valerie solanas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
valerie solanas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.09.2020

kadın

valerie solanas

kadın olmak kifayetsiz olmak, duygusal olarak sınırlı olmak demektir. kadınlık bir noksanlık hastalığı, kadınlar da duygusal sakatlardır.

kendi içine kıstırılmış olan kadın tamamen benmerkezcidir ve başkalarıyla empati kurmaktan ya da özdeşleşmekten, aşktan, dostluktan, şefkat ve muhabbetten tamamen acizdir. herhangi bir konuda zihniyle değil midesiyle cevap verir. aklı, ihtiyaç ve güdülerinin hizmetinde bir aletten başka bir şey değildir. zihinsel tutkudan, karşılıklı zihinsel etkileşimden acizdir. kendi fiziksel duyuları dışında herhangi bir şeyle ilişkilenemez. haz ya da mutluluk alıp vermekten aciz, yarı ölü, sorumsuz bir topaktan ibarettir. netice itibarıyle, en iyi halinde bile, can sıkıntısı ve zararsız bir lekeden ibarettir.

yalnızca başkalarını özümseyebilme kabiliyeti olanlar tatlı olabilir. kadın, insanlar ve maymunlar arasında bir alaca karanlık kuşağında kıstırılmıştır ve maymunlardan çok daha kötüdür; çünkü geniş bir olumsuz duygular dizisine sahiptir -nefret, kıskançlık, hor görme, tiksinme, suç, utanç, şüphe- ve üstüne üstlük ne olup ne olmadığının da farkındadır.

tamamen benmerkezci, ilişkilenmekten, empati kurmaktan ya da özdeşleşmekten aciz olup engin, istilacı ve yaygın bir cinsellikle dolmuş olan kadın, fiziksel olarak edilgendir. kendi edilgenliğinden nefret eder; o yüzden de bunu erkeklere yansıtır. ve erkeği etkin olarak tarif eder, sonra bir erkek olduğunu ispatlamaya koyulur.

her kadın derinden derine bir boka yaramadığını bilir. hayvansı duygularla dolup taşmıştır ve bunun utancı içinde; kendini ifade etmeyi değil, tam aksine, bütün fizikselliğini, bütün benmerkezciliğini, başka kadınlara karşı duyduğu nefret ve hor görmeyi başkalarından saklamak ister.

başka kadınların kendisine karşı hissettiğinden şüphelendiği nefret ve hor görmeden korunmak için, bir yandan da, en ufak bir heyecan ya da duygunun ortaya çıkması karşısında hemen rahatsız olan çok kaba bir sinirsel sisteme sahiptir.

kendi yetersiz benliğinden tiksinen, kendi boş beniyle baş başa kaldığında yoğun bir endişeye, derin ve engin bir yalnızlığa gömülen, tamamlanmak konusunda sönük ümitlerle, herhangi bir dişiye kendini bağlamak için çırpınan, altına dokununca altın olacağı yolundaki mistik inanca bağlı olan kadın, erkeklerin sürekli refakatine muhtaçtır.

boş zaman kadını ürkütür; çünkü böylece kendi grotesk benliğiyle yüz yüze gelmek zorunda kalacaktır. böylece günlerinin birçok saatini başka biri için sıkıcı, aptallaştırıcı, yaratıcı olmayan bir işle geçirip, hayvanlardan daha düşük, makineler gibi işlev görürler ve en iyi halde -eğer "iyi" bir iş bulabilirlerse- bok yığınının yönetimine katkıda bulunurlar.

insanı özümseyen, duygusal olarak tatmin eden, anlamlı faaliyetleri çok seven dişiler, bunu gerçekleştirecek fırsat ve kabiliyete sahip olmadıklarından zamanlarını keyfe keder biçimlerde harcar: uyumak, alışveriş yapmak, bowling, iskambil ya da başka oyunlar oynamak, yavrulamak, okumak, dolaşmak, hayal kurmak, yemek yemek, kendileriyle oynamak, haplanmak, sinemaya gitmek, psikiyatriste gitmek, seyahat etmek, kedi köpek yetiştirmek, plajda sere serpe yatmak, yüzmek, tv seyretmek, müzik dinlemek, evlerini süslemek, bahçevanlık, dikiş dikmek, geceleri çıkmak, dans etmek, misafirliğe gitmek, "becerilerini geliştirmek" (kurslara gitmek) ve "kültür" (konferanslar, oyunlar, konserler, "sanat" filmleri) izlemek.

erkeklerle kişisel ilişkilerinde hakimiyet sağlayamayan kadın, genel hükümranlığını her şeyin ve herkesin manipülasyonuyla elde eder.

anın tadını çıkarmaktan aciz olan kadının, önüne koyacak bir şeye ihtiyacı vardır ve para ona ölümsüz, bitimsiz bir hedef sağlar.

baba, çocuklarının iyiliğini ister; anne ise yalnızca annenin iyiliğini, yani sessiz ve huzur içinde, kendisinin vakar diye uydurduğu şeyin pezevenkliğini yapmak (saygı), kendisiyle ilgili iyi düşünceler (statü), denetleme ve manipüle etme ya da eğer "aydınlanmış" bir anneyse "rehberlik etme" imkanı.

baba, çocuklarını sever, bazen kızsa bile öfkesi çabuk geçer ve öfkeli olduğu sırada bile sevgiyi ve temelde onları kabul etmeyi dışlamaz. duygusal olarak hasta olan anne çocuklarını sevmez, onları tasvip eder. yani iyi olduklarında, tatlı, saygılı, itaatkâr, onun iradesinin kölesi, sessiz olduklarında ve annenin havadan nem kapan dişil sinir sistemini en fazla üzen beklenmedik huysuzluk gösterilerine kapılmadıkça -yani bir başka ifadeyle edilgen sebzeler olduklarında.

eğer modern, "medenileşmiş" bir anneyse "iyi" olmadıklarında kızmaz ama daha ziyade tasvip etmediğini ifade eder. bu, öfkenin aksine uzun sürelidir ve temeldeki kabulü dışlar ve çocuğu bir değersizlik hissiyle ve ömür boyu sürecek bir onaylanma takıntısıyla baş başa bırakır. sonuç bağımsız düşünce karşısında duyulan korkudur; çünkü bu âdet olmayan, onay görmeyen kanaatlere ve hayat tarzlarına yol açar.

çocuğun annenin onayını istemesi için ona saygı duyması gerekir ama anne çöp olduğundan, ancak uzak ve mesafeli durduğunda, "samimiyet saygısızlık doğurur." sözüne uygun davrandığında saygı gördüğünden emin olur.

babalığın dişiler üzerindeki etkisi onları eril yapmasıdır -bağımlı, edilgen, evcimen, animalistik, düzgün, güvensiz, onay ve emniyet peşinde, korkak, aciz, otoriteler ve erkekler karşısında "saygılı", kapalı, tam olarak harekete geçmeye hazır olmayan, yarı ölü, saçma, donuk, basmakalıp, düzlenmiş ve tamamen rezil.

kadın, şartlanmış refleksler yumağından ibarettir, zihnen özgür karşılıklar vermekten aciz olduğundan, davranışları tamamen geçmiş tecrübeleriyle belirlenir. en eski tecrübeleri babasıyladır ve bütün hayatı boyunca ona bağlı kalır. kadın, babasının bir parçası olmadığı, onun o, ötekinin de öteki olduğunu bir türlü anlayamaz.

kadının en büyük ihtiyacı baba tarafından yönlendirilmek, barındırılmak, korunmak ve hayran olunmaktır.

kadınlar, karşısında kendilerinin dehşet içinde büzüldükleri şeye, yani kadınlara, erkeklerin hayran olmasını bekler. ve tamamen fiziksel olduğundan, edilgenliğine karşı cansiperane mücadele ederek, "dış dünyada" geçirmediği zamanını, yemek, uyumak, sıçmak, gevşemek ve baba tarafından teselli edilmek gibi temel hayvani faaliyetler içinde çimerek geçirir.

her zaman onaylanmanın, başının okşanmasının ve yoldan geçen herhangi bir çöpün kendisine "saygı" duymasının peşinde olan edilgen, mankafa babasının kızı, kolaylıkla anneye, yani fiziksel ihtiyaçların kafasız başyaverine, orangutansı alnı teskin edene, çelimsiz egonun destekçisine, aşağılık olanın yardakçısına, yani memeleri olan bir sıcak su torbasına indirgenir.

kadın, türün, herhangi başka bir kadınla yeri doldurulabilen tek mensubudur. derininde, herhangi bir bireyselliği mevcut değildir.

tamamen kendi benliklerine gömülü olan ve yalnızca kendi bedenleri ve fiziksel duyumsamalarıyla bağlantı kurabilen kadınlar birbirlerinden çok az fark gösterir.

kadın, erkeğin bireyselliğinin pekala farkındadır ama bunu algılayamaz ve bununla kendisini ilintilendirmekten ve duygusal olarak bunu kavramaktan acizdir. bu onu korkutur, sıkar ve kıskançlıkla doldurur. o yüzden bunu reddeder, herkesi işlevi ve kullanımıyla tanımlamaya devam eder.

gerçeklikte, erkeğin işlevi keşfetmek, bulmak, sorunları çözmek, espri patlatmak, müzik üretmek ve bunların hepsini de aşkla yapmaktır. diğer bir deyişle erkeğin işlevi bir sihir dünyası yaratmaktır.

kadın, boş olduğu ve ayrı, bütünlüklü bir varlığı ve seveceği herhangi bir benliğe sahip olmadığı için ve sürekli olarak erkeklerle birlikte olma ihtiyacı duyduğundan, tamamen yabancısı bile olsa bir erkeğin düşüncelerine herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde fütursuzca girmekte bir sakınca görmez.

o yüzden aileye dayanan bir toplum yaratmıştır: çiftin ve çocuklarının -ailenin varlığını affettirecek bir bahane- birbirlerinin üzerinde yaşayıp kadının hakların, mahremiyetini ve akıl sağlığını bilinçsizce ihlal ettikleri birim.

acınacak kadar güvensiz olan kadın, erkeğinin başka erkeklere ya da biraz olsun hayatı temsil eden herhangi bir şeye maruz kalırsa kendisini terk edeceğinden korktuğu için onu başka kadınlardan ve elinden geldiğince medeniyetten tecrit etmeye çalışır.

kadının, başarısızlıklarının ve eksikliklerini yansıtabileceği ve erkek olmamaktan kaynaklanan hırsını çıkarabileceği günah keçilerine ihtiyacı vardır.

tamamen fiziksel olup zihinsel her türlü bağlantıdan aciz olan kadın, bilgi ve fikirleri anlama ve kullanma kabiliyetine sahip olmasına rağmen onlarla bağlantılanmayı, onları duygusal olarak kavramayı beceremez; bilgi ve fikirleri kendi başlarına değerlendirmez (onlar amaca giden yoldaki araçlardır) ve bunun bir sonucu olarak zihinsel arkadaşlara ve başkalarının entelektüel potansiyellerini geliştirmeye ihtiyaç duymaz.

cehalet kadının tekelindedir ve kadın; aydınlanmış, uyanmış bir erkek nüfusun kendisinin sonu anlamına geleceğinin farkındadır.

kadın, teknoloji onu zorladığında, başka seçeneği olmadığında veya toplum, değişmezse öleceği bir noktaya geldiğinde değişir ancak.

edilgen, erkeğe saygılı, ona uyum sağlamaya hazır ve ondan korkan babasının kızı, onun tahammül edilmez sıkıcılıktaki gevezelikleri kendisine dayatmasına izin verir. bu onun için çok zor olmaz; çünkü babanın kafasına soktuğu gerilim ve endişe, sükunet eksikliği, emniyetsizlik, kendine güvensizlik, kendi duygu ve düşüncelerinden emin olmama hali, onun değerlendirmelerini batıl kılar ve onun, erkeğin gevelemelerinin gevelemeden başka bir şey olmadığını görmesini engeller.

kadınlar kendilerini ve yeterince erkek olmadığına inandıkları ve onlara saygı duyan, yaltaklanan bütün erkekleri hor görür.

güvensiz, onay arayan, yaltaklanan bütün kadınlar kendilerini ve kendilerine benzeyen kadınları hor görür. kendine güvenen, hareketli, heyecan arayan kadınlar ise erkekleri ve onlara yaltaklanan kadınları hor görür. kısacası, hor görme günümüzün düzenidir.

kadının hayattaki tek zevki başkalarını ifşa etmektir. bir kere ifşa olduktan sonra, ne olarak teşhir olduklarının fazla bir önemi yoktur; dikkat kadının üzerinden uzaklaşacak olduktan sonra. nefret kadının değersiz varlığının ta dibindedir.

insanın varoluşunu haklı kılan tek şeyden, yani olumlu bir mutluluk halinden aciz olan kadın, en iyi halinde gevşemiş, rahat ve tarafsız bir durumdadır ve bu hal çok kısa bir süre yaşanabilir; çünkü olumsuz bir hal olan sıkıntı hemen ona yerleşiverir. o yüzden kadın çilekeş bir varoluşa mahkumdur adeta, bunu iyileştiren tek şey ancak zaman zaman yaşanabilen sükunet anlarıdır ki bunları da ancak bir erkeğin karşılığında sağlayabilir.

kadın, tabiatı itibarıyla bir kene, bir duygusal parazittir ve o yüzden etik olarak yaşamayı hak etmez; çünkü kimsenin başkalarının karşılığında yaşama hakkı yoktur.

aklı başında bir toplumda kadın itaatkâr bir biçimde erkeği takip eder. kadın uysaldır ve kolay yönlendirilebilir, kendisini egemenliği altına almaya talip olan herhangi bir erkeğin egemenliğine açıktır. aslında kadın çaresizce erkekler tarafından yönlendirilmeyi ister.

ama içinde yaşadığımız toplum aklı başında değil, birçok erkek, kadınlarla ilişkilerinde nerede durduğu konusunda en ufak bir fikre bile sahip değil.

her erkeğin içinde az ya da çok derecede bir sahte damar vardır ama bu, bir ömür boyu kadınlarla yaşamaktan dolayı dallanır. kadınları bertaraf edin, erkekler şekle girecektir.

26.08.2020

erkek

valerie solanas

eril biyolojik bir kazadır.

bir erkeğe hayvan demek ona iltifat etmektir. o bir makine, yürüyen bir vibratördür.

suçluluk, utanç, korkular ve güvensizliklerle kendini yiyip bitirmiş olan ve eğer şansı yaver giderse belli belirsiz bir fiziksel duygu elde edebilen eril, yine de kafayı düzüşmeye takmış haldedir. eğer sonunda onu bekleyen dost bir kuku olduğunu bilse, bir sümük ırmağında yüzüp bir mil kusmuğun içinde burnuna kadar batmış halde yürür. burun kıvırdığı bir kadını, mesela dişsiz bir acuzeyi düzer üstelik de bu fırsat için para öder.

kadınlarda penis haseti yoktur, erkeklerde kuku haseti vardır.

düzmek, bir erkek için, dişi olma arzusunun karşısında bir savunmadır. cinselliğin kendisi bir yüceltmedir.

dişi olmamasını telafi etme takıntısı, ilişkilenme ve merhamet duyma konusundaki acziyle birleşen eril, dünyayı bir bok yığını haline getirmiştir.

merhameti, empati kurma ya da özdeşleşme kabiliyeti olmadığından, erkekliğini ispat etmek, sonsuz sayıda sakat kalmaya, acı çekilmesine ve kendisininki de dahil sonsuz sayıda hayata bedeldir -kendi hayatı kıymetsiz olduğundan, elli yıl daha cefakarca yürüyeceğine bir zafer alevi içinde erimeyi tercih eder.

sonuç olarak, babaların etkisi dünyayı erkeklikle çürütmek olmuştur. erkeğin uğursuz bir midas dokunuşu vardır, neye dokunsa boka çevrilir.

her erkek bir adadır. kendi içinde kıstırılmış, duygusal olarak tecrit edilmiş ve bağlantı kurma yeteneğinden azade olan erkek, medeniyetten, insanlardan, şehirlerden ve insanları anlamayı ve onlarla bir bağlantı kurmayı gerektiren bütün durumlardan korkar.

erkekler ortak bir hedef için işbirliği yapamaz; çünkü her erkeğin hedefi bütün kukuların kendisinin olmasıdır.

erkeğin herhangi birisine ve herhangi bir şeye bağlanma konusundaki kabiliyetsizliği hayatını amaçsız ve manasız kılar; o yüzden de felsefe ve dini icat etmiştir. bu dünya üzerinde mutluluk onun için mümkün olmadığından cenneti icat etmiştir.

erkeğin gerçekleştirebileceği herhangi bir gerçek toplumsal devrim mümkün değildir; çünkü tepedeki erkekler statükonun sürmesini ister ve aşağıdaki erkeklerin bütün istediği yukarıdaki erkek olmaktır.

erkeğin isyanı bir maskaralıktan ibarettir. bu, erkeğin, kendi ihtiyaçlarını tatmin etmek için kendi kurduğu toplumdur.

tamamen cinsel odaklı olduğu için akılcı estetik cevaplardan aciz ve bütünüyle maddiyatçı ve obur olan erkek, dünyaya "büyük sanat" eziyetini yaptığı yetmezmiş gibi, manzarasız şehirlerini, içi ve dışı çirkin binalarla, çirkin dekorlarla, reklam panolarıyla, otobanlar, arabalar, çöp kamyonları ve en önemlisi kendi kokuşmuş benliğiyle süslemiştir.

erkekler dünyayı utanç verici varlıklarıyla doldurmakla kalmıyor. kadınlar kitlesi onlara yaltaklanıyor ve önlerinde diz çöküyor. milyonlarca kadın paranın hükümdarlığının önünde secdeye varıyor, köpek tasmanın ucundaki sahibini taşıyor.

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

4.08.2020

valerie solanas

ayşe düzkan

"boşlukla bağlantılanmaya çalıştım ama olmuyor. o geri bağlantılanmıyor."

valerie solanas, 9 nisan 1936'da, new jersey'de, louis ve dorothy bondo'nun kızı olarak dünyaya gelmiş. talihsiz bir çocukmuş, çok küçükken babasının cinsel tacizine uğramış. annesiyle babası 1940'lı yıllarda tam olarak bilinmeyen bir tarihte boşanmışlar, valerie annesiyle birlikte washington'a taşınmış. annesi 1949'da red moran'la evlenmiş.

valerie, katolik okuluna gönderilmiş ancak buraya devam etmek istememiş, isyanı ve itaatsizliği yüzünden dedesi onu kırbaçlamış. 1951'de, henüz 15 yaşındayken evden kaçmış. bir denizciden hamile kalmış. bu çocuğun bir kız olarak doğduğu biliniyor.

bütün bunlara rağmen valerie 1954'te liseyi bitirmeyi başarmış ve üniversiteye girmiş; college park'taki maryland üniversitesi'nde psikoloji okumaya başlamış. valerie'nin üniversitede çok parlak bir öğrenci olduğu biliniyor. bu yıllarda geçinmek için bir hayvan laboratuvarının psikoloji bölümünde çalışmış. daha sonra minnesota üniversitesinde yine psikoloji üzerine bir yıla yakın çalışmış. laboratuvarda çalışırken biyolojiye büyük ilgi duyduğu da biliniyor. nitekim, scum manifesto'da bu ilginin izlerini görmek mümkün.

okulu bitirdikten sonra fahişelik yaparak ve dilenerek hayatını sürdürmeye başlamış. bu sırada sokakta yaşıyormuş. onu o döneminde tanıyan fahişeler, emektar daktilosuyla damlarda uyuduğunu anlatıyorlar. bir yandan da yazdığı oyunları arkadaşlarıyla kahvelerde oynuyormuş. bunlar, sanatta yeni yeni ortaya çıkan çeşitli modern eğilimleri yansıtan oyunlarmış. bu arada da abd'yi dolaşıyormuş.

1966 yılında greenwich'te "kıçınıza girsin" adlı oyununu yazmış. oyun, kendi ifadesiyle, "erkek-düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını" anlatıyor. bir versiyonunda kadın adamı öldürür, bir diğer versiyonunda anne oğlunu boğazlar.

1967 yılında valerie ünlü ressam andy warhol'un fabrika adını verdiği stüdyosuna gitmiş. andy warhol'un ünlendiği yıllar.. fabrika'da bir sürü sanatçının oyunları sergileniyor, filmleri çekiliyor. burada warhol'un kendisi de bazı filmler çekiyormuş. valerie, warhol'un "kıçınıza girsin"le ilgileneceğini düşünmüş. warhol ilgilenmiş de. daha sonra gazeteci gretchen berg'e bu konuda şöyle söylemiş; "oyunun adının harika olduğunu düşündüm ve zaten arkadaş canlısı olduğum için davet ettim onu. ama o kadar edepsiz bir dille yazılmıştı ki acaba kadın, polis olabilir mi diye düşündüm. böyle bir şeyin warhol'a uyacağını düşünmüş olmalı."

kendisi anmıyor ama bu polis olma meselesini valerie'ye açmış. valerie, başka bir kaynakta, andy warhol'un kendisine, "sen polis misin?" dediğini, kendisinin de, "evet, polisim, bak bu da rozetim," deyip cinsel organını göstermek üzere pantolonunun fermuarını açtığını anlatıyor. besbelli, sert bir kız valerie. 

1967'nin ilk aylarında valerie scum manifesto'yu yazar. scum, erkek doğrama cemiyeti (society for cutting-up men)'nin başharflerinden oluşur ama aynı zamanda kaynayan et suyunun ya da yemeğin üzerinde oluşan kirli köpük anlamına da gelir. valerie bir yandan fahişelik yapıp dilenirken bir yandan da scum manifesto'nun el yazması kopyalarını satıyormuş. bu sırada, olimpia press'in yayıncısı maurice girodias'la tanışmış, girodias ona scum manifesto'ya dayanan bir roman yazması için avans vermiş, valerie de bu 600 dolarla san francisco'ya gitmiş.

1967 mayısı'nda, valerie warhol'dan "kıçınıza girsin"in metnini geri vermesini istemiş; ama warhol fabrika'nın dağınıklığı içinde metni kaybettiğini bildirmiş, yani tek kopyayı! zaten kıçınıza girsin'i ne oyun ne de film olarak yapmak gibi bir niyeti varmış. bu durum valerie'yi çılgına çevirmiş, sürekli olarak warhol'a telefon edip oyunu için kendisine para vermesi gerektiğini söylemiş.

1967 temmuzu'nda "ben, bir erkek" adlı filminde oynadığı için warhol valerie'ye 25 dolar vermiş, valerie daha önce de başka bir warhol filminde, "bisikletçi çocuk" ta repliksiz bir rolü oynamış. warhol'un valerie'yle ilgili bir başka hatırası daha var. aynı yılın sonbaharında new york'ta bir kahvede rastlıyor ona ve warhol'un yanındaki viva, "pis zürefa! iğrençsin!" diyor valerie'ye. valerie de, buna cevaben çocukluğunda babasının kendisini taciz ettiğini anlatıyor. ve viva, nasırlı bir ses tonuyla, "lezbiyen olmana şaşırmamak lazım." diyor. belli ki, kolay kolay merhamet uyandırmayan sert kızlardan valerie.

valerie'in bir döneminde warhol'a çok güvendiğine tanıklık edenler var. hatta onu, manifesto'da bahsettiği erkek yan örgütünün başına geçirmek istediğini de söylüyorlar. valerie'nin ünlü olmasını, 3 haziran 1968'de andy warhol'u vurması sağlamış. o gün, öğleye doğru warhol'u görmek üzere fabrika'ya gitmiş, onu orada gören paul morrissey, ne aradığını sormuş, valerie de, para almak için andy'yi beklediğini söylemiş. morrissey, valerie'den kurtulmak için warhol'un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie, "önemli değil, ben beklerim." diye cevap vermiş, öğle saat iki sularında, asansörle stüdyoya girmiş, morrissey bir kere daha ona warhol'un o gün gelmeyeceğini söylemiş, valerie yine gitmiş ve yedinci defa asansörden çıktığında, saat dördü çeyrek geçerken, andy warhol'u görmüş. valerie'nin üzerinde siyah balıkçı yaka bir kazak ve yağmurluk varmış, saçları yapılı, yüzü de boyalıymış; dudaklarına dikkat çekici bir ruj sürülüymüş. elindeki kese kağıdının içinde bir 6.35'lik tabanca olduğu sonradan belli olmuş, hatta andy warhol onu görünce, "valerie ne güzel olmuş, değil mi?" demiş, o sırada orada olan paul morrisey, "valerie, işimiz var, eğer buradan gitmezsen seni eşek sudan gelene kadar döver dışarı atarım." demiş, tam o sırada telefon çalmış, arayan viva'ymış. warhol telefonla konuşurken morrissey banyoya gitmiş ve valerie silahını çekip andy warhol'a üç el ateş etmiş, birinci ve ikinci el ateş arasında warhol, "bunu yapma, valerie" demiş. üçüncü kurşun, warhol'un sol akciğerinden girip, midesine ve karaciğerine zarar vererek sağ akciğerinden çıkmış, valerie daha sonra silahını, orada bulunan sanat eleştirmeni ve küratör mario almaya'ya çevirip onu sağ kalçasından vurmuş, sonra tabancasını warhol'un menajeri fred hughes'un başına dayamış ancak ateş etmesine rağmen silah tutukluk yapmış, tam o sırada asansör gelmiş. hughes, "bak asansör geldi valerie. binsene,"demiş, valerie de, "iyi fikir" deyip asansöre binmiş ve oradan gitmiş.

warhol'un hayatı, beş doktorun beş saat ameliyat etmesiyle kurtulmuş, valerie, yıllar sonra howard smith adlı gazeteciyle telefonda yaptığı bir görüşmede, "ben cinayeti ahlaki bir hareket olarak görüyorum ve becerememiş olmamı gayrı ahlaki buluyorum. bu işe girişmeden önce atış talimi yapmalıydım." demiş. o akşam saat sekizde valerie, bir trafik polisine teslim olmuş ve andy warhol'u vurduğunu söylemiş. gerekçe olarak da, "hayatım üzerinde çok fazla denetimi vardı." demiş.

andy warhol o yıllarda, bir ressam gibi değil bir sinema oyuncusu ya da şarkıcı gibi ünlü, dolayısıyla karakola varır varmaz valerie solanas'ın etrafını bir gazeteci, fotoğrafçı sürüsü sarmış. valerie onlara, "onu vurmak için bir çok sebebim var. manifestomu okuyun, kim olduğumu anlarsınız." diye cevap vermiş. o gece çıkarıldığı mahkemede ceza hakimi david getzoff'a, "sık sık adam vurmam, bunu sebepsiz yapmış değilim, warhol elimi kolumu bağladı, beni mahvedecek bir şey yapmak üzereydi." demiş, hakim, avukat tutacak parası olup olmadığını sorunca da, parası olmadığını ama kendi savunmasını kendisinin yapacağını söyledikten sonra, "haklıydım! pişman olacak bir şey yapmadım!" diye konuşmuş, hakim herhalde ona yardım etmek için olacak, bu yorumları mahkeme kayıtlarından çıkarmış ve solanas bellevue hastanesinin psikiyatri servisine muayene edilmek üzere gönderilmiş.

13 haziran 1968'de mahkemeye çıkarıldığında, radikal feminist avukat florynce kennedy tarafından temsil edilmekteymiş. kennedy, valerie'den, "feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi" olarak bahsetmiş ve solanas bir psikiyatri koğuşunda kanunsuz bir biçimde gözaltında tutulduğu için tekrar yargılanmak talebinde bulunmuş ama hakim bu talebi reddetmiş ve solanas'ı bellevue hastanesine geri göndermiş, ulusal kadın örgütü now'un new york bölümü başkanı, zamanın ünlü feministi grace atkinson, solanas'ın mahkemesine katılmış ve valerie'nin "kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu" olduğunu söylemiş.

valerie, 28 haziran'daki mahkemede saldırı, taammüden adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan hüküm giymiş ancak cezai ehliyetinin olmadığına karar verilerek ward island hospital'a gönderilmiş.

1968 ağustosu'nda, olympia press, scum manifesto'yu, maurice girodias ve paul krassner'in bazı makaleleriyle birlikte basmış. ancak yıllar sonra, 1977'de verdiği bir beyanatta valerie, bu baskının kasıtlı yanlışlarla dolu olduğunu, bazı bölümlerin, iç bağlantıları bozacak şekilde çıkarıldığını söylemiş.

1969 yılının haziran ayında suçlu bulunan valerie solanas üç yıl hapse mahkum olmuş, mahkemesini beklerken psikiyatri kliniğinde geçirdiği bir yıl da cezasından düşülmüş. warhol'un şikayetçi olmamasının düşük ceza almasında etkili olduğu söyleniyor. valerie, 1971 eylülünde salınmış, aynı yılın kasım ayında aralarında andy warhol'un da bulunduğu bazı kişilere tehdit mektupları gönderdiği için yeniden tutuklanmış. sonraki yıllarını, akıl hastalığıyla kâh barışıp kâh boğuşarak akıl hastanelerine girip çıkarak geçirmiş.

1977 yılında howard smith'in kendisiyle yaptığı uzun mülakattan sonra sesini soluğunu duyan olmamış. o yıllarda uyuşturucu bağımlısı olduğu ve hem geçinmek hem de ihtiyacı olan maddeyi satın alabilmek için fahişelik yaptığı biliniyor, judith coburn'un kaynakları, kafasının içindeki seslerden dolayı ilaç almadan yazamadığını aktarıyor, madde de kendi kendine bulabildiği bir "ilaç" olmuş denildiğine göre, kendisini o yıllardan tanıyan fahişeler incecik, şık ve hoş olduğunu ve sokakta işe çıkarken lame bir elbise ve yüksek bağcıklı çizmeler giydiğini anlatıyor. ama daha iyi zamanlarında valerie ile bir feminist komünde kalmış olan kadınlarla görüşmeler yapan yazar judith coburn, bu kadınların, lame elbisenin hiç de valerie'nin tarzı olmadığını söylediklerini aktarıyor. çünkü valerie, fahişelik yaparken bile geleneksel olanın dışında davranırmış. 74'lerde, çizme, kot pantolon giyip, bir erkek kasketi ve kemik çerçeveli gözlük takan ve çok açık sarı saçlarını kıvırmayan bir seks işçisi hatırlayanlar da var.

26 nisan 1988 günü, san francisco'da çok ucuz bir otel odasında, valerie parasız ve kimsesiz, amfizem ve zatüreeden ölmüş. virginia'da annesinin evinin yanına gömülmüş. judith coburn, annesinin öldükten sonra, valerie'nin bütün özel eşyalarını yaktığını söylüyor. yirmi yılda yazdıkları da böylece yok olmuş. 1990'da annesi dorothy moran, kendisiyle görüşen gazeteci rowan gaither'a, valerie'nin hayatıyla ilgili başka şeyler anlatıyor. ona göre solanas, yetmişli yılları new york'ta, daha sonraki yılları ise phoenix ve san francisco'da huzur içinde geçirmiş, moran, valerie'nin akıl hastanesine girip çıktığını da kabul etmiyor ve dünyayı kendisinden önce terk etmiş bulunan kızıyla ilgili şunları söylüyor: "yazıyordu. kendisini bir yazar olarak görüyordu, sanırım bir miktar yeteneği de vardı. uzun yıllar boyunca bir adamla yaşadı hatta. müthiş bir mizah gücü vardı."

grace atkinson: şiddet, baskının karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. böyle eylemler kahramanlıktır. 

scum manifesto'nun cesareti yalnızca bununla sınırlı değil. o dönemin özgürlükçü, ilerici olarak tariflenen bütün eğilim, akım ve klişelerine tek başına ve kalkansız saldırıyor valerie: hippie'ler, büyük sanat ve yine cinsellikle ilgili söyledikleri, libidoyu serbest bırakmanın en büyük özgürlük olarak vazedildiği 1967 abd'sinde, "cinsellik kafasızların sığınağıdır." diye kim yazabilir? bunun da kendi öznelliğiyle bağlantısını görmek gerek; yine bir mülakatta, eskiden lezbiyen olduğunu ama daha sonra herhangi bir biçimde cinselliğin ilgisini çekmediğini anlatıyor; "hiç uğraşamam!" aseksüelliğiyle ünlü andy warhol'a ilk duyduğu yakınlığın da bununla bağlantılı olduğu söyleniyor.

"erkekler her gün kadınları satıyor, kullanıyor, dövüyorlar. erkekler sürekli olarak kadınların cinsel organlarını kesiyoı; o kadar ki bu haberden bile sayılmıyor. ama bir kadın bir erkeğin penisini keserse bu uluslararası haber oluyor. daha fazla kadının erkek şiddetine, baskıya ve toplumun patriyarkal denetimine karşı mücadele etmesi gerekiyor."

valerie kadınların en az bildikleri şeyi yapmış, öfkelenmiş. bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var! kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak, valerie solanas, kırık kalbi, örselenmiş bedeni, incinmiş ruhu, ışıl ışıl zekası ve benliğini zapteden delilikle, bu çok zor yolun sonuna kadar gitmiş; hayatı paylaştığımız söylenen ama hayatı ve dünyayı bize dar edenlere, erkeklere karşı, yani tarihin gördüğü bütün sömürücü ve baskıcı sınıflar içinde nefret etme hakkına en az sahip olduklarımıza karşı öfke duymuş. çünkü hatırlamak ve öfkelenmek; bütün devrimlerin anasıdır.

26.08.2019

hippie

valerie solanas

erkek, hayatının zorluklarına ve tek bir kadının monotonluğuna isyan eder. paylaşma ve işbirliği adına komünü ya da kabileyi kurar. komün, genişletilmiş bir aile olduğu için kadınların haklarının, mahremiyetlerinin ve akıl sağlıklarının daha geniş bir biçimde çiğnenmesidir.

"hippie" bireysellik kelimesini ağzında geveler durur ama bu konuda herhangi bir erkekten daha fazla bir kavramsallaştırmaya sahip değildir. tabiata, vahşiliğe, tüylü hayvanların yurduna dönmek ister. medeniyetin herhangi bir izinin, basit bir başlangıcının bile bulunduğu şehirden uzak kalmak, türlerin seviyesinde yaşamak istemektedir. zamanını basit, entelektüel olmayan faaliyetlerle -çiftçilik, düzüşme, boncuk dizme- geçirecektir. komünün temelini oluşturan, en önemli faaliyet toplu-takılmadır. "hippie" bütün bedava kukuları -sadece istemek suretiyle sahip olunabilecek, paylaşılacak başlıca emtia- düşünerek komüne ikna olmuştur, ama iştahından körleşmiş bir halde, bu emtiayı paylaşmak zorunda olduğu bütün öteki erkekleri ve kukuların kendi kıskançlığını ve mülkiyetçiliğini hesaba katamaz.

gelenekçiler toplumun temel biriminin aile olduğunu söyler, hippiler ise kabile; ama temel birimin birey olduğunu söyleyen yoktur.

26.08.2018

bilim

valerie solanas

"yüksek" eğitim sistemimizin katılığı, sıkıcılığı, pahalılığı, zaman tüketiciliği ve adaletsiz dışlayıcılığı bir sürü potansiyel bilim insanının bilimsel kariyerden uzaklaşmasına yol açar.

kendi konumlarını kıskançlıkla korumaya çalışan güvensiz profesyoneller, soyut bilimsel kavramları yalnızca çok seçkin birkaç kişinin kavrayabileceği yönündeki propagandayı yayar.

şu anda öyle bir veri serveti var ki, düzenlenip bağlantılandırılsa kanserin ve daha birçok başka hastalığın tedavisi mümkün olacak ve büyük bir ihtimalle hayatın anahtarı bulunacaktır. ama bu veriler o kadar büyüktür ki bunları hepsinin bağlantılandırılması çok yüksek hıza sahip bilgisayarları gerektirir.

para sisteminin yeni ürünlere karşı doymak bilmez bir ihtiyacı vardır.

şu anda ortalardaki az sayıda bilim insanı arasından, ölüm programları üzerinde çalışmayanların çoğunluğu, büyük işletmeler için araştırma programlarında çalışmaktadır.

para sistemi, yaratıcılığı en az olan bilim insanlarına yöneliktir. bilim insanlarının çoğu, en azından görece zengin ailelerden gelir.

17.06.2018

erkek doğrama cemiyeti manifestosu

valerie solanas

merhametsiz ve üzücü olmadıklarında tamamen sıkıcı olan yaratıklar tarafından ve onlar için kurulmuş bir toplumda hayat, merhametsiz ve üzücü olmadığınızda tamamen sıkıcıdır.

insanın istediğinin hiçbir zaman gerçekleşmemesi, dünyayla başetme kabiliyeti konusunda özgüveninde bir azalmaya ve statükonun edilgen bir biçimde kabulüne yol açar.

birbirleriyle empati kurma kabiliyetine sahip, akılcı, bütünlüklü ve rekabet etmeleri için doğal bir sebep olmayan varlıklardan oluşan bir toplumun, hükümete, kanunlara ve liderlere ihtiyacı yoktur.

toplumumuz bir cemaat olmayıp tecrit edilmiş aile birimlerinden ibarettir. gerçek bir cemaat, birbirinin bireyselliğine ve mahremiyetine saygı duyan, aynı zamanda birbirlerini zihinsel ve duygusal olarak etkileyen -birbirleriyle özgür ilişkiler içinde olan özgür ruhlar- ve ortak sonuçlara varmak için birbiriyle işbirliği yapan -türün mensupları ya da çiftler değil- bireylerden oluşur.

insanın dünyayla baş edip onu değiştirebilme ya da en hafif biçimiyle olsun, kendi kaderini etkileme kabiliyetine duyduğu özgüvenin eksikliğiyle bir araya gelen öfke ve nefret korkusu, dünyanın ve onun üzerinde yaşayan insanların çoğunun iyi olduğuna ve en banal, en ilkel eğlencelerin çok zevk verdiği, derin hazlar sunduğu yönünde aptal bir inanca yol açar.

yüksek eğitimin amacı eğitmek değil, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı çeşitli mesleklerden dışlamaktır.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

26.08.2017

sevgi

valerie solanas

sevgi, bağımlılık ya da cinsellik değil, dostluktur ve o yüzden iki kadın arasında, bir erkekle bir kadın arasında sevgi olamaz. konuşma gibi sevgi de yalnızca güvenli, serbest hareket edebilen, bağımsız, hoş iki erkeğin arasında gerçekleşebilir; çünkü arkadaşlık hor görmeye değil saygıya dayanır.

hoş kadınlar arasında bile yetişkinlik çağında arkadaşlık nadiren oluşur; çünkü bunların neredeyse hepsi ya ekonomik olarak var olabilmek için bir erkeğe bağlanmıştır ya da cangılda ilerleyebilmek ve o şekilsiz kütle içinde başlarını dik tutabilmekle meşguldür.

sevgi, para ve manasız çalışmaya dayanan bir toplumda çiçek açamaz. sevginin, mutlak ekonomik ve kişisel özgürlüğe, boş vakte ve insanı yoğun biçimde özümseyen, duygusal olarak tatmin eden ve saygı duyduğunuz insanlarla paylaşıldığında derin arkadaşlığa yol açan faaliyetlere ihtiyacı vardır.