29.6.16

uzun lafın kısası

kierkegaard: doğru her zaman azınlıktadır.

anatole france: aptalca bir şeye elli milyon kişi inansa bile, o aptalca bir şey olmayı sürdürür.

maya angelou: asıl coşku, arayışın kendisindedir.

zygmunt bauman: insanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur.

charlotte bronte: insanların aradıklarını dinlenişte bulmaları gerektiğini söylemek boştur; eylemdir onlara gereken; bunu onlara yaşam sağlamazsa, kendileri yaratacaklardır.

epikuros: yaşamımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz.

gustave flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.

jane austen: normalde karşılaşılan şeyleri fersah fersah aşmamış hiç kimse gerçekten hünerli sayılamaz.

alexandre dumas: coşkuyla istenen bir şeyin, onu elinden almak ya da koparmak istedikleriniz tarafından coşkuyla savunulmamasına ender rastlanır.

romain gary: umarım hiçbir zaman normal olmam; bir tek namussuzlar normal olur hep.

orhan pamuk: insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar.

sylvia plath: bu eş arama, deneme yanılma oyununda öyle çok incinme var ki..

27.6.16

sanat

andre gide

sanat gösterilerinde bulunanlardan sakın. gerçek sanatçı ne kırmızı yelek giyerek dikkati çeker, ne de isteyerek sanatından söz eder.

bir sanatçı için şu şeyin lüzumunu savunacağım: anahtarı yalnız kendisinde bulunan özel bir dünya. her ne kadar büyük bir şeyse de, sanatçının yeni bir şey getirmesi yetmez; ama, kişiliğindeki her şeyin yeni olması veya yeni gibi görünmesi, her şeye kudretle renk veren mizacının aralığından gözükmesi lazımdır.

kişinin kendisinde duyumsadığı farklılık, kesinlikle ender olarak sahip olunan şeydir, her kişiye değerini veren şeydir ve işte ortadan kaldırılmaya çalışılan şey de budur. herkes öykünüyor. ve herkes yaşamı sevdiğini ileri sürüyor.

aptal görünmeye cesaret etmek büyük bir akıllılıktır.

alkışlar, nişanlar, ünler, gözde salonlara çağrılmak, bunların ardından hiç mi hiç koşmadım. tek önem verdiğim şey, ender rastlanan, kafaca üstün birkaç kişinin bana değer vermesidir. herkesin hoşuna gitmeye hiç çalışmadım; ama birkaç kişinin görüşüne aşırı önem veririm.

25.6.16

fargo

iyiliğimiz, tuttuğumuz sözlerle belirlenir.

romalılar kurtlar tarafından yetiştirilmiş ve adamın tekinin suyu şaraba çevirdiğini görüyorlar. ne yapıyorlar? onu yiyorlar. çünkü hayvanlar aleminde aziz yoktur. sadece kahvaltı ve akşam yemeği vardır.

hayatın püf noktası mutlu olmaktır.

tanıdığım bir adamın 50 kiloluk rottweiler'ı vardı. bir gece kızın teki eğilerek köpeğin ona girmesinin komik olacağını düşündü. köpek hadım edilmemiş. neyse, köpek biniyor buna ama hayvanın niyeti ciddi. onun bakış açısından karşısındaki azgın bir kevaşe. istediğini elde edene kadar da gidecek gibi değil. az sonra kız, geç de olsa yaptığı hatanın farkına vararak kalkmak istiyor. ama köpeğin başka fikirleri de var. bırakması için kulağının arkasından vurmak zorunda kaldık.

yalnızca bir aptal, dünyadaki tüm sorunları çözebileceğini düşünür.

insan gözünün, renkler içinde en çok yeşilin tonlarını ayırt edebildiğini biliyor muydun? yırtıcılar yüzünden. önceden maymunduk, değil mi? ve ormanda her şey yeşildir. panter ve ayı gibi şeylere av olmamak için onları ayırt etmemiz lazımdı çimen ve ağaç gibi şeylerden.

ya onlar yanlış yolda, sen doğru yoldaysan?

bazı yollara girmemelisin. eskiden haritalarda "burada ejderhalar var." yazardı. artık yazmıyor. ama yazmaması, ejderha olmadığı anlamına gelmez.

hayat bazen böyledir işte. başını yastığa tatmin olmamış bir şekilde koyarsın. televizyonda kazanan sayıları açıklarlar, sen ilk birkaçını tutturmuşsundur ve aklında şimdiden jettir, villadır almaya başlamışsındır ama kaderinde bu yoktur. lanet olası kaderinde bu yoktur.

23.6.16

aşk ve evlilik

charles baudelaire

aşkın en kötü yanı, suç ortağı olmadan suçun işlenememesi.

din, aşkı ortadan kaldıramadığı için, hiç olmazsa temizleyip arıtmak istedi onu ve evliliği buldu.

insansal bütün ilişkilerde olduğu gibi aşkta da içtenlikli uyum bir yanlış anlama sonucudur.

insan iki kişi olmak ister. dahi ise tek, dolayısıyla yalnız olmak ister. mutluluk tek olmaktır. insanın soylulukla sevme gereksinimi diye adlandırdığı işte yalnızlıktan duyduğu korkudur, başka bir bedende ben'ini unutma gereksinimidir.

21.6.16

iddia

jean-paul sartre

1787'de, moulins yakınlarında bir handa, filozofların etkisinde yetişmiş ve diderot ile arkadaşlığı olan bir ihtiyar ölmek üzereydi. civardaki papazlar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı ama çabaları boşa gitmişti. ihtiyar, dinin son gereklerinin yerine getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu; çünkü panteistti. hiçbir şeye inanmayan m. de rollebon da o civardaydı. ihtiyarı iki saat içinde hristiyan dinine döndüreceğini söyleyerek moulin papazıyla bahse girişti. papaz, bahsi kabul etti ve kaybetti. rollebon, sabahın 3'ünde işe girişti, ihtiyar 5'te günah çıkarttı ve 7'de öldü. papaz, "tartışma sanatında ne kadar güçlüymüşsünüz! bizi bile geçtiniz" dedi. rollebon: "onunla tartışmadım, cehennemden söz açıp içine korku saldım." diye cevap verdi.

20.6.16

seçme aforizmalar

francis bacon

karanlıkta bütün renkler aynı görünür.

hiçbir kibirli adam kendini, bir aşığın sevdiği kişiyi beğenmesi gibi ahmakça beğenmez. 

insanlar arılara hiç benzememeli: "onlar canlarını açtıkları yarada bırakır.

genellikle büyük ikiyüzlülüklere o adi siyasetçilerde rastlanır. 

bilgi güçtür.

kurnazlar bilimi küçümser, sıradan kişiler onu hayranlıkla karşılar, bilgeler ise olabildiğince onun nimetlerinden yararlanmaya çalışır.

evli ve çocukları olan bir adam, artık kaderine tutsak olmuş demektir.

çoğunlukla kötü erkeklere iyi eşler düşer.

bir eş ve çocuklar, erkek için insanlık eğitimidir.

gündelik davranışlarda en önemli şey nedir? "ataklık" "ikincisi?" "ataklık" "üçüncüsü?" "yine ataklık."

en zararlı ayaklanmalar, karın açlığından doğmuş olanlardır.

arkadaşlar zamandan çalanlardır.

çirkin kişiler, genellikle hınçlarını doğadan alır.

yapısında en ufak bir eksikliğin bile olmadığı, kusursuz bir güzellikten söz edilemez.

deney, kesinlikle en iyi ölçüdür.

karşısında eğilmeden doğayı yönetemeyiz.

doğru soruşturma bilimin yarısıdır.

kederin bir sınırı vardır da, korkunun yoktur.

iyi bir iş çıkarmakla meşgul olan kişi, kendisini ölüm korkusundan sıyırır.

yaşamın kısalığından dolayı bugünün insanı olmalıyız, yarının değil.

kişi zamanını boşa harcamamışsa geçen seneler bakımından genç, saatler bakımından yaşlıdır.

zor bir iştir düşmekte olan bir şöhreti yeniden doğrultmak.

kişi, kendi talihinin yontucusudur.

talih, insanlara mutluluk yoluyla kötülükler, mutsuzluk yoluyla da erdemler verir.

böbürlenenler bilge kişiler için alay, aptallar için hayranlık konusu, asalaklar için birer yem, kazanç kapısıdır; kendileri içinse içi boş övünçleri onların tek mal varlığıdır.

övgü erdemin yansımasıdır.

insani kaygıların bir sınırı olmalıdır.

insanların adetleri dış kıyafetlerine benzemelidir; aşırı muntazam veya vücudunu sıkan bir biçimde değil, aksine onu rahatlatan ve serbestçe hareket edebilmesini sağlayan bir ölçüde olmalıdır.

şüpheler kralları tiranlığa, kocaları kıskançlığa, bilgeleri de ruhsal bocalamalara ve melankoliye sürükler. 

bağışlamak asillere özgüdür.

mutluluğun getirdiği başlıca değer ılımlılıkken, mutsuzluğunki ahlakta erdemden daha kahramansı görünen yiğitliktir.

erdem değerli bir taş gibidir, en iyisi de süssüz halidir.

bulacağın doktorun, işinde ün yapmış biri olmasından ziyade, senin vücudunu iyi tanıyan biri olması gerektiğini unutma.

yeni doğmuş yavruların görünüşleri nasıl biçimsizse, zamanın doğurduğu yenilikler de öyledir.

zaman her bir şeyi geride hiçbir iz bırakmadan, hissettirmeden, sessizce yeniler.

hedefin kendisi doğru ayarlanmamışsa, rota doğru bir şekilde izlenemez.

her şey başladığı gibi devam etmek zorundadır.

yalnız bunun için

cemal süreya


senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iki çay söylemiştik orda, biri açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iyi anlarında sesin kalınlaşıyor
keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

"kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

seni o kadar yakından görünce
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

19.6.16

alain-fournier

özdemir ince

"cennet'i bir kez de olsa görmüş olan biri, herkesin yaşadığı hayata nasıl katlanabilir, nasıl uyum sağlayabilir artık?"

lakanal lisesi öğrencisi alain-fournier, 1 haziran 1905 günü "yaşlı bir kadının koluna girmiş, sarışın, uzun boylu bir genç kız" gördü seine nehri kıyısında yürürken. birkaç gün sonra genç kızla konuşma olanağı buldu, ona adını söyledi; tasarılarını, umutlarını, düşlerini anlattı. ancak daha çocuk denecek yaşta olduklarını ileri süren genç kız, alain-fournier'den kendisini bir daha aramamasını istedi. birkaç gün sonra da, tatili bittiği için, geldiği toulon'a döndü.

alain-fournier, yürekten bağlandığı, hiçbir zaman unutamadığı, kendisi için sürekli acı kaynağı olarak kalan bu "uzun boylu, sarışın" kızı, adsız ülke'nin genç kızı yvonne de galais'nin kişiliğinde ölümsüzleştirdi. yazar, sekiz yıl sonra, genç kızın artık evli ve iki çocuk annesi olduğunu öğrenmesine karşın, jacques riviére'e gönderdiği mektubunda şöyle yazar: 

"gerçekten, gerçekten, yeryüzünde bir tek o içimdeki fırtınaları dindirip barış sağlayabilirdi; ama artık olanaksız."

alain-fournier, birinci dünya savaşı çıkınca, 1914 yılının ağustos ayında teğmen rütbesiyle askere alındı ve 22 eylül 1914 günü cephede vurularak öldü.

18.6.16

arzu çağı

joel kovel

tek bir insan bile zincirlere bağlıysa, hiç kimse özgür değildir.

william blake: bir tek şu andaki rahatı ve keyfi için dehasına ve vicdanına direnen kişi dürüst müdür?

insanın arzusu ötekinin arzusunda anlamını bulur; çünkü arzunun ilk nesnesi öteki tarafından tanınmaktır.

w.b. yeats: en iyilerin hiç inancı yoktur; en kötülerse büyük bir tutkuyla bağlanır.

her yerde çiçeklerin açtığı, psikanalize giren iyiliğin gündelik hayatı doldurduğu ve kötülüğün buharlaşıp uçtuğu bir toplum düşünü seviyorum. gerçek sosyalizm her zaman ekmek ve güller demektir.

sigmund freud: para mutluluk getiremez; çünkü mutluluk çocukluk arzularının tatmin edilmesidir; para da bu arzuların nesnesi değildir.

insanların varoluşlarını belirleyen, bilinçleri değildir; tersine, toplumsal varoluşları bilinçlerini belirler.

max weber: devlet meşru güç kullanma tekelini elinde tutan bir birliktir ve başka bir biçimde tanımlanamaz.

ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur.

sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

karl marx: tarihi insanlar yapar; ama canlarının istediği gibi değil.

bütüncül bir kavrayışa erişmek için yürütülen nafile gayret sadece kendimiz için bir iktidar arayışıdır.

william blake: karşıtlıklar olmaksızın ilerleme olmaz.

insanlar ne kadar düşkün görünürse görünsün, nefes almayı sürdürdükleri müddetçe içlerinde bir sağaltma gücü taşır.

kötü niyetle söylenmiş bir hakikat
uydurulan bütün yalanları alt eder (william blake)

sigmund freud: insanın bütün umabileceği, isterik acıların yerine sıradan mutsuzluğun geçmesidir.

aptallık, asıl ticaretini delilik üzerinden yürüten bürokratik endüstrinin zorunlu bir yan ürünüdür.

pier paolo pasolini: dünyada şimdiye kadar hiçbir enformasyon aracının televizyon kadar otoriteryan ve baskıcı olmadığına şüphe yoktur.

insanlar istenen biçime sokulabilir; ama sonsuza kadar değil; en nihayet kapitalist ilişkilerin kalpsizliğine direneceklerdir.

çürüme

erich fromm

hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.

çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.

gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.

bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.

ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.

bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.

james şunları yazıyor:

"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."

bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.

gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.

bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.

burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."

üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.

maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?

ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.

marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.

spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:

"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."

kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

17.6.16

dizeler


şairi anlamak isteyen
onun diyarına gitmelidir
(goethe)

kötü niyetle söylenmiş bir hakikat
uydurulan bütün yalanları alt eder
(william blake)

yalnızken bakıldığında herkes oldukça zeki ve ayırt edicidir
başkalarıylayken aptal olduklarını görürsün
(schiller)

leylaklar görünüyor açık pencereden
kokuları dolmuş odaya baş döndüren
en sevdiği çiçekler ölümün
tatlı kokularıyla şükran sunarlar ölüme
buğuları sinmiş cansız bedenlere
en diplerine girmiş koku, koyu saçların
günahın zerresi yokmuş orada
bu koku ki çiçeğin çiçek olduğuna işarettir
yayılarak elinden gelenin en iyisini ölüme verir
o da güler, gülümser, sakin ve pek naziktir
(via catherine clement)

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
(cemal süreya)

öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından
(edip cansever)

hayat bir şaka; her şey bunu gösteriyor
diye düşünürdüm bir zamanlar; şimdiyse biliyorum
(john gay -mezar taşı yazısı-)

16.6.16

mutlu olma sanatı

alain

kendilerinden sıkılanları eğlendirmek mümkün değildir.

mutluluk aslında şiirdir; şiirse hareket demektir.

bir insan mutluluğu aramaya başladı mı, onu bulamamaya mahkum demektir. mutluluk, o, vitrindeki, bedelini ödeyip sardırarak alıp götürebileceğiniz eşya değildir.

mutluluk, onun peşinden koşmayanları gelip bulan bir ödüldür.

insanlara orta halli, sakin ve güvenli bir hayat tavsiye edenler buna katlanmak için çok makul olmak gerektiğini söylemeyi ihmal ederler. servet ve mevkiyi küçük görmek kolay iştir; asıl güç olan, bunları küçük gördükten sonra can sıkıntısından patlamamaktır.

mutlulukta iradenin payı sanıldığından çok daha büyüktür.

ölüm yalnızca sağlıklı olanlara ağır gelir; ancak mutlu olanlar felaketin ağırlığını hissedebilirler.

montesquieu: bir saatlik bir okuma, her derdimi dağıtmıştır.

servetlerin bölüşümündeki eşitsizliğin özellikle şu sakıncası vardır ki, karınları iyice doymuş birçok insanı can sıkıntısına mahkum eder; bu yüzden onlar da kendilerine korkular ve öfkeler yaratarak bunlarla meşgul olurlar. bu lüks duygular yoksul insanların en ağır yükünü teşkil eder.

arzulanması uygun olan şeyleri istemek bazen büyük bir sanattır.

bir adam yapacak ya da yıkacak bir şey bulamadı mı pek mutsuz olur.

epiktetos: sen istedikten sonra karga da sana uğur getirir.

melankolik olana bir tek sözüm var: "uzağa bak." melankoliye tutulan, çok kere fazla okuyan bir adamdır. insan gözü bu kısa mesafe için yaratılmamıştır; o uzaklara bakarak dinlenir. yıldızları ya da deniz ufkunu seyrettiğiniz zaman gözünüz rahatlamıştır; göz rahatlamıştır; göz rahatlayınca kafa serbesttir, yürüyüş daha kararlıdır; damarlarımıza varıncaya dek vücudumuzda her şey gevşer ve hafifler. ama iradeni kullanarak zihnen bu sonuca varmaya kalkışma; iraden her şeyi altüst eder ve sonunda seni boğar; kendini düşünme, uzağa bak.

bütün güzel şeyler güç ele geçer.

neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.

la rochefoucauld: daima başkalarının dertlerine katlanacak kadar kuvvetimiz vardır.

"tek başına yaşayan ve karşılayamayacağı hiçbir ihtiyacı, hiçbir kaygısı olmayan adama acırım; bir parça hastalanmaya ya da ihtiyarlamayagörsün, hali yamandır; çünkü kendini düşünmeye çok vakti olacaktır. hep kaygılı, borçlarından kurtulmayı bir türlü başaramayan bir aile reisi, görünüşe rağmen, çok daha mutludur; çünkü midesinin iyi hazmedip etmediği ile meşgul olmaya vakti yoktur."

küçük sıkıntılarından bahsetmezsen onları unutur gidersin.

neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığa da yararlıdır.

epiktetos: yanlış kanıyı yok et, kötülüğü de ortadan kaldırmış olursun.

bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

epiktetos: fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi; oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.

mutlu olmaya niyet etmedikçe insanın mutlu olması mümkün değildir.

le sage: önce mutlu olun; çünkü mutluluk barışın meyvesi değildir, mutluluk barışın ta kendisidir.

başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak. herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

denge

frida kahlo

inancımı yitirdiğimde gök yeniden aydınlanıyor, her şeyin mümkün olduğunu düşündüğümde, ufuk feci bir fırtına gelecekmiş gibi kararıyordu. ışıktan kurşun ağırlığına, kurşun ağırlığından ışığa gidip geliyordum. tam bir dengesizlik içindeydim; ya da belki de asıl denge buydu.

artık öleceğimi düşünmüyordum. ya da daha doğrusu, ölümü birkaç ay öncesindeki gibi somut biçimde gözümde canlandırmıyordum. ölüm artık günlerimin akışını belirlemiyordu; çektiğim acıda, hareketlerimde özgür olmamanın, istediğim gibi hareket edememe, sokağa çıkamama ve bir yakınımın yardımı olmaksızın neredeyse hiçbir şey yapamamanın bana verdiği sıkıntıda erimişti. başkalarına bağımlılık dayanılmazdı ve beni sürekli tüketiyordu. kendi kendime yük olmuştum. ölümün paniğe dönüşen korkusu ikinci plana atılmıştı ama sürekli bir tükenme durumundaydım.

işte böyle anlarda gerçekten arzulamak farklıdır, kafamızdaki görüntü tepetaklak olur. birincisinde insan engeller oluşturur, diğerindeyse paravana kendiliğinden düşer. ne bileyim, bu sorunlar üzerine ne denli yazsam sonu gelmez.

15.6.16

aomame ve tengo

haruki murakami

ikisi o gece akasaka'daki gökdelen otelinde bir oda tuttular. odadaki ışıkları söndürdükten sonra giysilerini çıkarıp yatağa girdiler ve birbirlerine sarıldılar. konuşmaları gereken birçok şey vardı; ama bunu gün ağardıktan sonraya bırakabilirlerdi. öncesinde yapmaları gereken başka bir şey vardı çünkü. ikisi hiç konuşmadan karanlıkta usul usul birbirlerinin vücudunu tanıdılar. parmaklarını ve avuçlarını kullanarak. neyin nerede olduğunu, ne gibi bir şekli olduğunu tek tek yokladılar. gizli bir odada hazine arayan küçük çocuklar gibi kalpleri delice çarparak. sonra bir şeyin varlığından emin olmuş gibi oraya dudaklarını yapıştırıp onay mührü bastılar. zamana yayarak yaptılar bunu.

sonra aomame tengo'nun sertleşen penisini uzun bir süre avucunda sımsıkı tuttu. bir zamanlar ders çıkışında sınıfta tengo'nun elini sımsıkı tuttuğu gibi. tengo'nun penisi aomame'nin bildiği her şeyden daha sertmiş gibi bir his yaratıyordu. inanılmaz sertti. sonra aomame bacaklarını açıp vücudunu yaklaştırarak onu yavaşça içine aldı. hemen, ta derinine kadar.

aomame karanlıkta gözlerini kapatmış, derin derin nefes alıyor, sonra nefesini usulca salıyordu. tengo, o ılık nefesi göğsünde hissediyordu. "hep böyle senin kollarında olmayı hayal ettim" dedi aomame, hareket etmeyi keserek ve ağzını tengo'nun kulağına yanaştırarak.

"benimle sevişmeyi mi?"

"öyle."

"on yaşından beri sürekli bunu mu hayal ettin?" diye sordu tengo.

aomame güldü. "nereden çıkarıyorsun? biraz daha büyüdükten sonra elbette."

"ben de aynı şeyi hayal ettim."

"benim içime girmeyi mi?"

"öyle" dedi tengo.

"nasıl peki? hayalindeki gibi mi?"

"henüz gerçek gibi gelmiyor." dedi tengo, dürüstçe. "hala hayaller devam ediyormuş gibi bir his var içimde."

"fakat bu gerçek."

"gerçek olamayacak kadar muhteşem."

aomame karanlıkta gülümsedi. sonra dudaklarını tengo'nun dudaklarına yapıştırdı. bir süre dilleri birbirine dolandı.

"baksana. göğüslerim fazla küçük değil, değil mi?" dedi aomame.

"tam kararında" dedi tengo, aomame'nin göğsüne elini koyarak.

"gerçekten öyle mi düşünüyorsun?"

"elbette" dedi tengo. "bundan daha büyük olsaydı sen olmazdın."

"teşekkür ederim" dedi aomame. sonra ekledi: "fakat tek sorun o değil. sağ memem ile sol mememin büyüklükleri de biraz farklı."

"şu anki haliyle gayet iyi" dedi tengo. "sağ sağ, sol ise sol. hiçbir şeyin değişmesine gerek yok."

aomame tengo'nun göğsüne kulağını yapıştırdı. "dinle. uzun süredir tek başımaydım. üstelik birçok şey beni derinden yaraladı. keşke seninle çok daha önce buluşsaydım. bunu yapsaydım böylesine dolambaçlı bir yola gerek kalmazdı."

tengo başını iki yana salladı. "hayır, ben öyle düşünmüyorum. böylesi daha iyi oldu. şimdi tam zamanıydı. ikimiz için de."

aomame ağladı. uzun süredir bastırdığı gözyaşları akmaya başladı. aomame bu yaşları durduramadı. iri gözyaşları yağmur damlaları gibi pıtır pıtır sesler çıkartarak çarşafa düşüyordu. tengo'yu içine almış halde, aomame vücudunu hafif hafif titreterek ağlamayı sürdürdü. tengo, kollarını aomame'nin sırtına dolayıp onu sımsıkı tuttu. bundan sonra hep böyle tutacağından emindi. tengo buna her şeyden çok seviniyordu.

tengo sessizliği bozdu: "ne kadar yalnız olduğumuzu anlamak için böyle bir zamana ihtiyacımız vardı."

"hareket et" dedi aomame tengo'nun kulağının dibinde. "usul usul."

tengo, onun dediğini yaptı. yavaşça vücudunu oynattı. sakince nefes alıp kendi kalp atışlarına kulak vererek. aomame, o sırada, sanki boğuluyormuş gibi tengo'nun iri cüssesine yapışmıştı. ağlamayı ve düşünmeyi bırakıp hem geçmişten hem de gelecekten koparak tengo'nun vücut hareketlerine yüreğini uydurdu.

14.6.16

homo homini lupus

erich fromm

insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. hitler milyonlarca yahudi'yi tek başına mı yok etti? stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı?

bu kişiler yalnız değildiler; kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce yardımcıları vardı; insanın insana karşı acımasızlığına her yerde -acımasız savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde, işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında- tanık olmuyor muyuz?

bütün bunlar hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın kurdudur) inancına götürdü. bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.

veba

albert camus

tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.

bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevip sevmediğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.

erkekler ve kadınlar aşk edimi denen şeyde çabucak birbirlerini yutarlar ya da iki kişilik uzun bir alışkanlık geliştirirler. bu uçlar arasında çoğunlukla bir orta nokta yoktur.

herkesin ortak iyiliği tek tek her kişinin mutluluğuyla olur.

endişeli bir yüreğin en büyük arzusu, sevdiği kişiye sonsuza dek sahip olmak ya da ayrılık zamanı gelip çattığında, bu varlığın ancak buluşma günü gelince son bulacak düşsüz bir uykuya dalmasını sağlayabilmektir.

ermişlik bir alışkanlıklar bütünüdür.

"ama" ile "ve" arasında gerektiğinde kolayca bir seçim yapabilirsiniz. "ve" ile "sonra" arasında bir seçim yapmak daha zordur. "sonra" ile "ardından"a gelince iş daha da güçleşir. ancak kesin olarak en güç olan, "ve"yi kullanmak gerekip gerekmediğine karar vermektir.

daniel defoe: bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur.

dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. insanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir; şu erdem ya da kusur denilen şeyin, en umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir. katilin ruhu kördür ve insan her tür sağduyudan yoksunsa güzel aşk ve gerçek iyilik diye bir şey olamaz.

tanrı sevgisi zor bir sevgidir. insanın kendinden vazgeçmesini ve kendini hor görmesini gerektirir.

birisini gerçekten düşünmek, başka hiçbir şeyle, ne temizlik, ne uçan sinek, ne yemekler, ne kaşıntılar, hiçbir şeyle ilgilenmeden onu her dakika düşünmektir. ama sinekler ve kaşıntılar hep vardır. işte bu nedenle yaşamak zordur.

çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

mantık öncesi zihin

carl gustav jung

"büyü, balta girmemiş ormanların bilimidir."

ilkel insanın bizden köklü bir şekilde farklı düşündüğünü, hissettiğini ve algıladığını gösteren hiçbir şey yoktur. ruhsal işleyişi aynıdır; ancak temel varsayımları değişiktir.

bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. o, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler.

benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. ona göre asıl neden her zaman büyüdür. insanı ya bir ruh öldürür ya da büyü.

bu hikaye zihnin "mantık öncesi" düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. buna "mantık öncesi" diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamen farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti.

aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. o bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler.

ilkel insanların kendilerini ilgilendiren konulara odaklanma kapasitelerini inkar etmek mümkün değildir.

eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. onlar gibi, biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız.

bizim dünyamızda görülmez, gizli, kişinin görüşüne bağlı ve doğaüstü güçler diye bilinen şeylerin geçerli bir yeri olamaz. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

bizim canımızı sıkan, kazaların nedenlerini bilemememiz değildir; asıl sinirlendiğimiz şey kötü olayların burada ve şimdi keyfi bir biçimde başımıza gelebileceğidir. en azından, bizi bu şekilde çarpar. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

ilkel insan yargılarına çevresindeki dünyanın gerçeklerine dayanarak ulaşır. beklenmedik bir olay gerçekleştiğinde haklı olarak şaşırır ve bunun özel nedenlerini bilmek ister. bu noktaya kadar aynı bizim gibi davranır. ama o bunun da ötesine gider, bizi geçer. tesadüfün denetlenemez gücü hakkında bir, veya birden fazla, teorisi vardır. biz "tamamen tesadüf" deriz. o "hesapçı bir niyet" der. o bilimin beklentisi olan neden-sonuç bağlantılarını göstermeyen olayları, yani nedensellik zincirini kıran akıl karıştırıcı şeyleri, yani olayların geri kalan yarısını oluşturan şeyleri vurgular. uzun zaman önce genel kurallara itaat ederken kendisini doğaya uydurmuştur; onu asıl korkutan şey içinde gücü nedeniyle, denetlenemez ve hesaplanamaz bir temsilcinin varlığını gördüğü beklenmedik rastlantıdır. ilkel insan burada da haklıdır. olağanın dışındaki her şeyin onu korkutmasını anlamak kolaydır.

ilkel insana kendi dünyasında güvenlik duygusu veren şey olağan hadiselerin düzenliliğidir. istisnai her durum kefareti ödenmesi gereken denetlenemez bir gücün korkutucu gösterisidir.

bir süre kaldığım, elgon dağı'nın güneyindeki bölgelerde çok sayıda karıncayiyen bulunuyordu. karıncayiyen ürkek, gece yaşayan, nadiren görülebilen bir hayvandır. bunlardan birisini gündüz görmek, yerliler için, bizim bir derenin yokuş yukarı aktığını görmemiz kadar şaşırtıcı ve olağandışı bir olaydır. derenin aniden yerçekimini yendiği bazı durumları biliyor olsak bile daha az şaşırmayız. büyük miktarda su ile çevrili yaşıyoruz ve suyun yerçekimine uymamaya karar verdiği zaman neler olabileceğini kolayca hayal edebiliriz. işte ilkel insan da kendi dünyasındaki olaylar hakkında böyle hisseder. karıncayiyenlerin alışkanlıklarını çok iyi bilmektedir, onlardan birinin doğa kurallarına uymaması hesaplanamaz bir hareket tarzını gösterir.

ilkel insan her şeyden o kadar etkilenir ki, dünyasının kurallarının bozulması onu öngörülemez olasılıklara karşı savunmasız bırakır. bu tür bir istisna bir kuyruklu yıldıza veya güneş tutulmasına benzer bir işaret, bir kehanettir. arkaik insanın bakış açısıyla, karıncayiyenin gündüz vakti görülmesinin doğal bir nedeni olamayacağına göre bunun arkasında gizli bir gücün bulunması gerekir. ve kozmik yasaları çiğneyen bir gücün alarm verici gösterisi elbette kendini savunmayı veya öfkeyi yatıştırmak için sıradışı şeylerin yapılmasını gerektirir. komşu köylerin uyarılması ve karıncayiyenin acılar içinde yakalanarak öldürülmesi zorunludur. karıncayiyeni gören adamın anne tarafından en büyük dayısı bir boğasını kurban verir. adam sunak çukuruna inerek hayvanın etinden ilk parçayı kopartır, sonra dayısı ve törendeki diğer katılımcılar da hayvanın etinden yerler. bu şekilde doğanın tehlikeli isteğinin kefareti ödenir.

düzenli bir şekilde gerçekleşeni gözlemek kolaydır, çünkü ona hazırlıklıyızdır. bilgi ve hüner ancak olayların düzeninin kavranamaz biçimde denetimsizce bozulduğu durumlarda gerekir.

pueblo yerlisi iyi bir ruh halinde değilse, erkekler konseyine katılmaz. eski romalı evinden ayrılırken eşiğe takılırsa o günkü planlarını değiştirirdi. bu bize anlamsız gelebilir, ama ilkel koşullar altında bir insanın bu kehanetlere karşı en azından tetikte olması gerekir.

dünya hâlâ tiksinilen insanlar ve günah keçileriyle doludur, aynı eskiden cadılarla ve kurt adamlarla dolu olduğu gibi.

ruhsal yansıtma, psikolojinin en sık görülen olgularından biridir. lévy-brühl'ün ilkel insanın belirgin bir özelliği olarak gösterdiği participation mystique (gizemli ortaklık) ile aynı şeydir. biz sadece ona değişik bir isim veririz ve genellikle bunun suçlusu olduğumuzu inkar ederiz. kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. uygarlığımızda ona zehir içirtmeyiz; onu yakmayız veya onu çivilemeyiz; ama onu en derin inançlarla vurgulanmış ahlaki yargılar kanalıyla yaralarız. onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.