#dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.09.2022

söz

carlos fuentes

fikirler hiçbir zaman tam olarak gerçekleşemez. zaman zaman geri çekilirler, bazı hayvanların yaptığı gibi kış uykusuna yatarlar, tekrar ortaya çıkmak için uygun anı kollarlar. düşünce uygun zamanı bekler bir zaman ölü görünen bir fikir başka bir zaman yeniden doğar. ruh taşınır, çoğalır, bazen yerini başkası alır; kaybolur, kişi onun öldüğünü sanır, yeniden ortaya çıkar. aslında, söylediğimiz her kelimede kendisini belli eder. unutuluşla ve hatıralarla örülmemiş tek bir kelime bile yoktur, her kelime hayallerle ve başarısızlıklarla renklenmiştir. yine de, yakındaki bir yeniliğin taşıyıcısı olmayan tek bir kelime yoktur. söylediğimiz her söz aynı anda bilmediğimiz bir kelimeyi bildirir; çünkü biz onu unutmuşuzdur. çünkü onu arzulamışızdır. aynısı bedenler için de geçerlidir, yani madde için. her madde daha önceki varlık biçiminin ve yok olduğu zaman alacağı sonraki varlık biçiminin ruhunu taşır içinde.

11.11.2021

deniz amı

sevan nişanyan

marianna yerasimos, evliya çelebi seyahatnamesinde yemek kültürü. keyifli bir kitap. çıkalı üç dört ay oldu, o zamandan beri döne döne okuyorum. dün gözüme çarpan bir detay. çelebi galiba giritlilerin yemek alışkanlıklarından söz ediyor, "hatta denizde yüzer gezer deniz amını dahı yerler kim anda asla kandan bir katre eser yokdur."

deniz anasını kastettiği hemen hemen kesin. yumuşak, kaygan, içbükey, daha ne olsun? sonra düşünüyorsun: 'deniz anası' bunun kibarlaştırılmış biçimi olmalı, tabii ya! çocukluğumdan beri aklıma takılan konudur, başka türlü açıklaması yok. neyin anası? kel alaka? hiçbir sözlükte geçmiyor, geçecek gibi de değil zaten. ama ona bakarsan 'deniz anası' da 20. yüzyıldan önce hiç kaydedilmemiş.

yazıyı buraya koyduktan sonra murat gülsaçan arayıp ek malzeme bulmuş, ancak bu kadar cuk oturabilir. venedik lehçesinde cón ("deniz anası") < latince cunnus ("am"). güney italya'nın kalabriya lehçesinde sticchi mari ("deniz amı = deniz anası").

9.07.2021

kur'an

sevan nişanyan

kuran'ın "teknik" vokabülerini oluşturan dinî kavramların ezici çoğunluğunun aramice/süryaniceden alınmış olması ilgi çekicidir:

din, millet, nebi, ilah, rabb, melek, şeytan, cennet, cehennem, araf, alem, kıyamet, ayet, ruh, nefs, rahman, kurban, subhan, ğufran, küfran, sultan, furkan, hanif, tevbe, amin, şahid/şüheda, salât/salavat, secde/mescid, tufan, tabut, zina, recm/racim, nafaka, iblis, fıkh, hitan, kürsi, arş, cünub, cürm, harac, kefaret, nifak, tufan, tabut, deccal, yecüc ve mecüc, tağut, dabbe, hacc, zekât, savm (oruç), sadaka, îd, ummi, berzah, hātemul enbiya, sıbğa (vaftiz), tuba, sırat, selsebil, ceberut, melekût, illiyun, kayyum, rahib/ruhban, kâhin, mesih

sayılan sözcüklerin bazılarının kökü arapçada bağımsız olarak mevcuttur. örnek: nby (bağırmak, kavga etmek), cnn (gizli olmak), rwh (esmek), qrb (yakın olmak, yakınlık göstermek), rhb (korkmak) vb. ancak bu primitif kavramlardan, gelişkin bir inanç ve ibadet sistemine ait nebi, cennet, ruh, kurban, rahib gibi yüksek kültür kavramlarının, iki ayrı dilde, birbirinden bağımsız olarak türemiş olması imkânsızdır.

listedekilerin hemen her birinin, yahudi ve hristiyan geleneği içerisinde, mö 1000 ile ms 600 yılları arasında belirip olgunlaşmasını adım adım izlememize izin veren yazılı kaynaklara sahibiz. dolayısıyla, mö 2000'den önceki bir tarihte müstakil dillere ayrışan sami ana dilinde, bu kavramların mevcut olmadığını güvenle söyleyebiliriz. bu durumda iki olasılık söz konusudur. ya bu sözcükler arapçada oluşmuş, kültürel etkileşim yoluyla ibranice ve aramiceye aktarılmıştır ya da bunun tersi olmuştur. üçüncü bir olasılık mevcut değildir. dil ve kültür tarihinin normal akışında, ikinci olasılığın baskın olduğundan şüphe edemeyiz.

yunancadan süryaniceye alınmış kelimeler roma imparatorluğunun doğudaki egemen dili olan yunancadan süryaniceye çok sayıda, yahudi aramicesine daha az sayıda yüksek kültür sözcüğü aktarılmıştı. bir kısmı kuran arapçasında da görülen bu sözcüklerin, sami kökenli olmadıkları, dolayısıyla arapçada yerli olamayacakları açıktır:

beled (politeía = devlet), burc (pyrgos = kule), cins (gênos), dirhem (draxmê, para birimi), dinar (dênarios, para birimi), feradis/firdevs (paradeísos = cennet), incil (euangêlion), kırtas (kartés = papirüs), zevc (zeugos = eş), sicil (sigillion = resmi evrak), qıntar (kentenárion = kantar)

19.06.2021

cehennem

sevan nişanyan

cehennem sözcüğünde ilginç olan şu veya bu kültürden gelmesi değil, dünyevi bir metafordan çıkıp adım adım efsaneleşmesi. kudüs şehrinin çöplüğünün adı cehennem.

yeremya peygamber (mö 7. yüzyıl), kudüs halkı eğer allah'a itaat etmezse cesetlerinin çöplükte yanacağını söylemiş. isa (1. yüzyıl), eğer kolum günah işlerse çöplükte yansın, bedenim günah işlerse çöplükten kurtulmasın demiş. milat sonrasında yahudi tefsircileri hinnom vadisi deyimine deruni, mistik bir anlam yüklemeye başlamışlar. 7. yüzyıla gelince bir de bakmışın, kudüs'ün çöplüğü islami kozmolojinin temel direklerinden biri haline gelivermiş.

din sözcüğünü al. irani bir kelime. mö 6. yüzyılda iran'ın devlet dini olarak örgütlenen zerdüşt inancının ve pratiğinin adı. aynı yüzyılın devamında yahudiler iran himayesine girmiş, babil esaretinden kurtulmuş, kudüs'te tapınağı yeniden inşa etme sürecine girmişler. ezra ve nehemya peygamberler öncülüğünde, dededen kalma bin türlü gelenek ve törelerini derleyip tek tanrılı bir "din" olarak organize etmeye girişmişler. sözcüğü de, kavramı da, o tarihte iran'dan ithal etmişler. en hoşlarından biri sırat. stratum latince "taş döşeli yol"; roma imparatorluğunun en meşhur icatlarından biri. imparatorluğun suriye ve mezopotamya vilayetlerinde aramice şekli srat, bildiğin "karayolu" demek. 7. yüzyıl mekke'sinde o yolların hatırası bile kalmamış belli ki, sadece anlamı hatırlanmayan bir deyim kalmış geriye. ingilizce street aynı sözcük.

bana çarpıcı gelen bir nokta şu: kuran'ı kaleme alan kişi, her kim ise, "tevrat" ve "incil" adını verdiği kitapların içeriğinden haberdar değil. sadece çok muğlak, kulaktan dolma bilgileri var. belki danyal peygamber kitabına bir şekilde ilk veya ikinci elden ulaşmış görünüyor; çünkü kuran'da yahudi kutsal kitabına yapılan referansların büyük bir bölümü (cebrail, zülkarneyn, yecüc mecüc, deccal, nemrut vs.) o kitaba ait. oysa danyal kitabı milat zamanlarında babil'de (ırak'ta) popülerlik kazandığı için tevrat külliyatına sonradan ve kerhen eklenmiş bir halk masalıdır. say ki avrupa'ya peygamber inmiş, battal gazi destanını islam'ın kutsal kitabı zannediyor.

21.04.2021

hayal

hüseyin rahmi gürpınar

babil kulesi karışıklığı ve dil karmaşası bugünkü hercümercin yanında hiç kalır. herkes başka bir hava çalıyor, başka bir dil söylüyor, başka bir oyun oynuyor. eski kitapların rivayetince bu dil karmaşasından yetmiş iki dil zuhur etmiş. fakat bugünkü bozgunluktan ne çıktığı malum değildir. dinlerden, kanunlardan, filozoflardan, ilimden, fenden ne bekliyorduk, ortaya ne çıktı.


zamanın birikmiş kinleri bütün prensipler üzerine katil bir darbe indirdi. asırlardan beri insanlığın inşasına uğraştığı bu muhteşem binanın her gün bir tarafı çöküyor. ve az vakitte taş taş üzerinde kalmayacak. eski temelin üzerine hiçbir şey kurulamayacak. bir kere deliler tımarhaneden boşandı.

ne olacak? bunu hakkıyla kimse kestiremez. bugün hangi modelin önüne geçip de kendimize bir hayat tarzı, bir idare şekli yontabileceğiz? bugün son derece hüsnüniyetle aransak acaba ortada fazilete örnek olacak bir millet bulabilecek miyiz? cihan yolundan azdı. âlem yörüngesini şaştı.

dünyanın düzelmesi için hiç eskilere benzemeyen yeni zihniyetlerin, yeni prensiplerin, yeni idarelerin kurulması lazım geliyor. bunlar da nasıl olacak? insanlık işte bu meçhulleri halledip keşfedinceye kadar birbirini yiyecek. medeniyet daha uzun müddet gıdasını toptan, tüfekten, kılıçtan, ateşten bekleyecek.

hata ve suistimal yeni değildir. asırlarca işleyen yaranın bugün yakısı kalktı. yaradaki çürüme göründü. asırların biriktirdiği bu zehirli buharı yine asırlar dağıtabilir. binlerce yıl çılgın yaşayan insanları birkaç senenin akıllıca idaresi ıslah edebilir mi? hem de bu akıllıca idare hepimizin hayalinde yalnız bir vehim olarak mevcut. nasıl şeydir? bunu tarif edebilecek kafa henüz yaratılmamıştır. belki de bu söz daima hayal kalacaktır.

23.06.2020

dil

hüseyin rahmi gürpınar

bir milleti ilerleme yolundan geri koyan etkilerden en birincisi dilindeki açıklıktan uzaklıktır. bu kapalılığın en müthişi bazı gerçekleri söyletmemek için edebiyatçıların ve bilginlerin dilinin kekelemeye mahkûm edilmesidir. anlaşılmayan sözlerle beyinler doldurulmaya uğraşıldıkça muhakeme ve zekâ fikri söner, yerlerini ahmaklık ve aptallık alır. herkes okurken ve incelerken ele geçirdiği şeylerin çürüğünü sağlamından ayırmayı başarsa, anladım sandıklarının anlaşılmaz şeyler olduğunu bilse yahut beslemeye hizmet etmeyen sahte mantık yaldızlarıyla örtülmüş saçmalıklar olduğunu fark etse ilerlemeye karşı milletlerin gözlerine perde çeken engellerden en büyüğü ortadan kaldırılmış olur. gerçeklerin kanıtlanmasına açıklık getirmek için icat edilen "mantık" bile yüzyılların gerektirdiği şeylerin kanıtlanmasına alet olmuş ve olmaktadır.

2.06.2020

sözcükler

hakan günday

gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktu. ihtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. konuşarak her şey yapılırdı. ve bana çok komik geliyordu. birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü.. kendinizi öldürtmeniz için bir grup manyağın arasına dalıp hepsinin annesine oral seks yaptırdıktan sonra kırbaçlamak istediğinizi söylemeniz yeterli olurdu. ve ağzınızdan kopan sözleri yanlışlıkla söylemiş de olabilirdiniz. diliniz sürçmüş olabilirdi, o insanların lisanlarına hakim olamadığınız için cümleyi yanlış kurmuş da olabilirdiniz. ama yok! karşınızda, ağzınızdan çıkan her ses bir anlam vermek için yanıp tutuşan bir gerizekalı sürüsü varken böyle bir ihtimal olamaz onlar için. kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var! biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için.ve çok aşağılık bir durum. iletişim diye bir şey yok. fazla iyimser bir kavram. hayatı renklendirmek için. kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini? ya deliyse konuşan? ya ne dediğini bilmiyorsa? ya bir yalancıysa?

hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır. geriye sadece hareketler kalır. davranışlar. harcanan kelimeler dışında kalan her şeydir, insanlık denilen yaratıklar tarihi. söylenmeyen her şeydir. akıllarda uçuşan bütün kavramlardır. dile getirilemeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilemeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek ilişkileri akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır. sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller. konuşarak bir yere varılamaz.

23.01.2020

dilimiz üstüne konuşmalar

melih cevdet anday

"telegraf" teriminin başındaki "tele"yi dilimizdeki "tel" ile karıştıranımız çoktur. oysa bu sözcük, "uzak" demektir. batılılar bu sözcüğü bir tek örnek gibi kullanarak bir sıra terim uydurmuşlardır: telegraf, telefon, teleskop, televizyon gibi.

"millet" ile "vatan"ı namık kemal arapçadan uydurmuştu. "ideal" karşılığı olarak "mefkûre"yi ziya gökalp uydurmuştu. bugün biz "mefkûre" karşılığı olarak "ülkü" diyoruz. "dikkat" sözcüğünü "attention" karşılığı olarak bilim terimi yapan da ziya gökalp'tir. ziya gökalp, "meselâ siyah yüzlü bir adamın alnı ak olabilir, beyaz çehreli bir adamın yüzü kara çıkabilir." diyor.

"orhon ve yenisey anıtlarından önceki dönemleri bilmiyoruz. bu anıtlardan türk dilinin o çağlarda oldukça gelişmiş, olgun bir durum almış bulunduğunu öğreniyoruz. türk dili kendi yapısı içerisinde kendi kökünden aldığı hızla yürümekte iken, hint'ten gelen uysal ve uslu buddha dini, türk kültürü ve türk dili için bir korku doğurmaya başlamıştı. bu dine karşı, 'buddha dini bize yaramaz, bizim göreneklerimize uygun değildir, bu din bizi uyuşturur.' diye buddha tapınaklarını yıktıran türk büyükleri çıkmış. savuşturulmuş gibi görünen bu fırtınadan sonra, batıdan, daha sert ve daha yıkıcı yeni bir fırtına gelmiştir. arap fırtınası. bu kasırga pek yıkıcı ve öldürücü oldu. islâm tarihçilerinin de anlattıklarına göre, türk tapınakları yıkıldı, bilginleri öldürüldü, kitapları yıkıldı. herkes arap gibi konuşmaya, arap gibi düşünmeye zorlanıyordu. artık türk dili karışıyordu, bozuluyordu. birçok türk hükümetlerinde bilim dili arapça, yönetim dili farsça idi. karamanoğlu mehmet bey, türk dili ölüyor diye bağırdı. yönetimden farsçayı kaldırdı, yerine türkçeyi koydu. ama bundan sonra uzun zaman türkçe işi unutuldu. her okuyan arap gibi okumaya, fars gibi söylemeye başladı. osmanoğulları bu işe hiç el atmadılar, türkçeyi unuttular. yalnız osmanlı yönetiminin son yıllarında dil hareketi türkçülükle başladı."

dilimizde bir "al-el" eki var ki, ad köklerine, kimi zaman da eylem kök ve gövdelerine geniş ünlüyle bağlanarak ad soylu sözcükler üretir. çatal: birbirine çatılmış kolları, dalları olan. çökel: sıvının dibine çöken, tortu. güzel: aslı "gözel". görüşünü uygun, göze hoş görünen. sakal: çenede ve yanaklarda çıkan kıllar. topal: aksayarak yürüyen. şimdi biz bu eki işleterek şu yeni sözcükleri kuruyoruz. doğal: doğadan gelen, doğaya ait. ilkel: ilk yapıda, ilk durumda kalmış olan, iptidaî. özel: öze ait olan, varlığı tek olan, hususî. öncel: önce olan, evvelki. dilimizde bir "elek" eki var ki, genellikle ad köküne geliyor ve ad soylu sözcük kuruyor. söz gelişi: civelek: canlı, neşeli, sokulgan. kabalak: başa giyilen şey, başlık. yatalak: kötürüm, yatağından kalkamayan.

8.10.2019

sevgi adına

ludwig wittgenstein

dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır.

ingiliz imparatorluğundan nefret ediyorsunuz, gelgelelim ondan bin kat daha fazla kan gölüne batmış bir kuruma -kiliseye- yapışıyorsunuz. liderlerinin ölümünden nasıl kıyım yapılacağından başka şey öğrenmemiş bir teröristler ve kasaplar çetesi. tarihe yaptıkları biricik özgün katkı, bunu sevgi adına yapıyor olmaları.

eğer tanrı varsa konuştuğumuz dilin ötesindedir. politikanın da ötesinde.

insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir. bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun? cengiz han ölçüsünde bir iyilik herhalde.

19.07.2018

türkiye'nin realitesi

mehmed uzun

biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor; gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu. eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.

kürtlere, kürtçeye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakârlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.

tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!

diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.

türkiye tek kültürlü değil, çokkültürlü bir ülkedir. resmi söylemin aksine, türkiye'nin realitesi budur. çokkültürlü bir ülkede "tek ulus, tek kültür" düşüncesinin resmi düşünce haline gelmesi ve bunda ısrar edilmesi her şeyden önce ülkeyi çok zayıflatır, dinamizmini keser, sağırlar diyaloğunun hakim olduğu bir çöl haline getirir, vatandaşları huzursuz, sıkıntılı, durmadan terleyen savcı-sanık haline getirir. kültürler arası ilişkiyi keser, kültürleri birbirinden ve dünyadan izole eder, onları fakirleştirir, basitleştirir, önyargılar yaratır, kültürler arasına nifak tohumları eker, çelişkiler çıkarır, kuşkular yaratır, gerilimi durmadan artırarak insanları birbirinden alabildiğine uzaklaştırır. kültür, bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir.

6.02.2018

altın sessizlikte kelimeler

pascal mercier

gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum. en kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar. hala bir anlam taşıyorlar mı? elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor. ama benim sormak istediğim bu değil. sorum şu: kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hala? yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?

deniz kıyısına gidip başımı iyice uzatarak rüzgara tuttuğum oluyor, buradaki bildiğimiz gibi değil de daha soğuk, buz gibi esmesini isterdim o rüzgarın: keşke bütün o yıpranmış kelimeleri, alışkanlıkla söylenen yavan kelimeleri içimden üfürüp alsa, ben de hep aynı olan lafların pisliğinden ruhum arınmış olarak geri dönebilsem. oysa ne zaman konuşmaya kalksam her şey yine eskisi gibi. özlediğim arınma, kendiliğinden olan bir şey değil. bir şey yapmalıyım ve bunu kelimelerle yapmalıyım. ama ne? kendi dilimden çıkıp bir başka dile adım atmak istiyor değilim. hayır, askerden kaçar gibi dilden kaçayım demiyorum. ve kendime bir başka şey daha söylüyorum: dil yeniden icat edilemez. o zaman benim istediğim ne?

belki şudur: portekizce kelimeleri yeniden dizmek istiyorum. bu dizilişten doğacak cümleler çarpık çurpuk olmamalılar, tuhaf da, alışılmadık da, abartılı ve yapay da. portekizcenin merkezini oluşturacak arketip cümleler olmalılar, doğrudan ve kirlenmeden bu dilin saydam, ışıl ışıl yapısından fışkırıyormuş duygusu uyandırmalılar. cilalı mermer gibi pürüzsüz olmalılar ve bach'ın bir partitasındaki notalar gibi de tertemiz; kendileri olmayan her şeyi tam bir sessizliğe dönüştürmeliler.

bazen, içimdeki balçığa benzeyen dille azıcık uzlaşır gibi olduğumda, rahat bir oturma odasının huzurlu sessizliği sayabilirim onu diye düşünürüm; ya da sevgililer arasındaki yumuşak sessizlik. ama yapışıp kalan, alışkanlık olan kelimelere duyduğum öfkenin pençesine düştüğümde, ışıksız uzamın berrak, serin sessizliğinden daha azıyla yetinemiyorum, portekizce konuşan tek kişi olarak orada sessizce kendi yollarımı çizmeliyim. garson, kuaför kadın, biletçi -yeniden dizilen kelimeleri duysalar şaşkınlıktan ağızları açık kalırdı ve cümlelerin güzelliğine şaşırırlardı, bu güzellik de o berrak cümlelerin parıltısından başka bir şey olmazdı. zorlayıcı cümleler olurlardı bunlar -öyle hayal ediyorum- hatta acımasız da denebilirdi onlara. dediklerinden şaşmadan, yere sağlam basarak dururlardı, böyleyken de bir tanrının sözlerine benzerlerdi. aynı zamanda abartısız ve heyecansız olurlardı, kesin olurlardı ve öylesine ölçülü ki, bir tek kelime, bir tek virgül bile çıkarılamazdı o cümlelerden. bu bakımdan bir şiire benzerlerdi, söz kuyumcusunun işlediği.

16.12.2017

yazı

gordon childe

yazının gerçek önemi, insan bilgisinin aktarılmasında yepyeni bir devrim yaratmasıdır. yazı aracılığıyla insan, deneylerini ölümsüzleştirebilir, çok uzaktaki kişilere, henüz doğmamış yeni kuşaklara aktarabilir; yazı, bilimi yer ve zaman sınırının üstüne yücelten araçtır.

ilk yazıların bu yüce görevdeki payı abartılmamalıdır. yazı, yayın aracı olarak değil, yönetimin pratik gerekleri için bulunmuştur. ilk sümer ve mısır yazıları, düşünleri anlatamayacak kadar kaba saba işaretlerdi. tam 2000 yıl süren basitleştirme sürecinden sonra bile, çivi yazısında 600 ile 1000 arasında harf vardı. okuryazar olmak için en önce bu sayısız işaretleri ezberlemek ve bileşimleri için hayli çetrefil kuralları bellemek gerekirdi. mısır hiyeroglif ve hiyeratif yazılarına gelince, bunlarda alfabe niteliği de bulunmakla beraber, öylesine çok ideogram ve saptama simgeleri içerirdi ki, harflerin sayısı 500'ü bulurdu.

2.09.2017

sessizlik

gündüz vassaf

birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. sözcükler bizi kör eder. tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser.

insanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir. deneyimleri sözcüklere dökmek, o deneyimlerden bir şeyler alıp götürür.

2.05.2016

kelam

carl gustav jung

tarihsel gelişimin bir aşamasında gerekli olan kelama büyük saygı göstermenin tehlikeli bir karanlık yönü olduğunu kimse fark etmez görünüyor. yüzyıllar boyu süregelen eğitimin sonucunda, kelam evrensel bir geçerlilik kazandığı zaman, artık tanrısal insanla arasındaki esas bağa zarar verir. o zaman artık kişileşmiş bir kilise, kişileşmiş bir devlet ortaya çıkar; kelama inanmak safdillik olur ve kelamın kendisi her türlü yalana, kandırmaya gücü yeten şeytani bir slogan haline gelir. arkasından her şeye inanan safdilli vatandaşı kandırmak için politik dalavereleri ve tavizleri ile propaganda ve reklam devreye girer. ve yalan, dünya tarihinde görülmemiş boyutlara ulaşır.

16.06.2015

türkçülük

mehmed uzun

yazının gücüne değil, kılıcın gücüne inananlar, yazıya kulak asmazlar; ta ki günün birinde yazının gücünün, kılıcın gücünden daha kuvvetli olduğunu gözleriyle görünceye, deneyleriyle yaşayıncaya kadar.

şehzadebaşı'ndaki o gün, uzak bir yerden gelen ve iyi türkçe bile bilmeyen ismail gansperenski, konferansında sürekli türk ve türkçülükten söz etti. zorla anladığımız o kötü türkçesiyle, her sözünün başında "türk ve gayri türk" deyimini kullandı. konferansın bitiminde sadece şunu anladık: osmanlı toprakları üzerinde sadece türkler yaşar, herkes türktür ve türk olmak zorundadır. soran kürtlerinin deyimiyle işkembeden atıyordu. onu dinlemeye gelenlerin hemen hiçbiri türk değildi ve salonda türk asıllı olanlar ancak parmakla gösterilebilecek kadardı. ben ve arkadaşlarım altı kişiydik. iki kürt, bir çerkez, bir arnavut, bir gürcü, bir de rum. evet biz osmanlıydık; ancak türk değil. o işkembeden laflar, evet o laflar osmanlı imparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldu. acılara, ayrılıklara, inlemelere, kine, nefrete, ölüme ve öldürmeye, katliamlara neden oldu. ülkenin harap bir köye dönüşmesine sebep oldu. bu laflar yüzünden ülkenin yolları insan cesetleriyle doldu, virane yerler kurda kuşa kaldı.

ittihat ve terakki iktidardaydı. sultan reşat, ellerinde bir oyuncağa dönüşmüş, istedikleri her şeyi sultan'a kabul ettiriyorlardı. ittihatçıların çoğunluğu askerdi. savaşın içinde yetişmişlerdi, elleri kanlı, beyinleri suçluydu. hayalperesttiler. türk, türkçülük şiarları, bütün asya'yı istila etmek, osmanlı'nın diğer milletlerini yok etmek, içlerinde taşıdıkları vazgeçilmez bir istekti. kılıç konuştukları dil, tabanca yanlarından ayırmadıkları vazgeçilmez bir aksesuardı. onlardan olmayan, onların dışında kalan herkes, onların düşmanıydı. herkes türk olmak, sadece türk olmak değil, türkçü olmak zorundaydı. islamiyet, osmanlılık, osmanlı halklarının kardeşliği.. her şey kaybolmuştu. baskıcı bir siyasetin ve topun tüfeğin hükmü vardı. kin ve nefret tohumları, ölüm ve öldürme tohumları her yerde ekiliyordu.

6 nisan 1909'da serbesti gazetesinin başyazarı hasan fehmi, ittihatçıların kurşunlarına hedef oldu. bir ittihatçı zabit karşı yönden geldi ve tabancasını göğsüne boşalttı. serbesti gazetesi uygar bir çizgi izleyen, avrupalıların deyimiyle liberal bir gazeteydi. ancak ittihatçılar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlardı, kimseyi istemiyorlardı. hasan fehmi'nin göğsüne ve kafasına sıkılan kurşunlar, aslında osmanlı devletinin kafasına sıkılmıştı. bu cinayetle devlet de hasan fehmi gibi dizlerinin üstüne düştü. bu cinayet, arkasından başka cinayetler getirdi.

bir ekim günü ittihatçılar, ellerinde silahlarıyla, gündüz vakti hükümet konağına girip öğleden sonra saat 2.45'te harbiye nazırı nazım paşa'yı, yine tabancayla öldürdüler. nazım paşa'dan başka iki devlet görevlisini de öldüren ittihatçılar, bir darbe ile yine hükümete el koydular.

1915'te ermeni katliamı yapıldı. yüz binlerce ermeni yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek ittihatçıların planlarıyla katledildi. hem de alçakça, kalleşçe. ittihatçılar hırsız, çapulcu, katil ve cahillerden "teşkilat-ı mahsusa" adı altında silahlı bir çete grubu oluşturdu. onların görevi ermeni öldürmekti, onların köklerini kurutmaktı. ve bu planlarında da başarılı oldular.

cumhuriyet ve vatan gazeteleri ile ülkü, kadro, bozkurt, türkçü dergi, yurt ve dünya gibi dergiler geliyordu. yurt ve dünya hariç bu dergi ve gazetelerin hepsi yeni rejimin borazanı gibiydiler. hepsi "türkizasyon" politikasının birer organıydılar. onlara göre türkiye'de sadece türkler, türkçe, türk kültür ve gelenekleri vardı. ya diğer milletler? öteki dil ve kültürler? onlar için sadece bir yol vardı: türkleşmek. kürt dili zaten yasaktı. isimler değiştiriliyordu. bin yıllık aile, kent, köy, ova ve yaylaların isimleri değiştiriliyor, yeni türkçe isimler veriliyordu. taşların, ağaçların, çiçeklerin adları değiştiriliyordu. insan isimleri, unvanlar değiştiriliyor, herkese birer türkçe soyadı veriliyordu. kürt ailelerine öztürk, cantürk, korutürk, soytürk soyadları veriliyordu. biz bin yıllık bedirhaniler de, bir günde çınar olmuştuk, yani bir hiç! bedirhaniler, bin yıldan beri cizira botan'ın emirleri, osmanlı siyasetini etkilemiş bir köklü aile, hep birlikte çınar olmuşlardı. çınarları kim tanırdı ki..

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

18.09.2014

sözün gücü

zülfü livaneli

new york'un brooklyn köprüsü'nde dilenen bir kör varmış. köprüden gelip geçenlerden biri, adamcağıza günlük kazancının ne kadar olduğunu sormuş. dilenci 2 dolara zar zor ulaştığını söylemiş. yabancı, bunun üzerine, kör dilencinin göğsünde taşıdığı ve sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: "tabelaya, gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana." dediği gibi bir ay sonra gelmiş. "bayım, size nasıl teşekkür etsem acaba?" demiş dilenci. "şimdi günde 10-15 dolar kadar topluyorum. olağanüstü bir şey. tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız?" "çok basit" diye yanıtlamış adam, "tabelanızda, 'doğuştan kör' yazıyordu, onun yerine, 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye yazdım."

bir arzuhalci, çınarın altına sandalyesini atmış, önündeki eski remington daktiloya eser-i cedit kağıdı takmış, derdini anlatan köylüyü dinliyor. zavallı adam, köyde kendisine nasıl zulmedildiğini, topraklarının nasıl elinden alındığını anlatıyor kesik kesik cümlelerle. arzuhalci, "anladım" diyor. "biraz bekle." başlıyor remington daktilonun yıpranmış tuşlarına vurmaya. yazıyor da yazıyor. sayfalar dolusu uzun bir dilekçe. bitirdiği zaman, köylüye okumaya başlıyor. zavallı köylünün nasıl perişan edildiğini, çoluğunun çocuğunun aç sefil kaldığını, aman dilediği kapıların nasıl tek tek yüzüne kapatıldığını okurken gözü köylüye ilişiyor. bakıyor ki zavallı adam başını iki elinin arasına almış, hüngür hüngür ağlamakta. "ne oldu sana böyle?" diye soruyor. "niye ağlıyorsun?" "ben ağlamayayım da kimler ağlasın?" diyor köylü. "baksana, meğer bana neler yapmışlar!"

yıl 1954. erzurum hasankale'de korkunç bir deprem olmuş. cumhuriyet gazetesi'nden genç bir gazeteci bir ay kalıyor deprem bölgesinde. gazetesine izlenimlerini aktarıyor. genç gazeteci, yaşar kemal. yanında sürekli sakıp hatunoğlu isimli genç dolaşıyor. her şeyi birlikte izliyorlar. çadırların içinde donmuş ölüleri, katılaşmış cesetleri görüyorlar. hatta bir gün buz gibi bir çadırda, donmuş bir bebek buluyorlar. yaşar kemal bütün bunları o benzersiz üslubuyla yazıyor, anadolu ağıtlarıyla örüyor ve gazeteye gönderiyor. bir süre sonra istanbul'dan gazeteler geliyor ve yaşar kemal'in yazılarını okuyan sakıp hatunoğlu hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. hele bebek bölümünde iyice artıyor feryadı. yaşar kemal'e dönüp "meğer" diyor, "biz ne korkunç şeyler görmüşüz be usta!"

3.09.2012

bekos

herodotos


mısırlılar, psammetikos zamanından önce, kendilerini dünyanın ilk insanları sayıyorlardı. ama gün gelip de psammetikos krallığı ele alınca ve ilk insanların kimler olduğu merakına düşünce, işte o günden sonra, kendilerini gene bütün öbürlerinin en eskisi saymakla beraber, phrygialıların kendilerinden de eski oldukları kanısına vardılar. psammetikos, soruşturmalarına rağmen, dünyaya ilk gelen insanların kimler olduğunu bir türlü öğrenemeyince, şu çareye başvurdu:

bir çobana, rastgele iki tane yeni doğmuş çocuk verdi, bunlar ağıla konacak ve şöyle büyütülecekti: çocukların yanında kimse ağzını açıp tek söz söylemeyecekti; ayrı bir odada kendi başlarına büyüyeceklerdi; çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek, süt içirip iyice doyuracak, sonra kendi işlerine bakacaktı. psammetikos'un böyle yapmasının ve bu emri vermesinin nedeni, çocukların vıyaklamalar çağını aştıktan sonra ağızlarından çıkacak ilk sözü yakalamaktı; gerçekten de öyle oldu. üzerinden iki yıl geçince, bir gün çoban kapıyı açıp içeri girdi, önünde dizüstü duran iki çocuk, ellerini uzatarak, "bekos!" diye bağırdılar.

çoban bu sözü ilk duyduğunda bir şey demedi; ama daha sonra da her gelişinde aynı sözü işitince efendisine haber verdi ve isteği üzerine çocukları kendi görsün diye aldı, ona götürdü. psammetikos kendi kulağı ile de duyduktan sonra, herhangi bir şeye "bekos" adını vermiş olan insanların kimler olduklarını araştırmaya koyuldu; araya taraya phrygialıların ekmeğe bekos dediklerini öğrendi. böylece ve bu ipucuna tutunarak mısırlılar, phrygialıların kendilerinden daha eski olduklarını itiraf ettiler.

11.05.2012

dil kurultayı

can dündar

dolmabahçe sarayı'nda abdülhak hamit'e özel bir ziyafet veriliyordu ve davet eşliydi; yani lüsyen de gelecekti.

dil kurultayı hala gündemdeydi; muhakkak ki o konu da sofrada tartışılacaktı. kurultaydan çıkan "imal edilecek yeni kelimeleri bir hamlede dilin bünyesine sokma" kararı, birçok kalem erbabını rahatsız etmişti. gazi'nin sofrasında en son yaşananlar herkesin dilindeydi.

anlatılanlara bakılırsa reisicumhur bir gece bu hamle konusunda sofradakilerin onayını aldıktan sonra yunus nadi'ye dönüp "siz ne dersiniz?" diye sormuştu. "bendeniz 'olmaz' derim efendim." cevabını vermişti yunus nadi. gazi inkılap bahsinde tavizsizdi. bu itiraz karşısında sertleşmiş, "öyle ise bu masanın başından kalkınız nadi bey!" diyerek nadir nadi'yi kovmuştu.

sonra falih rıfkı'ya dönüp aynı soruyu ona sormuştu: "sen ne dersin?" "bendeniz de 'olmaz' derim efendim." "öyleyse sen de kalk!"

sofranın kıymetli sandalyeleri birer birer boşalırken sıra necmettin sadak'a gelmişti. gazi, "sizin fikriniz nedir necmettin bey?" diye sorunca sadak cevap bile verememiş, kendisini bekleyen hükmü bizzat icra ederek "müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim." demişti.

13.02.2012

türkçe

talat sait halman

türkçemiz güzel dil, ahenkli dil, duyarlı dil. grameri bakımından, dünyanın gelmiş geçmiş en düzenli, en mantıklı dillerinden biri. hoş sesleri ve ritimleri var, sımsıcak ve renkli deyimleri. ama şu da acı bir gerçek: türkçemiz, yoksul bir dil. dağarcığındaki kelimelerin sayısı henüz 70 bine varamadı. oysa fransızcanın 400 bine yakın, ingilizcenin 600 binden fazla kelimesi var.

biz, gündelik gerçekleri, temel duyguları çok rahat ifade edebiliyoruz. dilimiz enfes bir şiir dili. kafiyelerimiz bakımından ingilizceden çok daha zenginiz. gelgelelim, bilimsel dil olarak, felsefe dili olarak, kültür dili olarak türkçemiz yoksulluğunu gideremiyor. bir kısır döngü içindeyiz: bilimde dünya çapında çalışma yapamıyoruz, felsefeye katkımız olamıyor; çünkü terimlerimiz yetersiz ve soyut kavramlarımız az; bilim ufuklarımız dar, felsefede ve teorik bilgide gücümüz yok.

70 bin kelimeye dayanan bir bilim ve kültür yaşamı sönük olmaya mahkumdur. ve bu yaşam, dilin kapsamını genişletmekten, dağarcığını artırmaktan aciz kalır.

türkçenin zenginliğine inananlardan kimisi diyor ki: "karşılığı başka dillerde bulunmayan sözlerimiz, deyimlerimiz var." elbette var. ama bu bize üstünlük sağlamaz. her dile özgü kelimelerden birkaçının başka dillerde karşılığı yoktur. bu gibi karşılaştırmalarda, ne yazık ki, biz başka birkaç dile yenik düşüyoruz. çünkü ingilizce, fransızca, almanca gibi dillerdeki birkaç yüz bin kelime, terim ve deyimin türkçemizde karşılığı yok. kaldı ki zamana karşı yarışı da yitirmekteyiz. biz, 1000 kelime üretirken onlar 10 bin kelime türetiyorlar.

ingilizce, geçtiğimiz 30 yılda, türkçedeki kelimelerin tümünden fazla söz, deyim ve terim yarattı. dilimizde büyük değişmelere yol açan, kuşaklar arasında bazı konularda anlaşmayı zorlaştıran, yeni tatlar ve ritimler getiren "sözcük türetme" çabalarımızdan, 1930'lu yıllardan 1980'lere kadar, biz kaç kelime elde ettik, biliyor musunuz? 12 bin kadar. ve bunu yaparken 8 bin kadar yabancı kökenli kelimeyi attık. bu arada, arapça ve farsçanın boyunduruğundan çıkmak için, nice kavramları ve nüansları yitirdik.

artık dil konusunda gerçekçi, hoşgörülü, girişken olmak zorundayız. tutucu, yobaz, şoven, sorumsuz olmaksızın. bilinçli bir senteze ulaşmak günü gelmiştir. nice eski kelimelerin değerini bilerek, yeni terimleri bağrımıza basarak. dil partizanlığından, bağnazlığından kaçınarak. "hür" de diyebilmeliyiz, "özgür" de; "kanun" da, "yasa" da; "devrim" de, "ihtilal" de; "sosyal" de, "toplumsal" da.. hangi sözlerin yaşayıp yaşamayacağına dili kullanan halk karar verir. "günaydın" sözü icat edildiğinde öfkeyle, alayla karşılanmıştı. 60 yıl sonra, en sevdiğimiz sözlerden biri. ama "tünaydın"ı başlangıçtan beri kimse sevmedi, benimsemedi. dilin yargıcı halktır.

ve halkın kulağı, alışkanlığı, zevki, birçok yabancı kelimeden vazgeçmeyecektir bence: farsçadan geldi diye "can" yerine başka bir sözcük kullanılmayacak. yunanca kökenli diye "liman" ve "lahana" dilimizden atılacak mı? "mecmua" yerine "dergi"yi benimsedik ama, "gazete" italyancadan gelmiş olsa da dilimizden düşmeyeceğe benzer. "kral" slav dillerinden, "apartman" ve "telefon" fransızcadan alınma. latince "mil" söylenmez olacak mı? "semaver"i rusçadan uyarlamışız; yerine başka bir terim düşünebiliyor musunuz? arapçadan aldığımız şu sözler, belki de türkçeden hiç eksik olmayacak: "ve", "kahve", "din", "haber", "hayır", "cennet", "cep", "elbet", "merhaba", "devlet".. sanırım, "afiyet" arapça diye "afiyet olsun" demekten vazgeçmeyeceğiz. farsçadır diye "hiç"e sırt çevirmeyeceğiz.

22.09.2011

imkansız poetika

ahmet oktay

orhan veli: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.

ilhan berk: sözcükler, suç işlemeden, aç kalmadan, acı çekmeden, sevişmeden kendilerine gelemezler. bunun için bizim gelip ellerinden tutmamızı beklerler.

heidegger: dil insanın evidir.

necip fazıl: şiirin üstün gayesi, alemlerin namütenahi kesret ifadesi içinde büyük ve merkeze doğru, iç içe remz ve sır helezonlarından kayacak, harikulade çevik ve ince bünyenin heykeltıraşlığıdır.

ahmet oktay: yazmak, bir sorunu çözümleme ya da bir sorun yaratma girişimidir.

iris murdoch: yozlaşmış, yalan söyleyen bir sanat, despotik bir toplumun temel görüntüsüdür. sanat, özellikle de edebiyat, hepimizin buluşabileceği ve güneşin altındaki her şeyin incelenip gözden geçirilebileceği bir düşünme salonudur. bu yüzden diktatörler ve platon gibi otorite yanlısı ahlakçılar tarafından korkulur ve saldırılır.

jean cocteau: şiir başka bir dile çevrilemez, yazıldığı dile bile.

"acılarımı anlatayım diye
bir dil verildi bana" (goethe)

hölderlin: dil, mülklerin en tehlikelisi verilmiştir insana; yaratarak, yok ederek ve batarak ve hep yaşayana, sevgiliye ve anaya dönerek kendisinin ne olduğuna tanıklık etsin diye.

heidegger: şiir, varoluşun ve bütün nesnelerin özünün kurucu adlandırılışıdır ve şiir tarihsel bir halkın ilkel dilidir.

herbert marcuse: sanat ve devrim, dünyayı değiştirmede -özgürleştirmede- birleşirler. ancak sanat kendi pratiğinde kendine ait gereklilikleri bırakmaz, kendi boyutunu terk etmez: işlemsel olmayan olarak kalır. sanatta politik hedef sadece estetik biçimde ortaya çıkar. hatta sanatçı kendini adamış bir devrimci olsa bile devrim pekala yapıtın içinde olmayabilir.

"erdem dolu, yine de şairce barınır
insan bu yeryüzünde" (hölderlin)

marx: insan gelişmesinin alanı zamandır. hiçbir boş zamanı olmayan, bütün hayatı kapitalist hesabına çalışması tarafından yutulan bir insan, bir yük hayvanından daha aşağıdır. o, başkaları hesabına zenginlik üreten, fizik bakımından ezilmiş ve entelektüel bakımdan alıklaştırılmış basit bir makinedir.

"ben yağmurun kum saatiyim
nice göğün düşüp öldüğü yerde
taşın ilk çağıdır yüreğim" (melih cevdet anday)

heidegger: dil, yani şiir yeryüzünden kaçmak ve üzerinde dönüp durmak için yükselip üstüne çıkmış değildir yeryüzünün. şiir, insanı ilk kez yeryüzüne getiren, onu yeryüzüne ait kılan, böylelikle ona yaşayacak bir yer sağlayan şeydir.

melih cevdet anday: şiir bilgiden doğmaz. bilim adamı bildiklerinden başka bir bilgi çıkarmak için çalışır; ozan ise meraklarından 'ben'i çıkarmak ister. bu 'ben' kendisi değildir, yaratılacak insandır.

"neye yarar şairler yoksulluk zamanında?" (hölderlin)

mutlu yazar, ölü yazardır. mutlu olmak yasaklanmıştır yazara. mutlu olabilen, yazar olmaz, yazar olmayı istemez. kafka'yı anımsıyorum: felice'ye yazar: sadece yemek saatinden yemek saatine açılan ve önüne bir tepsi sürülen, hücreden hücreye geçilen bir zindanın en dip odasında yaşamayı ister. hiçbir ödülü, güvencesi olmayan yazı için.

son kertede hepimiz kişisel yeteneklerimiz ne olursa olsun, toplumsal koşulların ürünleriyiz.