döndü. ailesinin nüfuzu dolayısıyla her imkana sahipti, diploması olmadan da devletin en yüksek mevkilerine geçebilirdi; ama o geçimini sıradan bir katip, bir muhasip olarak sağladı. 1930 ile 1936 arasındaki yıllar, hidayet için verimli bir yaratma dönemi oldu. tahran'da, hepsi de uzlaşma aleyhtarı, vatansever gençler onun çevresinde toplandılar. bu çevre, çok geçmeden, müstebit rıza şah'ın iran'da yarattığı hayat şartlarına ayak uyduramadı. sadık hidayet, hindistan'a gitti ve kör baykuş'u ilkin orada yayımladı. kitaba, iran'da satışının yasak olduğunu belirten bir not eklenmişti.

ikinci dünya savaşı'nın patlaması, müttefik birliklerinin 1941 eylülünde iran'a girişi ve bunları izleyen politik olaylar, yazarda, yeni başlayan kurtuluş hareketinin iran'a durum ve şartlarda olumlu bir değişiklik getireceği ümidini uyandırmıştı. savaş sonrası eserleri belirli bir iyimserlikle doludur; ama bu çok sürmedi; çünkü çok geçmeden iç politika doğrultusu yeniden nazikleşti ve hidayet yurdunun, yerinde kullandığı bir deyimle "aşağılık adamlar" dediği sınıfın zulmünden ve ahlak bozukluğundan kurtulma ümitlerini tamamen yitirdi. az sonra da, gençliğini geçirdiği yerlerde yeni bir yaşama gücü bulmak ümidiyle paris'e gitti.

başbakan olan eniştesinin müslüman bir yobaz tarafından 7 mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için bardağı taşıran son damla oldu. paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı. championnet caddesinde buldu aradığını; 9 nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. yakılmış müsveddelerinin kalıntıları yanı başında, yerdeydi.

22.4.14

keder gibi ödünç

haydar ergülen



şair, yenilgiyle başlayan adamdır
şiire

kalp ile dil arasında her zaman
iki insan vardır birbirinin uzaklığına taşınan

bazen susmak da yağmurdur

ben senin tenha gözün olacaktım
hem tek başıma en kalabalık arkadaşın
yarım bir çocuk olarak beni
bu dünyaya erkenden bırakmasaydın

düzyazıdır karanlık, siyah şiirdir

sende denize inen bir sokak
bende başkente giden bir ev
eski duman, eski kömür, eski ray
aramızdan güzel bir karanlık geçti

bazen kederinden koyu
bazen gölgesinden açık
kederinden ve gölgesinden
ödünç bir şeyim ben

galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce
sık sık tozu alınmalı, parlatılmalı aynalı sözlerle
benimse kalp hususunda cilalı bir cümlem bile yok
mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de

bilinir de ahmakıslatanda ustalığım
çırak bile sayılmam şu aşk ilminde

harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm

aşk tek kişilik bir cinayettir ve herkes
kendine kıyar sevdiğini öldürmeden önce

keşke gözlerinde tutmasan beni

sözler kaybolunca görünen ufukta, hayat
herkesi ıssız adasına indiren gemi

hiç kolay değilken kendine alışması insanın

başkaları nasıl da kolayca alışır ona, şaşarım

seni seviyorum çünkü
sevmemek de aşk kadar vahşidir

21.4.14

game of thrones

insanlar zincirleri sevmeyi de öğrenir.

bir hastalığı tedavi etmenin tek yolu, o hastalığı anlamaktır. hastalığı anlamanın tek yolu da hasta üzerinde çalışmaktır.

din ve krallık, bu dünyayı ayakta tutan iki temeldir. biri çökerse diğeri de çöker.

bir soğanın yarısı çürürse, o soğan çürümüş demektir.

bir kılıcın nasıl bilenmeye ihtiyacı varsa, aklın da okumaya ihtiyacı vardır.

kralın etrafı aptallar ve fanatiklerle doluyken asıl hizmet, acı doğruları söylemekte yatar.

yeni bir dostluğu güçlendirmek için düşünceli bir hediye gibisi yoktur.

nüfuz elde etmek çoğunlukla sabır meselesidir. nüfuz bir ot gibi büyür.

krallığın ne olduğunu biliyor musunuz? aegon'un 1000 kılıcıdır krallık. yalan olduğunu unutana kadar birbirimize durmadan anlattığımız bir hikaye.

mucizeler en ilginç yerlerden çıkıyor.

bazen büyüklük için ödememiz gereken bedel şiddet olur.

ben güllerle süslü tabaklardan yemek yiyorum. güllerle süslü nevresimlerle uyuyorum. tuvaletimin üzerine altın gül işlenmiş. sanki daha iyi kokacakmış gibi.

ned stark'ın çok sayıda seveni vardı ama cellat onun başını almaya geldiğinde kaç kişi öne çıktı?

20.4.14

korku ve titreme

kierkegaard

sıradan yaşamda şeyleri ve kişileri oldukça bencil nedenlerle terk ederiz. ancak bu 'kayıpların' tamamen bencil yapıda olmayan projeler yararına yapılmış özveriler olduğunu söyleyerek hava atarız.

horace: komşunun evi yandığı zaman, bu senin meselendir.

"eğer aranızdan biri kendini bu çağın ölçülerine göre bilge sanıyorsa, bilge olmak için 'akılsız' olsun." (i. korintliler)

insanlar yaygın olarak nehirleri ve dağları, yeni yıldızları, parlak kuşları, garip balıkları, grotesk insan örneklerini görmek için dünyanın her yerini gezerler; varoluş karşısında bir hayvanca bir sersemliğe düşerek ağzı açık kalırlar ve bir şeyler gördüklerini düşünürler.

insan yığınları fani üzüntü ve zevkin cesaretsizleştirdiği yaşamları yaşarlar.

derin ruhlar asla kendilerini unutmazlar ve olduklarından başka bir şey haline asla gelmezler.

nicolas boileau: bir aptal daima kendisine hayran olacak daha aptal birini bulur.

euripides: kişinin ağlamasına izin verilen yalınlık düzeyinde doğmak ne kadar büyük şans!

"biri bana gelip de babasını, annesini, karısını, çocuklarını, kardeşlerini; hatta kendi canını bile gözden çıkarmazsa benim öğrencim olamaz." (luka 14:26)

sürüden ayrılanlar ve serseri dehalar iman adamı olamazlar.

estetiğin bütün düşündüğü, sevgililerin birbirlerine kavuşmasıdır; geriye kalanları önemsemez. keşke bundan sonra olanları görebilseydi! ancak onun buna zamanı yoktur; çoktan bir başka çifti birleştirmek için hazırlanmıştır bile. estetik, bilimlerin en vefasızıdır. onu gerçekten seven herkes bir biçimde mutsuz olacaktır; onu hiç sevmemiş olanlar da mutsuz olacak ve bir pecus (öküz ya da mankafa) olarak kalacaktır.

longus: kesinlikle hiç kimse aşktan tamamen kaçamaz ve hiç kimse güzellik ve onu görecek göz olduğu sürece bunu hiç yapamaz.

"biraz çılgınlığı olmayan hiçbir büyük deha yoktur."

herakleitos: kimse aynı nehirden iki kez geçemez.

19.4.14

how i met your mother

bir boşluğu doldurmaktan daha çok zevk veren bir şey yoktur.

bazen tek yapabileceğiniz şeyin öfkenizi içinize atmak ya da  karşınızdakinin yüzüne söylemek olduğunu düşünebilirsiniz. ama üçüncü bir seçeneğiniz daha var: akışına bırakabilirsiniz. ve sadece bunu yaptığınızda öfkeniz gerçekten gider. ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

30 yaşına geldiğinizde birisiyle birlikteyseniz, tuhaf bir şey yaşarsınız: her baktığınız yerde bebek görürsünüz.

ayrılık acısının ne kadar sürede atlatılacağı hakkında herkesin bir fikri vardır. ama sanırım kendinize gelmeye, sizi tekrar oyuna dahil eden o kişiyi tanıdığınız an başlıyorsunuz.

erkeklerin ve kadınların birlikte yaşayabilmeleri için seks yapmaları gerek. seks bütün tartışmaları çözer.

bir pilice telefon numaranı verdiğinde ona arayıp iptal etme imkanını verirsin. eğer telefon numaraları olmadan bir randevu kaparsan gelmek zorundadırlar.

kızlar lunapark trenleri gibidir. sıra size gelene kadar beklersiniz ama bir kez bindiniz mi ona sımsıkı tutunup anahtarlarınızı düşürmemek için dua edersiniz.

bir adamın gözlerinin içine bakıp: ''ben senin adını bilmiyorum, sen de benim. ama 8 dakika içerisinde bu benzin istasyonu tuvaletini temelinden sarsacağız.'' diye düşünürken yaşanan heyecana eşit bir şey yoktur.

din

tom weller: birkaç bin yıl önce, yarı yabani bir kabilenin cahil üyeleri mitleri, vahşi öyküleri, yalanları ve saçmalıkları bir araya getirerek bir kitap yazdılar. yüzyıllar geçtikçe bu hikayeler süslendi, çarpıtıldı, sakatlandı ve sonra durmaksızın karıştırılmaya başlanan ufak parçalara ayrıldı. sonunda bu malzeme birkaç dile yanlış bir biçimde başarıyla tercüme edildi. yaratılış yanlılarına göre, ortaya çıkan metin, bu karmaşık ve teknik konuda başvurulabilecek en iyi rehberdir.

leslie stephen: dindarlar bilmekten ziyade hissederler. doğanın çıplak görüntüsünün onları derinden etkilemesi, saygı ve sevginin nazik parıltısı olarak gördükleri evrene bakarken hissettikleri huşu, onlara göre inançlarının gerçekliğinin mutlak kanıtıdır. ne mutlu böyle duygular hissedene! fakat böyle elle tutulamaz söylemlerden yola çıkarak kesin, gerçek söylemler oluşturmaya çabalarken, bu söylemlerin gerçekle ne kadar berbat bir uyumsuzluk yaratmaya eğilimli olduğunun farkında olmaları gerekir.

stephen jay gould: tuhaf bir balık türünün, sonradan karasal canlıların bacaklarına dönüşecek sıradışı bir kuyruk anatomisine sahip olması yüzünden buradayız; çünkü dünya buzul çağı esnasında tamamen donmamıştır; çünkü çeyrek milyon yıl önce afrika'da ortaya çıkan küçük ve zayıf bir tür, ne yapıp edip hayatta kalmayı başarmıştır. daha iyi bir yanıt bulmak için kıvransak da henüz bulamadık.

wayne adkins: isa'ya, kocaayak'a, cüce cinlere, büyücülüğe, islam'a, uzaylıların insanları kaçırdığına, diş perisi'ne, gökkuşağının ucundaki altınlara ve insanlık tarihi boyunca insanların ortaya attığı diğer savlara inanmak arasında nasıl tercih yapılabilir? inanmak, tıpkı bir zar atıp inancınızla doğru bir yatırım yaptığınızı ümit etmeye benziyor. buna rağmen, hala kanıtı olmayan bir sava inanmakta ısrarcıysanız o zaman tanrı benim; bana para gönderin.

18.4.14

leş

ferit edgü

aşkın ışığa gereksinimi yoktur.

novalis: yaşam, bir ruh hastalığıdır.

sen aramadığın sürece kimse seni bulmaz.

bana mutluluğu aradığını, mutluluğun peşinde olduğunu, mutluluktan başka bir şey düşünmediğini söylemiş olsaydı, ben de yalan söyleyip umut vermezdim ona. böylece o, düş kırıklığına uğramaz, ben de, yıllar sonra, pek fazla pişmanlık duymuyor olsam da, bu satırları yazıyor olmazdım.

çölü görmeyen, hiçbir şeyi görmüş sayılmaz.

yaşamın dört ana yönü değil, bin bir bilinmez yönü vardır.
bunu bilmeden ne okusan, ne yazsan az.

korkunç bir ülke burası. insanları öldürüyorlar. birkaç yazar sesini yükseltiyor. bunu da demokrasi sanıyorlar. korkunç bir ülke burası.

sanatta her şey bir kişilik sorunudur.

gerçeği öğrenmek oldum olası benim çok zamanımı almıştır.

yalnız dağ başında değil, dağ başındaki inde yaşayan ayıda bile vardır utanç. ama kentte ya da köyde kimi insanoğlunda hiç mi hiç yoktur.

savaşa gitmedim
para sahibi olmadım
ünüm, unvanım olmadı

insan yalnız yaptıklarıyla değil
yapmadıklarıyla da insandır

yıllardır
"bana yaşamımı geri ver" diyeceğim
birini arıyorum

üç sözcükten oluşan bir cümleye
"hayat buymuş demek"
sığacak denli yalındır yaşam

tüm yaşamım boyunca eksik bir şey vardı
hiçbir zaman bulup çıkaramadım

17.4.14

can sıkıntısı

schopenhauer

boş zaman, ariosto'nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır. sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kişi ise ondan yararlanmayı düşünür. sınırlı kafaların, can sıkıntısına çok maruz kalıyor olmalarının nedeni, onların zihninin, istençlerinin konularının ortamı olmaktan daha fazla bir şey olmamasıdır. bunun üstesinden gelebilmek için, istencin önüne, onu uyandırmak ve böylelikle bu konuyu kavrayacak zihnin de etkinliğe geçmesini sağlamak için, küçük, salt geçici ve gelişigüzel kabul edilmiş konular sürülür. bu konular, sözü edilen amaca yönelik olarak uydurulmuş, iskambil vb. oyunlardır. bu oyunlar olmazsa, sınırlı insan çareyi eline ne geçirdiyse şıkırdatmakta ve tıngırdatmakta bulur. sigara da seve seve düşüncelerin yerine koyacağı bir şeydir. bu yüzden tüm ülkelerde, tüm toplumun baş uğraşısı iskambil oyunu olmuştur. bu oyun topluluğun değerinin ölçütüdür ve tüm düşüncelerin iflasıdır. insanların birbirleriyle alışverişte bulunacakları düşünceleri olmadığı için, iskambil kağıdı alıp verirler ve birbirlerinin parasını almaya çalışırlar. ah, acınası insanoğlu!

nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinmeyen insan da en mutlu insandır; dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir, bıkkınlığa neden olur ve sonunda da, yerli toprağın ürünlerinin kötü bir ikamesidir.

birtakım insanlar

sait faik abasıyanık

gece. saat on ikiyi geçiyor. taksim'de saatin altında tramvayı bekliyorum. öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim.

epey oluyor. baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece hatırıma geliyor. o zamanlar daha bahardan haber bile yoktu. şimdi ne kadar olsa sisin ve yağmurun hatta soğuğun içinde insanı şaşırtan ve başını döndüren bir koku var. o zamanlar daha camlı köşk'ün camlarını ve hanende ilanlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgar esiyordu. benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayal, güzel günler veyahut uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı. ağzımdan su buharı fışkırıyor. birbiriyle konuşanların arasına bir sis tabakası seriliyordu. yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir. yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya, yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket, bu saniyede insana dostlarım yatak ne değildir ki..

burnum yastıkta, yorganım ağzım hizasında, kirpi gibi büzülmüşüm; dalmak üzereyim: bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor, bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var..

tramvay hala yok. biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem, belki de uyuyuvereceğim. donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde duymaya başladım. "bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de sonra yatarım." dedim. bir iki adım atmamıştım ki, önüme bir adam dikildi. rüzgardan yalnız bir karartı gördüm. sonra yüzüme doğru bir hortumdan çıkar gibi bir duman yayıldı: adam konuşuyordu. tatlı, munis bir anadolu şivesiyle:

- ağabey, dedi, buradan bana benzer birtakım adamlar geçti mi?

paltomun yakası içinde yarı yarıya kaybolmuş kafamı çıkardım. kafamı bir iki defa salladım. soğuğa alışmış, mukavemete hazırlanmış gibiydim. kulaklarımı keskin bir rüzgar ısırdı. adama baktım:

bana benzer adamlar.. bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi? bana benzer adamlar, ne demekti?

evet, adamın hakkı vardı. ona benzer adamlar, ötekilerinden kolaylıkla ayrılabilirdi. kış günü bir şehirde insanlar palto, şapka giyer, ayaklarında fotinleri vardır. belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alametifarikan yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler, icap ederse.

bu adamın ne paltosu, ne şapkası ne de ayakkabıları vardı. buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası, belinde ipi, ayağında yazlık, tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da yine iplerle bağlanmış çuvalı..

yüzü tatlı esmer renkli idi. sakalı uzamıştı. yirmi beş, otuz yaşlarında gözüküyordu. yalnız gözlerinde büyük, korkak, acele bir şeyler vardı. acaba, dedim bir esrarkeş midir?

o devam etti:

- benim gibi ağabey, dedi. (üstünü başını gösterdi.) işte bu biçim adamlar görmedin mi? bazıları şu yoldan geleceklerdi. birtakımları da (taksim sinemasının aşağısındaki yolu göstererek): şu yokuştan çıkacaklardı.

işi kısa kesmek istedim. meçhul, karanlık, dalgada bir kafada her türlü hayaller dolaşabilir, neme lazım..

- görmedim vallahi! dedim.

- allah allah! dedi. imkanı yok. muhakkak geçmişlerdir. ben yolda biraz eğlendim. onları kaybettim. yoksa geçmemelerine imkan yok.

- nedir bu adamlar canım? diye sabırsızlık ve merakla sordum.

kafamın içinde esrarengiz, büyülü garip hikayeler canlandı. hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm. adamın afyonlu kafasına girmiş gibi oluyordum.

- ağabey, biz, dedi, tophane'deki sabahçı kahvelerinde yatarız. hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. ama namusumuzla yaşıyoruz. ne yapalım? beş on para kazanırız. geceleri de kahveciye beş kuruş verir, bir köşede uyuruz. ne yapalım? otellere para mı dayanır? en aşağısı otuz kuruş. otuz kuruşla iki gün geçimimiz var..

ha! bu akşam polisler geldiler. sabahçı kahvelerinde yatmak yasakmış. hepimizi çıkardılar. biz de hep birlik olduk. gidelim valiye çıkalım; uyandıralım, derdimizi anlatalım, dedik. işte birtakımı şu yokuştan, birtakımı da arkadan geldiler. demek görmedin ağabey.

- görmedim, dedim. nerelisin sen?

gözleri çakmak çakmaktı:

- zonguldaklı beyağabey.

gece yarısı, bu soğukta valiye gideceklerine başka bir koğuş bulmak, daha olmazsa polisler gittikten sonra kahveciye zorla kapıyı açtırmak mümkündü.

valiye kadar çıkmayı akıl edemezler. bu muhakkak bir esrarkeştir, dedim.

- neyse, ben yukarıya doğru bir hızlanayım, belki geçmişlerdir de sen görmemişsindir, dedi ve hafif hafif serpen karın içine karıştı gitti.

tramvay gelmişti. atladım. tam yedek subay mektebinin önünde birtakım adamlar gidiyordu. fakat camlar o kadar buz tutmuştu ki göremeyince tramvaydan atladım.

belki seksene yakın insandı. aralarında çok gençleri bile vardı. büyük adımlarla gayet ciddi yüzlerle yürüyorlardı. önde gidenlerin halinde daha büyük bir vaziyet vardı. daha ciddi idiler. tek tük geçenler durup onlara bakıyorlardı. fakat onlar hiç kimseye bakmıyorlardı. yalnız en önde gidenler bağıra bağıra konuşuyorlar. vali ile nasıl konuşacaklarını talim ediyorlardı. kıyafetlerine baktım. evet, benim mor pamuk hırkalı ve keten pantolonlu adamın hakkı vardı, onun gibi birtakım adamlar gidiyorlardı. kulaklarımda genç zonguldaklının:

- canım benim gibi adamlar beyağabey, dediği zamanki hali geliyordu.

yatağım, tramvay beklediğim dakikalardaki o munis halini kaybetmişti artık. ne şu, ne buydu. bir yataktı. içinde yatabildiğim için mesut değildim.

sabahçı kahvelerini kapamadan evvel birkaç tane gece barınma evine şiddetle ihtiyacı olan istanbul şehrinin kışı bazen ne kadar uzun, ne kadar uzun ve bitmez tükenmez bir afettir, bilen bilir.

16.4.14

oyum ben

jorge luis borges


ben kardeşinin imgesini ya da gövdesini
-ikisi de aynı şey- sessizliğin ya da kadehinin
aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim
ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan
başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. bir tanrı bu garip
çözümü sunmuş her türlü insan kinine
bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul
yorucu, garip, kendimin ve başkasının
zamanının labirentini bir türlü çözemedim
hiç kimse değilim ben. kimseye kılıç çekmedim
savaşta. yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben

sonsuz düşünce

alain badiou

çok seven çok yanılır.

kötülük, ne pahasına olursa olsun adlandırma isteğidir.

siyaset indirgenmez ve tekrarlanmaz bir imkanı beyan eder. bilim bir zorunluluğu kayda geçirir ve bir tekrarın aygıtlarını inşa eder.

"kafası karışık olmayanlar daha mutludur; sevginin inayeti onlara hasredilmiştir."

her özne politiktir. pek az özne ve pek az politika olmasının nedeni de budur.

kim ki çemberi kırar, onun hiçbir şeyi yitip gitmez. hiçbir şey unutulmaz, asla.

bir araya gelen ve çoğalan şey üzerine düşünmenin sonu yoktur. hiçbir şey ebediyen saçılıp dağılmış değildir.

15.4.14

veda

mayakovski

herkese söylüyorum, ölümümden dolayı kimseyi suçlamayın. rica ediyorum, dedikodu da yapmayın. şu anda ölü olan bu kişi, ondan nefret ederdi. anneciğim, kız kardeşlerim, dostlarım bağışlayın beni: bu bir yol değil (hiç kimseye de önermiyorum); ama başka çarem kalmamıştı. lili, beni sev. yoldaşım hükümet, ailem: lili brik, annem, kız kardeşlerim ve veronica vittoldovna pollonskaya. onlara, onları yaşatabilecek olanakları sağlarsan müteşekkir kalırım. başlamış olduğum şiirleri brik'lere ver. orada bir araya gelecek hepsi. hani denir ya, "olay kapandı." aşkın kayığı günlük yaşama çarpıp parçalandı. yaşamla ödeştik. artık bir yararı yok acıları, mutsuzlukları, karşılıklı hataları deşip durmanın. mutlu olsun! (14 nisan 1930)

house of cards

bazıları güce yakın olmayı güç sahibi olmakla karıştırır.

biri ifşa olduğunda sizin insafınıza kalır.

hepimiz hayallerimize ulaşmak için fedakarlıkta bulunmak zorunda kalırız; ama bazen daha büyük bir amaç uğruna kendimizi feda etmemiz gerekir.

puşkin: bizi yücelten bir yalan, bir sürü vasat gerçekten daha iyidir.

birini istediğim şeyi yapmaya ikna etmekten daha tatmin edici bir şey varsa o da kasten ikna edememektir. "girilmez" tabelası gibi. kapıdan içeri gir diye yalvarır adeta.

değer verdiğim onca şey arasında kurallar yoktur.

sapla samanı ayırmak için aileden birinin ölmesi gibisi yoktur.

gücün paradan daha önemli olduğunu her zaman söylemişimdir. ama seçimler söz konusu olduğunda güç, paranın yanında solda sıfır kalır.

en kötü düşman, eski dostların arasından çıkar.

her yavru kedi büyür. önceleri çok zararsız görünürler. küçük, sessiz, çay tabağından süt yudumlayan yavrular. ama pençeleri çıkar çıkmaz kan akıtırlar. bazen kendilerini besleyen elin kanını. besin zincirinin tepesine tırmanan bizim gibiler merhamet gösteremez. tek bir kural vardır: avla ya da avlan.

bildiğin şeytan, bilmediğin şeytandan evladır.

iddiaları yeterince çok tekrarlarsanız, millet doğru olduklarına inanmaya başlar.

bazen üstünüzün saygısını kazanmanın tek yolu ona meydan okumaktır.

bir şüphe kırıntısı ancak çıplak gerçeklerle süpürülebilir.

iktidar dürüst olmayanların eline geçerse ahlaki pusulasını şaşırır. ahlaki pusula olmadığında da iktidar yoldan çıkar.

14.4.14

zamanın izlerinde

ian mcewan

bireysellik acımasız bir yalnızlıktır.

dünyada, okuyup yazmayı öğrenmenin zor olmadığı hiçbir dil yoktur.

küçük çocuğun gündelik bakımıyla ne kadar ilgilenirse, baba, otorite figürü olarak etkinliğini o kadar kaybeder.

evliliğin basit, erotik örüntülerinden kurtulmak zordur.

zaman, arzunun gerçekleştirilmesi için kullanılan bir araçtır.

ayrı yaşamanın yarattığı alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir.

evlilik can çekişen bir müessesedir.

nietzsche: gerçek yetişkinlik, çocukların oyun oynarkenki ciddiyetini elde etmektir.

çocuklar bizim için kömürden, hatta nükleer enerjiden bile daha büyük bir kaynaktır.

13.4.14

akp ve laiklik

erdal inönü

gençliğimde dini öyle ciddiye almadım. onun için bundan sonra da yapamam. oysa toplum açısından dini ciddiye almak gerekir; onu şimdi görüyorum. gençken "tamam din var; ama biz başka bir şey yapacağız" diyordum. siyasete girince zaten toplumu etkileyen bir güç olarak dinin nedenini anlıyorsunuz. o bakımdan "din daha iyi uygulansa" diye aklınızdan geçiyor; ama onu yapacak zamanınız kalmıyor artık.

can dündar: dinde reform gibi bir çalışma mı?

erdal inönü: bir çeşit reform gibi olması lazım. yani bir yorum getirmek lazım. ama bütün bir hayat isteyen bir iştir o. pek çok kimse hemen karşı çıkar, insanları öldürmeye kalkarlar. onları göğüsleyecek zaman ve enerji gerekir. onu başkası yapabilir. atatürk'ten beri fiilen reform yapılmış; ama bunun teorisi yapılmamış. teorisini yapmadan, eylemli olarak yapmak, yani yönetim üzerinde caminin egemenliğini kırmak; ama dini ortadan kaldırmamak, kuranı kerim'e yorum getirmemek.. bu yeterli değil; sürekli olarak bir irtica tehdidi oradan geliyor. çünkü kuran'ın kendisi yönetime de karışıyor. dolayısıyla siz istediğiniz kadar "karışmayın" deyin, inanan birisi "kitap öyle demiyor" diyor. ona bir yorum getirinceye ve o yorumu kabul ettirinceye kadar o tehlike her zaman olacaktır.

can dündar: ama şeriatı, türkiye için yakın bir tehlike olarak görmüyordunuz, anladığım kadarıyla.

erdal inönü: hayır. o zaman görmüyordum. çünkü hükümette öyle bir şey yoktu. özal ona dikkat ediyordu.

can dündar: bugün bir tehlike hissediyor musunuz?

erdal inönü: bugün durum öyle değil. bugünkü başbakan (erdoğan) ve bakanları açıkça "laiklik başka bir şeydir, yanlış anlaşılıyor" diyorlar. babamdan da duymuştum: "laikliğe karşı olanlar, ilk olarak 'canım şunu bir tarif edelim, laiklikten ne anlıyoruz' derler. işe öyle başlarlar." derdi babam. şimdi başbakan (erdoğan) onu yapıyor. o bakımdan aldıkları bazı kararlar, milli eğitim bakanlığı'nın bazı davranışları, tesettürü yaygınlaştırmaları, bunların başka bir havada olduklarını gösteriyor. özal zamanında böyle bir şey yoktu.

12.4.14

yükümlülükler üzerine

marcus tullius cicero

kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

adaletsizliğin iki türü vardır; biri zarar verenlerin, diğeri ise başkalarına haksızlık yapılmasına mani olabilecekken bunu yapmayanların adaletsizliğidir.

iki tür uzlaşmazlık vardır: biri tartışmayla ilerler, diğeri kaba kuvvetle; biri insana özgüdür, diğeri vahşilere; insan ancak ilkini kullanamadığında ikincisine sığınmalıdır.

hiçbir şey hemen sakinleşmekten ve affedici olmaktan daha övgüye değer, asil ve saygın bir kişi için daha değerli değildir.

yaptığın her şeyde ve her planda istikrarı korumaktan daha doğru hiçbir şey yoktur.

yaşamda ahlaken doğru olan her şey yükümlülüğün yerine getirilmesinden, yanlış olan her şey ise yine yükümlülüğün es geçilmesinden kaynaklanır.

her doğru dört kaynaktan doğar; bunlardan birincisi bilgi, ikincisi topluluk bilinci, üçüncüsü ruh yüceliği, dördüncüsü ise ölçülülüktür.

hiçbir şey zenginliği sevmekten daha fazla alçak ve küçük bir ruha özgü değildir.

bilgi uğraşından yoksun olan insan, yeryüzünde neyin övgüye değer olduğunu da bilemez.

themistocles'e kızını fakir ama dürüst bir adamla mı, yoksa zengin ama hiç de iyi anılmayan bir adamla mı evlendirmek isteyeceği sorulduğunda demiştir ki: "ben parasız adamı, adamsız paraya tercih ederim."

hiçbir şey iyi yaradılıştaki benzerlikten daha sevimli ve daha sıkı bir bağlayıcı değildir.

ahlaki doğruluğun gücü, yarar görüntüsünü karanlıkta bırakacak kadar büyüktür.

korkunun baskısını hisseden hiçbir büyük güç uzun ömürlü olamaz.

11.4.14

yüreğir

yılmaz güney

güz aylarından birinde, gücünü tüketmiş bir yaprak dalından düşer. çevrenin acı durgunluğunda bir güz bitiminin sancısı duyulur. ince ince bulut dizilerinde, biraz soluk duran mavide, toprakta, yellerin getirdiği tükenmiş kokuda, top top kırmızılarda, sarılarda hep bu hüzün var. insanı alıp götüren, düşündüren, eriten, üzen bir duygu var. yaz otları, çakır dikenleri, bozulmuş ağaçlar toprağa bakırımsı bir yanıklık vermişler. nar ağaçları, yaprakları kızarmış üzüm tevekleri ve bir kuş..

ne zaman ağaçlar sevinçlerinden deliye dönerler, sevinçlerinden yaprak olurlar, çiçek olurlar, dallarını tüm içtenlikleriyle süslerler; malaçça köyü o zaman güzeldir. kır çiçekleri göverir, çiğdemler, mineler, türlü türlü otlar fışkırır, serpilir; malaçça o zaman güzeldir. kırlangıçlar döner, leylekler döner; artık yüreğir toprağı tüm güzellikleriyle uyanır. mavi gözlü çiçeklerinde, türkülerinde, oyunlarında, halaylarında bir sevda yaşar artık. yüreğir toprağında bahar, yüreğir toprağında sevdadır. koyunların, kuzuların melemelerinde, renk renk yağlıkların oyalarında, boncuk boncuk bir gözyaşının buruk bir yaşamanın ezgisi başlar. ellerin kınasında, saçların örgüsünde yüreğir toprağının umudu göverir.

ne zaman gelinaliler boylanır, tepelerinde bir sarı çiçek patlar, ne zaman ak bulutlar yalnızca gökyüzünün süsü olur, yüreğir toprağında bahardır. baharına susamış dallarda, beyazın yanı sıra bir yeşil yürür. kırmızının yanına bir mavi konar, dellenir. yaşamanın tüm özlemlerini kanatlarına doldurmuş bir kelebek gelir, mutluymuş sanısını veren bir çiçeğe konar. çiçekler ondan sonra güzeldir. böcekler, kanatlarında iyi ve ılık günleri getirirler. her benek bir isteği, her renk bir özlemi, bir yaşantıyı özetler. her arı bir bahar türküsü, her türkü bir sevda belasıdır. çünkü umut, baharla birlikte gelir yüreğir toprağına, güzle birlikte gider.

yüreğir'in yağmuru, yüreğir'in dertleri gibi yağar yağar bitmez. usul usul, ince bir sızı gibi yağar. hüzün veren bir durgunluk, bir alacalık oturur insanın içine. ağır, uyuşuk ve yorgun. ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanın acı umutsuzluğudur bu.

yağmur sularıyla dolu hendeklerde, beyaz, bembeyaz su çiçekleri açar. yaşamak, sevmek ve hüzün ondan sonra güzeldir.

şiddet

pascal bruckner

insan en çok, değer verdiği varlıkları yaralar, yabancıları hırpalamak insana zevk vermez. uygarlık diye adlandırdığımız her şey zalimliğin derinleştirilmesi üzerine temelleniyor. fiziksel şiddet gözden düştüğü için gelişmiş acımasızlık bugün sözcüklerde gelişip büyüyor, canlanıyor. vahşiliğe son verişiyle gurur duyan bizim kuşağımız onu maskelenmiş bir halde geri gelmeye zorladı. insanlar gücünün dozunu yumruklarıyla ya da kaslarıyla ayarlamıyor artık; onu zekaları ya da dilleriyle pekiştiriyorlar. toplumumuz bu konuda incelik kazandı ama acı alay ve karalama suretiyle yaratılan büyük yıkımların telafisi için birtakım cezalar getirilmedi henüz. şunu da unutmayın ki, başkasını yıldırmak için, bir yüzyıldan beri topraklarımızda yeşermiş çeşitli kurtuluş ideolojileri de içinde olmak üzere, her yol mübahtır. hatta bireylere kendi özgürlükleri adına hakaret edebilmek çağımızın özel cazibelerinden biridir.

10.4.14

beşinci dağ

paulo coelho

bir şeyi gönülden istediğin zaman, isteğini gerçekleştirmeni sağlamak için tüm evren sana elbirliği ile yardımcı olur.

kendinden kuşku duymayan kişinin değeri yoktur. kararsızlık anları yaşayan kişilere ne mutlu!

bir insan kendi yazgısına doğru yürürken, sık sık yön değiştirmek zorunda kalır. kimi zaman, dış koşullar ondan daha güçlüdür, bu durumda bir korkak gibi görünmek, yönünü değiştirmek zorunda kalır. bütün bunlar onun eğitiminin bir parçasıdır.

dünyanın gidişi içinde, önüne geçilemez şeyler vardır; bize düşen, bunları kabul etmektir.

en iyi savaşçı, düşmanı dosta dönüştürendir.

bir savaşçı, uğradığı bozgunu kabullenir. onu kendisiyle ilgisiz bir olay gibi değerlendirmez, zafere dönüştürmeye de kalkışmaz. yitirmiş olmanın acısı onu kahreder, soğuk davranışlar onu acıya boğar, yalnızlık umutsuz kılar. bütün bunlar geçtikten sonra da yaralarını sarıp yeni bir atılım yapar. bir savaşçı, savaşın birçok muharebeden oluştuğunu bilir ve hep ileriye doğru yol alır.

toplamakta gecikirsen, meyveler dalında çürür. çözümünü geciktirirsen, sorunlar sürekli artar.

insan, yazgısına ihanet etmek için doğar.

her mutsuzluğun bir sonu vardır. bu dünyadaki şanlar, şerefler ve felaketler için de geçerlidir bu.

başımıza felaketler gelir. bunların nedenlerini keşfedebilir, bunlardan başkalarını sorumlu tutabilir, başımıza gelmeselerdi yaşamımızın ne kadar farklı olabileceğini düşünebiliriz. ne var ki, bütün bunların hiç önemi yoktur: başımıza gelmişlerdir, o kadar. hemen ardından, bizde uyandırdıkları korkuyu unutmamız ve her şeyi yeniden kurmaya başlamamız gerekir.

insan seçim yapmak zorundadır. gücünün kaynağı budur: insan, verdiği kararlarla güçlüdür.

güneşin altında var olan her şeyin bir varoluş nedeni vardır.

korku, kaçınılmaz olanın başladığı yere kadar gidiyor; başladığı noktada da artık bir anlamı kalmıyor. ve bize, doğru karar almış olmayı umut etmekten başka bir şey kalmıyor.

gururun parıltısı, en büyük bilgeliği bile kör edebilir.

hoşnut olmadığın bir geçmişin varsa, onu unutmanın tam sırası. yaşamın için yeni bir amaç düşün ve ona inan. yaşamın boyunca istediğini elde ettiğin anları düşün yalnızca ve o güç, istediğini yeniden elde etmene yardımcı olacaktır. insanın belirsizliklerle dolu geçmişini unutup kendine yeni bir tarih yaratması, tek çıkış yoludur.

yaşamı biçimlendiren, bizim onun karşısında aldığımız tutumlardır.

düşman, kendi gücümüzü ortaya koyabilmek için bir araçtan başka bir şey değildir.

bir savaşçı, uğrunda savaşmaya değer olan şeyin her zaman bilincindedir. gereği olmayan savaşımlara girişmez ev zamanını hiçbir zaman kışkırtmalarla yitirmez.

bir düşmanı denetim altına alıp yok etmenin en iyi yolu, onunla dost olmuş gibi görünmektir.

hüzünler sonsuza kadar sürmez; özellikle, olmasını istediğimiz şeye doğru sürekli yol almaktaysak.