john stuart mill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john stuart mill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.11.2019

prekarya: yeni tehlikeli sınıf

guy standing

hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

prekarya, "precarious" (güvencesiz) sıfatı ile "proletariat" (proletarya) isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir.

prekaryaya dahil olanların kendilerine saygısı yoktur ve yaptıkları işin de sosyal değeri bulunmaz. başarılı olsunlar ya da olmasınlar, saygıyı başka yerlerde ararlar. eğer başarılı olurlarsa, çok da kabul görmeyen ve geçici olarak yaptıkları işlerine atfedilen nafilelik duygusu azalabilir; zira statü konusundaki engellenmiş olma duygusu da aynı şekilde azalacaktır. ancak prekaryada sürdürülebilir öz saygı bulma hüneri kesinlikle yeterli değildir. sürekli olarak bir şey yapıyor olmaya karşın yalnız bir kalabalık içerisinde izole olma tehlikesi mevcuttur.

dünyanın her yerinde sağ politika, kamuda ücretleri, sosyal hakları ve istihdam güvenliğini budamaya dair saldırıları yoğunlaştırmak için ekonomik durgunluğu kullandı.

dünyada sayıları bir milyarı aşan 15-25 yaş arasındaki gençler, tarihin en geniş genç nüfusunu oluşturuyor ve gelişmekte olan ülkelerde de çoğunluğu oluşturuyorlar. dünya bir taraftan yaşlanıyor olabilir ama gençlerin de sayısı oldukça fazla ve onların canını sıkacak çok şey var.

güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle daha fazla sayıda genç erkek, ihtiyaç olur diye aileleriyle beraber ya da onlara yakın yerlerde yaşıyor ki bunların bazıları kırklı yaşlarda olabiliyor.

"işlerimiz ve yaşadığımız evler kısa dönemli sözleşmelere dayanıyor. hayatlarımız dolambaçlı yollardan müteşekkil. birçoğumuz için hayatlarımızdaki tek sabit nokta, çocukluğumuzun geçtiği ev. ülkeyi hayata döndürecek nesil bir türlü harekete geçemiyor. bu arada borçlarımız büyüyor, işler giderek azalıyor ve hayatlar da zorlaşıyor." (ed howker & shiv malik)

çağlar boyunca eğitim, aklın olgunlaşmamış kapasitesini geliştirmesine yardımcı olacak, özgürleştirici, sorgulayıcı ve sistemi alaşağı edebilecek bir süreç olarak düşünüldü. aydınlanma'nın özünde insanın dünyayı şekillendirip kendisini de öğrenme ve tefekkür aracılığıyla daha düzgün bir birey haline getirebileceği düşüncesi yatar. piyasa toplumunda bu rol, giderek marjinalleştiriliyor.

sovyetlerdeki eski bir şakaya göre işçiler şöyle diyorlar: "biz çalışıyor gibi yapıyoruz, onlar da bize para veriyor gibi yapıyorlar." bu şakayı günümüzde eğitim için şöyle uyarlayabiliriz: "onlar öğretir gibi yapıyorlar, biz de öğreniyor gibi yapıyoruz." elitler açısından değil ama çoğunluk açısından aklın basite indirgenmesi bu sürecin bir kısmı. dersler, geçme oranları yükselsin diye basitleştiriliyor.

"yaşadığımızı kanıtlamanın tek yolu ölmek. belki de foxconn çalışanları ve bizim gibi kırdan göçüp gelen işçiler için ölüm, yaşadığımızı belgelemenin tek yolu. hayatta kaldığımız dönemde elimizde ümitsizlikten başka bir şey yoktu." (foxconn'daki on ikinci intihar girişiminden sonra çinli bir işçinin bloğundan)

iyi bir toplumun empati kurabilen ve kendisini başkasının yerine koyabilen insanlara ihtiyacı vardır. empati ve rekabet duyguları sürekli olarak bir gerilim içindedir. rekabetin başladığı dönemlerde insanlar başkalarından malumatları, birtakım gerekli iletişim bilgileri ve çeşitli kaynakları, rekabet avantajını kaybetmemek amacıyla gizlerler. başarısızlık veya sadece sınırlı bir statü elde etmeye dair korku, empati kurulmasının kolaylıkla önüne geçer.

üniversitelerin girişimcilik ve işletmelere hizmet etmesi gerektiğini savunan kişiler, geçmişin entelektüellerine kulak vermeli. felsefeci alfred north whitehead şöyle diyor: "üniversitenin varoluş nedeni, bilgi ve hayat arzusunun yanı sıra eski ve yeni arasındaki bağlantıyı, öğrenmenin yaratıcı boyutu temelinde korumasına dayalıdır."

john stuart mill de rektör olduğu yıllarda şunu söylemişti: "üniversitelerin asıl amacı, insanların geçinmesine yönelik bilgilerin öğretilmesi değildir. amaç yetenekli avukatlar, doktorlar ya da mühendis yetiştirilmesi de değil. asıl amaç, yeterli ve kültürlü insanlar yetiştirilmesidir."

prekarya, eğitimin ticarileştirilmesi ilkesini reddetmeli. kültürsüz insanların durdurulması şart.

3.09.2019

mutluluğun peşinde

yuval noah harari

sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.

ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."

ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.

insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.

kişi başına düşen gsmh 20. yüzyılda ulusal başarıları değerlendirmek için kullanılan en önemli kıstas kabul edildi. bu açıdan bakıldığında, her vatandaşı ortalama 56 bin doların üzerinde mal ve hizmet üreten singapur, vatandaşları sadece 14 bin dolar üretebilen kosta rika'dan daha başarılı bir ülkedir. ancak bugünün düşünürleri, siyasetçileri, hatta ekonomistleri bile gsmh kıstasını gsym ile yani gayri safi yurt içi mutlulukla desteklemek, hatta değiştirmek istiyorlar. sonuçta insanlar üretmek değil mutlu olmak istiyorlar. üretim, mutluluğun maddi temeli olduğu için önemlidir. ancak üretim amaç değil sadece bir araçtır. art arda gelen anketler kosta rikalıların hayat memnuniyetinin singapurlulardan çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. peki siz çok üreten mutsuz bir singapurlu mu, yoksa az üreten mutlu bir kosta rikalı mı olmak istersiniz?

bu mantık 21. yüzyılın ikinci temel hedefi olarak insanoğlunu mutluluğa ulaşmaya yönlendiriyor ve mutluluk hedefi ilk bakışta oldukça basit bir proje gibi duruyor. kıtlık, salgın ve savaşlar sona erdiyse, insanlık daha önce eşi benzeri görülmemiş bir refah ve barış dönemine girdiyse, beklenen yaşam süresi hızla yükseliyorsa insanlar bunlarla mutlu olmalılar değil mi? hayır.

epikuros hayatın tek gerçek amacı olarak mutluluğu tanımlarken takipçilerini mutluluğa ulaşmanın çok zor bir uğraş olduğu konusunda uyarır. maddi kazançların tatmini uzun soluklu değildir. öyle ki para, ün ve keyif peşinde körlemesine koşmak bizi sadece daha da aciz kılacaktır. örneğin epikuros ölçülü yemeyi ve içmeyi, cinsel dürtülere gem vurmayı salık verir. derin bir dostluk uzun vadede çılgın eğlencelerden daha fazla mutlu edecektir. epikuros yapılması ve sakınılması gerekenlerin kapsamlı bir etik haritasını oluşturarak mutluluğa giden güvenilmez patikada insanlara yol gösterici olmaya çalışmıştır.

epikuros'un bir bildiği var, bu açık. mutlu olmak hiç de kolay değil. geçtiğimiz yıllarda edindiğimiz benzeri görülmemiş kazanımlarımıza rağmen, günümüzdeki insanların mazide kalmış atalarından hatırı sayılır derecede daha mutlu olduğunu söylememiz pek de mümkün değil. hatta yüksek refah, güven ve huzura rağmen gelişmiş dünyadaki intihar oranlarının geleneksel toplumlara kıyasla çok daha yüksek olması da bu görüşü destekler.

peru, guetamala, filipinler ve arnavutluk gibi yoksulluk ve siyasi istikrarsızlıktan mustarip, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 100 bin insanda bir kişi intihar etmektedir. isviçre, fransa, japonya ve yeni zelanda gibi varlıklı ve huzurlu ülkelerdeyse bu oran 100 bin insanda yirmi beştir. 1985'te birçok güney koreli yoksul, eğitimsizdi ve geleneklere tabi olarak otoriter bir diktatörlüğün altında sürdürüyordu yaşamını. bugün güney kore öncü bir ekonomik güç, vatandaşları dünyanın en eğitimli insanları arasında ve göreceli olarak liberal demokratik bir yönetimin altında istikrarlı bir gidişatın keyfini sürüyor. ne var ki 1985'te her 100 binde yaklaşık dokuz güney koreli kendini öldürürken, bugün bu oran üçe katlanarak 100 binde otuza kadar yükseldi.

orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?

psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.

insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.

biyolojik olarak hem beklentilerimiz hem de mutluluğumuz ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla değil biyokimyamızla belirlenir. epikuros'a göre haz aldığımız ve acı çekmediğimiz sürece mutluyuzdur.

doğanın insana hükmeden iki efendisi olduğu fikrini jeremy bentham da sürdürür; yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyi haz ve acı belirler. bentham'ın halefi john stuart mill mutluluğun acının yokluğu olduğunu ve hazdan başka bir şey olmadığını söyler; haz ve acının ötesinde iyi ya da kötü yoktur. iyi ve kötüyü tanrı'nın kelamı ya da milli çıkarlar gibi başka yerlerde bulmaya çalışan herkes sizi ve muhtemelen kendini de kandırmaktadır.

biyokimyasal sistemimiz nesiller boyunca mutluluğumuzu değil, sağ kalma ve üreme ihtimalimizi artıracak şekilde evrildi. biyokimyasal sistemimiz, sağ kalmaya ve üremeye yardımcı olan davranışları haz veren duygularla ödüllendirir. bunlar sadece geçici hilelerdir. açlık hissinden kurtulmak ve keyifli orgazmların tadını çıkarmak, yemek ve eş bulmayı gerektirdiği için mücadele ederiz. ancak haz veren duygular ve keyifli orgazmlar çok uzun sürmez, o anları tekrar yaşamak istiyorsak dışarı çıkıp daha fazla yemek ve eş aramamız gerekir.

insanlar unutmak için alkol, huzurlu hissetmek için kenevir, dinç ve öz güvenli hissetmek için kokain ve metamfetaminler tüketiyor; kendinden geçmek için ecstasy, beatles şarkısı "lucy in the sky with diamonds" misali elmaslar eşliğinde bulutların üzerinde hissetmek içinse lsd kullanıyor.

her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.

zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp çabucak kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

6.02.2019

toplumsal cinsiyet kimliği

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

31.12.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

21.12.2018

yalnızlık

john stuart mill

çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

doğal güzelliğin ve büyüklüğün, yüceliğin eşliğinde yaşanan bir yalnızlık, yalnızca birey için yararlı olmakla kalmayan; ancak yokluğu topluma zararlı olan düşünce ve esinlerin beşiğidir.

doğanın kendiliğinden etkinliğini gerektiren şeylerden yoksun, insanoğluna yiyecek yetiştirmeye elverişli, her bir dönümü ekilip biçilmiş, çiçeklerle ya da çayırlarla kaplı her alanı sürülmüş, yiyecek konusunda kendisine rakip olacağı gerekçesiyle insanın yararlanabileceği şekilde evcilleştirilmemiş bütün dört ayaklı hayvanların ya da kuş türlerinin yok edildiği, her çalılığın ya da fazlalık ağacın kökünden söküldüğü ve geliştirilmiş tarım adına ot diye sökülüp atılmayan tek bir yaban çiçeğinin ya da bitkisinin yeşerdiği bir karış toprağın kalmadığı bir dünyada derin düşüncelere dalmak da doyurucu olmayacaktır.

eğer dünya, servetin ve nüfusun sınırsız artışı nedeniyle daha iyi ya da daha mutlu değil de daha büyük bir topluluğu yaşatmak amacıyla kökünün kazınabileceği güzelliklerin büyük bir bölümünü yitirecekse, geleceğin canlılarının selameti için içtenlikle dilerim ki, zorunluluk onları durdurmadan çok önce belli bir düzeyde kalmaya razı olsunlar.

7.11.2018

bağlanma korkusu

zygmunt bauman

stuart jeffries, eski "ölüm bizi ayırana kadar" tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkındaki yakın dönem bir araştırmada, "bağlanma korkusu"nun yükselişine işaret eder ve "riske maruz kalmayı asgariye indiren bağlılık vaadi olmayan şemalar"ın "giderek yaygınlaştığı"nı ortaya serer. bu şemalar iğneyi sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlar.

birlikteliğin dikenleri ve tuzakları yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunların tam dökümleri önceden güç bela oluşturulabildiğinden, ilişkiye girmek her zaman riskli bir iştir. ilişkileri iyi günde kötü günde, ne olursa olsun idame ettirecek bir bağlanmanın eşlik ettiği ilişkilere girmek, boş bir çek imzalamaya benzer. bu, başvurulacak hiçbir özel kurtuluş şartının olmadığı, henüz bilinmeyen ve tasavvur edilemez sıkıntılar ve ıstıraplarla karşılaşma ihtimalinin habercisidir. "yeni ve gelişmiş" "bağlılık vaadi olmayan" ilişkiler, öngörülen sürelerini, beraberinde getirdikleri tatmin süresine indirger: bağlanma, tatmin canlılığını kaybedene ya da makul standardın altına düşene kadar geçerlidir, bir an bile fazla sürmez.

aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

insan ilişkilerinin gitgide kırılgan hale gelmesi, uzun vadeli bağlanmaların popülerliğini yitirmesi, "görevler"in "haklar"dan çekilip alınması ve "kendine karşı yükümlülükler"in ("bunu kendime borçluyum", "bunu hak ediyorum" vb.) dışındaki yükümlülüklerden sakınılmasıyla uyumlu olarak, aşk ya en baştan kusursuz bir şey ya da hüsran olarak görülür -iyisi mi, aşktan vazgeçilmeli ve gerçekten de kusursuz olacağı umulan "yeni ve gelişmiş" bir modelle ikame edilmelidir. böyle bir aşkın, ilk ciddi anlaşmazlık ve yüzleşme şöyle dursun, en küçük hırgüre katlanması bile beklenemez.

kant'ın teşhisini anımsarsak, "mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir." ayrıca kant şu uyarıda da bulunmuştu: "insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz." görünen o ki, john stuart mill, uyarısında bu iki hikmeti birleştirmişti: "kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda artık mutsuzsunuzdur."

muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak "dum spiro, spero" (nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. anlaşılan o ki iki bin yıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

8.06.2017

liberalizm

george sabine

john stuart mill'e göre siyasal özgürlük lehinde ileri sürülecek gerçek görüş, yüksek bir ahlaki karakter türü yaratması ve ona gelişme olanağı vermesidir. kamu sorunlarının özgürce tartışıldığını duymak, siyasal kararlarda payı olmak, ahlaki inançlara sahip olmak ve bu inançları yürürlüğe koymak için sorumluluk almak usa uygun davranan insanları yaratan yollardandır.

john stuart mill: bireyin özgür gelişmesinin gönencin başta gelen temel koşullarından biri olduğu; uygarlık, eğitim, öğretim ve kültür terimlerinin anlattığı şeylerle birlikte giden bir öge olarak kalmayıp onların zorunlu bir bölümü ve koşulu olduğu anlaşılsaydı, özgürlüğün değerinin düşmesi diye bir tehlike kalmazdı.

mill'in fark ettiği ve kendinden önceki liberalizmin hiç göremediği şey, liberal bir hükümetin arkasında liberal bir toplumun bulunması gerektiği idi.

jeremy bentham: yasama doğası gereği kötüdür, dolayısıyla en düşük düzeyde tutulmalıdır.

mill'in genellikle toplum felsefesi gibi iktisadi düşüncesine de yön veren şey, emeğin ürününü "hemen hemen emekle ters orantılı olacak biçimde" dağıttığını söylediği kapitalist topluma karşı duyduğu ahlaki tiksintiydi.

mill'in ahlakındaki temel düşünce, gerçekten insanlara saygı, yani onlara ahlaki sorumluluğun gerektirdiği ve onsuz olanak bulunmayan saygınlığa uygun biçimde davranılması inancıydı. mill'in ahlakı başlıca, kişiliğin değerini metafizik bir dogma olarak değil, özgür bir toplumun gerçek koşullarında sağlanması gereken bir şey sayması bakımından yararcıydı.

ikinci olarak mill'in liberalizmi siyasal ve toplumsal özgürlüğü, daha ilerdeki bir amaca hizmet ettikleri için değil ama özgürlük sorumlu bir insana özgü olduğu için kendi başına iyi bir şey saymıştır. insanın kendi yaşamını yaşaması, doğal özelliklerini ve yeteneklerini geliştirmesi mutluluğun bir aracı değildir; mutluluğun çok önemli bir parçasıdır. bundan dolayı iyi bir toplum, hem özgürlüğe müsaade eden hem de özgür ve doyurucu yaşam biçimlerine olanak sağlayan bir toplum olmalıdır.

üçüncü olarak özgürlük yalnız bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir iyiliktir. bir görüşün zorla susturulması hem ona inanan kişiye haksızlıktır hem de toplumu bu düşüncenin özgür tartışmasından ve eleştirisinden sağlayabileceği yarardan yoksun kılmaktır.

gerçekte bu iki sav, yani bireyin hakkı ve toplumun yararı, birbiriyle yakından ilişkilidirler. çünkü düşüncelerin özgür bir tartışma süreci sonunda yaşadığı ya da öldüğü bir toplum, yalnız ilerici bir toplum değildir; gerçekte özgür tartışma haklarından yararlanmaya değen kişileri yetiştirebilecek tek toplum türüdür.

dördüncü olarak özgür bir toplumda liberal bir devletin görevi olumsuz değil, olumludur. yalnızca yasa yapmaktan kendini alıkoymakla yurttaşlarını özgür kılamaz; ya da yalnızca yasal engeller kalktığı için özgürlüğün koşullarının var olduğunu varsayımlamaz. yasama, olanakların yaratılması, artırılması ve eşit dağıtılmasına hiçbir keyfi sınır koymaz. sınırları, elindeki araçlarla yaşamı daha insanca ve daha az zorlayıcı kılan koşulları korumak ve daha çok kişiye sağlamak yolundaki gücü ile belirlidir.

yasaların çoğu kötüdür; çünkü doğanın en güçlünün yaşaması yoluyla sağladığı yetkinliği bozarlar. evrim, bireyi topluma yetkin biçimde uydurma noktasına yaklaştıkça hemen bütün yasalar işe yaramaz duruma gelecektir.

23.07.2016

demir ökçe

jack london

gerçek er ya da geç ortaya çıkar.

bizler gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız; yeter ki düşünceleri içten olsun.

en iyilerimiz bile yanılabilir genç adam, en iyilerimiz bile.

ortalama insan bencildir. elinin erdiği her şeyi ister?" "mümkün olan her şeye sahip olmak ister. bencil olmaması gerek; ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir. bugün kimse davranışlarında özgür değildir. hepimiz sanayi makinesinin çarklarında tutsağız.

john stuart mill "özgürlük üzerine" denemesinde şöyle yazmıştı: "yükselen bir sınıfın olduğu her yerde, ahlak kavramının büyük kısmı sınıf çıkarlarından ve sınıfın üstünlük duygularından doğar."

sanayi makinelerinin çarklarında, büyük kapitalistlerin dışında kimse; hatta büyük kapitalistler bile davranışlarında özgür değildir.

patentli ilaçlar patentli yalanlardı, ama ortaçağın muska ve büyüleri gibi insanları aldattı. bu ilaçların muska ve büyülerden tek farkı, daha zararlı ve daha pahalı olmasıdır.

günahtan ve ölümden güçlü olan tek şey sevgidir.

uyuşamadığımız bir insanın düşüncesi bize hep yanlış görünür.

yırtıcı hayvanlarda yalnızca rekabet duygusu; oysa insanoğlunda iş birliği yapma güdüsü vardır. bu nedenledir ki, bütün hayvanlara üstünlük sağlamışlardır.

evrim süreci hiçbir zaman geriye işletilemez. bu süreç hiç aksamadan akar, akar ve rekabetten birleşmeye doğru akar. büyük birleşmeden daha büyük birleşmelere ve hepsinden daha büyük bir birleşme olan sosyalizme doğru akar.

her şeye rağmen servet, kendi başına gerçek iktidar değildir, güç kaynağıdır. ve güç, hükümeti meydana getirir.

yürekli bir insanın ölümüne tanık olmak, bir korkağın, hayatının bağışlanması için dilenişini dinlemekten daha az acı vericidir.

cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.

iyiye duyulan sevgi, iyilik yapma arzusu, iyi olmayana karşı hoşnutsuzluk, kısacası ahlak anlayışı dinin temel unsurudur.

aynı şey oligarşi için de söylenebilir; tutuklamalar, sürgüne göndermeler, bir yanda aşağılamalar, öte yanda onurlandırmalar, saraylar, büyük refah kentlerinin varlığı olağandır. oligarşinin en büyük gücü, yaptıklarının doğru olduğuna inanmasıdır.

10.06.2016

cumhuriyetçilik

philip pettit

cumhuriyetçi devlet, onları özel tahakküm karşısında yetkinleştirip koruyarak ve onların bizatihi devleti denetlemelerini mümkün kılan anayasal ve demokratik kontrol mekanizmaları geliştirerek yurttaşlarına özgürlük sağlamalıdır.

kölelik asıl olarak fiili müdahale ile değil, tahakkümle karakterize edilir. kölenin efendisi son derece iyicil ve müsamahakar olduğunu kanıtlamış olsa bile, köle üzerindeki tahakkümü sürer. özgürlüğü köleliğin karşısına koymak, özgürlüğü müdahalesizlik değil tahakkümsüzlük olarak kabul etmenin kesin bir göstergesidir. nazik bir efendinin kölesi bile özgür değilse, o zaman özgürlük, müdahalenin yokluğunu değil tahakkümün yokluğunu gerektirir.

mary wollstonecraft: erkeklerden bir dereceye kadar bağımsız olana dek kadınlardan erdem beklemek nafiledir; hatta ve hatta onları iyi birer eş ve anne yapacak doğal şefkati beklemek bile nafiledir. kocalarına mutlak anlamda bağımlı kaldıkları sürece, kadınlar kurnaz, sefil ve bencil olacaklardır.

müdahale; kısıtlama ya da engelleme biçiminde bedenin baskı altına alınmasını, ceza ya da ceza tehdidinde olduğu gibi iradenin baskılanmasını ve manipülasyonu içerir. manipülasyon genelde örtüktür ve gündem belirleme, insanların inançlarını ve arzularını hile yoluyla ya da rasyonel olmayan bir tarzda şekillendirme ya da insanların eylemlerinin sonuçlarını çarpıtma biçimini alabilir.

bir kişi müdahale kapasitesine sahip, bunu keyfi temelde, başkasının yapmak durumunda olduğu seçimlerde yapıyorsa, başkası üzerinde tahakküm kurma gücüne sahiptir; başkası üzerinde tahakküm kurar ya da ona boyun eğdirir.

richard price: bireyler özel hayatlarında efendilerinin gücüne tabi oldukları müddetçe, kendilerine ne kadar eşit ve nazik muamele edilirse edilsin, özgür olamazlar.

john stuart mill: hiçbir köle, bir eş olarak kadının olduğu kadar eksiksiz ve kelimenin gerçek anlamında köle değildir.

mary astell: eğer bütün insanlar özgür doğmuşlarsa, nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyorlar? erkeklerin tutarsız, belirsiz, anlaşılmaz, keyfi iradesine tabi olmak tam bir kölelik durumu değil de nedir? özgürlüğün özü, saygın bir hayat sürmek değil midir?