29.11.11

uzun lafın kısası

albert einstein: sıradışı, büyük insanlar, daima sıradan zekaların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar.

markus zusak: kimsenin sidiği kendininki kadar güzel kokmaz.

torgny lindgren: temiz ve katıksız hiçbir şey yoktur; her şey bulanıktır ve mutlaka bir şey bulaşmıştır. eğer katıksız iyilik olsaydı, farkına varılması imkansız olurdu. hava gibi boş bir şey.

dragan babic: gerçekte hayat, ölüm için uzun bir hazırlıktan başka bir şey değildir.

franz kafka: evliliğin anlamı, keskin ve katı bir biçimde tanımlayacak olursak, güvende olmaktır.

herman melville: okyanusun ortasında henüz keşfedilmemiş bir adada yaşayıp beyaz adamla hiç ilişkiye girmemiş olanlara ne mutlu!

jorge luis borges: birbirinin aynı olan iki tepe yoktur; ama dünyanın her yerinde ovalar birbirine benzer.

lidia yuknavitch: sevginin götünüzden sinsice yaklaşıp bir yumruk atabileceğini söylemiyorlar insana.

shakespeare: adalet uygulanacak olsa hiçbirimiz kurtulamazdık.

montaigne: tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler; çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir. en zavallı, en allahlık insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar.

paulo coelho: kötülük insanın ağzından giren şeyde değildir. kötülük oradan çıkandadır.

sylvia plath: insan soyu cinselliğin kurbanı. hayvanlar şanslı yaratıklar; kızışırlar. sonra biter bu onlar için; oysa biz zavallı, kösnül insanlar, ahlakın kafesine kapatılmış, koşullarla zincirlenmiş, her zaman kasıklarımızı yalayan korkunç, zorlayıcı ateşle kıvranır, acı çekeriz.

27.11.11

uygarlık

uğur mumcu

her uygarlık, önce ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. avrupa, bugünkü aşamasına ve düzeyine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. asya'yı, afrika'yı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. asya'nın sarı, afrika'nın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğu'nun yoksul halkının alınteri ve kanı, avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu..

eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. doğu'nun kültür hayatı, asya stepleri gibi çorak kaldı. ne ekonomik teorisi ne de hukuk sistemi yaşadı. onun içindir ki, doğu kültürü denince çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. batı viskisiyle, dansıyla, smokini ile; doğu ise tespihi, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

bu muydu uygarlık? eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna henüz adımını bile atmamış. hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını, bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar? yoksul halkının yaşama savaşına gözlerini kapayıp cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

batı bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. batı'da sosyal ihtilaller oluyor; sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

batı'da felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluklardan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk. batı'da işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe başkaldırıyor, kelle istiyorduk.

tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. arada alman hayranı olup ordularımızın başına alman subayları getirdik. ve cuma selamlarında istanbul halkı "padişahım çok yaşa" diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. kimse bu işlerin nedenini anlamadı. ne aydın kafalı hukukçu, ne çağının ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, endülüs'teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp türk halkı için bir tek satır bırakmadan çekip gitti.

edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her esen rüzgara göre sallanıp durduk. hiçbir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. arap hayranı, alman hayranı, fransız hayranı olduk. ne ulusal niteliklerimizi ne de ulusal yönümüzü anlayabildik. doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. batı'ya açık penceremizle doğu'ya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. imparatorluk, düyun-u umumiye senetleri ile ipotekli imiş, anlamadık. yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişlerdi, bilmiyorduk. varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık.. bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. işte böyle yıkıldı bir imparatorluk.

aşk

paulo coelho

aşk evcilleşmemiş bir güçtür. onu kontrol etmeye çalıştığımızda bizi yok eder. onu hapsetmeye çalıştığımızda o bizi esir alır. onu anlamak için çabaladığımızda kendimizi kaybolmuş ve şaşkına dönmüş hissetmemizi sağlar.

ömrüm boyunca, aşkı kabul edilmiş bir tür kölelik olarak anladım. bu bir yalan. özgürlük, ancak aşk olduğunda var. kendini kayıtsız şartsız teslim eden, kendini özgür hisseden, sınırsızca sever. ve sınırsızca seven, kendini özgür hisseder.

insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır. aşk başkasında değil, kendimizdedir; onu biz uyandırırız. ama uyanması için bir başkasına ihtiyaç duyarız. evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.

en güçlü aşk, kendindeki kırılganlığı ortaya koyabilendir. her ne olursa olsun, eğer aşkım gerçekse -ve yalnızca kendini oyalamanın, aldatmanın, zaman geçirmenin bir yolu değilse- özgürlük kıskançlığı ve doğurduğu acıyı yenecektir.

aşk söz konusu olduğunda iyi ya da kötü yoktur, yapma veya yıkma da yoktur; sadece hareket vardır. ve aşk doğanın yasalarını değiştirir. çelişki varsa aşk güçlenerek büyür. meydan okuma ve değişim söz konusu olduğunda aşk korunur.

mutluluğun aşk olduğunu söylüyorlar. oysa aşk mutluluk getirmez, hiçbir zaman da getirmemiştir. tam tersine, sürekli bir kaygı durumudur aşk, bir savaş meydanıdır; kendi kendimize sürekli olacak acaba doğru mu yapıyorum diye sorduğumuz uykusuz gecelerdir. gerçek aşk, vecd ile ıstıraptan oluşur.

yeni aşkların eski tecrübelerle kesinlikle hiçbir ilgisi yoktur. aşk her seferinde yepyenidir.

sevgi istenemez; çünkü başlı başına bir amaçtır. sevgi ihanet edemez; çünkü sahip olmayla hiçbir ilgisi yoktur. sevgi hapsedilemez; çünkü bir ırmaktır. sevgi taşar, sel olur. onu hapsetmeye kalkan, onu besleyen pınarın önünü keser; bir yere kapatılan su ise durgunlaşır, bozulur ve kokar. 

insan sevgiyi ya hisseder ya da hissetmez, bu dünyada onu sana hissettirecek bir güç yoktur.

sevgiye tümüyle teslim olmak, kendi rahatımız ve karar verme yeteneğimiz de dahil her şeyden vazgeçmek demektir. sözcüğün en derin anlamında sevmek demektir bu. sevgi gelir, yerleşir ve her şeyi yönetmeye başlar. bu sudan bir kez içen, susuzluğunu başka pınarlarda dindiremez.

25.11.11

otuz beş yaş

cahit sıtkı tarancı



yaşadığım iyi kötü günleri
değişmem hiçbir cennet masalına

öyle dalmışım ki bu akşamüstü
komşu arsadır gözümde gökyüzü
ben dünyadan bihaber bir çocuğum
kayıp zıpzıplarımı arıyorum
koşun çocuklar, koşun komşu kızlar
avuçlarıma sığmıyor yıldızlar

alemde ister kış isterse bahar
ister bir yaz ister bir güz olsaydı
yeter ki riyasız bir yüz olsaydı
gam yemezdim, sular, ağaçlar, kuşlar

sevsen beni çocuğum
geçen güne yazıktır
bugün var yarın yokum
işim bir şarkılıktır

aşk, dostluk! hepsi dökülür yapraklar
çıplak bir ağaç durgun suda aksin
yalnızlık dediğin hayatta başlar
kabir boyunca devam etmek için

yalnız aşkta, kumarda, hayalde değil
her adımda bir şeyler kaybediyoruz

ne yardan geçilir ne serden
korkuyorum bu gecelerden
bel bağladığım tepelerden
gün doğmayabilir bir daha

dün güzel bir kadın geçti
kabrimin yakınından
doya doya seyrettim
gün hazinesi bacaklarını
gecemi altüst eden
söylesem inanmazsınız
kalkıp verecek oldum
düşürünce mendilini
öldüğümü unutmuşum

23.11.11

abe mortenson

charles bukowski

iftihara geçen öğrencilerin diplomaları önce verilecekti. abe mortenson'ın adı okundu. diplomasını aldı. alkışladım.

"nasıl bir geleceği olacak?" diye sordu jimmy.

"bir yedek parça fabrikasında mali müşavir. california'da, gardena yakınlarında."

"ömür boyu tek iş.. dedi jimmy.

ömür boyu tek kadın, diye ekledim.

"abe asla mutsuz olmayacak.."

"veya mutlu."

"sadık bir adam."

"bir süpürge."

"bir ceset.."

"pısırık."

ezra pound

talat sait halman

3 kasım 1972 günü venedik sularından bir cenaze geçti. teknenin başında ve kıçında birer kürekçi ile birer papaz vardı. çiçeklerle kaplı gondola, suları yara yara, tabutu sen mişel mezarlığına götürdü. kısa bir törenden sonra tabutu sessiz sedasız toprağa indirdiler.

ölen, ezra pound'du. 20. yüzyılın en önemli, en başarılı, en etkili şairlerinden biri. ingiliz-amerikan şiirine 60 yıl yön veren bir edebi şahsiyet. dünya şiirini kafasına sindirmiş olan, çağdaş şiire birçok köklü yenilikler getiren bir deha. ölüm, 86 yaşında susturdu pound'u.

ecel gelmeden çok önce susmuştu. bir yıldan uzun süre, hemen hemen hiç kimseye tek kelime söylememişti. yakınlarının yorumuna bakılırsa, ruh bunalımı geçirdiği için değil, sözlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başladığı için sessizliği seçmişti. pound, bir ömür boyu edebiyatın ve ideolojinin kavgalarını yaptıktan sonra, kendi eliyle sessizliğe gömmüştü kendisini.

cenazesinde, anayurdu amerika'dan temsilci de yoktu, yıllarca hizmet ettiği ve son 12 yılını geçirdiği italya'dan da. öz oğlu ünlü çevirmen omar pound bile bulunmadı cenazede. ezra pound, ozan kişiliğiyle, direnişleri ve başkaldırışlarıyla, anlaşılması zor siyasal davranışlarıyla, bütün ömrünü her yerde sürgün yaşamıştı. yalnız öldü, sürgün gömüldü.

varlıklı ve tanınmış bir ailenin çocuğuydu. 1885'te amerika'nın idaho eyaletinde doğdu. küçük yaşta şiire merak sardı. 1901'de, 16 yaşına basmadan, pennsylvania üniversitesi'ne kabul edildi. sonradan şunları yazıyordu: "15 yaşındayken ileride ne yapacağımı kararlaştırdım. şiir yazmak eğilimi, bir tanrı vergisidir; ama işin teknik yönü insanın kişisel sorumluluğu. 30 yaşıma varmadan şiir konusunda dünyada herkesten fazla bilgi edinmeye ant içmiştim. dinamik özü kalıptan ve kabuktan ayırt etmek ve her türlü şiiri öğrenmek, baş amacımdı. bu uğurda, 9 dil öğrendim, doğu şiirini çevirenlerden okudum, gerçek şiirden başka bilgilere beni iteleyen ve diploma almak için gerekli işlemlerle canımı sıkan üniversite kurallarıyla ve profesörlerle kavgaya tutuştum."

başta latince olmak üzere 9 dili (yunanca, almanca, italyanca, provansal, ispanyolca, orta çağ ve yeni çağ fransızcası, portekizce, eski çağ, orta çağ ve yeni çağ ingilizcesi) ve sayısız şiir geleneğini sapasağlam öğrenen pound, genç yaşta, modern şiirin büyük kurucularından biri oldu. 1903 yılında, pound'un bulunduğu pennsylvania üniversitesi'nde tıp eğitimi gören ve sonradan amerika'nın en başarılı şairlerinden biri olan william carlos williams, ailesine gönderdiği bir mektupta diyordu ki: "pound ile tanışmak, milattan önce ile milattan sonra gibi."

pennsylvania üniversitesi'nden ayrılan pound, 1905 yılında hamilton koleji'nden mezun oldu. burada dante ve provansal şiiri üzerinde yoğun çalışmalar yaptı. sonra pennsylvania üniversitesi'ne dönerek yüksek öğrenimini tamamladı ve aynı üniversitede öğretim üyesi oldu. kendisini tanıyanlar, bildiği 9 dilde şiir konusunda yazılmış önemli her kitabı okumuş olduğunu söylüyorlardı. giderilmez bir iştahla okuyor, bir yandan da bol bol şiir yazıp sayısız çeviri yapıyordu. modern şiirin büyük öncüsü ve yenilikçisi, estetiğini değişik çağların ve uygarlıkların gelenekleriyle yoğurmaktaydı.

pound, 1908 yılında, cebinde üç beş dolarla amerika'dan ayrılıp avrupa'nın yolunu tuttu. şair, avrupa ve ingiltere'deki ilk yıllarında, açlık ve sefalet içinde, durup dinlenmek bilmeden okuyup yazıyordu. bir yandan da, çağdaş şair ve yazarlarla sağlam dostluklar kuruyordu. henry james, thomas hardy, joseph conrad, john galswhorty gibi ustalarla da tanıştı, sonradan ün salan t.e. hulme, fort madox ford, richard aldington gibi gençlerle de. ingiliz dilinin o sıradaki en önemli şairi william butler yeats ile yakın dostluk kurdu.

pound'un edebiyat çevrelerindeki yeri, üçüncü kitabı olan "personae" (1909) ile perçinlendi. 1910 yılından başlayarak, şiirde art arda yenilikler yapacaktı. pound, "yenileştirin!" ilkesiyle ortaya atılıyordu.

çin görüntü şiirlerinden ve japon haikularından esinlenen pound, kalıplaşmış, köhne, yeknesak, aşırı süslü ve yapmacıklı şiiri yok etmeye; yerine yalın, öz ve özgür şiiri getirmeye ant içmişti. "edebi dil"in, "şairane söyleyiş"in, devrik ifadelerin, vezin uğruna zorlamaların, her türlü "sıfat"ın baş düşmanıydı. pound, bizde orhan veli ve arkadaşlarının 1940'larda yöneldiği çığırı 1910'larda açmıştı denebilir.

pound, 1912 yılında, amerika'nın en etkili şiir dergisi "poetry"nin avrupa editörü oldu. özellikle bu işte pound sonradan ün kazanan birkaç şairi keşfetti. bunların ilki robert frost'tu. sonra, t.s. eliot. 1914'te eliot "bir kadının portresi" başlıklı şiirini pound'a gösterdi. pound, "bir amerikalının bana gösterdiği en başarılı şiir" diyerek eliot'un şiirini hemen yayımladı. böylece eliot ilk olarak pound tarafından gün ışığına çıkarılmış oldu. sonra da, 1922'de, eliot "the waste land" (çorak ülke) adlı eserini pound'un eleştirip düzeltmesini istedi. pound, 20. yüzyıl şiirinin en büyük birkaç eserinden biri olan "the waste land"i baştan sona eleştirdi, değiştirdi, kırptı. ve eliot birçok değişiklikleri kabul edip ezra pound'a "üstün ustaya" diye armağan ederek yayımladı. 1917'de pound'un düzeltmeleri "the waste land"in ilk müsveddesiyle birlikte yayımlandığında, eliot'un "üstün usta"ya ne kadar borçlu olduğu anlaşıldı. eliot'un "pound, yüzyılımızdaki şiir devriminde en büyük etken olmuştur." demesi boşuna değildir.

william butler yeats, james joyce, ernest hemingway, wyndham lewis ve nice başkaları, pound'un yardımlarını gördüler. pound, genç sanatçıları eleştiriyor, teşvik ediyor, para yardımı sağlıyor, eserlerinin yayımlanmasına aracılık ediyordu. hemingway, şunları yazıyor: "arkadaşlarının hem para hem sanat yönünden ilerlemesini sağlamaya çalışıyor. saldırıya uğradılar mı, savunuyor. dergilere sokuyor onları, kodesten çıkartıyor. borç veriyor. tablolarına alıcı buluyor. konserlerini düzenliyor. haklarında yazılar yayımlıyor. zengin hanımlara tanıştırıyor onları. kitapları için yayınevi buluyor. ölümün eşiğinde olduklarını sananların başucunda oturuyor bütün gece. hastane masrafları için borç veriyor, intihardan vazgeçiriyor. bütün bunlara rağmen, dostlarının ancak birkaç tanesi, ilk fırsatta pound'a bıçak saplamaktan kendilerini alıkoyuyorlar."

1921'de londra'dan ayrılıp paris'e yerleşen pound, para sıkıntısı ve hastalık yüzünden perişan yaşadı. bu çetin dönemde, faizcilere ve tefecilere kin tutmaya başladı. para hırsını ve tefeciliği gitgide uygarlığın en kötü illeti gibi görüyordu. 1925'te italya'ya giderek rapallo'ya yerleşti. italyan rivierası'nda 20 yılını geçirecekti. bu yıllarda şiirle fazla uğraşmadı. var gücüyle iktisat ve politika konularına verdi kendini. yüzyılın büyük şairlerinden biri, günden güne faşizme sürükleniyordu. pound'un akli dengesi bozuldu diyenler vardı. bazı dostları korku içindeydi. 1933'te yeats, yeni bir eseri konusunda pound'a danışmak üzere rapallo'ya gitti. pound, eseri okuyup üstüne tek bir kelime yazarak geri verdi: "kokmuş." 1934'te, pound, james joyce'u yemeğe davet ettiğinde, joyce pound'la yalnız kalmaktan korktuğundan hemingway'e de gelmesi için yalvarıyordu.

artık faşizmin sözcüsü olmuştu. her fırsatta mussolini'yi övüyor, faşizmin propagandasını yapıyordu. mussolini'ye açıkça "şefim" diyordu. dünyadaki bütün iktisadi sıkıntı ve buhranlardan, her türlü mali sömürüden yahudileri sorumlu tutuyordu. bir italyan gazetesinde "yahudi: illetin ta kendisi" başlıklı zehir zemberek bir yazı yazdı. yıllarca, italya'dan amerika'ya radyo yayınları yaparak, amerikalılara faşizmi beğendirmeye uğraştı. 1943'te washington'daki bir mahkemede jüri, pound'u "birleşik amerika'nın düşmanlarına hizmet etmek" suçundan gıyaben mahkum etti. 1945'te, pound'u italyan partizanlar yakalayarak amerikan askeri yetkililerine teslim ettiler. pisa yakınlarındaki amerikan üssünde, şairi özel olarak imal edilen bir çelik kafese koydular. o yaz, pound kafesin içinde, "pisan kantoları" adlı şaheserini yazdı.

1945 kasım'ında yaka paça amerika'ya götürdüler şairi. 19 suçtan duruşması yapılacaktı. mahkeme, pound'un akli dengesinin bozuk olduğuna, washington'daki st. elizabeth's akıl hastanesi'ne konulmasına karar verdi. pound, 12 yıl kaldı hastanede. başhekimin raporuna göre "zararsız bir deli"ydi. dostları serbest bırakılması için uğraştılar. robert frost, ernest hemingway, william carlos williams, archibald macleish, t.s. eliot ve başkalarının gayretleri sonuç vermedi.

1949'da "pisan kantoları" bollingen ödülü'nü kazandığında, yine tartışmalar oldu. pound'un yahudi düşmanlığını ve faşist propagandasını affedemeyenler, üstün bir şairi düşük bir insandan ayrı tutmanın doğru olmayacağını öne sürüp durdular. aynı tartışma, 1972'de, şairin ölümünden kısa bir süre önce, pound'un amerikan bilim ve sanat akademisi'nden ödül alması reddedilince bir kere daha patlak verdi. birçoklarına göre pound, çılgın bir çağda yolunu şaşırmış zavallı bir şairdi. başkalarına göre, duygulu bir şair, topluma ve insanlığa karşı böyle kara günahlar işlememeliydi.

1958'de akıl hastanesinden çıktıktan az sonra, pound italya'ya döndü. kendisini karşılayan fotoğrafçılara faşist selamı vererek resim çektirdi. "dünyanın en büyük şairi benim" diyordu, "amerika, baştan başa tımarhane!"

"kantolar"ı tamamlamak için canla başla çalışıyordu. merano'da oturuyor, bir yandan şiir yazıp bir yandan bahçesinde üzüm yetiştiriyordu. 1962'de kalp krizi geçirdi. sonra gitgide sessizliğe gömüldü. bir mülakat sırasında pound'a sordular: "nerede yaşıyorsunuz?" şair, "cehennemde" diye cevap verdi. "hangi cehennem?" diye üstelediler. pound, kalbini gösterdi: "işte burada."

pound'u iyi tanıyan bir şair, kişiliğini şöyle tanımlıyordu: "yalın mertlik, yalın cömertlik, yalın deha." siyasal düşüncelerinde ne kadar sapık olduysa, şiir duyarlığında o kadar aydın ve olumluydu. yalnız yaşayan, yanlış yaşayan pound, sürgününü ölümde de sürdürmek istedi. onun için "törenler yapılmasın, borular öttürülmesin" demişti, "kafamı ezmeyecek bir çelenk yeter."

22.11.11

bütün öyküleri

yusuf atılgan

bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir.

ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı.

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

michelet: herkes esnesin. her şey önceden bilinmektedir. bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.

cebindeki tomarı yokladı. oradaydı. rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu.

bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. piyangolardan ummuştu. işte beklediği an geldi; ama kurtulamıyor. "belli bir yaşayış uygulamışlar bana. görünmeyen bir giysi giydirmişler. sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. düğmelerini çözemem mi? bu bile güç. ya çıkarıp atanlar? tutuyorlar onları. deliler evine kapıyorlar ya da kodese.

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra birgün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

insan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.

çocuklar istedikleri bir şeyi yaptırmak için kime nasıl davranılacağını, neyi kime soracaklarını bilirler.

konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. en kötüsü buydu. çoğu insan gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.

21.11.11

toplum

charles baudelaire

herkesin harcı değildir kalabalıkla yıkanmak: bir sanattır kalabalıktan hoşlanmak; bazı insanlar vardır, bir peri, daha beşikte iken, kılıktan kılığa girmenin, kalabalığa karışıp yüzünü maskeyle gizletmenin zevkini, eve duyulan kini ve yolculuk tutkusunu üfler kulaklarına, işte yalnız o kişi gerçekleştirir kaynaşmayı insanlık hesabına.

çokluk, teklik: etkin ve doğurgan bir şairin kaleminde birbirine eşit şeyler. yalnızlığını doldurmayı bilmeyen, arı kovanı gibi işleyen bir kalabalıkta yalnız olmayı da bilmez.

bu eşsiz ayrıcalığın tadını yalnız şair çıkarır, ister kendi, ister bir başkası olur. bir gövde arayan o eşsiz ruhlar gibi, dilediğinde dilediği insanın kişiliğine girer. şair için her şey, her yer açıktır; bazı yerler ona kapalı görünmüşse, girmek zahmetine katlanmıyor demektir.

yalnız ve düşünen gezgin adam bu evrensel kaynaşmadan özgün bir sarhoşluk payı çıkarır kendine. kitleyle kolayca evlenen kimse, kutu gibi kapalı bir bencilin, sümüklüböcek gibi kabuğuna çekilmiş bir tembelin asla tadamayacağı ateşli hazları tadar. tüm uğraşları, tüm kıvançları, zamanın ve koşulların tüm yıkımlarını, yoksullukları benimser.

insanların aşk dediği şey, bu tarifsiz şölenin, kendini bütünüyle şiir ve insanlığa yardım olarak adayan bir ruhun kutsal kahpeliği yanında, aniden beliren umulmayanın, gelip geçen bilinmeyenin yanında çok sınırlı, çok küçük, çok zayıf kalır.

hiç değil, o aptalca gururlarını bir an olsun kırmak için, şu dünyanın mutlularına bazen, onların mutluluklarından daha yüksek, daha büyük ve daha ince mutluluklar olduğunu öğretmek gerek. yabancı ülkelere gidip topluluklar kuranlar, halk önderleri, dünyanın öbür ucuna sürgün gibi giden gönüllü rahipler kuşkusuz o gizemli esrikliklerin bazılarını tattılar. dehalarından yoğrulmuş o geniş ailenin bağrında, kıt kanaat sofuca yaşadıkları için onlara acıyanlara gülüyorlardır bazen de.

din

carl sagan: bilimin kutsal hakikati, kutsal hakikatlerin var olmadığıdır.

anaksimandros: canlı varlıklar güneş tarafından buharlaştırılan su elementinden ortaya çıkmışlardır. insanın ilk hali, başka bir hayvana, isim vermek gerekirse bir balığa benzemektedir.

benjamin franklin: deniz fenerleri kiliselerden daha yararlıdır.


john hartung: incil, bir örgüt ahlakı tasarısıdır ve soykırım, örgüt harici kişileri köleleştirme ve dünya hakimiyetiyle ilgili talimatlarla doludur. ancak incil erekleri ya da cinayet, acımasızlık ve tecavüz gibi kötülükleri onurlandırmasıyla zarar vermez. birçok eski metinde bu tutum hakimdir; örneğin ilyada destanı, iskandinav masalları, eski suriye öyküleri ve mayaların kitabeleri. fakat hiç kimse ilyada destanını bir ahlak temeli olarak pazarlamaz. asıl sorun burada başlar. incil bir yaşam rehberi gibi satılıp satın alınmaktadır. ve açık ara farkla tüm zamanların en çok satan kitabıdır.

anaksagoras: her şeyin bir doğal sebebi vardır. ay bir tanrı değil, büyük bir kayadır. güneş de sıcak bir kayadır.

theodosius dobzhansky: dünyada yaşayan 2 ya da 3 milyon türü yaratmanın anlamı nedir? yaratıcı, kaliforniya petrol arazilerinde yaşayan psilopa petrolei ya da sadece bazı karayip adalarındaki bazı kum yengeçlerinin vücudunda yaşayan drosophila türlerini yaratırken şakacı bir ruh hali içerisinde miydi? tüm bunlar evrim teorisinin ışığında anlaşılabilir bir hal alıyor; fakat bunların tanrı'nın işi olduğunu düşünecek olursak, durduk yerde birçok tür yaratmak ve çoğunun neslinin tükenmesine izin vermek ne kadar da anlamsız bir etkinlik olurdu!

20.11.11

cinselliğin tarihi

michel foucault

çocukların cinselliği yoktur.

baskı, varolmayışın olumlanmasıdır.

herkesin cinselliğinin sırlarını açıklaması için memurlara para veren tek uygarlık bizimki değil midir?

zifte ne biçimde dokunursak dokunalım; hatta onu kendimizden uzağa atabilmek için bile olsa, yine de leke yapar ve her zaman kara çalar.

hiçbir 17. yüzyıl eğitbilimcisi (pedagog), erasmus’un diyaloglar’ında yaptığı gibi, öğrencisini iyi bir fahişe seçmesi için açık açık öğüt vermemiştir.

hristiyan öğretisi cinselliği, itiraf edilmek için biçilmiş kaftan olarak ele almakla onu hep endişe verici bir bulmaca biçiminde sunmuştur. cinsellik ısrarla gösterilen değil her yerde saklanan bir şey, sesini değiştirerek ve kısarak konuştuğundan, kulak asmamamız tehlikesini doğuran tuzak-mevcudiyettir.

iki ya da üç yüzyıldır cinsellik etrafında kopardığımız bu çılgın kıyamet, birincil bir kaygıya, nüfusu sağlamak, işgücünü yeniden üretmek, toplumsal ilişkiler biçimini sürdürmek, kısacası ekonomik olarak yararlı, siyasal olarak muhafazakar bir cinsellik düzeni kurmakla bağıntılı değil midir?

anatomik yapıları, varlıkları, cinsleri ayıran ve eşleşmesini yasaklayan yasayı bulandırdığından hermafroditler uzun zaman birer suçlu, suçlu ilişkilerin dölü olarak görüldüler.

cinsellik her zaman kendini ele veren bir gizdir. eşcinsel olan kişiyle cinselliğinin tözü aynıdır ve bunun nedeni, cinselliğin alışılagelmiş bir günah değil de, tekil bir doğa olmasında yatar.

oto-monoseksüalist: yalnızca mastürbasyon yapan
miksoskopofil: cinsel ilişkide bulunanları seyretmekten zevk alan
jinekomast: memeleri aşırı gelişmiş erkek
presbiyofil: yaşlılarla cinsel ilişkide bulunmaktan hoşlanan
seksoestetik: estetikten cinsel zevk alan
disparönist: cinsel ilişki sırasında ağrı ya da zorluk çeken kadın

cinselliğin böylesine çok sözünü etmek, sokuşturulduğu yerde, azalmış, parçalanmış ve özgülleşmiş olarak keşfetmekle temelde aranan, onun gizlenmesidir.

bir yanda, bir ars erotica (erotik sanat) yaratmış toplumlar –örneğin çin, japonya, hindistan, roma; arap-müslüman toplumları- vardır.

en azından, ortaçağ’dan beri, batı toplumları, itirafı, gerçeği üretmesi beklenen ana törenlerin (ritüel) arasına yerleştirmiştir.

orta çağ’dan beri, işkence bir gölge gibi itirafa eşlik eder ve kaçtığında ona destek olur. bunlar, kara yüzlü ikiz kardeş gibidirler. en yumuşak şefkat gibi en kanlı iktidar da günah çıkarmaya gereksinir. batı’da insan bir itiraf hayvanına dönüşmüştür.

düşünün, 13. yüzyılın başında her hıristiyana yılda en az bir kez, hiçbirini es geçmeksizin, tüm kabahatlerini itiraf etmesi için verilen buyruk, kim bilir ne korkunç görünmüştür insanların gözüne.

diderot'nun öyküsünde iyilik perisi cucufa, cebinde bir sürü ufak tefek şey –kutsanmış tozlar, kurşun heykelcikler, bozulmuş badem şekerleri- arasında minik bir gümüş yüzük bulur. bu yüzüğün taşı ters çevrildiğinde, karşılaştığı cinsel organları konuşturur.

yasağın çevrimi: yaklaşmayacaksın, dokunmayacaksın, tüketmeyeceksin, haz duymayacaksın, konuşmayacaksın, ortaya çıkmayacaksın, neredeyse gölge ve giz dışında var olmayacaksın.

sansürün mantığı: buna izin olmadığını olumlamak, bunun söylenmesini engellemek, bunun var olduğunu reddetmek.

bir teşhirci ya da eşcinselin soykütüğüne bakın, mutlaka yarı felçli bir dede, veremli bir ana ya da baba veya bunak bir amca bulursunuz.

içimizde, kuşkulanmak ve gözetmek gereken değerli bir öge vardır, eğer sonsuz kötülükler doğurmasını istemiyorsak, ona bütün ilgimizi göstermeliyiz.

diğerlerininkinden farklı olarak bizim cinselliğimiz öyle yoğun bir baskı rejimine tabidir ki, tehlike artık buradadır; cinsellik, vicdan yönlendiricilerin, ahlakçıların, eğitbilimcilerin ve doktorların önceki kuşaklara aralıksız söyledikleri gibi tehlikeli bir giz olmakla kalmaz, yalnızca onu kendi gerçeğinin içinden çekip çıkarmak yeterli olmaz; çünkü eğer kendinde bu denli tehlike taşıyorsa, bu bizim onu –kuruntu, aşırı sivri bir günah duygusu ya da ikiyüzlülük olarak adlandırılabilecek nedenlerden ötürü- uzun zaman suskunluğa mahkum etmemizden dolayıdır.

en büyük görevi yaşamı sağlama, destekleme, güçlendirme, çoğaltma ve düzenleme olan bir iktidar en büyük üstünlüğünü nasıl olur da öldürme alanında kullanır? böylesi bir iktidar için ölüm cezası, aynı zamanda hem sınır, hem skandal hem de çelişkidir. idam cezasının, suçun kendisinin büyüklüğüne değil de, suçlunun canavarlığına, ıslah edilemez olmasına ve toplumun korunmasına istinaden yapılması da buradan kaynaklanır. başkaları için bir tür biyolojik tehlike oluşturanlar meşru yolla öldürülür.

intihar, –bu ya da öbür dünyadaki hükümdarın tek başına sahip olduğu ölüm hakkının bir tür zorbalıkla ele geçirilmesi olarak görüldüğünden eskiden cinayet olarak nitelendirilirdi.

intihar, yaşam üzerinde etkisini gösteren iktidarın sınırlarının ve çizgilerinin ötesinde kişisel ve özel ölme hakkını ortaya çıkarıyordu. böylesine tuhaf olmasına karşın düzenli, dışavurumunda bu derece değişmez olan, bu yüzden de kişisel özellikler ya da kazalarla açıklanamayan ölme azmi, siyasal iktidarın kendine görev olarak yaşamı yönetmeyi seçtiği bir toplumun ilk şaşkınlıklarından biri olmuştur.

erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biriydi.

cinsiyet, tersine, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

her birimizde küçücük olan ama yoğunluğunun her şeyden daha ciddi kıldığı bu gizin (cinsiyet) yanında, dünyanın bütün bulmacalarının çok daha hafif görünmesi..

tüylü yılan'da, kate, "her şey cinselliktir." diyordu. insan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzel olabilir. sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

**

neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

fil hantal bir hayvandır ama yeryüzünde yaşayan canlılar arasında en saygın canlıdır, en sağduyulu olanıdır. asla dişisini değiştirmez ve seçtiğini şefkatle sever. oysa onunla yalnızca üç yılda bir çiftleşir ve çiftleşmesi beş gün sürer. üstelik bunu yaparken öyle gizli bir tutum takınır ki, kimse onu bu durumda görmez; buna karşılık altıncı gün ortaya çıkar, her şeyden önce nehre gider, yıkanır ve sürüye ancak iyice arındıktan sonra döner.

fillerin yalnızca gizlilik içerisinde çiftleşmeleri utangaçlıklarındandır. dişi fil, ancak iki yılda bir kendisine yaklaşılmasına izin verir ve bu söylendiğine göre her seferinde beş günden fazla sürmez; altıncı gün ikisi de ırmakta yıkanır ve sürülerine ancak ondan sonra dönerler.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

aristo’nun dediği gibi, “dişi, dişi olarak basbayağı edilgen bir öge ve erkek, erkek olarak etkin bir ögedir.”

diogenes’in skandal yaratan hareketi malumdur: cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

diogenes: tanrım, açlığı gidermek için karnımızı ovuşturmamız yetse ne iyi olurdu.

antisthénes: içimde herhangi bir aşk isteği mi uyandı, ilk gördüğümle idare ederim ve yöneldiğim kadınlar beni sevgiye boğarlar; çünkü başka hiç kimse kendileriyle ilgilenmemiştir. ve tüm bu doyumlar bana öylesine coşkulu görünür ki, her birine başvururken, daha coşkulu bir doyuma ulaşmayı arzulamam; tersine daha bile az coşkulu olmalarını isterim; çünkü bazıları gerekli olanın sınırlarını öylesine aşarlar.

eğer doyurulmalarının olabildiğince zevkli olması için beklemiş ve dayanmışsak, açlık, susuzluk, aşk isteği, uykusuzluk, yemeden, içmeden, sevişmekten, dinlenmek ve uyumaktan aldığımız hazzın nedenleridir.

sokrat, günlük yaşamında itidali bu biçimde kullanmaktaydı: ancak, yemekten zevk alacağı zaman beslenirdi ve yemeğinin başına öyle bir durumda gelirdi ki, iştahı onun için bir çeşni halini alırdı. her tür içecek hoşuna giderdi; çünkü susamadan asla içmezdi.

beden için en uygun olan gölgenin uygunsuz görüntüleri gizlediği ve ertesi günün dinsel ibadetiyle araya bir gecenin uzunluğunu koyma olasılığını sağlayan andır.

bir insan karanlık ve basit bir varlığa sahipse, pek de onur verici olmayan bir hatası bile olsa, onu eleştirmeyiz. buna karşılık eğer saygınlığa ulaşmışsa, onurla ilgili bir hususta en ufak bir dikkatsizlik onu utanca boğar. insan ne denli gözdeyse, diğer kişiler üzerinde o denli otorite sahibidir ya da olmak ister.

çirkin ve kötüyü arzulamamış ve bunları yoklamamış olan bilge değildir; çünkü bu durumda, onun erdemliliğini olumlamasını sağlayan ve karşısında zafer kazandığı hiçbir şey yoktur.

istekler ve hazlarla mücadele, kişinin nefsiyle bol ölçüşmesidir.

diogenes aynı zamanda hem bedenin hem de ruhun terbiye edilmesini isterdi: iki idmandan her biri diğeri olmazsa yetersiz kalır; çünkü bedeni ilgilendiren ruhu da ilgilendirdiğine göre, sağlık ve güçlülük diğerlerinden daha yararsız değildir.

insan hazlardan uzaklaşarak itidalli olur; ama onlardan asıl itidalli olduğunda uzaklaşabilir.

nefsine hakimiyeti başkalarına hakimiyetini ılımlı kılar.

herkes kendi nefsi üzerinde erkek özelliklerini üstün kılmalıdır.

sofuluk, sözcüğün en keskin anlamıyla bir erkek erdemidir.

haz isteği doyumsuzdur ve akıldan yoksun kişide, her şey bu isteği tahrik eder. dolayısıyla eğer insan yumuşak başlı değilse ve otoriteye itaat etmezse, istek aşırı derecede artacaktır ve sözü geçen otorite açgözlülük yetisinin uymak zorunda olduğu logos’un otoritesidir.

yunanlılar erkeklerle oğlanlar arasındaki ilişkiyi vurgulamış, kabul etmiş, buna değer vermişlerdir; buna rağmen filozofları bu konuda bir sakınma ahlakı geliştirmişlerdir. evli bir erkeğin, cinsel hazlarını evlilik dışında aramasını tamamen kabullenmişlerdir ama ahlakçıları kocanın yalnızca öz karısıyla ilişki kuracağı bir evlilik yaşamının ilkesini geliştirmişlerdir. cinsel hazzın doğal bir kötülük olduğunu ya da bir kabahatin doğal lekelerinden biri olduğunu asla düşünmemişlerdir. ama doktorları, cinsel etkinliğin sağlıkla ilişkisinden kaygılanmış ve bu etkinliğin uygulamasıyla ilgili tehlikeler üzerine başlı başına bir düşünce geliştirmişlerdir.

bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin sağaltmanın olanaksızlığı..

bedeni ilgilendiren konularda yararlı olan, tam ölçüde olandır, çok ya da az miktarda olan değil. oysa bu ölçünün yalnızca bedensel düzeyde değil, ahlaksal düzeyde de anlaşılması gerekir.

bir mevsimin soğuğu, bedenin aşırı soğumasını engellemek için ısıtıcı bir rejimle dengelenmelidir; buna karşılık aşırı sıcak, yumuşatıcı ve soğutucu bir rejim gerektirir.

erkeklerin cinsel eyleme en çok itildikleri mevsim kış, kadınların ise buna en fazla eğilimli oldukları dönem yazdır.

diogenes pisagor’un kendisine aşk için hangi zamanın tercih edilmesi gerektiğini soranlara verdiği şu yanıtı da aktarır: “zayıf düşmek istediğiniz zaman.”

aristo, beynin cinsel eylemin etkilerini duyumsayan ilk organ olduğunu belirtir; çünkü beyin tüm bedenin en soğuk ögesidir. organizmadan saf ve doğal bir ısıyı çıkararak, tohum yayma genel bir soğuma etkisi yaratır.

erkeğin en güzel döl verme yetisine sahip olduğu varsayılan yaş görece ileridir: eflatun’a göre otuz, otuz beş yaş arası gibi. kızlar içinse evlenme olasılığını on altıyla yirmi yaş arasında öngörür.

kızların evlilik dönemini on sekiz yaş, erkeklerinkini ise otuz yedi ya da biraz daha erken olarak saptamak gerekir.

aristo’ya göre, eğer insanların çocukları çoğu zaman kendilerine benzemiyorsa, bunun nedeni yalnızca, o anda –cinsel eylem sırasında- yaptıklarını düşünecekleri yerde, ruhlarının birçok yönden çalkantıda olmasıdır.

eflatun: haz tüm bedeni kasar, kimi zaman onu sıçratacak kadar sıkar ve renkten renge sokarak, olabilecek her türlü devinimden geçirip, soluk soluğa bırakarak, anlamsız çığlıklarla genel bir aşırı uyarılma yaratır.

hippokrates: bir cinsin birleşmesi küçük bir saradır. (via demokritos?)

eylemin kendisinde, kadının hazzı erkeğinkinden daha az yoğundur; çünkü erkekte sıvı atımı ani bir biçimde ve çok daha şiddetli olur. buna karşılık kadında haz eylemin en başında belirir ve tüm duhul boyunca sürer. hazzı, ilişki boyunca erkeğe bağımlıdır. bu haz ancak erkek kadını azat ettiğinde durur. ve eğer kadın erkekten önce orgazm olursa yine de hazzı kaybolmaz; yalnızca başka bir biçimde duyumsanır.

cinsel birleşme kanı ısıtarak ve nemlendirerek adet kanamasının işini kolaylaştırır.

demosthenes: haz için hafifmeşrep kadınlara (fahişelere), günlük bakımımız için metreslere, yasal bir soyumuz ve yuvamızın sadık bir bekçisi olması için de karılara sahibiz.

ırza geçen, yalnızca kadının bedenine saldırır, baştan çıkaran ise kocanın gücüne.

zina yaptığına kanaat getirilen kadın, toplu ibadet törenlerine katılma hakkını yitirecektir.

bu arada evli olan erkeğe yasaklanan tek şey bir başka evlilik yapmaktır. kurduğu evlilik bağının sonucu olarak hiçbir cinsel ilişki yasağı konulmamıştır. bir ilişkisi olabilir, fahişelere gidebilir, bir oğlanın aşığı olabilir. evinde, elinin altında olan kadın ve erkek köleler de cabasıdır. erkeğin evliliği onu cinsel olarak bağlamaz.

kadın kocasına aitse de, erkek kendisinden başka hiç kimseye ait değildir.

bir fahişe ancak haz verebilir; sevgili bundan öte, gündelik yaşamla ilişkili zevkler verir; ama öz statüsüne bağlı olan belli bir işlevi, meşru çocuklar verme ve aile kurumunu sürdürme güvencesini yalnızca eş yerine getirebilir.

bir adamın evi, sahip olabildiği her şeydir.

sokrates: iyi kahyaları küçümseme; çünkü özel işlerin görülmesi, kamu işlerinin görülmesinden yalnızca sayısal olarak farklıdır; geri kalanı birbirine benzer. kamu işlerini yürütenler, özel işlerin yöneticilerinin kullandıklarından farklı adamlar kullanmazlar. ve adam kullanmasını bilenler, özel işleri de, kamu işlerini de iyi yürütürler.

evlilik ilişkisinin kökenindeki uygunsuzluk: erkek kendi adına karar verirken, kız adına ailesi karar verir.

malları eve sokan, genellikle kocanın etkinliğidir; ama bunların harcanmasını çoğunlukla düzene sokan, kadının yönetimidir.

tanrısal güç, ilkesinden hareketle, kadının doğasını ev içi işlerine, erkeğinkini ise dışardakilere uyarlamıştır. ama onları ortak niteliklerle de donatmıştır: her biri kendi rolü çerçevesinde, “verme ve alma” durumunda olduğundan, hane sorumlusu olarak etkinliklerinde hem toplamak hem de dağıtmak zorunda kaldığından, ikisi de eşit olarak bellek ve dikkate sahiptir.

kadın için zamanını dışarıda geçirmektense evde kalmak daha iyidir. erkek için ise dışarıdaki işlerle uğraşmaktansa evde kalmak daha kötüdür.

tanrılar atları atlar için, böcekleri böcekler, koyunları koyunlar için dünyanın en hoş şeyleri kılmışlardır. aynı zamanda insanlar için de hiçbir süsü olmaksızın, insan bedeninden daha hoş bir şey olamaz.

ksenofon, zorla alınan hazzın, istekle verilenden daha az zevkli olduğuna gönderme yapar.

eflatun, yakın akrabalar arası cinsel ilişkiyi örnek alır: nasıl olup da insanın ne denli güzel olurlarsa olsunlar, kız ve erkek kardeşlerine, kızlarına ve oğullarına karşı istek dahi duymaz hale geldiğini düşünür. bunun nedeni, ezelden beri insanların bu eylemlerin tanrısal güç açısından bir nefret konusu olduğunu duymuş olmaları ve kimsenin bu konuda başka bir dil duyma fırsatı bulunmamış olmasıdır. dolayısıyla tüm kınanması gereken cinsel eylemlerle ilgili olarak, kamunun oy birliği halindeki sesine aynı biçimde dinsel bir karakter yüklenmesi gerekmektedir.

adil olmak isteyen hükümdar, önce kendi karısına karşı adil olmalıdır.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

diogenes: insan, haz ilişkileri çerçevesinde egemen olunan rolünü oynuyorsa, siyasal ve kamusal etkinlik çerçevesinde gerektiği biçimde egemen bir rol oynayamaz.

eflatun: günün birinde ne alanda olursa olsun mükemmelleşmek isteyen, çocukluğundan itibaren bu konu üzerine dikkatle çalışmalı ve bu konuyla ilgili olan her şeyi hem eğlence hem de esas uğraşı olarak görmelidir.

**

düşler: beden düzeyinde eksikliği ya da fazlalığı olan şeyi, ruh düzeyinde de korku ya da arzu olan şeyi dile getirir.

eller, efendi durumundaki cinsel organın talebine itaat eden hizmetkarlar gibidir.

düşleri ender olaylara göre değil, sıklıkla olan durumlara göre yorumlamak gerekir.

musonius: selamete ermek isteyenler, kendilerine sürekli özen göstererek yaşamalıdırlar.

artık başıboş dolaşma. hedefe doğru koşuştur. boş umutlara veda et. hala kendini anımsayabiliyorsan, henüz zaman varken, kendi yardımına koş.

epikuros: insanın ruhuyla ilgilenmesi için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

seneca: günden güne kötüye gitmeyen, hiçbir şeyle engellenmeyen bir şey aramalıyız. nedir bu? dürüst, büyük, iyi bir ruh! buna insan bedeninde oturan bir tanrıdan başka ne denebilir? bu ruh bir roma atlısının bedenine inebildiği gibi, bir azatlının, bir kölenin bedenine de düşebilir. bir romalı atlı ya da bir azatlı, bir köle nedir? insan gururunun ya da haksızlığın yarattığı adlar. küçücük bir evden göğe uçabilir insan; yeter ki kalk ayağa..

epiktetos: (bir kent müfettişine) bir eşeğe kötek atmak, insanları yönetmek değildir. bizi, akıllı insanlar gibi, neyin yararlı olduğunu göstererek yönet ki seni izleyelim. neyin zararlı olduğunu göster, ondan sakınalım. bizi, kendi kişiliğinin ateşli birer taklitçisine dönüştür. bunu yap, bunu yapma, yoksa seni zindana atarım. akıl sahibi insanlar, asla böyle yönetilmez. ama, zeus’un buyurduğu gibi bunu yap; çünkü yoksa zarar görürsün. ne zararı? kendi görevini yapmamış olmanın getireceği zarardan başka bir şey değil.

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

galenus: çok fazla ve çok azdan kaçınmak gerekir.

efesli rufus: en iyisi, insanın, hem ruhun arzusu hem de bedenin gereksiniminin baskısında olduğunda cinsel yaklaşımda bulunmasıdır.

epikurosçular ve kinikler, ilkesel olarak evliliğe karşıydılar. stoacılar ise, en başından evlilik yanlısıydı.

kim filozof olmak istiyorsa evlenmelidir.

plutarkhos: yalnızca yatak zevkleri için gerçekleştirilen evlilikler vardır. bunlar, her biri kendi bireyselliğini koruyan ayrışmış ögeleri üst üste getiren karışım kategorisine aittirler. bunun yanı sıra, çıkar evlilikleri vardır. bunlar da, ögelerin yeni ve güçlü bir birlik oluşturduğu, ancak her zaman birbirinden yeniden ayrıştırılabilecek olan karışımlar gibidir. örneğin bir omurganın parçaları gibi. tam erimeye gelince, artık hiçbir şeyin bozamayacağı yeni bir birliğin oluşmasını sağlayan erime, bunu ancak eşlerin birbirine aşkla bağlı oldukları aşk evlilikleri gerçekleştirebilir.

plutarkhos: ışık söndüğü andan itibaren tüm kadınlar eşdeğerdir.

roma'da, iyi aile çocuğu delikanlının yerini köle almıştır.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

bekçinin olmadığı yerde, meyve toplamak pek hoştur.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

plutarkhos: şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında, günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini..

bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. sonra, başlangıçta utangaçken, rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

19.11.11

her şey farklı olmalıydı

uwe timm

gramer temelinde ağırlıklı olarak birinci çoğul şahıs -biz- kullanılırdı ve her şey farklı olmalıydı, öylesine bir şey değil, yüksek ücret, düşük vergi gibi değil, farklı bir yaşam olmalıydı, insanın kendisinin belirlediği, özgür, kendine özgü, deneyimlere açık, sadece hesap yapan akla tabi değil, kendini açma cesareti, zayıflıklardan da, acılardan da gurur duyabilmek, kendine özgü, başka bir dünya, yavan olmayan, kayıtsız olmayan, birileri acı çekerken birilerinin mutlu olması haline göz yummamak, yeni bir dünya kurmak, her şeyi yıkmak ve yeniden kurmak, her şeyi gözden geçirmek, sadece tartışarak, konuşarak değil, eylemden haz duymak. bir yok etme mantığı üzerine, insanların, hayvanların, kaynakların yok edilmesi üzerine kurulu bu toplumu daha barışçıl, daha adil bir başka toplumla değiştirmek. bütün bunların bu kadar içi boş görünmesinin nedeni ne? şimdi, bugün? niçin gülüyorsunuz? yalansız bir yaşam, uzlaşmasız yaşamak, dünya bunlara o kadar yabancı ki, herkes küçük, pis uzlaşmalara boyun eğiyor, sürekli uzlaşmaya zorlayan ve bir de bundan gurur duyan bir toplum. haz duymak her zaman başkalarının haz duymasından da haz duymak demekti. bu başlangıçta böyleydi, sonra küçük kadrolarla dünya devrimi üzerinde çalışıldı. küskün, karanlık bir dönem. dünya devriminin tek, adil, doğru yolu için grupların birbirleriyle mücadeleye girmesi. 68'de olağanüstü hal yasaları parlamentoda oylamaya sunulacağı sırada eğitim sistemi protesto edildi ve üniversiteler işgal edildi. ama bu sadece bir işgal değildi, geleneksel eğitim sistemine alternatif bir karşıt model sunulacaktı. seminer salonlarında ve amfilerde çalışma grupları toplanıyordu. üçüncü dünya ülkelerindeki özgürlük hareketleri üzerine, demokratik bir psikiyatri üzerine, muhalif bir kamuoyunun olanakları üzerine, sistemle uzlaşan ve sistemi eleştiren bilimsel yöntemler üzerine konuşmalar yapılıyor, tartışmalar açılıyordu; sürekli bir geliş-gidiş vardı; çünkü dışarıda üniversitenin camekanlı avlusunda işgal sosisler, biralar ve devrim şarkılarıyla kutlanıyordu, arada bir konuşmalar yapılıyor, bir müzik grubu çalıyor, dans ediliyordu.

kardelenler

melih cevdet anday

ah ben olmadan görmek isterdim ağacı. ben olmadan koparmak isterdim göğü. ben olmadan öpmek denizi. hiçbir nesne titremeden çıkan ses gibi. çığlık aramaktır olmayanı. kanımızın aydınlığı bir gösterip yolumuzu, bir yitiyor. rüzgarın uzattığı yönü güdüyorum sonra, gözlerim kapalı. baş aşağı edici kokun yetiyor günahı sevmeye. küçücük bir böcek destekliyor beni. geleceğin şarkıları ruhumu okşuyor; herkesin eşit olarak payını almadığı hiçbir şeye el süremem. gözyaşlarının toprağı her gece yarısı bir sevinç sapı uzatıyor sabrın dudağına. yılanların sel baskınını sezmesi gibi, yanılgıların saksılarını yukarı çıkarıyorum, göğün tavanarasına. yazık, hiç suçum yok, geleceği bilmekten başka. kış yaklaşıyor böceksiz yaylayı suskunluğunda bırakmaya. taşların yerini değiştiriyorum ya da yağan karı öpüyorum diz çöküp. ruhumu teslim ediyorum anlamayı aşan erince.

18.11.11

deniz

birhan keskin


uzun uzun bir yağmuru okudum
uzun ıslığını taşıdım rüzgarın
uzak bir kıyıya mektup yolladım
döndüm, derinde dövdüm kendimi
duydum, kırıldı içimde tuz sesi
bir derine ağladım

(keder saldı içime bir denizden bir midye
taşı gördüm ağırlık indi dilime)

engin de kendinden uzağı özlermiş
ufuk bir şey değilmiş bana, gördüm
hayal kıvamıymış aşk
gülün kokusunu bademin neşesini
istedim

ah bilmedim de nasıl geniştim
koşup kapaklanayım bir kucak istedim