virginia woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
virginia woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.09.2020

intihar mektubu

virginia woolf


canım,
yeniden aklımı kaçıracağıma eminim
bu berbat dönemlerden birine daha
tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum
bu kez iyileşmeyeceğim
sesler duymaya başladım
dikkatimi toplayamıyorum
bu yüzden en iyi şey neyse
onu yapacağım. sen bana
dünyadaki en büyük mutluluğu verdin
elinden geleni yaptın
bu korkunç hastalık gelene kadar
iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini
sanmazdım. artık bununla savaşamıyorum
senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım
ben olmasam çalışabilirsin. çalışacaksın da
buna eminim. görüyorsun, şunu bile
doğru dürüst yazamıyorum. okuyamıyorum
söylemek istediğim şu:
hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum
bana çok sabır gösterdin
inanılmaz derecede iyi davrandın
bunu söylemek istiyorum
zaten herkes biliyor bunu
kurtulmam mümkün olsaydı
beni kurtaran sen olurdun
her şeyimi yitirdim
yalnızca senin iyi biri olduğuna
inancım kaldı geriye
senin hayatını daha fazla rezil edemem
bizden daha fazla mutlu olabilecek
iki insan yoktur.
v.

12.05.2017

seremoni

virginia woolf

insanların her şeye inanması gerçekten gariptir.

tamamen seremonilerden ve işten oluşan hayatlar ve tamamen dedikodudan ve skandallardan oluşan hayatlar vardır.

sempati müdahaleden, anlayış yargılamadan daha değerlidir.

sidney lee: biyografinin amacı, kişiliğin doğru bir şekilde aktarılmasıdır.

"her şey ruhun aşırı gururu ve sıkıntısıdır."

eğer doğru malzemeden oluşurlarsa hayaller şaşırtıcı derecede etkili olabilir.

walter raleigh: diğerleri için, her türlü dünyevi fikirle tüm düşüncelerinizi işleyip yorunca, en sonunda acıyla oturacaksınız.

"şiir, müziğin entelektüel bir alana adapte edilmesidir."

"shakespeare, yüce kişiliklerin şairidir."

eğer dünya sadece kısmen gülünçse asla çok olağanüstü olamaz.

10.04.2017

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

14.08.2016

dalgalar

virginia woolf

bütün dokunulabilir yaşantı biçimleri başarısızlığa uğrattı beni. uzanıp katı bir şeye dokunamazsam, ölümsüz koridorlarda sonsuza dek savrulacağım. öyleyse neye dokunabilirim? hangi kiremite, hangi taşa ki devsi girdaptan kendimi bedenime geri çekebileyim, güven içinde?

içim eğitilmemiş benim; korkuyorum, nefret ediyorum, seviyorum, sizi kıskanıyorum ve küçümsüyorum; ama hiçbir zaman mutlulukla katılamıyorum size. ağaçların, posta kutularının gölgelerine sığınmaya karşı çıkarak istasyondan gelirken önceden sezdim, paltolarınızdan, şemsiyelerinizden, uzaktan bile, sizin nasıl da birlikte akan anların yinelenmesinden yapılmış bir özün içine gömülü durduğunuzu, bir şeye bağlı olduğunuzu; çocuklar, yetki, ün, sevgi ve toplulukla nasıl da bir tavır aldığınızı, benim hiçbir şeyimin olmadığı yerde. yüzüm yok benim.

şimdiki zamanı içeren bir dünyada niçin ayrımlar yapmalı? böylelikle biz onu değiştirmediğimiz sürece hiçbir şey adlandırılmamalı. bırak, böylece var olsun, bu ırmak kıyısı, bu güzellik ve bir an için hazlara boğulan ben. güneş sıcak. ırmağı görüyorum. sonbahar güneşiyle benek benek, yanmış ağaçları görüyorum. kayıklar akıp gidiyor kırmızının içinden, yeşilin içinden. uzaklarda bir çan çalıyor; ama ölüm çanı değil. yaşam için çalan çanlar da vardır. bir yaprak düşüyor, hazdan. ah! yaşamaya aşığım!

esinti onları savurdukça bulutlar küme küme beyazlıklarını yitiriyor. bu mavi hep böyle kalabilseydi; bu açıklık hep böyle durabilseydi; bu an hep böyle kalabilseydi..

onların yanlarına oturacakları arkadaşları var. köşelerde anlatacakları özel şeyleri var. ama ben yalnız adlara ve yüzlere veririm kendimi; yıkımlara karşı muska gibi biriktiririm onları. salonun karşısında bilinmeyen bir yüz seçerim, o adını bilmediğim karşımda oturdukça güç bela içebilirim çayımı. tıkanırım. tutkumun şiddetinden bir o yana bir bu yana sallanırım. çalıların arkasından beni gözleyen bu adsız, bu kusursuz insanları düşlerim. onlar beni beğensinler diye yükseklere sıçrarım.geceleyin yatakta onları şaşkına çeviririm. bana ağlasınlar diye sık sık oklarla delik deşik olup ölürüm.eğer son tahlilde scarborough'da olduklarını söylerlerse ya da ben bavullarındaki etiketlerden anlarsam bunu, bütün kasaba altına dönüşür, bütün kaldırım süslerle donanır. işte bu yüzden nefret ediyorum bana gerçek yüzümü gösteren aynalardan. yalnızken çoğu zaman hiçliğe yuvarlanıyorum. ayağımı uzatmalıyım gizlice, düşüp gitmeyeyim diye dünyanın kıyısından hiçliğe. sert bir kapıya vurmalıyım elimi, kendimi yeniden bedenime çekebilmek için.

bizi bıraktıkları zaman bir gizemlilik vardır insanlarda. bizi bıraktıkları zaman havuza kadar eşlik edebilirim onlara, görkemli kılabilirim onları. aylar geçtikçe her şey katılığını yitiriyor; benim bedenim bile ışığı geçiriyor şimdi; omurgam mum alevinin yanındaymış gibi yumuşak. düşler görüyorum, düşler görüyorum.

yansımalara karşı çok az eğilimim olduğu bir gerçek. her şeyde somut olanı istiyorum. yalnızca bu yoldan yeryüzünü yakalıyorum. yine de iyi bir tümcenin bağımsız bir varlığı varmış gibi geliyor bana. ama sanırım en iyileri, yalnızken kurulanlardır.

dostlarımızın kendi gereksinimlerini karşılamak için bizi ele aldıkları gibi yalınkat değiliz. yine de sevgi yalındır.

şenlik alevleri yükseliyor. koca koca yeşil dallar fırlatarak, ellerindeki dalları sallayarak şenlik alayı geçiyor. boynuzlarından mavi bir duman çıkıyor; meşale ışığındaki derileri kırmızı, sarıyla benek benek. menekşeler atıyorlar. çelenklerle defne yapraklarıyla dolduruyorlar her yanını sevgilinin, orada, dik sırtlı tepelerin indiği çim halkası üzerinde. alay geçiyor. ve o geçerken biz yıkılışın bilincindeyiz. çürümeyi önceden duyuyoruz. gölge yana yatıyor. biz, soğuk bir ceset külü kabına eğilmek için bir araya sürülmüş kötülük hazırlayıcıları, eflatun alevin nasıl aşağılara sarktığını gösteriyoruz.

geçmiş, yaz günleri, oturduğumuz odalar, akıp gidiyor kızıl gözlerle dolu yanmış kağıtlar gibi. ne diye karşılaşıp yeniden başlamalı? ne diye konuşmalı, yemek yemeli, öbür insanlarla başka karışımlar oluşturmalı? bu andan sonra ben yalnızım. hiç kimse bilmeyecek beni şimdi.

ben, yine ben, yine ben. açık seçik, katı, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde duruyor işte orada, benim adım. açık seçiğim, kuşkuya yer bırakmıyorum ben de. ama koskoca bir deneyim kalıtı dertop olmuş içimde. binlerce yıl yaşadım. çok yaşlı bir meşe ağacının içinde yolunu kemiren kurtçuk gibiyim. artık, şimdi yoğunum, bu güzel sabahta bütünlendim.

şapkamı başıma geçirerek bir yeryüzüne attım adımımı, şapkalarını başlarına geçirmiş çok sayıda adamla dolu bir yeryüzüne ve itişip kakıştık, trenlerde, yeraltı trenlerinde yüz yüze geldikçe, yarışmacıların, yoldaşların duygudaşlığıyla birbirimize göz kırptık, binlerce tuzak ve kaçışla bağlanmıştık birbirimize, aynı sonuca varmak için, yaşamımızı kazanmak için.

hoştur yaşamak. iyidir yaşamak. yaşamın yalın ilerleyişi doyurucudur. sağlığı yerinde sıradan adamı al ele. yemek yemekten, uyumaktan hoşlanır. temiz havayı koklamaktan, strand'dan aşağı canlı adımlarla yürümekten hoşlanır. ya da kırlarda, bir bahçe kapısında öten bir horoz vardır; tarlanın çevresinde dörtnala koşturan bir tay vardır. hep bir şeylerden sonra bir şeyler yapılmalıdır. pazartesiyi salı izler; salıyı çarşamba. her biri o aynı gönenç dalgacığını yayar; aynı ritim eğrisini yineler; taptaze kumu bir ürpertiyle örter ya da onsuz ağır ağır geri çekilir. böylece, varlık halkalar geliştirir, kimlik güçlenir. havaya fırlatılıvermiş, her dönemden yaşamın yabanıl, zorlu esintileriyle oraya buraya savrulmuş bir tohum serpintisi gibi coşkun ve sinsi olan şey, şimdi bir yönteme bağlı, düzenli ve bir amaçla savruluyor.

hep bir şeylerden sonra bir şeyler yapılmalıdır. pazartesiyi salı izler, salıyı çarşamba. her biri aynı dalgacığı yayar. varlık, halkalar geliştirir; ağaç gibi. ağaç gibi yapraklar dökülür.

yaşam kusurlu, bitmemiş bir söz dizisi.

yazık! hindistan'da güneş başlığıyla at sürüp küçük bir eve dönemedim. senin yaptığın gibi, geminin güvertesinde hortumla birbirlerine su fışkırtan yarı çıplak oğlan çocukları gibi, ortalıkta yuvarlanamam. bu ateşi istiyorum ben, bu sandalyeyi istiyorum. gün boyu bu şeylerin peşinde koştuktan sonra, onun üzünçlerinden sonra, inlemelerinden, beklemelerinden, kuşkularından sonra yanına oturacağım birisini istiyorum. tartışmalardan, uzaklaşmalardan sonra özel yaşamımı istiyorum, seninle yalnız olmak, bu yaygarayı düzene sokmak. çünkü, alışkılarım konusunda kedi denli düzenliyim. yeryüzünün pisliğine, bozulmuşluğuna karşı çıkmalıyız; dönen, girdaplar oluşturan, kusulmuş, ezen kalabalığına. kişi, kağıt keseceğini bile romanın sayfaları arasında tam bir düzenle kaydırmalı, mektup paketlerini yeşil ipekle düzgünce bağlamalı, faraşla külleri toplamalı. bozulmuşluğun korkusunu sindirmek için elinden geleni yapmalı. romalıların dayanıklılığını ve erdemlerini yazanları okuyalım, kumlar içinde yetkinlik arayalım. evet; ama soylu romalıların erdemini, dayanıklılığını senin gri gözlerinin ışığı altına kaydırmayı seviyorum, dans eden çimenlerin, yaz esintilerinin, oynayan oğlanların kahkahaları, bağrışmaları altında, gemi güvertelerinde hortumla birbirlerini ıslatan çıplak kamarotların. bu nedenle yan tutmaz bir arayıcı değilim. her zaman renkler lekeliyor sayfayı, bulutlar geçiyor üzerinden. ve şiir, düşünüyorum da, yalnızca senin konuşan sesin. alkibiades de ajax, hektor, percival de sensin. ata binmeyi sevdiler, umursamazca tehlikeye attılar yaşamlarını onlar; kitaplara çok düşkün de değillerdi öyle. ama sen, ne ajax'sın ne percival. senin kendine özgü tavırlarınla burunlarını kırıştırmadılar, alınlarını kaşımadılar. sen sensin. birçok şeyin yokluğuna karşın beni avutan da bu işte -çirkinim, güçsüzüm- yeryüzünün aktöre çöküşüne karşın, gençliğin uçuşuna. percival'in ölümüne, sayısız acılara, kinlere, kıskançlıklara karşın.

ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki de bir başkasının ardından bakarken görürsem, telefon senin boş odanda çınlar çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben -çünkü insan yüreğinin çılgınlığına sınır yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. bu arada, gel, zaman saatinin tiktaklarını bir vuruşta susturalım. yaklaş.

11.06.2016

birisi

virginia woolf

yazık! hindistan'da güneş başlığıyla at sürüp küçük bir eve dönemedim. senin yaptığın gibi, geminin güvertesinde hortumla birbirlerine su fışkırtan yarı çıplak oğlan çocukları gibi, ortalıkta yuvarlanamam. bu ateşi istiyorum ben, bu sandalyeyi istiyorum. gün boyu bu şeylerin peşinde koştuktan sonra, onun üzünçlerinden sonra, inlemelerinden, beklemelerinden, kuşkularından sonra yanına oturacağım birisini istiyorum. tartışmalardan, uzaklaşmalardan sonra özel yaşamımı istiyorum, seninle yalnız olmak, bu yaygarayı düzene sokmak. çünkü, alışkılarım konusunda kedi denli düzenliyim. yeryüzünün pisliğine, bozulmuşluğuna karşı çıkmalıyız; dönen, girdaplar oluşturan, kusulmuş, ezen kalabalığına. kişi, kağıt keseceğini bile romanın sayfaları arasında tam bir düzenle kaydırmalı, mektup paketlerini yeşil ipekle düzgünce bağlamalı, faraşla külleri toplamalı. bozulmuşluğun korkusunu sindirmek için elinden geleni yapmalı. romalıların dayanıklılığını ve erdemlerini yazanları okuyalım, kumlar içinde yetkinlik arayalım. evet; ama soylu romalıların erdemini, dayanıklılığını senin gri gözlerinin ışığı altına kaydırmayı seviyorum, dans eden çimenlerin, yaz esintilerinin, oynayan oğlanların kahkahaları, bağrışmaları altında, gemi güvertelerinde hortumla birbirlerini ıslatan çıplak kamarotların. bu nedenle yan tutmaz bir arayıcı değilim. her zaman renkler lekeliyor sayfayı, bulutlar geçiyor üzerinden. ve şiir, düşünüyorum da, yalnızca senin konuşan sesin. alkibiades de ajax, hektor, percival de sensin. ata binmeyi sevdiler, umursamazca tehlikeye attılar yaşamlarını onlar; kitaplara çok düşkün de değillerdi öyle. ama sen, ne ajax'sın ne percival. senin kendine özgü tavırlarınla burunlarını kırıştırmadılar, alınlarını kaşımadılar. sen sensin. birçok şeyin yokluğuna karşın beni avutan da bu işte -çirkinim, güçsüzüm- yeryüzünün aktöre çöküşüne karşın, gençliğin uçuşuna. percival'in ölümüne, sayısız acılara, kinlere, kıskançlıklara karşın.

17.05.2016

bir yazarın güncesi

virginia woolf

ilk dilim her zaman en lezzetlisidir.

gitgide daha çok, dürüst kalmış yegane insanlar sanatçılarmış gibi geliyor bana; sosyal reformcular ve hayırseverler insan kardeşlerini sevme kılıfı altında nice haysiyetsiz arzuyu barındırıyorlar.

montaigne: önemli olan hayattır.

usta bir yazarın ustalığının işareti, döktüğü kalıbı fütursuzca kırabilmesindedir.

kendini yeniden yazının kayasına bağlamanın yolu şu: önce açık havada egzersiz. ikincisi iyi edebiyat okumak. edebiyatın ham malzemeden yapıldığını düşünmek hata. insan hayattan dışarı çıkmalı, insan dışsallaşmalı, çok çok yoğunlaşmalı; hep tek bir noktada, karakterinin sağa sola saçılmış parçalarından beslenmek zorunda olmamalı, beyninde yaşamalı.

john keats: övgü ya da yergi, soyut güzellik aşkı, dolayısıyla kendi eserlerinin en acımasız eleştirmeni olan kişi üzerinde sadece anlık bir etki yapar.

hiçbir yaratıcı yazar çağdaşı bir yazarı kaldıramaz. yaşayan eseri kabul edebilmek çok zor; yanlı oluyorsun, eğer sen de aynı işi yapıyorsan.

dostoyevski: insan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı.

insanın gözü önünde beliren bir fikir ne kadar karmaşıksa hicve o denli az uygundur; insan ne kadar çok anlarsa, özetlemeye ve çizgiselleştirmeye o denli daha az yatkın olur.

shakespeare: asıl sevinç, bir şeyi yapmaktadır.

insan zihnin incisini salgılamasını istiyorsa onun, nesnesinin üzerine rahatsız edilmeksizin yerleşivermesine izin vermeli.

övgü olmadan da yol alabilirim.

e. f. benson: insan kendi içinde yeni derinlikler keşfetmelidir.

ardı arkası gelmek bilmeyen arkadaş ziyaretleri de tek başına eve kapanmak kadar kötü.

charlotte bronte: kitaplarım bana sadece ıstırap verdi.

yalnızlıkta yaratılacak hiçbir şey kalmıyor. bu kadar hızlı ve çekici olmasının nedeni bu. insanı kitabı elinden bırakıp düşünmeye götürecek bir şey yok.

nasıl da sürü hayvanlarıyız hepimiz; en çok hayal kırıklığına uğramışlarımız bile.

3.08.2014

ilişkiler

virginia woolf

hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

farklı insanlar arasındaki ilişkilerin böyle doyuruculuktan uzak, böyle kırık dökük, böyle riskli; sözcüklerinse, başka bir insana karşı anlayışlı olma içgüdüsünün dikkatle incelenmesini ve büyük olasılıkla da yok edilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmasının nedeni ne olabilir?

insanları özetlemeye çalışmanın yararı yok. insan ipuçlarını izlemeli, söylenenleri değil tam olarak, sadece yapılanları da değil. bazıları, evet, anında silinmez karakter izlenimleri edinirler insanlardan. diğerleri ise oyalanır, dolanıp dururlar, bir o yana bir bu yana savrulurlar. sevimli yaşlı hanımlar bize kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerler. kedi her zaman iyi insana gider, derler.

kadınlar da erkekler de eşit ölçüde kabahatliler. insan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. ya erkeğiz ya kadın. ya soğuğuz ya da duygusal. ya genciz ya da yaşlanmakta. her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil; onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu tanrı bilir. ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire- neden, gerçekten? çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. böyledir görme biçimimiz. böyle severiz.

25.03.2014

granit ve gökkuşağı

virginia woolf

yaşam, onu ifade etmeye çalışan bizlerden her zaman ve kaçınılmaz olarak daha zengindir.

katherine mansfield: bölünmüş bir benlikten değerli bir şey ortaya çıkamaz.

yokuş dik olsa da, tepenin üstünde durduğumuzda ödül bizimdir.

gerçek okuyucu aslında gençtir. oldukça meraklı, fikir sahibi, açık görüşlü ve iletişim becerisi olan bir kişidir; bu kişi için okumak, kuytu köşelerde çalışmak yerine açık havada yapılan canlı bir egzersizdir. anayolda yorgun argın yürür; atmosferin nefes alınamayacak kadar inceldiği noktaya kadar tepeler üzerinde daha da yükseklere tırmanır; onun için okumak hiç de sabit bir eylem değildir.

"düzyazı, esas olarak akla; şiir ise duygulara ve hayal gücüne seslenme aracıdır."

george meredith: katıksız realizm en iyi ihtimalle gübre sineği yetiştiricisidir.

eğer yazarlar değerli kişilerse asla tavsiye almazlar. her zaman riske girerler.

zarif ve görgülü ruhlar bu dünyaya ait değillerdir.

kadınların yazdığı romanların hâlâ en zayıf olduğu nokta şiirsellikleridir.

9.02.2014

güneş

virginia woolf

güneş biraz daha yükseldi. çakırdikenin sivri ucunu çevreleyerek, kumların üzerinde oraya buraya sığ ışık havuzcukları bırakarak kumsalda bir yelpazeyi çabucak sürüdü yeşil dalgalar, mavi dalgalar. belirsiz kara bir çizgi kaldı arkalarında. sisli, yumuşak kayalar katılaştı, kırmızı çatlaklarla lekelendi.

keskin gölge şeritleri yayıldı çimenlere; çiçeklerin, yaprakların uçlarında oynaşan çiğ taneleri, bahçeyi daha bir bütünde birleşmemiş, yalın kıvılcımlar saçan mozaiklere dönüştürdü. göğüsleri kırmızıyla sarıyla benek benek kuşlar, kol kola kayan kayakçılar gibi hep birlikte yabanıl bir iki şarkı söylediler, ansızın sustular dağılarak.

güneş, evin üzerine daha geniş kanatlar serdi. ışık pencerenin köşesinde bir şeye dokundu, onu zümrüt yığınına, çekirdeksiz meyveler gibi saf yeşil bir mağaraya dönüştürdü. sandalyelerin, masaların kıyılarını keskinleştirdi, incecik altın ipliklerle işledi ak masa örtülerini. orada burada bir tomurcuk patladı ışık çoğaldıkça; yeşil damarlı, açma çabasıyla sarılmışçasına titreyen, ak duvarlarına tüysü dillerini çarparken çan seslerinden incecik bir ezgi oluşturan çiçeklerini silkip attı. her şey sıyrıldı özelliklerinden usulca; tabağın porseleni akıyordu sanki, bıçağın çeliği sıvıydı. bu arada kırılan dalgaların çalkantısı, düşen kütüklerin çıkardığı boğuk seslerle döküldü kıyıya.

2

güneş yükseldi. yıpranmış teknenin ıskarmozlarını yaldızlayarak, çakırdikenini, onun zırhlı yapraklarını çeliksi bir mavilikte parıldatarak sarı ve yeşilden çizgiler düştü kıyıya. ışık ince, çevik dalgaları kumsalda yelpaze biçimleriyle yarışırken delip geçiverdi. başını sallamış ve bütün değerli taşların, topazın, akuamarinin, su rengi taşların içlerinde ateş kıvılcımları oynaştırmış olan kız, şimdi kaşlarını çıkardı ortaya, kocaman açılmış gözlerle dalgaların üzerine düz, ince bir yol çizdi. titreşen, uskumrusu parıltıları karardı; kümelediler kendilerini; yeşil oyukları derinleşti, karardı, dolaşıp duran balık sürülerince delinip geçilebilir oldu. sularını saçıp geri çekilirken incecik dallardan, mantarlardan kara bir çizgi bıraktılar kıyıya; samanlar, çalı çırpılar, küçük, dayanıksız bir kayık batmış, bordalarını patlatmış, gemici karaya yüzmüş, kayalara sıçramış, kırılgan yükünü kıyıya sürüklensin diye bırakmış gibi.

bahçede tan ağarırken bir o ağaçta, bir bu çalıda darmadağınık, düzensiz aralıklarla ötüşen kuşlar, şimdi bir ağızdan şakımaya başladı, ince, keskin; şimdi artık, arkadaşlığı biliyorlarmış gibi hep birlikte; şimdiyse uçuk mavi gökyüzü içinmişçesine tek başlarına. kara kedi çalıların arasında kımıldadığında, aşçı külleri kül yığınına savurup onları ürküttüğünde, hepsi bir tek uçuşla yönlerini değiştirdiler. korku vardı ötüşmelerinde, acının kıvranışı, şimdi bu anda çabucak yakalanıverecek sevinç. duru sabah havasında kıskançlıkla da şakıdılar karaağacın üzerinden yükseklere yönelerek, birbirlerini kovalarken hep birlikte bağrışarak, kaçarak, izleyerek yükseklere dönerken havada birbirlerini gagalayarak. ve sonra kovalamadan, uçuştan yorgun düşüp nasıl da sevimli iniverdiler, incecik eğilerek serpiştiler, sessizce oturdular ağaçta, duvarda, pırıl pırıl gözlerle başları bir o yana döndü bir bu yana; bilen, uyanık; özellikle bir tek şeyin kesinlikle bilincinde, özellikle bir tek nesnenin.

gri bir katedral gibi, koyu halkalarla yanmış, çimenden yeşil yeşil gölgelenmiş koca bir yapı gibi çimlerde yükselen bu şey belki de bir salyangoz kabuğuydu. ya saplar arasında eflatun gölgeden karanlık tünellerin açıldığı çiçeklikler üzerinde gürül gürül akan, eflatundan bir ışık saçan çiçeklerin parıltılarını gördüler ya da gözlerini küçük, parlak elma yapraklarına diktiler; oynaşan; ama yine de bir yerlerinden tutulmuş, pembe tepeli tomurcuklar arasında parıl parıl parıldayan. ya içine eğilmiş koca evle ve yükselen karaağaçlarla, asılı kalmış ama düşmeyen, çitteki yağmur damlasını gördüler ya da dümdüz güneşe bakarlarken gözleri altın boncuklara dönüştü.

şimdi o yana, bu yana göz gezdirecek daha derinlere, çiçeklerin altına, karanlık sokaklar boyunca yaprağın çürüdüğü, çiçeğin düştüğü aydınlanmamış yeryüzüne baktılar. sonra biri, çok hoş bir atılış, kusursuz bir konuşla savunmasız kurtçuğun yumuşak, canavar bedenini deldi, gagaladı, bir daha, bir daha; kokuşmaya bıraktı. çiçeklerin çürüdüğü, ölü kokuların estiği aşağılarda, köklerin arasında, şişmiş şeylerin kabarık yanlarında damlalar oluştu. çürümüş meyvenin kabuğu yırtıldı, akamayacak denli yoğun sıvı sızdı. kabuksuz sümüklüböcekler sarı salgılar bıraktılar, iki ucunda da başı olan biçimsiz beden, arada bir o yana, bu yana ağır ağır dalgalandı. altın gözlü kaşlar, yaprakların arasına dalarak bu irinlenmeyi, bu nemliliği bir şakaymışçasına gözlediler. kimi zaman gagalarının ucunu yabanıl bir biçimde bu yapış yapış karışıma sapladılar.

şimdi de yükselen güneş kırmızı kıyılı perdeye dokunarak pencereden içeri girdi; halkalar, çizgiler oluşturmaya başladı. şu sırada, çoğalan ışıkla beyazlığı yerleşti tabağa; bıçağın ağzı parıltısını yoğunlaştırdı. sandalyeler, dolaplar, arkada öylesine zar zor seçebiliyordu ki hepsi ayrı ayrı olmalarına karşılık ayrılamaz biçimde iç içe geçmiş görünmekteydi. ayna, gölcüğünü aklaştırdı duvarda. pencerenin kıyısındaki gerçek çiçeğe, imgesel bir çiçek eşlik ediyordu. yine de imgesel olan, gerçek çiçeğin bir bölümüydü; çünkü, bir tomurcuk yırtıldığında, camdaki solgun çiçekte de bir tomurcuk açıyordu.

rüzgar çıktı. zehirli mızrakları ellerinde, kollarını başlarının üstünde hızla döndürerek, otlayan sürülere, ak koyunlara yaklaşan sarıklı adamlar gibi, sarıklı savaşçılar gibi dalgalar kıyıyı dövdü.

3

güneş; yükselmiş olan, sudan yapılma değerli taşlar arasından kesik kesik bakış fırlatarak yeşil şiltede gizlenmeyi artık bir yana bırakmış olan güneş, yüzünü açtı, dümdüz baktı dalgalar üzerinden. düzenli bir gümbürtüyle döküldü dalgalar. yarış alanındaki at toynaklarının çalkantısıyla döküldüler. incecik serpintileri, sürücülerin başları üzerinden mızrakların havalanışı gibi yükseldi. kumsalı, elmas uçlu, çelik mavisi sularla süpürdüler. içeri, dışarı zorlamasını sürdüren bir makinenin yeğinliği ve gücüyle geri çekildiler, sonra yine yayıldılar. mısır tarlalarına, ormanlara vurdu güneş. ırmaklar mavileşti, kıvrım kıvrım oldu; su kıyısına inen çayırlar usulca sorguçlarını kabartan kuşların tüyleri gibi yeşillendi. yay gibi olmuş ve denetim altına alınmış tepeler, bir kemiğin kaslarla sarılması gibi sırımlarla gerilere bağlanmışlardı sanki; yamaçlarında gururla dimdik duran ormanlar bir atın boynundaki kısa, kırpılmış yeleye benziyordu.

ağaçların, çiçeklikler, havuzlar, limonluklar üzerinde kopkoyu durduğu bahçede kuşlar, sıcak güneş ışığı altında, ayrı ayrı şakıdılar. biri, yatak odası penceresi altında şakıdı; öteki, leylak ağacının en yüksek dalında; bir başkası, duvarın kıyısında. her biri, ötekinin ötüşünü acımasız bir uyuşmazlıkla paramparça edip etmediğine aldırmaksızın, sanki şakımayı patlatarak çıkarmak istermişçesine, keskin bir sesle, tutkuyla ateşli şakıdı. yuvarlak gözleri, parlayarak dışarı fırladı; pençeleri dalı, parmaklığı kavradı. bir yere sığınmaksızın, apaçık ortada, güneş ve hava için, midye kabuğu gibi damarlı ya da pırıl pırıl halkalarla zırhlı, orada yumuşak mavilerle yol yol, burada altına saçılmış ya da bir tek parlak tüyle çizilmiş yeni tüyleri içinde, güzel görünümleriyle şakıdılar. türküleri sanki sabahın zorlamasıyla onlardan kopartılıp alınıyormuş gibi şakıdılar. varoluşun kıyısı bilenmiş, mavi yeşil ışığının yumuşaklığını, ıslak toprağın nemini, yağlı mutfak buharının buğusunu, istimini, koyun ve inek etinin kızgın soluğunu, hamur işlerinin ve meyvenin verimini, üzerindeki çöp yığınından ağır buharın sızdığı mutfak kovasından atılan nemli kırıntıları ve kabukları kesmeliymiş, dağıtmalıymışlar gibi şakıdılar. sırılsıklam, nem lekeli, ıslaklıktan bükülmüş her şeye indiler onlar, kuru gagalı, acımasız, dimdik. leylak dalından ya da çitten inerek çullandılar. gizlenen bir salyangozu buldular, kabuğunu taşa vurdular. kabuk kırılıncaya, ince bir şey çatlaktan sızıncaya dek öfkeyle düzen içinde vurdular. kısa, keskin seslerle cıvıldayarak, gökyüzünün derinliklerine yönelmiş uçarak hızla geçtiler, dimdik yükseldiler, bir ağacın üst dallarına tünediler, alttaki yapraklara, kulelere, açılan çiçeklerle beyazlanmış, çimenle akan kırlara, sorguçlu ve sarıklı askerlerden bir birliği ayaklandıran tamtam sesi gibi vuran denize küçümseyerek baktılar. şakımaları zaman zaman, sularla çarpışarak köpüren ve yine birbirine karışan, aynı geniş yaprakları sürükleyerek aynı yataktan aşağı daha hızlı daha hızlı koşuşturan bir dağ deresinin kolları gibi ivedi ölçülerle birlikte yükseldi. ama işte bir kaya, dağılıyorlar.

güneş, odaya keskin kamalar biçiminde düştü. ışığın dokunduğu her şey tutucu bir varoluşa büründü. tabak, ak bir göl gibiydi. bıçak, buzdan bir hançere benzedi. ışıktan çizgilerle yukarı kaldırılmış büyük bardaklar, ansızın kendilerini ele verdiler. suyun altına batmış da çıkmışlar gibi masalar, iskemleler, olgun meyvenin kabuğu üzerindeki buğuya benzer kırmızı, turuncu, morla incecik örtülü olarak yüzeye yükseldiler. porselenin saydam cilası üzerindeki damarlar, ağacın damarları, hasırın lifleri daha daha incelikle kazındı. her şey gölgesizdi. kavanoz öylesine yeşildi ki göz, onun yoğunluğuyla haniden emilmiş ve deniz böceği gibi üzerine yapıştırılmış gibi görünüyordu. sonra biçimler, kütleyle ve kıyılarla donandı. işte burada bir iskemlenin kabartması, şurada dolabın gövdesi vardı. ve ışık çoğaldıkça gölge sürüleri katıldı önüne, kümelendi, üst üste katlanarak arkalara asıldı.

4

güneş, tam tepeye yükselmişti. yeşil deniz şiltesine uzanmış olan kız, değişken havada, sıçrayan bir yunusun derisi ya da düşen bir bıçağın parıltısı gibi yanıp sönen opal renkli ışık mızrakları fırlatan su kürelerinden yapılmış değerli taşlarla kaşlarını donatmış gibi verdiği ipuçlarından, parıltılardan yarım yamalak görülüp kestirilmiyordu artık. şimdi güneş, uzlaşmasız, yadsınamaz bir biçimde tutuşuyordu. katı kuma saplandı ve kayalar, kızıl ısı saçan fırınlara dönüştü; güneş her havuzu taradı, yarıkta saklanan küçücük balığı yakaladı, paslı araba tekerleğini, beyaz kemiği, kapkara, kumlara gömülü bağcıksız potini ortaya çıkardı. her şeye tam kendi rengini verdi, kum tepeciklerine sayısız pırıltılarını, yabanıl otlara ışık çakımlı yeşillerini ya da çölün çıplak ıssızlığına düştü, orada rüzgar kırbacı gibi saban yarıklarına, şurada bırakılmış taş yığınlarına süpürüldü; orada bodur, koyu yeşil, yabanıl orman ağaçlarıyla birlikte serpildi. dümdüz yaldızlı camiyi, güney köyünün kırılgan, pembe beyaz iskambil kağıdı evlerini, ırmak yatağında diz çökmüş, buruşuk giysileri taşlarda döven sarkık göğüslü, ak saçlı kadınları aydınlattı. denizde ağır ağır homurdanan gemiler, dik bakışlarına yakalandılar güneşin ve o, günbegün yürek gibi çarpan yağlı bordaları arasına sıkıştırılmış gemi, tekdüze bir biçimde, sular üzerinde onları taşıyıp dururken uyuklayan ya da karayı aramak için gözlerini gölgeleyerek güvertede bir aşağı bir yukarı yürüyen yolcuların üzerindeki sarı tenteleri dövdü.

güneş, güney tepelerin üst üste yığılmış doruklarını dövdü, suyun yüksek asma köprü altından çekildiği ve bu yüzden kızgın taşlar üzerinde diz çöken çamaşırcı kadınların ketenlerini pek az ıslatabildikleri, derin, taşlı ırmak yataklarında parıldadı ve sıska katırlar, dar omuzlarına asılı küfelerle çatırdayan gri taşlar arasında yollarını açarak ilerlediler. gün ortasında güneş sıcaklığı, bir patlayış sonunda kazınmışlar ve alazlanmışlar gibi tepeleri grileştirdi; bu sırada daha kuzeyde, daha bulutlu ve yağışlı ülkelerde tepeler, küreğin sırtıyla düzeltilmişlercesine tabaka tabaka oldular, derinlerde bir bekçi; yeşil bir lamba taşıyarak oda oda dolaşıyormuş gibi içlerinden ışıklandılar. gri mavi havanın atomları arasından güneş, ingiliz tarlalarına saplandı; bataklıkları, havuzları, bir kazığın üzerindeki martıyı, yuvarlak tepeli ormanların, yeni büyüyen mısırın ve kuru otlar üzerindeki gölgelerin yavaştan yol alışını aydınlattı. meyve bahçesinin duvarını dövdü, tuğlanın her çukuru ve damarı gümüşle beneklendi, morlaştı; dokunulsa yumuşakmış eriyerek tozdan kızgın kavrulmuş damarlara dönüşecekmiş duygusunu uyandıracak denli yakıcılaştı. frenküzümleri, parıltılı kırmızıdan dalgalar ve çağlayanlarla sarktı duvardan, erikler yapraklarını şişkinleştirdi ve çimen yaprakları, bir tek belirgin yeşil parıltıda tümlendiler. ağaçların gölgesi, köklerindeki karanlık havuza saplandı. seller halinde dökülen ışık, ayrı ayrı yapraklanmayı bir tek yeşil yığında eritti.

kuşlar, yalnızca bir tek kulağa yöneltilmiş tutkulu türküler söylediler, sonra sustular. kaynaşarak, cıvıldaşarak ağaçların daha yüksek dallarındaki karanlık düğümlerine küçük saman çöpleri, çırpılar taşıdılar. yaldızlı ve mor, tünediler bahçede, sarısalkım ve mor konilerinin altın ve leylak rengini silkelediği yerde; çünkü şimdi, gün ortasında bahçe, baştan aşağı çiçeklere ve bolluğa bürünmüştü; güneş, kırmızı yaprağı, geniş sarı yaprağı dövdükçe, tüy içindeki yeşil sapta yol yol oldukça, bitkilerin dibindeki tüneller bile yeşile, eflatuna, koyu sarıya boyanıyordu.

güneş, dümdüz çarptı eve, karanlık pencereler arasında beyaz duvarları parlattı. sık yeşil dallarla örülmüş camlar, delinemez karanlık halkaları oluşturdular. keskin sırtlı ışık kamaları, pencere kıyılarına yayıldı, odanın içinde mavi halkalı tabakları, kıvrık saplı fincanları, büyük tasın çıkıntısını, halıdaki çapraz deseni, çekmeli dolapların, kitapların devsi köşelerini, çizgilerini ortaya çıkardı. bu yığınların arkasında, içinde belki de gölge yükünden kurtarılması gereken bir biçimin ya da hala karanlığın yoğun derinliklerinin bulunduğu bir gölge alanı asılıydı.

dalgalar parçalandı, sularını çarçabuk dağıttı kıyıya. birbiri ardından topladılar kendilerini, döküldüler; serpinti, onların düşüşlerindeki güçle geri fırlattı kendini. koskoca atların sırtlarının kaslarla dalgalanması gibi, kımıldadıkça sırtlarındaki elmas biçimli ışık örgüsünün oynaşması dışında dalgalar duru maviydi. döküldü dalgalar, geri çekildiler ve döküldüler yine, kıyıyı ezen büyük bir canavarın gümbürtüsü gibi.

5

güneş artık, tam tepede değildi. yana yattı, eğimli döküldü ışığı. burada bir bulutun kıyısını yakaladı, onu yakarak ışık dilimine, ayak basılamaz alev alev bir adaya dönüştürdü. sonra bir başka bulut yakalandı ışığa ve bir başkası ve bir tane daha; aşağıda dalgalar, titreşen maviden düzensiz fırlatılan ateş tüylü kargılarıyla delik deşikti.

ağacın en üst yaprakları güneş altında kavrulmuş, kıvrım kıvrımdı. gelişigüzel esintide kaskatı hışırdadılar. kuşlar, keskin keskin bakışlarını bir o yana, bir bu yana çevirmeleri dışında, kıpırtısız durdular. şimdi boğazlarına dek sese doymuşlar gün ortasının doluluğu onları tıka basa doldurmuş gibi şakımalarına kısa bir ara verdiler. yusufçuk, kamışın üzerinde kımıltısız kaldı, sonra mavi teyelini havanın derinliklerine attı. ötelerdeki uzak vızıltı, ufukta aşağı yukarı dans eden incecik kanatların kırılmış titremesiydi sanki. çevrelerinde cam katılaşmışçasına ırmağın suya, kamışları bir noktaya çakılı tuttu, sonra cam dalgalandı, kamışlar dibe süpürüldü. dalgın, başı önüne düşmüş inek durdu tarlada, hantalca oynattı bir ayağını, sonra ötekini. evin yanındaki kovaya musluktan su damlamaz oldu kova dolmuşçasına, sonra musluk, bir, iki, üç ayrı damla düşürdü birbiri ardından.

pencereler, alevli lekeleri, bir dalın dirseğini, sonra saf duruluğun dingin boşluğunu düzensizlikle çıkardılar ortaya. gölgelik, pencerenin kıyısında kırmızı asıldı ve odanın içinde ışık kamaları, vernik ve cila üzerinde çatlaklar açarak masalara, sandalyelere düştü. yeşil saksı, kıyısından uzamış beyaz penceresiyle devsi bir çıkıntı oluşturdu. karanlığı önüne sürerek ışık, köşeler ve kabartmalar üzerinde kendini cömertçe dağıttı; ama yine de karanlığı yığdı, kalıba dökülmemiş biçimler kümesinde.

dalgalar toparlandı, sırtlarını kıvırdı, dağıldı. fışkırdı havaya taşlar, çakıllar, kayaları süpürdüler, yükseklere sıçrayan serpinti, bir mağaranın önceleri kuru olan duvarlarına döküldü, içeride dalga geri çekilirken karaya sürüklenmiş bir iki balığın kuyruğunu çırptığı yerde havuzcuklar bıraktı.

6

güneş alçalmıştı şimdi gökyüzünde. bulut adacıkları yoğunlaşmıştı, güneşin önünde sürükleniyorlardı; bu yüzden kayalar birdenbire karardı, titreyen çakırdiken, mavisini yitirdi, gümüş rengine dönüştü; gri bezler gibi gölgeler savruldu denizin üzerinde. dalgalar artık, ne uzaklardaki havuzlara konuk gitti ne de kumsalda düzensiz uzanan kara noktalardan oluşmuş çizgiye ulaştılar. kum, inci beyazı, pürüzsüz, pırıl pırıldı.

kuşlar birden çullandılar, havada, yükseklerde halkalandılar. bazıları rüzgar olduklarında yarıştılar, döndüler, binlerce şerite kesilmiş bir tek bedenmiş gibi dilimlediler onları. ağaç tepelerine, inen bir ağ gibi üşüştü kuşlar. şurada yalnız başına uçan bir kuş, bataklığa doğru çırptı kanadını, beyaz bir kazığın üzerinde tek başına öylece durdu, kanatlarını açarak kapayarak.

birkaç taç yaprağı düşmüştü, bahçede. deniz kabuğu biçiminde uzandılar toprağa. ölü yaprak, tutunduğu kıyıda durmuyordu artık, uçurulmuştu, orada koşuşturarak burada bir sapın önünde duraklayarak. bütün çiçeklerin üzerinden aynı ışık dalgası geçti birden, gösterişli bir salınım ve parıltıyla bir yüzgeç gölün yeşil camını kesmişçesine. arada bir alçaktan esen ustalıklı, zorlu rüzgar, yığın yığın yaprakları aşağı yukarı savurdu ve sonra rüzgar duruldukça, her yaprak yeniden kimliğini kazandı. parıltılı disklerini güneşte yakan çiçekler, rüzgar onları sarstıkça güneş ışınını yana itti ve sonra yeniden kalkamayacak denli ağır olan kimi başlar ustaca eğildi.

öğle sonrası güneşi tarlaları ılıttı, gölgelere mavi akıttı, mısırı kızıllaştırdı. derin parlaklık, vernik gibi yayıldı tarlaların üzerine. bir araba, bir at, bir ekinkargası sürüsü -onun içinde her ne kımıldatırsa kızıl altından dalgacıklar titretiyor, boynuzları ışıkla çizilmiş görünüyordu. kırlardan gelen, salkım saçak yüklü kısa bacaklı, ilkel görünümlü arabalardan süpürülmüş lepiska saçlı mısır serpintileri öylece durdu hendeklerde. yuvarlak başlı bulutlar yuvarlandıkça küçülmedi hiç, yuvarlaklarının her atomunu korudu. şimdi geçerken ağlarının atılışında, bütün bir köyü yakaladılar ve uzaklaştıkça onu yine bıraktılar, özgür uçsun. uzaklarda, ufukta, mavi gri tozun milyonlarca damarı arasında bir pencere camı yandı, yalın çizgisi durdu bir çan kulesinin ya da bir tek ağacın.

kırmızı perdeler, beyaz güneşlikler, pencerenin kıyısına çarparak içeri dışarı uçuştu düzensiz vuruşlarla; açılımlarla içeri dolan ışık, uçuşan perdelerden içeri zorlu esişlerle saldırırken bir kahverengilik, bir bırakılmışlık taşıyordu. burada çekmeceli dolabı kahverengileştirdi, orada sandalyeyi kırmızılaştırdı, ötede yeşil kavanozun üzerindeki pencere yansımasını dalgalandırdı.

her şey bir an için dalgalandı, kararsızlık, belirsizlik içinde eğildi; odada salınan koca bir pervane, masaların, sandalyelerin o inanılmaz sertliğini süzülen kanatlarıyla gölgelemiş gibi.

7

güneş batıyordu. günün katı çekirdeği çatlamış, yarıkları arasından ışık dökülüyordu. hızla atılan, karanlıkta tüylenmiş oklarla vurdu dalgaları, kırmızı ve altın sarısı. olur olmaz ışık çizgileri birdenbire parıldayıp dolaştılar çevrede, batmış adalardan gelen imler, gülüşen, utanmasız çocukların defne kurularından attıkları kargılar gibi. ama kıyıya sokuldukça dalgaların ışığı çekilip alındı, bir duvarın, hiçbir ışıktan çatlakla parçalanmamış gri taşlardan bir duvarın devrilmesi gibi bir tek uzun çalkantıda döküldüler.

bir esinti yükseldi, bir titreyiş dolaştı yapraklarda; bu kıpırdanmalarla kahverengi yoğunluklarını yitirdiler; ağaç, kütlesini bırakır, kaynaşır, kubbeli tekdüzeliğini yitirirken griye ya da beyaza dönüştüler. en üst dalda öylece kaldı atmaca, gözkapaklarını oynattı, yükseldi, süzüldü, derinliklere yöneldi. yabanıl yağmurkuşu haykırdı bataklıklarda, sakınarak, halkalanarak, haykırarak daha da uzaklara, yalnızlık içinde. trenlerden ve bacalardan yükselen duman uzadı, parçalandı, denizin ve tarlaların üzerinde asılı yapağından sayvanın parçası oldu.

şimdi mısırlar kesilmişti. şimdi bütün o akışlarından, dalgalanmalarından yalnızca dipdiri saplar kalmıştı geriye. yavaşça, kocaman bir baykuş, mızrak gibi fırlattı kendini karaağaçtan, salındı, sanki batmış bir çizgi üzerinde yükseldi sedir ağacının tepesine. tepelerde ağır gölgeler akıp gittikçe bir genişledi bir büzüldüler. kırların üzerindeki havuz bomboş uzandı. hiçbir kürklü baş bakmadı oraya, hiçbir toynak basıp su sıçratmadı, hiçbir sıcak hayvan ağzı batmadı suya. kül rengi dala tünemiş bir kuş, bir gaga dolusu soğuk su yudumladı. ne ekin biçme sesi ne tekerlek sesi; yalnızca yelkenleri dolduran, çimenlerin tepelerini süpüren rüzgarın ansızın kükremesi. yağmur -bozuğu güneş- soluğu bir kemik, denizin cilaladığı bir dal parçası gibi parlayana dek, öylece kaldı orada. ilkbaharda tilki kırmızısı yanmış, yaz ortasında güney rüzgarlarına yumuşak yapraklarını eğmiş olan ağaç şimdi karaydı, kömür gibi ve çıplak.

toprak öylesine uzaktı ki hiçbir parıltılı dam, ışık saçan pencere görülmüyordu artık. gölgelerle yüklenmiş toprağın korkunç ağırlığı öylesine cılız zincirleri, öylesine salyangoz kabuğundan yükleri çekip yutuvermişti ki içine, yalnızca bulutun sıvı gölgesi, yağmurun dövüşü, güneş ışığının fırlatılan bir tek mızrağı, fırtınanın ansızın saldırışı vardı şimdi. yapayalnız ağaçlar, dikili taşlar gibi uzaktaki tepeleri lekelediler.

ısısı çekilmiş, yanan yoğunluk noktası dağılmış olan akşam güneşi, sandalyeleri, masaları daha da olgunlaştırıp yumuşattı, kahverengi ve sarıdan dörtgenlerle işledi içlerine. eğilen renkleri bir tek yana yığılmış gibi gölgelerle çizilmiş ağırlıkları daha da ağır göründü. işte burada duruyordu bıçak, çatal, bardak; ama uzamış, şişmiş, şaşırtıcı. altın halkayla çerçevelenmiş ayna, sanki içinde sonsuza dek kalacakmış gibi görüntüyü kımıltısız tuttu.

bu sırada gölgeler uzadı kumsalda, karanlık derinleşti. kömür karası potin, derin maviden bir havuza dönüştü. kayalar katılıklarını yitirdi. eski teknenin çevresinde duran su, içine midyeler batırılmış gibi karanlıktı. kurşun rengine dönüşmüştü köpük, oraya buraya inciden ak bir parıltı bıraktı, dumanlı kumun üzerinde.

8

şimdi güneş batmıştı. gökyüzü ve deniz ayırt edilemiyordu. dalgalar, parçalanarak beyaz yelpazelerini kıyının ötelerine yaydı, gümbürdeyen mağaraların kuytularına beyaz gölgeler saldı, sonra çakıllarda iç çekerek geri çekildi.

dallarını salladı ağaç, savrulan yapraklar döküldü toprağa. yerleştiler işte, yetkin bir erinç içinde ayrışmayı bekleyecekleri yerlerine. bir zamanlar kırmızı ışıklarla donanmış olan kırık tekneden, kara ve gri, fırlatıldı bahçeye. saplar arasındaki tünelleri koyu gölgeler kararttı. ardıç kuşu sessizdi; kurtçuk, gerisingeri daracık deliğine emdirdi kendini. eski bir kuş yuvasından, arada bir, aklaşmış, içi boş bir saman çöpü uçuyor, kapkara çimenlere, çürüyen elmalar arasına düşüyordu. alet odası duvarında ışık solup gitmiş, engerek yılanının derisi çivide bomboş asılı kalmıştı. odadaki bütün öteki renkler, yerlerinden taşmıştı. keskin fırça izleri şişmişti, sarkık kıyılıydı; dolaplar, iskemleler, kahverengi kütlelerini bir tek büyük belirsizlikte eritmişlerdi. tavanla yer arasındaki yüksekliğe titreyen karanlığın dev perdeleri inmişti. ayna, asılıp kalmış sürüngenlerin gölgelediği bir mağara ağzı denli soluktu.

tepelerin katılığından öz çekilmişti. gezinen ışıklar, görünmez, batmış yollar arasına tüylerle süslü bir kama saldı; ama tepelerin katlanmış kanatlarında hiçbir ışık açmadı; yapayalnız bir ağaç arayan kuşun çığlığından başka hiçbir ses yoktu. kıyıdaki kayalarda, ormanlardan sürüklenip gelmiş havanın, okyanus ortalarının binlerce camsı boşluğunda soğumuş suyun, birbiri içinde erimiş mırıltısı duyuluyordu.

sanki havada karanlıktan dalgalar varmışçasına, su dalgalarının batmış bir geminin kıyılarını yıkaması gibi evleri, tepeleri, ağaçları örterek ilerledi karanlık. yalın biçimlerin çevresinde anaforlar yaparak, onları yutarak; yaz yeşilliğine bürünmüş karaağaçların sağanak gibi inen karanlığında kucaklaşmış çiftleri karalayıp geçerek sokakları yıkadı karanlık. karanlık, yapayalnız akdikeni ve dibindeki boş salyangoz kabuklarını sardı, çimenli yollar boyunca, çimenlerin kıvrım kıvrım yüzeyi üzerinden yuvarladı dalgalarını. karanlık, yükselerek yaylalardaki çıplak yokuşlara savruldu; kayakların, çağlayan dereciklerle, sarı asma yapraklarıyla dolu olduğu, verandalarla oturan kızların ve yelpazeleriyle yüzlerini gölgeleyip kara baktıkları zaman bile karın, katı kayalara sonsuza dek yerleştiği, yıpranmış, aşınmış doruklarına ulaştı dağın. onları da kapladı karanlık.

4.06.2013

dışa yolculuk

virginia woolf

kadın olsun erkek olsun, eğer bir yaratık bir oyun kendisine herhangi bir yararı olduğunu düşünecek kadar kandırılmışsa, bırakın oy kullansın. çok geçmez, aklı başına gelir.

bir sanatı gerçekten önemseyen insanlar her zaman en az duygulananlardır.

bir katil bile can sıkıcı birine yeğlenir.

hep dinin böcek koleksiyonu yapmaya benzediğini düşünmüşümdür. biri kara böceklere tutkundur, öteki değildir. bu konuda münakaşa etmenin yararı yok.

en önemsiz vida bile görevinde başarısız olursa, bütünün doğru düzgün çalışması tehlikeye girer.

siyaset içgüdüsü diyebileceğim şey hiçbir kadında yoktur.

iki partinin ortak yanları insanların genellikle kabul ettiğinden daha çoktur.

çocukların mutlu olduğunu düşünmek yanılgıdır. öyle değillerdir, mutsuzlardır. hiçbir zaman çocukken çektiğim kadar acı çekmedim.

çocuklar adaletsizliği asla unutmazlar. yetişkin insanların umursadığı yığınla şeyi affederler; ama o günah, bağışlanamaz günahtır.

dünyadan pek çok mucize geçer
korkunç, harika
ama hiçbiri kış yağmurunun altında
denizin gri derinliklerinin üzerinde yol alan
insanlık kadar değil (sophokles)

önemli olan şeyler değil, onları söyleme biçimidir.

iyileşmenin üç aşaması vardır: süt aşaması, tereyağlı ekmek aşaması ve kızarmış et aşaması.

insanın bu dünyada bedeninin kölesi olduğunu fark etmesi utanç verici. ocağın üstünde çaydanlık yoksa asla çalışamam. fazla çay içmem ama istersem içebileceğimi bilmem gerekir.

nasıl da yapayalnız buz dağlarıyız biz. ne kadar az iletişim kurabiliyoruz!

iki insan hiçbir zaman şu kadarcık bile aynı değildir.

yumurta kırılınca, omlet yenmeli.

insana acayip şeyler oluyor. rahatın yerinde yaşayıp gidiyorsun, bir şeyin ardından başka bir şey geliyor; her şey hoş ve kolayca akıp gidiyor; hepsini bildiğini düşünüyorsun ve birdenbire nerede olduğunu hiç mi hiç bilmiyorsun; her şey eskisinden farklı görünüyor.

insanlar her zaman kendi yollarına giderler. hiçbir şey onları etkileyemez.

keşke şu insanlar bir şeyler hakkında düşünselerdi, dünya hepimiz için çok daha yaşanacak bir yer olurdu.

keşke insanlar düşündükleri şeyleri dosdoğru söyleselerdi, ne çok can sıkıntısından kurtulurlardı!

insanlar olduklarından gazla bir şey değillerdir.

dostluk istiyorum; benden daha önemli, daha soylu birini sevmek istiyorum; bana aşık oluyorsa bu benim suçum değil; bunu ben istemiyorum; bundan gerçekten nefret ediyorum.

farklı insanlar arasındaki ilişkilerin böyle doyuruculuktan uzak, böyle kırık dökük, böyle riskli; sözcüklerinse, başka bir insana karşı anlayışlı olma içgüdüsünün dikkatle incelenmesini ve büyük olasılıkla da yok edilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmasının nedeni neydi?

insan, herhangi birinin ne hissettiğini asla bilemiyor. hepimiz karanlıktayız. bulup ortaya çıkarmaya çalışıyoruz; ama bir insanın başka bir insanla ilgili fikirlerinden daha gülünç bir şey hayal edebiliyor musunuz? insan, bildiğini sanarak yoluna devam ediyor; ama gerçekte bilmiyor.

genç kadınlarla arkadaşlık etmenin en kötü yanı da bu -hemen aşık oluyorlar.

sıradan bir kadın yalnızca iki yaratığı umursar: çocuğunu ve köpeğini; erkeklerdeyse bu sayının iki olduğuna bile inanmıyorum.

aşık olmak neden bu kadar acı vericiydi; mutluluğun içinde neden bu kadar çok acı vardı?

yalın olmak, onu pençesine alan, hiç durmadan ona bir aynada kendi yüzünü ve sözlerini gösteren o korkunç benmerkezcilik olmaksızın, ne hissettiğini yalınlıkla söyleyebilmek, işte bu, neredeyse bütün öteki yeteneklere bedeldi; çünkü insanı mutlu ediyordu. 

20 kişi -hayır, hevesli olurlarsa 10 da yeterdi- bir şeyleri konuşmak yerine yapmaya başlarsa, var olan hemen her kötülüğü ortadan kaldırabilirdi.

pek uzak olmayan bir yerde zarif bir peri vardır.
nemli yularından tutup severn'in pürüzsüz akıntısını dalgalandırır (john milton)

yaşamayı istemek korkaklık değildir. korkaklığın tam karşıtıdır.

1.06.2013

kendine ait bir oda

virginia woolf

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

dünyanın güzelliği, solmadan az önce, iki ayrı çehreye sahiptir; biri neşedir, öteki ise insanın yüreğini delen acı.

oscar browning: bunca sınav kağıdına baktıktan sonra, verdiğim notlardan bağımsız olarak edindiğim izlenim, en iyi kadının en kötü erkekten, ussal açıdan daha aşağı düzeyde olduğudur.

kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz.

akşam insanın yanında önemli bir görüş ve güvenilir bir gerçekle eve dönmemesi umut kırıcıdır.

yazın, başkalarının düşüncelerine mantığın ötesinde aldırmış kimselerin enkazlarıyla kaplıdır.

para, karşılığı ödenmediği sürece saçma addedilen bir şeye değer kazandırır.

kimi zaman kadınlar kadınlardan hoşlanır.

doğrucu ol yeter. sonuç şaşırtıcı ölçüde ilginç olacaktır. güldürü türü zenginleşir. yeni gerçekler ortaya çıkarılır.

bir kitap ikna etme gücünden yoksunsa aklın yüzeyine ne denli güçlü çarparsa çarpsın, içlere sızamaz.

zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. şiir, zihinsel özgürlüğe bağlıdır.

başkalarını etkileme düşleri kurmayın. her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.

kadınlar kadınlara sert davranırlar. kadınlar kadınlardan hoşlanmazlar.

para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

10.11.2012

orlando

virginia woolf

felaket ve ölüm, her yeri kaplar. insan hayatı mezarda sona erer. kurtçuklar bizi yer.

sağaltıcı önlemler midirler, en incitici anıların, hayatı sonsuzca sakatlayabilecek olayların şiddetlerini törpüleyen ve bunların en çirkin, en alçakça olanlarını bile bir ışıltıyla, akkorlukla yaldızlayan kara bir kanatça silinip süpürüldükleri esrimeler midirler? karmaşası bizi paramparça etmesin diye ara sıra ölümün parmağı hayatın üstüne mi uzanmalıdır? ölümü her gün ufak dozlarda almazsak yaşama gailesinin altından kalkamayacak biçimde mi yaratılmışızdır? hem sonra, en gizli davranışlarımızın içine işleyen ve bizlerin rızamız olmaksızın en değerli varlıklarımızı değiştiren bu garip güçler nelerdir? acısının aşırılığı yüzünden bitip tükenen orlando bir haftalığına ölmüş de sonra yeniden mi dirilmiştir? ve hal böyleyse, ölümün mahiyeti nedir?

peru'nun tüm altınları ustaca yazılmış bir satırı satın alamazlar.

ün, kolları kasan bir örme paltodur, yüreğe gem vuran gümüşten bir gömlektir, bir korkuluğu kaplayan boyalı tenekedir. ün insanı kısıtlar, ona engel olurken tanınmamışlık gibi bir sis gibi sarardı onu, tanınmamışlık karanlık, geniş ve özgürdü; tanınmamışlık zihnin hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce yol almasına izin verirdi. tanınmamış insanın üstüne karanlık merhametle dökülür. kimse nereye gidip geldiğini bilmez. gerçeği arayıp gerçeği dile getirebilir; yalnız o özgürdür; yalnız o doğrucudur, yalnız o huzurludur.

harpya: yunan mitolojisinde yer alan, adları "kapıp kaçanlar" anlamına gelen, kadın başlı, geniş kanatlı, sivri pençeli bir çeşit yırtıcı kuş.

ben uyuyan yavru geyiklerin koruyucusuyum; kıymetlimdir kar ve yükselen ay ve gümüşsü deniz. örterim kaftanımla çilli tavuğun yumurtalarını ve istiridyeyi; örterim ayıpları ve yoksulluğu. zayıf, karanlık ve kuşkulu ne varsa üstüne iner duvağım. bunun için konuşma, açık etme! sakın, ah sakın!

ben insanların hicap dedikleriyim. bakireyim ve hep öyle olacağım. bitek tarlalarla ve doğurgan bağlarla işim yok benim. çoğalmak iğrençtir bana ve elmalar tomurcuklanıp sürüler yavrulayınca kaçar, kaçarım. pelerinimi kapatırım üstüme. saçlarım gözlerimi örter. görmem. sakın, ah sakın!

gerçek, iğrenç içinden çıkma sakın. daha derinlere saklan, korkunç gerçek. çünkü sen bilinmemesi ve yapılmaması gereken şeyleri acımasız gün ışığında göğsünü gere gere sergilersin; utanç verici olanı gözler önüne serersin; karanlıkta olanı apaçık edersin. saklan! saklan! saklan!

çingenelerde "güzel"i karşılayan bir sözcük yoktur.

insanoğlunun bağrında hiçbir tutku başkalarını kendi inandıklarına inandırma arzusundan daha güçlü değildir. hiçbir şey kendisinin yüce saydığı bir şeyi başkasının küçümsediğini sezmek kadar insanın mutluluğunu kökünden sarsıp içini öfkeyle dolduramaz.

semti semte kırdıran, mahalleyi mahallenin mahvolmasını istemeye iten hak sevgisi değil, üstün gelme isteğidir. her biri doğrunun galip gelmesinden ve erdemin yüceltilmesinden çok kafasının dinç olmasının ve kendine boyun eğilmesinin arayışı içindedir; ancak bu ahlak dersleri son derece sıkı olup tarihçiyi ilgilendirir ve ona bırakılmalıdır.

hiçbir şey karşı koyup sonra teslim olmaktan, teslim olup sonra karşı koymaktan daha harika olamaz. gerçekten de ruhu başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar coşturuyor. öyle ki, sırf bir denizci tarafından kurtarılmanın zevkini tatmak için kendimi tutup denize atmayacağımdan pek emin değilim.

bir kadının bileklerini gördünüz diye direğin tepesinden düşersiniz. kadınlar sizi övsünler diye kukla gibi süslenir püslenir, sokaklarda geçit yaparsınız; size gülmesin diye kadını eğitimden yoksun bırakırsınız; en çelimsiz eksik etek tazelerin bile esiri olup yine de dünyaları siz yaratmışçasına kasılırsınız.

dünyanın yönetimini ve düzenini başkalarına bırakmak; askeri hırslardan, güç sevdasından ve bütün diğer erkeksi tutkulardan arınmış olmak çok daha iyi; eğer insan böylece insancıl ruhun bildiği en yüce hazların dolu dolu tadına varabilecekse çok daha iyi; bu hazlar ki derin düşünce, yalnızlık ve aşk.

gürültüden sonra sessizliğin daha yoğun olduğu hala bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. ancak insana ilanı aşk edildikten sonra yalnızlığın daha bir belli olduğuna pek çok kadın tanıklık edecektir.

önemsiz ayrıntılarmış gibi görünseler de giysilerin bizleri sıcak tutmaktan daha önemli işlevleri vardır. bizim dünyaya bakışımızı ve dünyanın bize bakışını değiştirirler. bizlerin giysileri değil, giysilerin bizleri giydikleri görüşünü destekleyecek pek çok şey var: biz onlara bir kol ya da göğüs biçimi verebiliriz; oysa onlar yüreklerimizi, beyinlerimizi, dillerimizi gönüllerince biçimlendirirler.

çoğu zaman, bir saatlik suskunluk her şeyden daha esriticidir.

yanılsamaların gerçekle çarpıştıklarında paramparça oldukları herkesçe bilindiğinden, yanılsamanın hüküm sürdüğü yerde gerçek mutluluk, gerçek zeka, gerçek derinlik barınamaz.

bir saat önce uğranılan kadar büyük bir düşbozumu insanın kafasını allak bullak eder. her şey eskisinden on kat açık ve çıplak görünür. bu, insan ruhu için çok tehlikeli bir andır. böyle anlarda kadınlar rahibe, erkekler rahip olurlar; böyle anlarda varsıllar bir imzayla varlıklarından olurlar ve mutlular et bıçağıyla boğazlarını keserler.

bir şair okyanusla aslanın bileşimidir. biri sizi boğarken öbürü kemirir. dişlerden kurtarırsak canımızı, dalgalara boyun eğeriz. yanılsamayı yıkan biri hem canavardır hem de taşkın su. dünya için atmosfer neyse, ruh için yanılsamalar odur. o güzelim havayı dürüp kaldırırsanız bitkiler ölür, renkler solar. üzerinde yürüdüğümüz dünya kavrulmuş kor halini alır. bastığımız sönmemiş kireçtir ve alev alev parke taşları ayaklarımızı yakar. gerçektir bizi mahveden. hayat bir düştür. uyanmak bizi öldürür. düşlerimizi çalan hayatımızı da çalmış demektir.

şimdilik tek çıkar yol camdan dışarıyı izlemek. serçeler vardı, sığırcıklar vardı; her biri kendince uğraşlara dalmış birkaç güvercin ve bir iki karga vardı. biri bir solucan bulur, öteki bir salyangoz. biri uçup bir dala konar, bir başkası çimenlerin üstünde hoplayıp zıplar. derken yeşil çuha önlüklü bir uşak avluyu geçer, herhalde kilerde hizmetçi kızlardan biriyle bir dümen peşindedir; ama avluda gözle görülür bir kanıt konmadığı için önümüze, ummaya devam edip burada bırakmalıyız işi. kalınıyla incesiyle bulutlar alttaki çimenlerin rengini bir parça değiştirerek geçerler. güneş saati her zamanki gibi üstü örtülü biçimde zamanı bildirir. insanın zihni bu hayat denen şey konusunda boşu boşuna, yararsızca bir iki soru sormaya başlar. hayat diye bir şarkı tutturur, daha doğrusu ocak üstündeki çaydanlık gibi mırıldanmaya başlar. hayat, hayat, sen nesin? aydınlık mısın, karanlık mısın, uşak yamağının çuha önlüğü müsün; yoksa çimenlerin üstünde sığırcık gölgesi misin?

selam doğal arzu! selam mutluluk! kutlu mutluluk! ve hazzın her türlüsü; biri solsa, öbürü sarhoş etse de çiçekler ve şarap, selam size ve pazarları londra dışına iki buçuk şilinlik biletler, karanlık bir kilisede ölüm üzerine ilahiler okumak ve herhangi bir şey, daktiloların tıpırtısını, mektupların dosyalanışını, imparatorluğu bir arada tutan halkaların ve zincirlerin dökümünü durduracak, allak bullak edecek her ne varsa, selam. tezgahtar kızların dudaklarının üzerindeki çiğ kırmızı yaylar (sanki aşk tanrısı başparmağını kırmızı mürekkebe batırmış da geçerken beceriksizce nişanını bırakmış) size bile selam. selam mutluluk! kıyıdan kıyıya koşan balıkçı kral ve doğal arzunun tüm karşılanışları, ister erkek romancıların söyledikleri şey olsun; ister yakarış; ister yadsıyış; hangi biçimde gelirse gelsin, selam! ve dileriz daha fazla ve bilinmedik biçimlerde gelir. çünkü ırmak yatağında karanlık akar -keşke sözcüklerin anıştırdıkları gibi "düş kurar" olabilseydi- hem de her zamanki nasibimizden daha bulanık ve beter; düş kurmadan ama canlı, kendinden hoşnut, akıcı, her zamanki gibi zeytin yeşili gölgeleriyle kıyıdan kıyıya apansız ok gibi fırlayıp gözden yitiren kuşun kanadının mavisini bastıran ağaçların altından.

her şey dingindi. neredeyse gece yarısıydı. ay kırların üstünde ağır ağır yükseldi. ışığı toprağın üstüne bir hayalet şato dikti. malikane bütün pencereleri gümüşe bulanmış duruyordu. ne duvar vardı ne varlık. her şey hayaldi. her şey dingin.