diogenes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diogenes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.10.2020

sakin bir yaşam

epikuros

değersiz şeyler için çabalıyorsunuz, açgözlü insanlar; çıkarlarınız için kavgaya, savaşa tutuşuyorsunuz. doğanın zenginliği dar bir sınır içinde kalır, boş yargılar ise sonsuzluğa uzanır.

bilge âşık olmaz; cenaze işleriyle de uğraşmaz. bilge hitabet gösterisi yapmayacaktır. bilge evlenmeyecek ve çocuk yapmayacaktır.

cinsel birleşmenin bir yararı yoktur; yeter ki zararı olmasın.

duyuların akılla ilgisi yoktur ve anımsama yetisinden yoksundurlar; çünkü duyular ne kendi kendine hareket eder ne de dışarıdan harekete geçirilip bir şey ekleyebilir ya da çıkarabilir. duyumları yalanlayabilecek bir şey de yoktur.

diogenes'in de söylediği gibi, aşk tanrı tarafından gönderilmiş değildir.

doğayı boş düşüncelere ve keyfi kurallara göre değil, olayların gerektirdiği gibi araştırmalıyız; çünkü yaşamımızın akıldışı ve boş sanılara gereksinimi yoktur. tek gereksinimimiz sakin bir yaşamdır.

25.11.2019

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

ruh bedenin gururudur.

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

17.03.2019

diogenes

diogenes laertios

"erdemli insanlar tanrıların imgesidir, aşk işsizlerin işidir."

insanların büyük çoğunluğunun delilikle arasının bir parmak olduğunu söylerdi: "eğer biri orta parmağını uzatarak yürürse ona deli gözüyle bakılır; ama işaret parmağını uzatırsa sorun yok."

bir gün biri onu zengin bir eve götürüp yerlere tükürmemesini tembihleyince, diogenes önce hımkırdı, sonra adamın yüzüne tükürüp "tükürecek daha kötü bir yer bulamadım." dedi. bazıları bunu aristippos ile ilgili olarak anlatırlar.

değerli şeylerin yok pahasına ve tersine beş para etmez şeylerin pahalı satıldığını söylüyordu: "nitekim, bir heykel üç bine satılırken, bir ölçü arpa unu iki tunç paraya gidiyor."

hangi saatte kahvaltı etmeli diye sorana, "zenginsen, istediğin zaman; yoksulsan, bulduğun zaman." diye karşılık verdi.

bir gün tapınak görevlilerini tapınaktan kupa çalmış bir bekçiyi götürürlerken görünce, "büyük hırsızlar küçük hırsızı götürüyorlar." dedi.

sık sık ortalıkta mastürbasyon yapar, "keşke ovuşturmakla karnın da açlığı geçse." derdi.

yaşamda neyin perişanlık olduğu sorulunca, "yoksul yaşlı" yanıtını verdi. en kötü hangi hayvan ısırır, diye sorulunca, "vahşiler içinde muhbir, evciller içinde de dalkavuk" dedi.

bir gün de zeytin ağacına asılan kadınlar görünce, "keşke bütün ağaçlar böyle meyve verse." dedi.

evlenmek için hangi zaman uygundur, diye sorulunca "gençken daha zamanı değil, yaşlandıktan sonra ise artık zamanı değil." diye karşılık verdi.

bir gün sahte para bastığı yüzüne vurulunca, "bir zamanlar benim de senin gibi olduğum günler oldu; ama sen hiçbir zaman şimdi benim olduğum gibi olamayacaksın." dedi.

gerçekten sahte para basmıştı; çünkü doğal hakka verdiği önemi yasal hakka tanımıyordu. özgürlüğü her şeyden üstün tutan herakles'inki gibi bir yaşam biçimi sürdürdüğünü söylüyordu.

platon bir gün onu yeşillik yıkarken görünce, yanına yaklaşıp usulca "dionysios'un hizmetinde olsaydın şimdi yeşillik yıkamazdın." dedi; o da aynı biçimde usulca "sen de yeşillik yıkasaydın dionysios'a hizmet etmezdin." diye karşılık verdi.

çalışma olmadan yaşamda hiçbir şeyin kesinlikle başarılamayacağını, çalışmanın her şeyin üstesinden gelecek güçte olduğunu söylüyordu.

"yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun çabalamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar. çünkü zevki küçümsemek de en tatlı alışkanlıktır. zevkli bir yaşam sürmeye alışmış olanlar bunun tersi bir yaşama geçince nasıl büyük rahatsızlık duyarlarsa, aynı şekilde bunun tersinde idmanlı olanlar zevkleri büyük bir keyifle küçümserler."

10.11.2018

filozof

jonathan swift

nasıl ki pandora'nın kutusu bedenin tüm hastalıklarını dünyanın dört bir yanına saldıysa, filozofların çok çeşitli düşünceleri de ruhun hastalıklarını yaymıştır. bunlar arasındaki tek fark filozofların kendi kutularının dibinde umut bırakmamış olmalarıdır.

ve hakikat astrea ile birlikte kaçmadıysa da, nil'in kaynağı denli derinlerdedir; ancak ütopya'da bulunabilir.

filozoflar kendilerine körce inanmamızı beklerler.

diyojen bir fıçıda da yaşamış olsa, eminim o paçavralarının altında da ilahi platon'un en güzel dokunmuş giysilerinin kıvrımları arasındaki gurur bulunabilirdi. işte bu diyojen'dir ki, iskender onu görmeye gidip kendisinden isteyeceği her şeyi ona verebileceğine söz verdiğinde şöyle demiş: "bana veremeyeceğiniz hiçbir şeyi benden almayın; tek bunu isterim; ışıkla benim aramda durup gölge etmeyin." bu da parasını denize atıp şu tuhaf sözü söyleyen filozofunki denli abartılı bir sözdür.

27.01.2018

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

ruhun şehvani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

30.09.2017

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

16.09.2015

sartre: tarihin sorumluluğunu almak

zeynep direk / gaye çankaya

entelektüel, hatalarından çok şey öğrendiğimiz, ufuk açıcı, yeni fikirler doğurucu şekilde yanılabilen ve bir yere kadar takip etmeyi içimize sindirmiş olduğumuz kimsedir. (zeynep direk)

dünya benim bilincimde değil, onu gördüğüm, ona dokunduğum, onu soluduğum yerdedir, dışarıdadır. (jean hyppolite)

başkasının bakışının nesnesi olmak özgürlüğün kaybıdır. (zeynep direk)

praksis, insanlığın ölçüsü ve hakikatin temelidir. (sartre)

geçmiş, yaşama şansım olmadan olmak zorunda olduğumdur. (sartre)

düşmanımdaki karşıt insanın insani olmayışını yok ederken, aslında ondaki insanlığı yok edip onun insani olmayışını kendimde gerçekleştirmekten başka bir şey yapmış olamam. (sartre)

diyalektik, bir sentezin zamanı olarak gelecek eşzamanlılığın kuruluş imkanıdır. çünkü bu zeminlerin birbirlerini nasıl koşulladığını zaman ötesi bir formülde arayamayız; geçmiş ise kendinde'nin alanıdır. eşsüremli ve artsüremli ögelerin birlikte incelenmesi, pratik alanın maddi sentezi ile bir projenin geleceğe yönelen sentezi, ileriye gidişli ve geri dönüşlü bir yöntemin ontolojik imkanı olan bu gelecek ile mümkündür. (yusuf yıldırım)

sinoplu diyojen, zenon bir dersinde hareketin olanaksızlığını anlatırken, ileri geri yürüyerek ve gürültü çıkararak, zenon'un tezlerinin tersine, hareketin olanaklı olduğunu ispatlamıştı. zenon'un öğrencileri kendisini durdurmaya çalışınca, neden argümanlarımı engelliyorsunuz diyerek kızdığı rivayet edilir. (aliş sağıroğlu)

tarih, marksizmin basite indirgenen yorumunun zannettiğinden daha karmaşıktır ve insan, sadece doğaya, kendisini doğuran toplumsal ortama ve diğer insanlara karşı değil, aynı zamanda kendini öteki haline getiren kendi eylemine karşı da mücadele etmek zorundadır. (sartre)

"insanın özü, bir özünün olmamasıdır."

başkası, benim olanaklarımın gizli ölümüdür. (sartre)

"devrimci insan öncelikle, yaptığı şeyin anlamının bilincine biraz olsun varmayı başarabilen insandır."

umut, insanın amacıyla arasındaki bağdır; amaca ulaşılmasa bile varolan bağ. (sartre)

* katkılar: ömer albayrak, aliş sağıroğlu, francis jeanson, michel kail, devrim çetinkasap, richard sobel, yusuf yıldırım.

5.11.2014

epikuros

alain de botton

"azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz."

epikuros'a göre felsefenin en önemli işlevi, sıkıntılarımızın saklı nedenlerini, arzularımızın asıl kaynaklarını bulup onları yorumlamamıza yardım etmek ve mutlu olmak adına yanlış yollara sapmamızı engellemektir. felsefe bize, içgüdülerimizle bulduğumuz iyileşme yöntemleriyle zaman zaman ters düşecek yöntemler sunacak, böylece bizi kendimiz için çok daha iyi tedaviler bulmaya yönlendirecek, gerçek mutluluğu bulmamıza yardım edecektir.

"hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acılarımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir." (epikuros)

epikuros'la ilgili söylentileri duymuş olanlar, bu zevk düşkünü filozofun gerçekte nelerden zevk aldığını öğrenince eminim hayli şaşıracaklar. epikuros'un büyük bir evi yoktu. yediği yemekler basit yemeklerdi; şarap içmektense su içmeyi yeğler, bir parça ekmek, biraz sebze ve bir avuç zeytinden oluşan akşam yemeğini zevkle yerdi. bir keresinde "bana bir tekerlek peynir gönder de, istediğim zaman kendime bir ziyafet çekebileyim." demişti bir arkadaşına. işte dünyevi zevkleri insan hayatının başlıca amacı olarak gören filozofun zevk aldığı şeyler bunlardı.

epikuros'un niyeti insanları aldatmak değildi. dünyevi zevklere olan düşkünlüğü, onu toplu seks yapmakla itham eden kişilerin hayal edebileceklerinden bile fazlaydı. ancak epikuros, düşüncelerini mantık süzgecinden geçirdikten sonra, hayatı gerçekte nelerin daha zevkli kıldığı konusunda çok çarpıcı sonuçlara ulaşmıştı. vardığı sonuçlar çok büyük bir gelirden yoksun olan insanlar için sevindiriciydi. hayatı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmayan şeylerdi ama aslında hiç de pahalı değildiler: dostluk, özgürlük, düşünmek.

i.ö.306 yılında atina'ya dönen epikuros alışılmadık bir ev düzeni tutturdu. atina'nın merkezinden 4-5 km ötedeki melite semtinde, pazar meydanıyla pire limanı arasında bir yerde bir ev inşa etti ve burada arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladı. artık epikuros, metrodorus, onun kız kardeşi, matematikçi poliyanus, hermarkus, leonteus ve karısı temista ile ideomeneus adında bir tüccar aynı evi paylaşıyorlardı. evde, herkesin kendi özel alanını oluşturmasına yetecek kadar yer vardı; bunun yanında yemekler ve sohbetler için düşünülmüş ortak kullanım alanları da mevcuttu.

epikuros şöyle bir gözlem yapıyordu:

"insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir."

epikuros'un arkadaşlarına düşkünlüğü o denli fazlaydı ki filozof, insanın asla yalnız başına yemek yememesini öneriyordu:

"bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur."

gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. bizim için duydukları sevgi, ideal ana-babaların çocuklarına duydukları sevgi gibidir, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.

epikuros ve arkadaşları bir radikal değişiklik daha yaptılar. hoşlanmadıkları insanlar için çalışmak ve onların kaprislerini çekmek gibi aşağılayıcı olabilecek durumlara düşmemek için kendilerini atina'nın iş dünyasından uzak tuttular. komün hayatı diye adlandırabileceğimiz bir hayat sürmeye başladılar. çok basit bir yaşam tarzı benimseyerek özgür olmayı yeğlediler. az parayla geçinmek zorunda kalacaklardı ama bir daha asla o iğrenç patronlardan emir almayacaklardı.

sonra evlerinin yakınında bir bahçe satın alıp burada sebzeler yetiştirmeye başladılar. yedikleri yemekler lüks de bol da değildi ama lezzetli ve besleyiciydi. epikuros'un, dostu menoeceus'a söylediği gibi, "bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeye bakar."

basit bir yaşantı sürdükleri için hiçbiri toplumsal konumlarıyla ilgili kuşkulara kapılmıyordu; çünkü atina'nın değerlerinden uzak duruyor, dolayısıyla da kendilerini maddi bir temelde yargılamak zorunda kalmıyorlardı. ne boş duvarlardan utanmaya ne de altınları sergilemeye gerek vardı. kentin ekonomik ve politik merkezlerinden uzakta yaşayan bu bir grup insanın -mali anlamda- hiçbir şey kanıtlamasına gerek yoktu.

epikuros, kendisi gibi, onunla birlikte yaşayan arkadaşlarının da para, hastalık, ölüm ve doğaüstü güçler gibi konularda yaşadıkları huzursuzlukları bütün yönleriyle incelemeyi öğrenmelerini istiyordu. filozofun iddiasına göre, eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka bir şeyin beklemediğini anlardı; "ölüm vakti geldiğinde, o anın gelmesini beklerken duyduğumuz hafif kaygı dışında bir şey" hissetmeyecektik. önceden asla kestiremeyeceğimiz bir durum üzerine bu kadar kafa yorup kaygılanmak hiç de anlamlı değildi:

"yaşamıyor olmak hiç de korkunç bir şey değil; bunu tam anlamıyla kavramış bir insan için hayatta katlanılamayacak hiçbir şey yoktur."

sakin kafayla düşünmek zihni rahatlatıyordu; böylelikle epikuros'un arkadaşları, sebze bahçesinin dışında, bu şekilde düşünmeye olanak tanımayan o farklı karmakarışık dünyada kendilerine musallat olacak sıkıntılarla hiç karşılaşmamış oluyorlardı.

"insanların çoğu sanki bir salgın hastalığa yakalanmış gibi. hayatla ilgili yanlış fikirlere sahip olan bu kişilerin sayısı gün geçtikçe de artıyor; çünkü koyunlar gibi hastalığı birbirlerinden kapıyorlar." (diogenes)

pahalı şeyler satın alarak aslında kaynağını bilmediğimiz sorunlarımıza geçici bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz. kafamızı derleyip toparlamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz. dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz. bir jip satın alıyoruz; ama epikuros'a göre asıl aradığımız şey özgürlük. bir aperitif ısmarlıyoruz; ama epikuros'a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk. güzel bir banyomuz olabilir; ama epikuros'a göre asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

"hayatın asıl amacı dikkate alındığında, yoksulluk içinde, büyük bir yoksulluk içinde yaşamak aslında en sınırsız servete sahip olmaktır."

1.10.2012

din

diogenes: denizcilere, bilim adamlarına ve filozoflara baktığımda, insan bana tüm varlıkların en akıllısıymış gibi görünüyor. rahiplere ve peygamberlere baktığımda ise insandan daha aşağılık bir varlık göremiyorum.

john william draper: bilim tarihi sadece bağımsız keşiflerin kayıtlarından ibaret değildir. birbiriyle rekabet halindeki iki gücün savaşının hikayesidir. bir yanda insanın sınırsız zekası, diğer yanda ise geleneksel inançların ve insan çıkarlarının baskısı yer alır.

ann druyan: bilime karşı olan bu düşmanlığın kökleri çok derine iner. onun izlerine yaratılış'ta rastlarız. insanlar soru sordukları için, bilgi ağacının meyvesinin tadına baktıkları için ölüme mahkum edilmiş ve sonsuza dek lanetlenmişlerdir. cennet daha çok 24 saat gözetim altındaki üst düzey güvenlikli bir hapishaneyi andırmaktadır. korkunç bir yerdir.

albert einstein: benim dini inançlarım hakkında okuduklarınız, tabii ki bir yalandır, sistematik olarak tekrar edilen bir yalan. kişisel özelliklere sahip bir tanrı'ya inanmıyorum ve bunu hiç reddetmedim, aksine açıkça belirttim. eğer içimde dini olarak adlandırılabilecek bir duygu varsa o da dünyanın bu güne kadar bilim sayesinde ortaya çıkan yapısına duyduğum sonsuz hayranlıktır.

emma goldman: insan zihni doğal olguları anlamayı öğrendikçe ve bilim insanlık ve sosyal olaylar arasında giderek daha fazla ilişki kurdukça, tanrı fikri giderek daha niteliksiz ve bulanık bir hal almaya başlamıştır. günümüzde, tanrı insanların kaderini eskiden olduğu gibi demir eliyle yönetmeyi bırakmıştır. tanrı fikri insanlığın zayıflıklarının gölgesinde gizlenen heves ve hayallerini manevi açıdan uyarmaya da son vermiştir.

20.11.2011

cinselliğin tarihi

michel foucault

çocukların cinselliği yoktur.

baskı, varolmayışın olumlanmasıdır.

herkesin cinselliğinin sırlarını açıklaması için memurlara para veren tek uygarlık bizimki değil midir?

zifte ne biçimde dokunursak dokunalım; hatta onu kendimizden uzağa atabilmek için bile olsa, yine de leke yapar ve her zaman kara çalar.

hiçbir 17. yüzyıl eğitbilimcisi (pedagog), erasmus’un diyaloglar’ında yaptığı gibi, öğrencisini iyi bir fahişe seçmesi için açık açık öğüt vermemiştir.

hristiyan öğretisi cinselliği, itiraf edilmek için biçilmiş kaftan olarak ele almakla onu hep endişe verici bir bulmaca biçiminde sunmuştur. cinsellik ısrarla gösterilen değil her yerde saklanan bir şey, sesini değiştirerek ve kısarak konuştuğundan, kulak asmamamız tehlikesini doğuran tuzak-mevcudiyettir.

iki ya da üç yüzyıldır cinsellik etrafında kopardığımız bu çılgın kıyamet, birincil bir kaygıya, nüfusu sağlamak, işgücünü yeniden üretmek, toplumsal ilişkiler biçimini sürdürmek, kısacası ekonomik olarak yararlı, siyasal olarak muhafazakar bir cinsellik düzeni kurmakla bağıntılı değil midir?

anatomik yapıları, varlıkları, cinsleri ayıran ve eşleşmesini yasaklayan yasayı bulandırdığından hermafroditler uzun zaman birer suçlu, suçlu ilişkilerin dölü olarak görüldüler.

cinsellik her zaman kendini ele veren bir gizdir. eşcinsel olan kişiyle cinselliğinin tözü aynıdır ve bunun nedeni, cinselliğin alışılagelmiş bir günah değil de, tekil bir doğa olmasında yatar.

oto-monoseksüalist: yalnızca mastürbasyon yapan
miksoskopofil: cinsel ilişkide bulunanları seyretmekten zevk alan
jinekomast: memeleri aşırı gelişmiş erkek
presbiyofil: yaşlılarla cinsel ilişkide bulunmaktan hoşlanan
seksoestetik: estetikten cinsel zevk alan
disparönist: cinsel ilişki sırasında ağrı ya da zorluk çeken kadın

cinselliğin böylesine çok sözünü etmek, sokuşturulduğu yerde, azalmış, parçalanmış ve özgülleşmiş olarak keşfetmekle temelde aranan, onun gizlenmesidir.

bir yanda, bir ars erotica (erotik sanat) yaratmış toplumlar –örneğin çin, japonya, hindistan, roma; arap-müslüman toplumları- vardır.

en azından, ortaçağ’dan beri, batı toplumları, itirafı, gerçeği üretmesi beklenen ana törenlerin (ritüel) arasına yerleştirmiştir.

orta çağ’dan beri, işkence bir gölge gibi itirafa eşlik eder ve kaçtığında ona destek olur. bunlar, kara yüzlü ikiz kardeş gibidirler. en yumuşak şefkat gibi en kanlı iktidar da günah çıkarmaya gereksinir. batı’da insan bir itiraf hayvanına dönüşmüştür.

düşünün, 13. yüzyılın başında her hıristiyana yılda en az bir kez, hiçbirini es geçmeksizin, tüm kabahatlerini itiraf etmesi için verilen buyruk, kim bilir ne korkunç görünmüştür insanların gözüne.

diderot'nun öyküsünde iyilik perisi cucufa, cebinde bir sürü ufak tefek şey –kutsanmış tozlar, kurşun heykelcikler, bozulmuş badem şekerleri- arasında minik bir gümüş yüzük bulur. bu yüzüğün taşı ters çevrildiğinde, karşılaştığı cinsel organları konuşturur.

yasağın çevrimi: yaklaşmayacaksın, dokunmayacaksın, tüketmeyeceksin, haz duymayacaksın, konuşmayacaksın, ortaya çıkmayacaksın, neredeyse gölge ve giz dışında var olmayacaksın.

sansürün mantığı: buna izin olmadığını olumlamak, bunun söylenmesini engellemek, bunun var olduğunu reddetmek.

bir teşhirci ya da eşcinselin soykütüğüne bakın, mutlaka yarı felçli bir dede, veremli bir ana ya da baba veya bunak bir amca bulursunuz.

içimizde, kuşkulanmak ve gözetmek gereken değerli bir öge vardır, eğer sonsuz kötülükler doğurmasını istemiyorsak, ona bütün ilgimizi göstermeliyiz.

diğerlerininkinden farklı olarak bizim cinselliğimiz öyle yoğun bir baskı rejimine tabidir ki, tehlike artık buradadır; cinsellik, vicdan yönlendiricilerin, ahlakçıların, eğitbilimcilerin ve doktorların önceki kuşaklara aralıksız söyledikleri gibi tehlikeli bir giz olmakla kalmaz, yalnızca onu kendi gerçeğinin içinden çekip çıkarmak yeterli olmaz; çünkü eğer kendinde bu denli tehlike taşıyorsa, bu bizim onu –kuruntu, aşırı sivri bir günah duygusu ya da ikiyüzlülük olarak adlandırılabilecek nedenlerden ötürü- uzun zaman suskunluğa mahkum etmemizden dolayıdır.

en büyük görevi yaşamı sağlama, destekleme, güçlendirme, çoğaltma ve düzenleme olan bir iktidar en büyük üstünlüğünü nasıl olur da öldürme alanında kullanır? böylesi bir iktidar için ölüm cezası, aynı zamanda hem sınır, hem skandal hem de çelişkidir. idam cezasının, suçun kendisinin büyüklüğüne değil de, suçlunun canavarlığına, ıslah edilemez olmasına ve toplumun korunmasına istinaden yapılması da buradan kaynaklanır. başkaları için bir tür biyolojik tehlike oluşturanlar meşru yolla öldürülür.

intihar, –bu ya da öbür dünyadaki hükümdarın tek başına sahip olduğu ölüm hakkının bir tür zorbalıkla ele geçirilmesi olarak görüldüğünden eskiden cinayet olarak nitelendirilirdi.

intihar, yaşam üzerinde etkisini gösteren iktidarın sınırlarının ve çizgilerinin ötesinde kişisel ve özel ölme hakkını ortaya çıkarıyordu. böylesine tuhaf olmasına karşın düzenli, dışavurumunda bu derece değişmez olan, bu yüzden de kişisel özellikler ya da kazalarla açıklanamayan ölme azmi, siyasal iktidarın kendine görev olarak yaşamı yönetmeyi seçtiği bir toplumun ilk şaşkınlıklarından biri olmuştur.

erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biriydi.

cinsiyet, tersine, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

her birimizde küçücük olan ama yoğunluğunun her şeyden daha ciddi kıldığı bu gizin (cinsiyet) yanında, dünyanın bütün bulmacalarının çok daha hafif görünmesi..

tüylü yılan'da, kate, "her şey cinselliktir." diyordu. insan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzel olabilir. sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

**

neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

fil hantal bir hayvandır ama yeryüzünde yaşayan canlılar arasında en saygın canlıdır, en sağduyulu olanıdır. asla dişisini değiştirmez ve seçtiğini şefkatle sever. oysa onunla yalnızca üç yılda bir çiftleşir ve çiftleşmesi beş gün sürer. üstelik bunu yaparken öyle gizli bir tutum takınır ki, kimse onu bu durumda görmez; buna karşılık altıncı gün ortaya çıkar, her şeyden önce nehre gider, yıkanır ve sürüye ancak iyice arındıktan sonra döner.

fillerin yalnızca gizlilik içerisinde çiftleşmeleri utangaçlıklarındandır. dişi fil, ancak iki yılda bir kendisine yaklaşılmasına izin verir ve bu söylendiğine göre her seferinde beş günden fazla sürmez; altıncı gün ikisi de ırmakta yıkanır ve sürülerine ancak ondan sonra dönerler.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

aristo’nun dediği gibi, “dişi, dişi olarak basbayağı edilgen bir öge ve erkek, erkek olarak etkin bir ögedir.”

diogenes’in skandal yaratan hareketi malumdur: cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

diogenes: tanrım, açlığı gidermek için karnımızı ovuşturmamız yetse ne iyi olurdu.

antisthénes: içimde herhangi bir aşk isteği mi uyandı, ilk gördüğümle idare ederim ve yöneldiğim kadınlar beni sevgiye boğarlar; çünkü başka hiç kimse kendileriyle ilgilenmemiştir. ve tüm bu doyumlar bana öylesine coşkulu görünür ki, her birine başvururken, daha coşkulu bir doyuma ulaşmayı arzulamam; tersine daha bile az coşkulu olmalarını isterim; çünkü bazıları gerekli olanın sınırlarını öylesine aşarlar.

eğer doyurulmalarının olabildiğince zevkli olması için beklemiş ve dayanmışsak, açlık, susuzluk, aşk isteği, uykusuzluk, yemeden, içmeden, sevişmekten, dinlenmek ve uyumaktan aldığımız hazzın nedenleridir.

sokrat, günlük yaşamında itidali bu biçimde kullanmaktaydı: ancak, yemekten zevk alacağı zaman beslenirdi ve yemeğinin başına öyle bir durumda gelirdi ki, iştahı onun için bir çeşni halini alırdı. her tür içecek hoşuna giderdi; çünkü susamadan asla içmezdi.

beden için en uygun olan gölgenin uygunsuz görüntüleri gizlediği ve ertesi günün dinsel ibadetiyle araya bir gecenin uzunluğunu koyma olasılığını sağlayan andır.

bir insan karanlık ve basit bir varlığa sahipse, pek de onur verici olmayan bir hatası bile olsa, onu eleştirmeyiz. buna karşılık eğer saygınlığa ulaşmışsa, onurla ilgili bir hususta en ufak bir dikkatsizlik onu utanca boğar. insan ne denli gözdeyse, diğer kişiler üzerinde o denli otorite sahibidir ya da olmak ister.

çirkin ve kötüyü arzulamamış ve bunları yoklamamış olan bilge değildir; çünkü bu durumda, onun erdemliliğini olumlamasını sağlayan ve karşısında zafer kazandığı hiçbir şey yoktur.

istekler ve hazlarla mücadele, kişinin nefsiyle bol ölçüşmesidir.

diogenes aynı zamanda hem bedenin hem de ruhun terbiye edilmesini isterdi: iki idmandan her biri diğeri olmazsa yetersiz kalır; çünkü bedeni ilgilendiren ruhu da ilgilendirdiğine göre, sağlık ve güçlülük diğerlerinden daha yararsız değildir.

insan hazlardan uzaklaşarak itidalli olur; ama onlardan asıl itidalli olduğunda uzaklaşabilir.

nefsine hakimiyeti başkalarına hakimiyetini ılımlı kılar.

herkes kendi nefsi üzerinde erkek özelliklerini üstün kılmalıdır.

sofuluk, sözcüğün en keskin anlamıyla bir erkek erdemidir.

haz isteği doyumsuzdur ve akıldan yoksun kişide, her şey bu isteği tahrik eder. dolayısıyla eğer insan yumuşak başlı değilse ve otoriteye itaat etmezse, istek aşırı derecede artacaktır ve sözü geçen otorite açgözlülük yetisinin uymak zorunda olduğu logos’un otoritesidir.

yunanlılar erkeklerle oğlanlar arasındaki ilişkiyi vurgulamış, kabul etmiş, buna değer vermişlerdir; buna rağmen filozofları bu konuda bir sakınma ahlakı geliştirmişlerdir. evli bir erkeğin, cinsel hazlarını evlilik dışında aramasını tamamen kabullenmişlerdir ama ahlakçıları kocanın yalnızca öz karısıyla ilişki kuracağı bir evlilik yaşamının ilkesini geliştirmişlerdir. cinsel hazzın doğal bir kötülük olduğunu ya da bir kabahatin doğal lekelerinden biri olduğunu asla düşünmemişlerdir. ama doktorları, cinsel etkinliğin sağlıkla ilişkisinden kaygılanmış ve bu etkinliğin uygulamasıyla ilgili tehlikeler üzerine başlı başına bir düşünce geliştirmişlerdir.

bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin sağaltmanın olanaksızlığı..

bedeni ilgilendiren konularda yararlı olan, tam ölçüde olandır, çok ya da az miktarda olan değil. oysa bu ölçünün yalnızca bedensel düzeyde değil, ahlaksal düzeyde de anlaşılması gerekir.

bir mevsimin soğuğu, bedenin aşırı soğumasını engellemek için ısıtıcı bir rejimle dengelenmelidir; buna karşılık aşırı sıcak, yumuşatıcı ve soğutucu bir rejim gerektirir.

erkeklerin cinsel eyleme en çok itildikleri mevsim kış, kadınların ise buna en fazla eğilimli oldukları dönem yazdır.

diogenes pisagor’un kendisine aşk için hangi zamanın tercih edilmesi gerektiğini soranlara verdiği şu yanıtı da aktarır: “zayıf düşmek istediğiniz zaman.”

aristo, beynin cinsel eylemin etkilerini duyumsayan ilk organ olduğunu belirtir; çünkü beyin tüm bedenin en soğuk ögesidir. organizmadan saf ve doğal bir ısıyı çıkararak, tohum yayma genel bir soğuma etkisi yaratır.

erkeğin en güzel döl verme yetisine sahip olduğu varsayılan yaş görece ileridir: eflatun’a göre otuz, otuz beş yaş arası gibi. kızlar içinse evlenme olasılığını on altıyla yirmi yaş arasında öngörür.

kızların evlilik dönemini on sekiz yaş, erkeklerinkini ise otuz yedi ya da biraz daha erken olarak saptamak gerekir.

aristo’ya göre, eğer insanların çocukları çoğu zaman kendilerine benzemiyorsa, bunun nedeni yalnızca, o anda –cinsel eylem sırasında- yaptıklarını düşünecekleri yerde, ruhlarının birçok yönden çalkantıda olmasıdır.

eflatun: haz tüm bedeni kasar, kimi zaman onu sıçratacak kadar sıkar ve renkten renge sokarak, olabilecek her türlü devinimden geçirip, soluk soluğa bırakarak, anlamsız çığlıklarla genel bir aşırı uyarılma yaratır.

hippokrates: bir cinsin birleşmesi küçük bir saradır. (via demokritos?)

eylemin kendisinde, kadının hazzı erkeğinkinden daha az yoğundur; çünkü erkekte sıvı atımı ani bir biçimde ve çok daha şiddetli olur. buna karşılık kadında haz eylemin en başında belirir ve tüm duhul boyunca sürer. hazzı, ilişki boyunca erkeğe bağımlıdır. bu haz ancak erkek kadını azat ettiğinde durur. ve eğer kadın erkekten önce orgazm olursa yine de hazzı kaybolmaz; yalnızca başka bir biçimde duyumsanır.

cinsel birleşme kanı ısıtarak ve nemlendirerek adet kanamasının işini kolaylaştırır.

demosthenes: haz için hafifmeşrep kadınlara (fahişelere), günlük bakımımız için metreslere, yasal bir soyumuz ve yuvamızın sadık bir bekçisi olması için de karılara sahibiz.

ırza geçen, yalnızca kadının bedenine saldırır, baştan çıkaran ise kocanın gücüne.

zina yaptığına kanaat getirilen kadın, toplu ibadet törenlerine katılma hakkını yitirecektir.

bu arada evli olan erkeğe yasaklanan tek şey bir başka evlilik yapmaktır. kurduğu evlilik bağının sonucu olarak hiçbir cinsel ilişki yasağı konulmamıştır. bir ilişkisi olabilir, fahişelere gidebilir, bir oğlanın aşığı olabilir. evinde, elinin altında olan kadın ve erkek köleler de cabasıdır. erkeğin evliliği onu cinsel olarak bağlamaz.

kadın kocasına aitse de, erkek kendisinden başka hiç kimseye ait değildir.

bir fahişe ancak haz verebilir; sevgili bundan öte, gündelik yaşamla ilişkili zevkler verir; ama öz statüsüne bağlı olan belli bir işlevi, meşru çocuklar verme ve aile kurumunu sürdürme güvencesini yalnızca eş yerine getirebilir.

bir adamın evi, sahip olabildiği her şeydir.

sokrates: iyi kahyaları küçümseme; çünkü özel işlerin görülmesi, kamu işlerinin görülmesinden yalnızca sayısal olarak farklıdır; geri kalanı birbirine benzer. kamu işlerini yürütenler, özel işlerin yöneticilerinin kullandıklarından farklı adamlar kullanmazlar. ve adam kullanmasını bilenler, özel işleri de, kamu işlerini de iyi yürütürler.

evlilik ilişkisinin kökenindeki uygunsuzluk: erkek kendi adına karar verirken, kız adına ailesi karar verir.

malları eve sokan, genellikle kocanın etkinliğidir; ama bunların harcanmasını çoğunlukla düzene sokan, kadının yönetimidir.

tanrısal güç, ilkesinden hareketle, kadının doğasını ev içi işlerine, erkeğinkini ise dışardakilere uyarlamıştır. ama onları ortak niteliklerle de donatmıştır: her biri kendi rolü çerçevesinde, “verme ve alma” durumunda olduğundan, hane sorumlusu olarak etkinliklerinde hem toplamak hem de dağıtmak zorunda kaldığından, ikisi de eşit olarak bellek ve dikkate sahiptir.

kadın için zamanını dışarıda geçirmektense evde kalmak daha iyidir. erkek için ise dışarıdaki işlerle uğraşmaktansa evde kalmak daha kötüdür.

tanrılar atları atlar için, böcekleri böcekler, koyunları koyunlar için dünyanın en hoş şeyleri kılmışlardır. aynı zamanda insanlar için de hiçbir süsü olmaksızın, insan bedeninden daha hoş bir şey olamaz.

ksenofon, zorla alınan hazzın, istekle verilenden daha az zevkli olduğuna gönderme yapar.

eflatun, yakın akrabalar arası cinsel ilişkiyi örnek alır: nasıl olup da insanın ne denli güzel olurlarsa olsunlar, kız ve erkek kardeşlerine, kızlarına ve oğullarına karşı istek dahi duymaz hale geldiğini düşünür. bunun nedeni, ezelden beri insanların bu eylemlerin tanrısal güç açısından bir nefret konusu olduğunu duymuş olmaları ve kimsenin bu konuda başka bir dil duyma fırsatı bulunmamış olmasıdır. dolayısıyla tüm kınanması gereken cinsel eylemlerle ilgili olarak, kamunun oy birliği halindeki sesine aynı biçimde dinsel bir karakter yüklenmesi gerekmektedir.

adil olmak isteyen hükümdar, önce kendi karısına karşı adil olmalıdır.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

diogenes: insan, haz ilişkileri çerçevesinde egemen olunan rolünü oynuyorsa, siyasal ve kamusal etkinlik çerçevesinde gerektiği biçimde egemen bir rol oynayamaz.

eflatun: günün birinde ne alanda olursa olsun mükemmelleşmek isteyen, çocukluğundan itibaren bu konu üzerine dikkatle çalışmalı ve bu konuyla ilgili olan her şeyi hem eğlence hem de esas uğraşı olarak görmelidir.

**

düşler: beden düzeyinde eksikliği ya da fazlalığı olan şeyi, ruh düzeyinde de korku ya da arzu olan şeyi dile getirir.

eller, efendi durumundaki cinsel organın talebine itaat eden hizmetkarlar gibidir.

düşleri ender olaylara göre değil, sıklıkla olan durumlara göre yorumlamak gerekir.

musonius: selamete ermek isteyenler, kendilerine sürekli özen göstererek yaşamalıdırlar.

artık başıboş dolaşma. hedefe doğru koşuştur. boş umutlara veda et. hala kendini anımsayabiliyorsan, henüz zaman varken, kendi yardımına koş.

epikuros: insanın ruhuyla ilgilenmesi için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

seneca: günden güne kötüye gitmeyen, hiçbir şeyle engellenmeyen bir şey aramalıyız. nedir bu? dürüst, büyük, iyi bir ruh! buna insan bedeninde oturan bir tanrıdan başka ne denebilir? bu ruh bir roma atlısının bedenine inebildiği gibi, bir azatlının, bir kölenin bedenine de düşebilir. bir romalı atlı ya da bir azatlı, bir köle nedir? insan gururunun ya da haksızlığın yarattığı adlar. küçücük bir evden göğe uçabilir insan; yeter ki kalk ayağa..

epiktetos: (bir kent müfettişine) bir eşeğe kötek atmak, insanları yönetmek değildir. bizi, akıllı insanlar gibi, neyin yararlı olduğunu göstererek yönet ki seni izleyelim. neyin zararlı olduğunu göster, ondan sakınalım. bizi, kendi kişiliğinin ateşli birer taklitçisine dönüştür. bunu yap, bunu yapma, yoksa seni zindana atarım. akıl sahibi insanlar, asla böyle yönetilmez. ama, zeus’un buyurduğu gibi bunu yap; çünkü yoksa zarar görürsün. ne zararı? kendi görevini yapmamış olmanın getireceği zarardan başka bir şey değil.

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

galenus: çok fazla ve çok azdan kaçınmak gerekir.

efesli rufus: en iyisi, insanın, hem ruhun arzusu hem de bedenin gereksiniminin baskısında olduğunda cinsel yaklaşımda bulunmasıdır.

epikurosçular ve kinikler, ilkesel olarak evliliğe karşıydılar. stoacılar ise, en başından evlilik yanlısıydı.

kim filozof olmak istiyorsa evlenmelidir.

plutarkhos: yalnızca yatak zevkleri için gerçekleştirilen evlilikler vardır. bunlar, her biri kendi bireyselliğini koruyan ayrışmış ögeleri üst üste getiren karışım kategorisine aittirler. bunun yanı sıra, çıkar evlilikleri vardır. bunlar da, ögelerin yeni ve güçlü bir birlik oluşturduğu, ancak her zaman birbirinden yeniden ayrıştırılabilecek olan karışımlar gibidir. örneğin bir omurganın parçaları gibi. tam erimeye gelince, artık hiçbir şeyin bozamayacağı yeni bir birliğin oluşmasını sağlayan erime, bunu ancak eşlerin birbirine aşkla bağlı oldukları aşk evlilikleri gerçekleştirebilir.

plutarkhos: ışık söndüğü andan itibaren tüm kadınlar eşdeğerdir.

roma'da, iyi aile çocuğu delikanlının yerini köle almıştır.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

bekçinin olmadığı yerde, meyve toplamak pek hoştur.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

plutarkhos: şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında, günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini..

bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. sonra, başlangıçta utangaçken, rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

7.10.2011

seks

michel foucault

"şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir." (plutarkhos)

bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. sonra, başlangıçta utangaçken rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

plutarkhos: ışığı söndürünce tüm kadınlar aynıdır. 

erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biridir. 

neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir? 

diogenes'in skandal yaratan hareketi malumdur: cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı. 

tüylü yılan'da, kate, "her şey cinselliktir." diyordu. insan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzeldir! sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

2.05.2011

227 sayfa

murathan mungan

ucuzluk karşısında en iyi yürüme tarzı, sırtını dönüp gitmektir.

dünyayı ait olunacak bir yer sanmak gibi genç yaşta farkına varamadığı yanılgıları vardır insanın. oysa ve de ancak dünyada iğreti olduğunuzu anlarsınız, yerlisi olursunuz dünyanın.

"ya bir yol bul, ya bir yol aç ya da yoldan çekil." (konfüçyüs)

birikmiş emek günün birinde iyi bir ürünle geri döner size; ama aslolan sürekliliktir. bize, edebiyat maceramıza onay veren, neye borçlandığımızı tam olarak bilemediğimiz tek tük örnekler değil, verimlerimizden ortaya çıkan toplamdır. hevesi hayat yapan budur.

sinoplu filozof diyojen'e göre, insanların filozoflara değil de dilencilere sadaka vermesi, günün birinde kendilerinin de kör ya da topal olabilecekleri korkusuyla ilgilidir. korku üzerinden dolayımlanmış bir empati kurma ilişkisi ve kader karşısında bir tür korunma isteğidir bu.

eski bir çin atasözü, "ay'a işaret ederseniz, budala ay'a değil, parmağınıza bakar." der. gerçekliğin bir türüne pek uygun düşen bir söz olmakla birlikte, gene de o parmağa, parmağın sahibine ve parmağın işaret etmekteki niyetine bakmak da gerekmez mi? atasözleri, özlü deyişler, eski deyişle "darbımesel"ler, gerçekliğin bütününü kuşatmak konusunda sanıldığı kadar güvenli değildirler. görüşlerimizi bunlara yaslarken dikkatli olmak gerekir. hem o parmağın işaret ettiği, sizin bildiğiniz ay olmayabilir.

edgar degas: desen görülen şey değildir, başkalarına gösterilmesi gereken şeydir.

milyonlarca türkan şoray hayranından acaba kaçta kaçı türkan adının ne anlama geldiğini merak edip araştırmaya kalkmıştır? tarihte sultan olarak bilinen ilk türkan -o zamanlar "hatun" dense de- büyük selçuklu imparatoru melikşah'ın karısı karahanlı soyundan gelme terken hatun'dur. bugün türkan diye kullanılan adın doğrusu da terken'dir. "hakim, hükümdar, melik" anlamına gelir. gene de bizim tek sultanımız türkan şoray'dır.

"kurallara inanmam. onlar sadece istisnai durumlar için geçerlidir."

doris dörrie: hangi nedenle olursa olsun, bireyselliğini korumaya çalışan insanlara salt bu yüzden acı çektirmek bir ırkçılık çeşididir.

heinrich mann: biz insanlar, parçalanmış, yabancılaşmış bir gezegenin parçalarıyız. yeryüzü bizim vatanımız değil. onun üzerinde büyük bir susuzlukla vatanımızı arayarak yabancı gibi dolaşıyoruz.

içinde kaç milyar insan yaşıyor olsa da, dünya denen şey ne büyük bir yalnızlık!

picasso: herkes resmi anlamak istiyor. neden kuşların ötüşünü anlamaya çalışmıyorlar? gece, çiçek, kişiyi çevreleyen her şey neden anlaşılmaya çalışılmadan sevilir de resme gelince herkes anlamayı şart koşar?

edgar degas: desen biçim değildir, biçimi görme yoludur.

yalnız alanları, meydanları yoktur edebiyatın. keçiyolları da vardır. gürültüsüz yazarların tadına onlara tırmanmayı bilenler varır ancak.

"eğer 10 kişi size kuyruğunuz olduğunu söylüyorsa, dönüp ardınıza bakmalısınız." (amerikan sözü)

ona en çok gereksinim duyduğunuz anda okumak, bir kitabı anlamanın en uygun zeminidir.

irvin yalom: insanı iyileştiren terapi değil, doktor ile hasta arasındaki ilişkidir.