can dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
can dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.04.2019

uzun lafın kısası

balzac:
güzel bir yaşam, en sağlam akıl yürütmeden daha güçlüdür.

dante: cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

nietzsche: herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur.

albert camus: hemcinslerinin basitliğini bütün çıplaklığıyla görmek, aslında insana acı veren bir deneydir.

dan brown: hiçbir şey, amacı olan bir dehadan daha yaratıcı, daha yıkıcı değildir.

ahmet hamdi tanpınar: bir cemaate ruhunu veren sanatkârdır. sanatkâr ilâve eder, sanatkâr tamamlar, sanatkâr yaratır. büyük realite, fikir ve sanattır.

antoine galland: büyük teşebbüslerin çoğunu bekleyen hazin bir kader var.

cemil meriç: dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

can dündar: iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.

hermann hesse: şu insanlar yok mu, karşılığında para gelsin yeter ki, isa'nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler.

gogol: bir erkek gönlünü bir kıza kaptırdı mı suya basılmış pabuç köselesine benzer. istediğin gibi eğer, bükersin onu.

jack london: cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.

25.06.2016

aşka veda

can dündar

iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.

insan vücudunda görevini yaparken kanla dolan iki organ var: biri kalp; diğeri erkekte penis, kadında klitoris. aşkı sekse bağlayan en somut kanıt bu galiba.

shakespeare: acıkan şehvet, ruhu ezip geçer.

bu gece tek kişilik sofranıza çift kadeh koyun. izleyin canlı yayında potansiyel katillerin buselerini. siz içtikçe canlansın o güzelim anılar. unutmayın ki, yalnızlığın da kahredici bir tadı var.

modern rus edebiyatının kurucusu sayılan puşkin, kitaplarında romantik şiirlerini yayımlarken günlüğüne pornografik içgüdülerini yazıyordu. puşkin'e ait olduğu iddia edilen gizli günce'yi okurken sevgilisi için söylediği iki cümle dikkatimi çekmişti: "hangi biçimi istersem, o biçimi alabileceğini düşünmüştüm. sadece tanrı'nın yaratış anında hissedebileceği bir coşkuyla doluydum."

ilkbaharda çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen; sonbahardaysa fedakârlık.

çocuklara, "aşk nedir?" diye sormuşlar. şöyle demiş afacanlardan biri: "anneannem sırtından hasta olmuştu. eğilemediği için ayaklarına oje süremiyordu. dedem, devamlı elleri titremesine rağmen anneannemin ayaklarına oje sürüyordu. bence aşk budur."

"dost düşman söz eder kendi kavlince
kınanmak yiğit başına
bu ne ayıp ne de yasak
öylece bir gerçek
kendi halinde belki yaşamama sebep"
(ahmed arif)

günseli inal: bir toplumda kadın şairin varlığı, o toplumun ilerleme ve uygarlık düzeyi göstergesidir.

inanılmaz bir sahneydi okuduğum: görmeyenler arası futbol müsabakası.. görmeyen bir forvet, görmeyen bir kaleciye penaltı atacak. iyi de kaleyi nasıl "görecek"? işte halis kuralay, ayşe arman'a buna buldukları çözümü anlatıyordu. kale direği niyetine, görmeyen iki insan koyuyorlarmış. penaltıyı çeken bağırıyormuş: "sağ kale direği?" karşıdan ses geliyor: "buradayım!" "sol kale direği?" "ben de buradayım!" "kaleci?" "burada!" şut!

defosuz insan beklentisinin, sadece hayalperestlik değil, aynı zamanda haksızlık olduğunu erken anladım.

refik halit karay, "üç nesil üç hayat" kitabında, "meşrutiyet öncesinde aşk, gizli ah'lar, of'lar, iç çekmeler, iğne ipliğe dönmeler, verem olmalardan ibaretti." diye yazar. delikanlı, yüzünü bile göremeden sevdiği yavuklusuna aşkını ilan etmek için penceresi önüne bir parça kömür, bir limon, bir de kuru ekmek bırakır. kömür, "aşkından yandım kavruldum." demektir. limon, "sevdanla sararıp soldum." kuru ekmek ise, "yeter ki kavuşalım, ömrümce kuru ekmek yemeğe razıyım."

refik erduran ağabeyimiz 70 yaşında amerika'ya gittiğinde, "mavi hapı denediğini açıklayan ilk türk" oldu ve izlenimlerini milliyet'e yazdı. zafer satırlarında, iktidara kavuşmuş bir liderin coşkusu vardı: "ne yalan söyleyeyim, böyle bir deneyimi gençliğimde bile yaşamadım. yüzde 100 değil, yüzde 110 başarı."

nietzsche: insan kirli bir nehirdir. kirli bir nehri, kirlenmeden içine alabilmen için deniz olman gerekir.

sokakta şiddetin, sinemada pornonun hüküm sürdüğü 1970'lerin sonlarında sevgili hocam prof. ünsal oskay, "eros'un ölümü"nden söz ederdi bize, üniversitede. dünya hızla ve acımasızca değişirken yaşadığı ekonomik ve kültürel sarsıntının nedenlerini kavrayacak birikime sahip olmayan kesimlerin nasıl husumete sürüklendiğini anlatırdı. sıradan insan, bu husumeti iktidara değil, en yakınındaki benzerlerine yöneltir; şiddete, kabalığa, zorbalığa başvururdu. kitlelerin ruh sağlığı bozuldukça eziklikten doğan bir üstünlük duygusu ve sadizm öne çıkardı. bu, yaşama sevincinin ölümünün habercisiydi.

mutluyu oynamak, kırık kalplerin ayakta kalma yöntemidir.

o küçük ayrıntılar! sıradan, önemsiz, manasız görünen detayları gündelik hayatımızın. aslında ne çok anlam yüklüdürler ve ne çok gizli hastalığı ele verirler! yıllar önce bir arkadaşım evini terk ederken, "lavaboda sıkılmış diş macunu artıkları görmeye dayanamıyorum." demişti.

"insanın hası, beraberken değil, ayrılırken belli olur." derler.

karacaoğlan, "ay doğup da şafak atmada sandım / meğer yârin düğmeleri çözülmüş," diyerek divan şiiriyle dalga geçer. fecrin onun dünyasında daha somut ve dünyevi bir anlamı vardır. sevgili üzerinden allah'a ilanıaşk etmez; tersine, "öpülmemiş kızların kabul olmaz orucu" diyerek, aşka mani olan bir inanç sistemine posta koyar.

kant'ın dediği gibi, "mutluluk aklın değil, tahayyülün bir idealidir."

aşk -çoğu zaman karın doyurmasa da- hissiyatların en eşsizi, performansın katıksız besleyicisi ve bilinen en iyi ses açıcıdır. aşkla çınlayan yüreğin sesi, semaya vurur.

bugün sevdalılara yollanacak ne kadar şiir, söylenecek ne kadar şarkı, kulaklarına fısıldanacak ne kadar aşk sözcüğü varsa çoğu, sevdası uğruna gemileri yakmayı göze almış cesur âşıkların eseridir.

imajını bozan bir aşk, aşkını gömen bir imajdan evladır. seni ebediyete taşır.

şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş. merak edip sormuş beyaz adam: "niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?" "buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da ondan," deyip gülmüş yerli: "ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor?"

11.04.2014

akp ve laiklik

erdal inönü

gençliğimde dini öyle ciddiye almadım. onun için bundan sonra da yapamam. oysa toplum açısından dini ciddiye almak gerekir; onu şimdi görüyorum. gençken "tamam din var; ama biz başka bir şey yapacağız" diyordum. siyasete girince zaten toplumu etkileyen bir güç olarak dinin nedenini anlıyorsunuz. o bakımdan "din daha iyi uygulansa" diye aklınızdan geçiyor; ama onu yapacak zamanınız kalmıyor artık.

can dündar: dinde reform gibi bir çalışma mı?

erdal inönü: bir çeşit reform gibi olması lazım. yani bir yorum getirmek lazım. ama bütün bir hayat isteyen bir iştir o. pek çok kimse hemen karşı çıkar, insanları öldürmeye kalkarlar. onları göğüsleyecek zaman ve enerji gerekir. onu başkası yapabilir. atatürk'ten beri fiilen reform yapılmış; ama bunun teorisi yapılmamış. teorisini yapmadan, eylemli olarak yapmak, yani yönetim üzerinde caminin egemenliğini kırmak; ama dini ortadan kaldırmamak, kuranı kerim'e yorum getirmemek.. bu yeterli değil; sürekli olarak bir irtica tehdidi oradan geliyor. çünkü kuran'ın kendisi yönetime de karışıyor. dolayısıyla siz istediğiniz kadar "karışmayın" deyin, inanan birisi "kitap öyle demiyor" diyor. ona bir yorum getirinceye ve o yorumu kabul ettirinceye kadar o tehlike her zaman olacaktır.

can dündar: ama şeriatı, türkiye için yakın bir tehlike olarak görmüyordunuz, anladığım kadarıyla.

erdal inönü: hayır. o zaman görmüyordum. çünkü hükümette öyle bir şey yoktu. özal ona dikkat ediyordu.

can dündar: bugün bir tehlike hissediyor musunuz?

erdal inönü: bugün durum öyle değil. bugünkü başbakan (erdoğan) ve bakanları açıkça "laiklik başka bir şeydir, yanlış anlaşılıyor" diyorlar. babamdan da duymuştum: "laikliğe karşı olanlar, ilk olarak 'canım şunu bir tarif edelim, laiklikten ne anlıyoruz' derler. işe öyle başlarlar." derdi babam. şimdi başbakan (erdoğan) onu yapıyor. o bakımdan aldıkları bazı kararlar, milli eğitim bakanlığı'nın bazı davranışları, tesettürü yaygınlaştırmaları, bunların başka bir havada olduklarını gösteriyor. özal zamanında böyle bir şey yoktu.

11.05.2012

dil kurultayı

can dündar

dolmabahçe sarayı'nda abdülhak hamit'e özel bir ziyafet veriliyordu ve davet eşliydi; yani lüsyen de gelecekti.

dil kurultayı hala gündemdeydi; muhakkak ki o konu da sofrada tartışılacaktı. kurultaydan çıkan "imal edilecek yeni kelimeleri bir hamlede dilin bünyesine sokma" kararı, birçok kalem erbabını rahatsız etmişti. gazi'nin sofrasında en son yaşananlar herkesin dilindeydi.

anlatılanlara bakılırsa reisicumhur bir gece bu hamle konusunda sofradakilerin onayını aldıktan sonra yunus nadi'ye dönüp "siz ne dersiniz?" diye sormuştu. "bendeniz 'olmaz' derim efendim." cevabını vermişti yunus nadi. gazi inkılap bahsinde tavizsizdi. bu itiraz karşısında sertleşmiş, "öyle ise bu masanın başından kalkınız nadi bey!" diyerek nadir nadi'yi kovmuştu.

sonra falih rıfkı'ya dönüp aynı soruyu ona sormuştu: "sen ne dersin?" "bendeniz de 'olmaz' derim efendim." "öyleyse sen de kalk!"

sofranın kıymetli sandalyeleri birer birer boşalırken sıra necmettin sadak'a gelmişti. gazi, "sizin fikriniz nedir necmettin bey?" diye sorunca sadak cevap bile verememiş, kendisini bekleyen hükmü bizzat icra ederek "müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim." demişti.

13.11.2011

erdal inönü ile söyleşi

can dündar

paralardan atatürk resminin kaldırılması

erdal inönü: oradaki amaç başka. orada estetik değil, devlet anlayışı söz konusu. babamın anlayışı şuydu: devletin parasında cumhurbaşkanının resmi olur. atatürk'e saygı başka mesele; ama vatandaşlar devletin başında kim olduğunu bilmeli. bunun görüneceği yer neresiyse orada görünmeli.

bu, devlet yönetimi anlayışıydı. babam çok meşrutiyetçiydi. bütün hareketlerinde buna dikkat ederdi. cunta kurmak, birtakım tertipler yapmak gibi işlere hiç girmezdi. yönetimini de hep meşru usullere dayandırırdı. paralara, pullara zamanın cumhurbaşkanının resminin basılması o yüzden oldu. bunun yanlış anlaşılacağını düşünmedi o zaman. tabi demokrasiye geçince her şey istismar edilebiliyor; onu düşünmedi, normal bir davranış diye gördü.

atatürk'e saygısını her zaman ifade ederdi; ama bu devlet yönetimi anlayışı da gene çok saygı duyduğu, dikkat ettiği bir konuydu.

muhalifler

can dündar: o dönem babanız, atatürk'ün eski muhaliflerini (kazım karabekir, refet belen, rauf orbay) yeniden kazanma, onlarla tekrar dostluk kurma çabası içindeydi. babanızın onları yeniden kazanmaktaki amacı neydi?

erdal inönü: amacı açık: "atatürk öldü. bir büyük savaş karşısındayız. acaba devrimleri yaşayabilecek mi?"

şimdi eskiye dönülecek, şeriat gelecek korkuları var. batı'da da böyle bir beklenti var. eskiye dönmek isteyen, birikmiş, bastırılmış bir muhalefet var. onlar çeşitli entrikalar yapabilirler. onlara karşı durmak için birlik gerekir. bunlar tanınmış insanlar. onları kazanması, bu gerici muhalefete karşı onlarla birlikte karşı durabilmesi önemliydi. ben de olsam öyle yapardım.

atatürk'ün büyük gücü ortadan kalkınca iş başına geçen insan güçlenmek ister. maksadı oydu sanıyorum ve onda başarı sağladı. hepsi beraber çalıştılar, atatürk ilkelerine karşı bir şey söylemediler ve devrimlerin yaşamasına yardımcı oldular. 

inönü-atatürk kavgası 

erdal inönü: bu konu sık sık açılır: "niye kavga ettiler?" diye sorarlar. ben de derim ki: "asıl nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalıştıklarını sormak daha iyi bir soru olur. çünkü bunun örneği çok az dünyada. böyle devrim yapan, yeni devlet kuran bir başbuğ, bir başkan, yanındaki insanları sürekli değiştirir. böyle bir liderin, yıllarca değişmeyen birisi ile çalışması çok az görülen bir şey; ama türkiye'de bu olmuş.

atsızcılar 

erdal inönü: hasan ali yücel'in milli eğitim bakanlığı zamanında ankara'da bir dava oldu. nihal atsız, o akımın başındaki insandı. turancılıkla ilgili yazılar yazardı. hasan ali bey, onun aleyhinde bir dava açtı galiba. dil fakültesi'nde nümayişler oldu. öğrenciler rektörü istifaya zorladılar. onun üzerine nihal atsız ve çevresi, fakültedeki pertev naili boratav, niyazi berkes, behice boran gibi bazı hocaları "komünistlik propagandası yapmakla" suçladılar. fakülte kurulu "onlar derslerini veriyorlar. doğru dürüst bilim yapıyorlar. suçlu değiller" diye karar verdi. fakat haklarında yazılanlar o kadar aleyhlerinde bir intiba yarattı ki meclis onların kadrosunu kaldırdı. onlar da bunun üzerine avrupa'ya gittiler. tabi onların gidip fransa'da yaşamak zorunda kalması büyük kayıp oldu.

1946 seçimleri

can dündar: 1946 seçiminin hileli olduğu çok yazılıp söylendi. sizin gözleminiz var mı?

erdal inönü: evet, muhalifler bazı usulsüzlükler olduğunu söylediler çok. babam o eleştirilere de üzülüyordu gördüğüm kadar. aslında görünen bir usulsüzlük yoktu; ama daha seçim biter bitmez celal bayar bir demeç verdi ve "istanbul'dan başlayarak çok önemli usulsüzlükler, hileler yapıldığını" söyledi. ondan sonra bu suçlamalar hep devam etti. oysa söylenen usulsüzlüklerin hepsi gerçek bile olsa, seçimi kazanmalarına yetmiyordu; çünkü zaten o kadar çok adayları yoktu. belki birkaç tane daha fazla milletvekili çıkarabilirlerdi; ama iktidar olmalarına olanak yoktu. yani seçimin sonunu etkileyen bir usulsüzlük değildi bu. ama tabi seçimde dürüst olmak gerekir. bir tane olsa bile usulsüzlük olmamalı. o bakımdan eleştirilerin bir kısmı herhalde doğruydu.

örgütlerin fazla bir şey yapmasına pek imkan yoktu. çünkü karşı partilerin örgütleri birbirini kontrol eder. kimseyi suçlamak istemem; ama bazı bürokratların rahatsız olabilecekleri ihtimali akla yatkın geliyor. çünkü ilk defa bir seçimle, yıllardır iktidarda olan parti yerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bu olmasın diye işgüzarlık yapmış olabilir bazı illerdeki yöneticiler. yeni bir rejime geçerken buna alışmak kolay değildi. daha önce "devleti, partiyi kollama" alışkanlığı kazanmış insanlar, birdenbire kolladıkları partinin zor durumda kaldığını görüyorlar ve bir şey yapmak istiyorlar. ben bunu normal karşılıyorum. mesele, bunun doğru olmadığını söylemeye devam etmekti. ondan sonraki seçimlerde de zaten olmadı.

dp karşısında alınan yenilgi

can dündar: siz bu seçim yenilgisini neye bağlıyorsunuz?

erdal inönü: değişiklik isteği. babamın bana yazdığı cevap mektubunda da vardı: "birçok neden söyleniyor, 'şu yüzden, bu yüzden kaybettik diye'; ama bence bu toplumun normal değişim isteğidir. o yüzden kaybettik. bundan sonra görevimize devam edeceğiz" diyordu. bence de mesele oydu. değişim isteği normal bir istektir. yoksa 2. dünya savaşı'na girmemek, aslında inanılmaz bir başarıydı. onu yapmış bir devlet başkanının tekrar seçilmesi beklenirdi; ama olmadı. toplumlar geçmişi düşünmüyorlar. churchill de savaşı kazandı, seçimi kaybetti biliyorsunuz; bundan büyük örnek olamaz.

27 mayıs 1960

erdal inönü: babam memnun değildi durumdan. üzülmüştü demokrasiye olanlara. bir kesinti. o kadar uğraşarak, muhalefetin bütün sıkıntılarını göğüsleyerek seçime hazırlanırken böyle bir şey olması aslında onun için bir şoktu.

erol ağagil anlattı bana: 27 mayıs'ta teğmenmiş. ihtilal olunca harp okulu'nun alay kumandanıyla beraber mebusevleri'ne, babamın oturduğu eve gelmişler. babamın yanına çıkmışlar. alay kumandanı babama selam vermiş, kim olduğunu söylemiş. onun üzerine babam ona fırsat bırakmadan "çok kötü bir iş yaptınız" demiş. albay izah etmeye çalışınca da "çık dışarı" demiş. ağagil, "biz konuşamadan çıktık" diye anlattı. dedi ki: "o zaman herkes çok mutluydu, herkes bizi kutluyordu. bir tek ismet paşa 'çok kötü bir iş yaptınız' dedi bize."

bunu ben de sonradan fark ettim.

demokrasi yolunda çok zorluklardan geçiliyor; o yolu bırakmamak lazım. bıraktığın zaman baştan başlıyorsun çünkü. o bakımdan, olmasaydı daha iyi olurdu. baskılar, sıkıntılar oluyor ama o çerçeveyi bozmamak lazım. eninde sonunda o baskılar geçiyor ve halkın iradesiyle daha iyi noktalara geliniyor; ama kesinti yaptığınız zaman baştan başlıyorsunuz. zaman kaybından başka bir şey değil.

can dündar: ismet paşa, eleştirilerin gerçek hedefinin atatürk olduğunu; ama onu eleştirmeye cesaret edemeyenlerin kendisine saldırdıklarını söylerdi.

erdal inönü: evet. atatürk'e dil uzatmaya çekiniyorlardı ama atatürk döneminde yapılan, beğenmedikleri her şeyi babama yüklüyorlardı. babam da bunu zevkle karşılıyordu. "atatürk'ün şöhreti zarar görmesin" diye bütün sorumluluğu üzerine almaya, cumhuriyet dönemi icraatını savunmaya devam etti ve sonunda da başarı sağladı. atatürk'ün şöhreti artarak devam etti. bu, bence önemli bir başarıydı.

1989 belediye seçimleri ve iski skandalı

can dündar: 1989 belediye seçimlerinde ankara, istanbul, izmir'i almıştınız.

erdal inönü: evet, bizim için en büyük zafer oydu. büyük kentlerin çoğunda kazandık. özellikle istanbul'da nurettin sözen'in kazanması büyük sürpriz olmuştu. kimse beklemiyordu. aday olmak, sözen açısından cesaretti; ama iyi kampanya yaptı ve kazandı. tabi çok mutlu olduk. özal çok üzüldü. galiba keçeciler, "üzerimizden silindir geçti." gibi bir şey söylemişti.

sonra özal, "aldıkları belediyeler sonunda başlarına bela olacak." gibi bir şey söyledi. ama tersine, shp'li belediye başkanları çok başarılı hizmetler yaptılar.

can dündar: ama iski skandalı özal'ı haklı çıkardı.

erdal inönü: o mesele, aleyhimize kaynayan bir kazan oldu. benim orada bir kusurum yoktu; ama sonunda gene üzerimize kaldı. oysa daha duyar duymaz onu mahkemeye vermiştik. hepsi mahkum oldu. yani gerekeni yaptık; ama mesele kapanmadı. nedense iş aleyhimize döndü. sosyal demokrat partilerin böyle bir kaderi var. batı'daki sosyal demokrat liderlerden bir ikisi de söylemişti bunu: böyle olaylar orada da oluyordu ve "her nasılsa" diyorlardı, "sağdaki partiler böyle bir suistimal yaparlarsa unutulup gidiyor; ama bizden birisi yaparsa en başta kamuoyu affetmiyor." hep bize onu söylüyorlar. herhalde sosyal demokrat partiler erdemli olma iddiasındalar. ama ötekilerin öyle bir iddiası yok. onlar herkesi kazandırmak iddiasıyla yola çıkıyorlar. o, daha güvenlikli bir yaklaşım.

4.12.2010

lüsyen

can  dündar

"vatan, insanın mutlu olduğu yerdir."

"buluşma, vedanın kız kardeşidir." (lüsyen)

"bir şeyi tercih, o olmayandan vazgeçmektir." (abdülhak hamit)

balzac: bir büyük tutku, bir şaheser kadar az bulunur.

zaman, büyük bir mihenktir.

"aşığı olmayan dilber, hastası olmayan tabip gibidir."

"insanın ihsanını ancak aşk lutfeder."

"zindelik, en gıpta edilecek diriliktir."

oscar wilde: baştan çıkma ve azdırılma duygusundan kurtulmak için tek çıkar yol, ona boyun eğmektir.

"bu fani dünyada hiçbir şey aldırmaya gelmez."

"yaz! yeryüzünde buna denk düşen hiçbir zevk ve saadet yoktur."

"en büyük düşmanın, kendine rağmen, kendinde, kendinin hakikatini gizleyendir." (abdülhak hamit)

"sen asla kendinde bir başkasının gölgesine tahammül edemeyecek insansın."

"ıstırap bir meyvedir; yediğiniz nispette yaşamış olacaksınız."

bir yangın, şahane bir şehri küller vadisine dönüştürür.
bir olay, okyanus gibi bir kalbi gözyaşına dönüştürür.
ölüm, görkemli bir beyni akrep yuvasına çevirir.
bir zelzele, dağları bir avuç toza indirger.
bütün bunların olması mümkündür. çünkü sen benden uzaksın. (abdülhak hamit)

"yaşlılık ve ölüm, doğduğumuz andan itibaren bize doğru gelmeye başlarlar."

"kavga eden tarafların güvenleri azalınca kavga karmaşık hale gelir." (lüsyen)

"iyi bir birlik, eğer kötü unsurlarla çevrilmişse ilk misyonundan sapıverir." (lüsyen)

hamit, iki hafta evvel darülbedayi sanatkarlarının çiftlik'te gazi tarafından ağırlandıklarını işitmişti. gazi orada elini öpmek isteyen tiyatro oyuncularına müsaade etmemiş, "biz hepimiz mebus olabiliriz, vekil olabiliriz; hatta reisicumhur olabiliriz; ama sanatkar olamayız. böyle olunca sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür" demişti.

fener sönünce her şey asıl yüz ifadesini alır.

derler ki "zaman, küçük ıstırapları dindirir". fakat büyükleri çoğaltıyor.

"hayatımızın bundan ibaret olduğuna inanmak istemiyorum. bu kadar şeyleri düşünebilen, düşündürebilen, düşündüklerini başkalarına bırakan ve fikirleriyle onların arasında yaşayabilen bir dimağ, nasıl sadece toprak oluverir? ben faniliğe, yok olmaya inanamıyorum. ruhun cisimden ayrı, yalnız başına kalmasına aklım ermiyor." (abdülhak hamit)

mithat cemal: namık kemal'i 1 imamla 3 hamal gömdü; bu, saray devrindedir. fikret'in cenazesini aşiyan'ın 2 odasını dolduramayan bir zümre taşıdı; bu, meşrutiyet'tedir. hamit'in tabutunu bir kolundan bir millet, bir kolundan bir devlet tutarak kaldırdı; bu, cumhuriyet'tedir.

ibnülemin mahmud kemal, cenazede "merhum, hayatta çok çekti" diyen birine tebessümle şu cevabı verdi: "hamit, çok değil, 3 şey çekti: buldukça akşamları mey, sineye dilber ve hazineden para."

4.07.2010

anka kuşu

can dündar

"askerlik, insanların bir şey yapmadan, büyük bir görev yerine getiriyormuş rahatlığıyla yaşadıkları bir alandır." (tolstoy)

türkiye gibi ülkelerde bir insan bir alanda sivrildi mi, artık her alanda ondan hizmet beklerler.

yetenek iyi bir şey ve bir ölçüde gerekli. zeka da öyle. ama buluş yapmak için başka şey gerekiyor: gerçekten bir şeyi bulmak istemek, o işle sürekli, inatla uğraşmak, başka bir işle uğraşmadan onu sonuca götürmek. şans tabii faydalıdır her zaman, yani yeteri kadar çalışırsanız şansın da faydası oluyor.

ismet inönü: hitler bizden önce hazırlanmaya başladı. yıllarca çalıştı, ordusunu hazırladı, insanlarını hazırladı. en büyük güç olarak ortaya çıktı. ondan sonra etrafa saldırmaya başladı. etraftakiler önce şaşırdılar; ama eninde sonunda toparlanacaklar, bir araya gelecekler, yükselecekler ve ondan sonra hitler'in önüne geçecekler.

hayri dener: bilim hem güzeldir hem korkunçtur. güzeldir; çünkü bilimsel kuralları türkiye'de öğrenseniz de, bunlar bütün dünyada geçerlidir. ama korkunçtur; çünkü insafsızdır; bilim kuralları hiçbir şekilde taraf tutmazlar, o kurallara uyan insanlara kolaylık gösterirler, uymayan insanları da ezip geçerler.

churchill'in o zaman babama yazdığı meşhur bir mektubu vardır: "şimdi önemli bir dönemi kapattığımız zaman.. size beraber olduğumuz zamanlardaki iyi hatıralarımı söylemek istiyorum. başarılarınızı kutluyorum. 2. dünya savaşı'ndan türkiye'yi nasıl çıkardığınızı hep hayranlıkla hatırlıyorum" gibi şeyler söylemişti.

ismet inönü: en zor şey, insanları, gerçekten hizmet yolunda olduğuna inandırmaktır.

bir askerin doğru dürüst siyaset yapması kolay değil. yetişme şekilleri ona uygun değil çünkü. bir defa her fikre açık değiller; bazı fikirlerin zararlı olduğuna inanıyorlar. "siperde ilim yapılmaz" derdim ben; çarpışırken bilimle uğraşmaya ne vaktiniz ne de ruhi durumunuz müsaittir. değişik fikirleri saygıyla ele almak zorunda değilsinizdir. askerlerin öyle bir tutumu vardır.

şerif mardin: bu aleviler çok ilginç bir gruptur. türkiye'de baskı gören bir gruptur. böyle grupların da bir davranışı vardır: hep zor durumda tutuldukları için haksızlığa uğradıklarını söylerler, ki doğrudur da; ama ellerine fırsat geçerse onlar da benzer şekilde davranabilirler. haklarını vermeli; ama dikkat etmek gerekir.

deneyim eksikliği, girişim cesaretini artırır.

ülkenin önde gelen gazeteleri basit gerçekleri bu kadar saptırarak kamuoyunda sürekli yanlış izlenimler yaratmaya çalışıyorsa o ülkede çürümüş bir şeyler var demektir. o zaman da o ülkenin insanları durumu düzeltmek için her çareye başvurarak gereğini yaparlar. hatta 70 yaşını geçmiş insanlara parti kurdurup hiçbir şeyden çekinmeden arkalarından giderler.

savaşa girmek kolaydır; ama çıkmak zordur.

siyasetçilerin halk dalkavukluğu yapmak, demagoji yapmak gibi bir hastalığı var. demokrasinin her zaman en iyi insanları göreve getirmemek gibi zorlukları var; ama bunlar da aşılabiliyor zamanla. buna karşılık demokratik düzenin büyük çoğunluğun eksikliğini görmek gibi bir gücü de var. tehlike anlarında herkesi bir araya getirmek gibi bir kuvveti de var.

ölümden korkmaya gerek yok. çünkü insan öldüğünü fark etmez; ancak yaşadığını bilir. dolayısıyla onun bakımından yaşam sonsuzdur.

insanların fikirlerine saygı göstermek, bütün yaşamımca bağlı kaldığım bir ilke oldu. beğensem de beğenmesem de, anlasam da anlamasam da fikirlere saygı göstermek ve korumak. elimde imkan olduğu sürece.

22.01.2008

imam-hatip okulları

erdal inönü

babamın son döneminde imam olacaklar için 10 aylık bir kurs açılmış ve o ara, chp dönemi bitmiş. imam hatip liselerinin açılması demokrat parti zamanında oldu.

kuşkusuz demokrasinin bir etkisi oldu bunların açılmasında. iyi niyetle bunu söyleyenleri hatırlıyorum; sofrada "paşam" diyorlardı, "halka dinin, ibadetin esaslarını öğretmek lazım. bunu öğretecek kimse yok şimdi. bu bir eksiklik oldu."

çünkü başlangıçta varmış imam hatip okulları. cumhuriyet'in ilk yıllarında kapanmış. bir süre böyle devam etmiş; ama bir süre sonra hasan ali bey'e, "bu, öğretim açısından bir eksikliktir. devlet olarak bir şekilde bunu öğretmek bizim görevimiz" demişler. onu inandırmışlar. o da kabul etmiş. ondan sonra böyle kurslar yapmaya başlamışlar. yapılan şey kurs açmak. okul haline gelmesi daha sonra. tabi okul haline gelirken de gene "imam ve hatip yetiştirecek bir okul" diye ele alınmıştı. ama sonradan sayıları arttı, kızlar da geldi. ikinci bir eğitim kanalına dönüştü.

can dündar: babanıza "meydanlarda biraz allah'tan bahsedin" derlermiş o dönem.

erdal inönü: o, çok partili döneme, demokrasiye geçtikten sonra olan bir hikaye. babam çok titizdi bu konuda. sofrada söyledi gene: "ben din konusunu hepinizden iyi bilirim. biz gençliğimizde böyle yetiştik; ama biliyorum ki ben de bu konuya girersem, vatandaşlara bunu anlatmaya kalkarsam artık kimse durmaz, kimse hiçbir sınır tanımaz ve sonunda laiklik elimizden çıkar. onun için ben, tutumumu değiştirmeyeceğim" derdi.

tabi o dönem ona "siz de allah'tan bahsedin konuşmalarınızda" diyorlar. nihayet bir gün mitingden sonra "paşam gene allah'tan bahsetmediniz" demişler. "nasıl bahsetmedim" demiş, "ayrılırken 'allahaısmarladık' dedim, duymadınız mı?"

din konusunda ödün vermemekte kesin kararlıydı. sonuna kadar da dayandı. seçimi kaybetme pahasına dayandı o konuda. "allahaısmarladık"tan başka bir şey söylemedi.