29.6.16

uzun lafın kısası

kierkegaard: doğru her zaman azınlıktadır.

anatole france: aptalca bir şeye elli milyon kişi inansa bile, o aptalca bir şey olmayı sürdürür.

maya angelou: asıl coşku, arayışın kendisindedir.

zygmunt bauman: insanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur.

charlotte bronte: insanların aradıklarını dinlenişte bulmaları gerektiğini söylemek boştur; eylemdir onlara gereken; bunu onlara yaşam sağlamazsa, kendileri yaratacaklardır.

epikuros: yaşamımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz.

gustave flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.

jane austen: normalde karşılaşılan şeyleri fersah fersah aşmamış hiç kimse gerçekten hünerli sayılamaz.

alexandre dumas: coşkuyla istenen bir şeyin, onu elinden almak ya da koparmak istedikleriniz tarafından coşkuyla savunulmamasına ender rastlanır.

romain gary: umarım hiçbir zaman normal olmam; bir tek namussuzlar normal olur hep.

orhan pamuk: insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar.

sylvia plath: bu eş arama, deneme yanılma oyununda öyle çok incinme var ki..

27.6.16

sanat

andre gide

sanat gösterilerinde bulunanlardan sakın. gerçek sanatçı ne kırmızı yelek giyerek dikkati çeker, ne de isteyerek sanatından söz eder.

bir sanatçı için şu şeyin lüzumunu savunacağım: anahtarı yalnız kendisinde bulunan özel bir dünya. her ne kadar büyük bir şeyse de, sanatçının yeni bir şey getirmesi yetmez; ama, kişiliğindeki her şeyin yeni olması veya yeni gibi görünmesi, her şeye kudretle renk veren mizacının aralığından gözükmesi lazımdır.

kişinin kendisinde duyumsadığı farklılık, kesinlikle ender olarak sahip olunan şeydir, her kişiye değerini veren şeydir ve işte ortadan kaldırılmaya çalışılan şey de budur. herkes öykünüyor. ve herkes yaşamı sevdiğini ileri sürüyor.

aptal görünmeye cesaret etmek büyük bir akıllılıktır.

alkışlar, nişanlar, ünler, gözde salonlara çağrılmak, bunların ardından hiç mi hiç koşmadım. tek önem verdiğim şey, ender rastlanan, kafaca üstün birkaç kişinin bana değer vermesidir. herkesin hoşuna gitmeye hiç çalışmadım; ama birkaç kişinin görüşüne aşırı önem veririm.

20.6.16

seçme aforizmalar

francis bacon

karanlıkta bütün renkler aynı görünür.

hiçbir kibirli adam kendini, bir aşığın sevdiği kişiyi beğenmesi gibi ahmakça beğenmez. 

insanlar arılara hiç benzememeli: "onlar canlarını açtıkları yarada bırakır.

genellikle büyük ikiyüzlülüklere o adi siyasetçilerde rastlanır. 

bilgi güçtür.

kurnazlar bilimi küçümser, sıradan kişiler onu hayranlıkla karşılar, bilgeler ise olabildiğince onun nimetlerinden yararlanmaya çalışır.

evli ve çocukları olan bir adam, artık kaderine tutsak olmuş demektir.

çoğunlukla kötü erkeklere iyi eşler düşer.

bir eş ve çocuklar, erkek için insanlık eğitimidir.

gündelik davranışlarda en önemli şey nedir? "ataklık" "ikincisi?" "ataklık" "üçüncüsü?" "yine ataklık."

en zararlı ayaklanmalar, karın açlığından doğmuş olanlardır.

14.6.16

veba

albert camus

tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.

bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevip sevmediğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.

erkekler ve kadınlar aşk edimi denen şeyde çabucak birbirlerini yutarlar ya da iki kişilik uzun bir alışkanlık geliştirirler. bu uçlar arasında çoğunlukla bir orta nokta yoktur.

herkesin ortak iyiliği tek tek her kişinin mutluluğuyla olur.

endişeli bir yüreğin en büyük arzusu, sevdiği kişiye sonsuza dek sahip olmak ya da ayrılık zamanı gelip çattığında, bu varlığın ancak buluşma günü gelince son bulacak düşsüz bir uykuya dalmasını sağlayabilmektir.

ermişlik bir alışkanlıklar bütünüdür.

"ama" ile "ve" arasında gerektiğinde kolayca bir seçim yapabilirsiniz. "ve" ile "sonra" arasında bir seçim yapmak daha zordur. "sonra" ile "ardından"a gelince iş daha da güçleşir. ancak kesin olarak en güç olan, "ve"yi kullanmak gerekip gerekmediğine karar vermektir.

daniel defoe: bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur.

dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. insanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir; şu erdem ya da kusur denilen şeyin, en umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir. katilin ruhu kördür ve insan her tür sağduyudan yoksunsa güzel aşk ve gerçek iyilik diye bir şey olamaz.

tanrı sevgisi zor bir sevgidir. insanın kendinden vazgeçmesini ve kendini hor görmesini gerektirir.

birisini gerçekten düşünmek, başka hiçbir şeyle, ne temizlik, ne uçan sinek, ne yemekler, ne kaşıntılar, hiçbir şeyle ilgilenmeden onu her dakika düşünmektir. ama sinekler ve kaşıntılar hep vardır. işte bu nedenle yaşamak zordur.

çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

13.6.16

belirsiz derinlikler

pascal mercier

insanın yaptıklarının yüzeyinin altında bir sır var mıdır? yoksa insanlar tamamen böyle midir, açıkça ortada duran, her şeyi gösteren eylemleri gibi?

son derece ilginç; ama şehre ve tejo'ya vuran ışıkla birlikte içimdeki yanıt da değişiyor. net, keskin hatlı gölgeler doğuran, parlak bir ağustos gününün büyüleyici ışığı mı; insanın içinde saklı derinliğin düşüncesi bana hem garip görünüyor hem de acayip ve biraz da dokunaklı bir fantasma gibi; o ışıkta yanıp sönen dalgalara uzun uzun baktığımda beliren serabı andırıyor tıpkı. buna karşılık, ocak ayının puslu bir gününde, şehrin ve ırmağın üstünde gölgesiz ışıktan ve mat griden oluşan bir kubbe oluştuğunda, şu diyeceğimden, kuşkuya yer bırakmayacak derecede emin oluyorum:

insanın yaptığı her şey, bilinmeyen derinlikte saklı bir iç hayatın tamamlanmamış, adeta gülünesi çaresizlikteki ifadesidir sadece; bu iç hayat yüzeye çıkmaya çabalar ama onun uzağına bile ulaşamaz.

ve kararımın bu tuhaf, rahatsız edici güvensizliği yanında bir şeye daha vakıf oluyorum, olduğumdan beri de hayatım durup durup sarsıcı bir kuşkunun içine gömülüyor: biz insanlar için ondan daha önemli hiçbir şeyin olamayacağı bu konuda, işin içindeki kişi bensem, aynı şekilde bocalıyorum. örneğin en sevdiğim kafenin önünde otururken, güneş üzerime vururken, önümden geçen genç kızların çınlamalı kahkahalarına kulak verirken, öyle sanıyorum ki, iç dünyamın tamamı, en kuytu köşelerine kadar doluyor, her yanını tanıyorum; çünkü bu hoş duygularda tükenir o dünya. ancak sonra büyüyü bozan, beni kendime getiren bir bulut örtüsü güneşi kapatınca içimde, hiç tahmin etmediğim şeyler doğuracak ve beni alıp sürükleyecek saklı derinlikler ve büyük uçurumlar bulunduğuna bir çırpıda emin oluyorum. o zaman hesabı hemen ödüyor, güneşin gecikmeden yeniden bulutların ardından görünmesi ve sakinleştirici yüzeyselliğin yerini bulmasına yardımcı olması umuduyla kendime hızla oyalanacak bir şey arıyorum.

tractatus

ludwig wittgenstein

dünya, olduğu gibi olan her şeydir.

mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.

dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır.

düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. düşünülebilir olan, olanaklıdır da.

gündelik dil, insan örgenliğinin bir parçasıdır ve ondan daha az karmaşık değildir.

gündelik dilin anlaşılması için yapılan sessiz düzenlemeler korkunç derecede karmaşıktır.

felsefe konularında yazılmış çoğunluk tümceler ve sorular yanlış değil, saçmadır.

uzam, zaman ve renk, nesnelerin biçimleridir. ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi olabilir.

bir tümceyi anlamak, o doğru olduğunda, neyin olduğu gibi olduğunu bilmektir.

felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir.

hiçbir tümce kendi üzerine bir şey söyleyemez; çünkü tümce imi kendi kendisinin içinde kapsanamaz.

12.6.16

aslanlı yol

sevan nişanyan

kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur.

ahiret hesabı gözeterek yapılan her şey mutlak bir ahlak yoksunluğunun işaretidir. "menfaatim yoksa kılımı kıpırdatmam" diyen pespaye çıkarcılığın başka türlü söylenişidir.

gürültü ve gösteriş, çoğu zaman, yalanın örtüsüdür.

komplo teorileri her zaman yanlıştır. gerçek dünyada olaylara, dahiyane tasarımlar değil, insanların aptallığı, beceriksizliği, hesapsız hırsları, korkuları, kıskançlıkları yön verir. bir hocam mao bağlamında söylemişti: "tarihte cehaletin önemini asla küçümseme." sanırım tarihe ilişkin söylenebilecek en derin sözlerden biridir.

zafer bazen aldatıcıdır, neyi getirip neyi götüreceği belli olmaz.

eninde sonunda çoğunluğun normu galip gelir. onun için, azınlıkta olanların normlardan değil, özgürlüklerden yana olması gerekir.

iyi bir editör yazardan akıllı olduğunu asla hissettirmez, usturasını acıtmadan kullanır.

terk edip gitmenin özgürlüğüyle sarhoş olan birini kavgada yenemezsin. seni sıfırlar geçer. sırf zevki için kavgayı tırmandırır, tahmin bile edemeyeceğin seviyelere taşır. kırılırsın.

10.6.16

cumhuriyetçilik

philip pettit

cumhuriyetçi devlet, onları özel tahakküm karşısında yetkinleştirip koruyarak ve onların bizatihi devleti denetlemelerini mümkün kılan anayasal ve demokratik kontrol mekanizmaları geliştirerek yurttaşlarına özgürlük sağlamalıdır.

kölelik asıl olarak fiili müdahale ile değil, tahakkümle karakterize edilir. kölenin efendisi son derece iyicil ve müsamahakar olduğunu kanıtlamış olsa bile, köle üzerindeki tahakkümü sürer. özgürlüğü köleliğin karşısına koymak, özgürlüğü müdahalesizlik değil tahakkümsüzlük olarak kabul etmenin kesin bir göstergesidir. nazik bir efendinin kölesi bile özgür değilse, o zaman özgürlük, müdahalenin yokluğunu değil tahakkümün yokluğunu gerektirir.

mary wollstonecraft: erkeklerden bir dereceye kadar bağımsız olana dek kadınlardan erdem beklemek nafiledir; hatta ve hatta onları iyi birer eş ve anne yapacak doğal şefkati beklemek bile nafiledir. kocalarına mutlak anlamda bağımlı kaldıkları sürece, kadınlar kurnaz, sefil ve bencil olacaklardır.

müdahale; kısıtlama ya da engelleme biçiminde bedenin baskı altına alınmasını, ceza ya da ceza tehdidinde olduğu gibi iradenin baskılanmasını ve manipülasyonu içerir. manipülasyon genelde örtüktür ve gündem belirleme, insanların inançlarını ve arzularını hile yoluyla ya da rasyonel olmayan bir tarzda şekillendirme ya da insanların eylemlerinin sonuçlarını çarpıtma biçimini alabilir.

bir kişi müdahale kapasitesine sahip, bunu keyfi temelde, başkasının yapmak durumunda olduğu seçimlerde yapıyorsa, başkası üzerinde tahakküm kurma gücüne sahiptir; başkası üzerinde tahakküm kurar ya da ona boyun eğdirir.

richard price: bireyler özel hayatlarında efendilerinin gücüne tabi oldukları müddetçe, kendilerine ne kadar eşit ve nazik muamele edilirse edilsin, özgür olamazlar.

john stuart mill: hiçbir köle, bir eş olarak kadının olduğu kadar eksiksiz ve kelimenin gerçek anlamında köle değildir.

mary astell: eğer bütün insanlar özgür doğmuşlarsa, nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyorlar? erkeklerin tutarsız, belirsiz, anlaşılmaz, keyfi iradesine tabi olmak tam bir kölelik durumu değil de nedir? özgürlüğün özü, saygın bir hayat sürmek değil midir?

7.6.16

üstün bilim

robert musil

eğer bilimsel görüşlerin yerine dünya görüşü, varsayım yerine deney ve hakikatin yerine eylem konulsaydı, o zaman tanınmış bir doğa araştırmacısının veya matematikçinin cesaret ve dönüm noktası yaratıcı güç bağlamında tarihteki en büyük eylemleri çok geride bırakmayan hiçbir önemli eseri var olmazdı.

insan bir turbodinamonun yeni türlerini ya da bir buharlı makinenin parçalarının işleyişini gördükten sonra, belvedere apollonu'na neden gereksinim duyar ki? iyinin ve kötünün değişmez değerler olmadığı, yalnızca işlev değerleri niteliği taşıdıkları, bu nedenle eserlerin iyiliğinin tarihsel koşullara, insanların iyiliğinin ise onların niteliklerini değerlendirmeye yarayan psikoteknik beceriye bağımlı olduğu anlaşıldıktan sonra, neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda bin yıldır süregelen gevezelik kimi ilgilendirir? tekniğin bakış açısından incelendiğinde dünya yalnızca tuhaftır. insanlar arasındaki bütün ilişkiler bakımından pratik olmaktan uzak, yöntemleri bakımından en yüksek ölçüde ekonomik ve kesin olmaktan uzaktır ve sorunlarını hesap cetveliyle çözmeye alışmış olan insan, artık insanlarca ileri sürülen savların yarısını ciddiye alamaz.

6.6.16

cehennem

marquis de sade

ulusu dinden daha iyi bir korkutma yöntemi yoktur. hükümdarlarına karşı gelmemeleri için onları cehennem ateşi ile korkutmak gerekmektedir.

eğer biri cehennem dogmasını ve sonsuz acı zırvasını kabul ediyorsa akıl ya da sağlık sorunu olduğu kesindir.

gerçek ateş her şeyi içine alarak yakar ve sonunda yakacak bir şey kalmayınca da sona erer. o halde cehennemdeki ateş da sonsuz değil, sonludur.

son olarak gerçek ateşin ruha hiçbir etkisi yoktur. zaten eğer tanrı materyal bir ateşin ruhani varlığa etkisi olduğunu söylüyorsa, o halde ruhları kolayca yanabilir türden yaratmış demektir. zaten bu da din adamlarının boşa zaman öldürdüklerini kanıtlayan büyük gerçeklerden biridir ve onların ne kadar aptal ve acımasız oldukları da ortadadır.

hayır, bir kez daha hayır; hiçbir akıl ya da sağlık sorunu böyle bir saçmalığı kabul edemez.

tüm teologlar cehennemin acılarında hemfikirler, buna olan inançları sonsuz. baştan beri insanlar sürü halinde rahipler ve ruhban sınıfı tarafından buna inandırılmaya çalıştılar. romalı rahipler diğer mezheplerin inanışlarını reddetmişlerdi. insanlığın bu küçük kirli azınlık tarafından yönetilmesi doğru mudur? içlerinden biri bile çıkıp gerçeği bulmak için çaba gösterdi mi? asırlardır yalan söyleyen hilebazlara kimse karşı gelemedi.

doğru yolu görmek için başka neye ihtiyaçları var? sadece iki tür insan dini sistemin kendi isteğine uygun olduğunu düşünebilir. birincisi, tüm bunları kabul eden, hiçbir kuşku duymadan kabul eden; ikincisi ise üzerinde düşünmeye gerek duymayan ve hiçbir zaman incelemeyen. fakat ben meydan okuyorum ve düşünen her varlığın, bir zerrede olsa aklı olan her varlığın dinlerin sadece zulüm getirdiğini görmesini istiyorum.

ikinci yeni şiir

mehmet h. doğan



az şey değil seninle olmak düşünüyorum da
içimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi
bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor
karanlık maranlık ama iyi seçiliyor
yorgan toplanmış bacakların seçiliyor
bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri
onları ne denli sevdiğimin aslan heykelleri
ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca
(cemal süreya)

çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
adımızı sorarız birine, o bize adını söyler
(edip cansever)

şimdi şu rakıdan ne diye vergi alırlar sanki
(ece ayhan)

gemim fırtınalı denizde boğulmayı deniyor çiçek açarak
yüreksizler, kıyı adamları, çekip gidemeyenler
kendi göğünün efendisi olana bir konyak
(ahmet oktay)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar
(cemal süreya)

ne olur bir şey söylesen
ama söz bir kırlangıçtır
yuvasını hiç anımsamayan
bak diyordum ki
ah, birazcık anlasan
ama anlamak değil
garsonlar geçer masalardan
(ahmet oktay)

bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin
(hilmi yavuz)

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme
(edip cansever)

gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
(turgut uyar)

anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık!
(ece ayhan)

5.6.16

sefalet

irvine welsh

aslında bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. sanki bazı şeyleri eroin bana daha gerçek gösteriyor. hayat sıkıcı ve boş. büyük umutlarla başlıyoruz, sonra sıçıyoruz. sonra gerçek yanıtları bulamadan geberip gideceğimizi fark ediyoruz. varlığımızı gerçekten değerli bir bilgiye, gerçek şeyler hakkındaki o bilgiye tam eriştiremeden, hayatımızı sadece farklı biçimlerde yorumlayan bütün o büyük fikirleri geliştiriyoruz. aslında, sadece kısa ve hayal kırıklığı dolu bir hayat yaşıyoruz, sonra da geberiyoruz. hayatlarımızı kariyer veya kendimizi tamamen aldatmaya yönelik ilişkiler kurmak filan gibi boklarla doldurmaya çalışıyoruz. eroin iyi bir uyuşturucu; çünkü bütün o aldanışları ortadan kaldırıyor. çekince kendini iyi hissediyorsun, ölümsüz hissediyorsun. zaten kötüysen, o zaman daha da kötü oluyorsun. bu, dürüst olan tek uyuşturucu. senin bilincini değiştirmiyor. sadece seni sarsıyor ve sana iyi olduğun duygusunu veriyor. sonra ise, yine dünyanın sefaletini görüyorsun ve kendini ona karşı uyuşturamıyorsun.

2.6.16

günlük

oğuz atay

galiba hep acele ettim.

kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız.

bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı, 'myth'lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. aklı başında bir batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde.

insanın hayatında, kendini öyle yüksek ve parlak gördüğü anlar vardır ki; düştüğü anda, böyle zamanların hayaliyle, bir prensin düşüşü kadar acıklı gelebilir ona bu 'felaket'.

belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor.

akıl büyük bir diktatör aslında. akıl tutucu (muhafazakar) ya da gerici, sevgi ilericidir (ya da devrimcidir).

benim gibi şüpheler içinde yaşamadın sen; kendini yaşadın. tutarlıydın. ben senin huylarından beğendiklerimi gösteriş için aldım; beğenmediklerimi de kötü veraset olarak suçladım.

arzu

ingeborg bachmann


rastlantılar değildir bizleri götüren kaçtıklarımızın yakınına
tıpkı kaçıp saklanışımız gibi çocuklara
sığınırız söylemeye korktuğumuz arzulara
ve onca acizken kendimizi koruyabilmekten
dikiliriz koruyucu olarak başkalarının kapılarına

adımlarımız, bize kadar
varabilen birkaç ezginin yetersiz
tınılarıdır yalnızca

1.6.16

din

hegel: tanrı, her zaman, içine tüm çelişkilerin aktığı bir kanalizasyon sistemini andırmıştır.

herakleitos: evren ne tanrılar ne de insanlar tarafından yaratılmıştır; fakat var olmuştur, vardır ve sonsuza dek var olacaktır.

erich fromm: bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense ona inanmayı tercih edecektir.

mark twain: iman, bildiğiniz şeylerin doğru olmadığına inanmaktır. 

remy de gourmont: dinler çılgınca cinsel sorular üzerinde temellenmişlerdir.

havelock ellis: modern dünyanın dini karmaşasının sebebi, antik kudüs'te bir tımarhanenin olmamasıdır.

ebu'l-ala el-maarri: kabe, sadece putların ve sunak tezgahının kalıntısıdır.

john locke: her mezhebin, mantık onlara yardımcı olduğu sürece, onu memnuniyetle kullandığını görüyorum: ve ne zaman mantık onların karşısında yer alsa, bunun bir inanç meselesi olduğunu ve mantığın üzerinde yer aldığını haykırmaya başlıyorlar.

ruth h. green: isteklerinizi tanrı'nın isteği olarak adlandırıp kendi isteklerinizi herkese empoze etmeniz mümkündür.