nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"
fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.
güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.
gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.
jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.
leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.
nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.
nihat genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nihat genç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.05.2019
islam
Kategori:
.kolaj,
#din,
#islam,
atatürk,
fernand braudel,
gerard de nerval,
güven turan,
jean p. sasson,
leyla erbil,
nazım hikmet,
nihat genç
9.08.2017
yalnızlık
oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.
nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.
erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.
andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.
pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.
emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.
enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.
ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.
dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.
rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.
nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.
erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.
andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.
pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.
emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.
enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.
ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.
dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.
rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.
4.09.2015
imam
nihat genç
yusuf'u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, 5-10 erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi "amin" dedi. bitse de gitsek. kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: "kısa keseceğim cemaat.." diye başladı. boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. genç imam, insanoğluna tanrı'nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: "hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?" yusuf'un cesedine çok acıdım. beynim uğuldadı, gözlerim fokurdadı, içimden hocaya küfürü bastım! "utan ulan, allah'tan utan hoca, 6 yaşında çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. kime çalışacağını şaşırmış; patrona mı, allah'a mı, orduya mı, utan! daha neyin hesabını soruyorsun!" kucaklasam şu cesedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. "yusufum, hiç tanımadığım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok yusufum" desem. genç imam konuşmaya doymuyor: "şimdi öbür tarafta allah soracak, mezarına karaböcekler, çiyanlar, yılanlar girecek!" ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çiyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur?
sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: "yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!" deyip tabutu gösteriyor. bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, kuran'ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. çok soğuk ve kalın bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var? hoca değil, bir yankesiciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. mezarlık mezarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. duayla beslenen böcekler gibi hocalar! cümleler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. karanlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. zavallı yusuf'un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: "hesap vereceksin müslüman, hesap gününü düşün!" hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu yusufçuk neyin hesabını verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyorsun, bir kürek mahkumu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp hepiniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca anadolu'yu ölüm yatağına sıkıştırıp tıkmış. dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacaktım.
yusuf'u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, 5-10 erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi "amin" dedi. bitse de gitsek. kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: "kısa keseceğim cemaat.." diye başladı. boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. genç imam, insanoğluna tanrı'nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: "hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?" yusuf'un cesedine çok acıdım. beynim uğuldadı, gözlerim fokurdadı, içimden hocaya küfürü bastım! "utan ulan, allah'tan utan hoca, 6 yaşında çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. kime çalışacağını şaşırmış; patrona mı, allah'a mı, orduya mı, utan! daha neyin hesabını soruyorsun!" kucaklasam şu cesedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. "yusufum, hiç tanımadığım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok yusufum" desem. genç imam konuşmaya doymuyor: "şimdi öbür tarafta allah soracak, mezarına karaböcekler, çiyanlar, yılanlar girecek!" ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çiyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur?sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: "yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!" deyip tabutu gösteriyor. bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, kuran'ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. çok soğuk ve kalın bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var? hoca değil, bir yankesiciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. mezarlık mezarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. duayla beslenen böcekler gibi hocalar! cümleler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. karanlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. zavallı yusuf'un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: "hesap vereceksin müslüman, hesap gününü düşün!" hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu yusufçuk neyin hesabını verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyorsun, bir kürek mahkumu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp hepiniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca anadolu'yu ölüm yatağına sıkıştırıp tıkmış. dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacaktım.
15.07.2013
hande
nihat genç
geceleri, rüzgarın batırdığı büyük kayıklar gelir aklıma. geceleri devleşir çocukluk sevgilim. lise ikinci sınıfta, 17 yaşında olmalıyım; okul dönüşü, arkadaşım pastanenin önünde yüz mimikleriyle gizlice, "yolun karşısına bak" dedi. köy yollarında çocukların gelip geçen arabalara sessizce gülümsemeleri gibi, bir kız gülümsüyor. su gibi, şiir gibi bir kız, adı hande'ymiş. ne zaman bakkala ekmek almak için insem, yolumu bir sokak daha uzatır, aşağı sokağın bakkalına girerim. bakkalın tam üstünde penceresi açık beni gözlüyor, gördükçe sessizce gülümsüyor.
hiçbir erkeğin gücü yetmez gül yapraklarını yırtmaya; ama işte o tatlı gülümsemesi yırtıyor kalbimi. bu küçük "yosma", kalbimi kopardı! gülümsemesi ne yüce fedakarlık, şımartıyor beni; coşkulu ve delirmiş bir güç hediye ediyor bana, bütün kapıları ardına kadar açık sonsuz bir romantizmin içine dalıyorum, gökler dar geliyor artık. çekingen ve utangaç bakışlarımı daha fazla kaldıramıyorum, kalbim çarpıyor, ter basıyor, sedef, inci gibi parıldayan gözlerine bakamıyor, koşa koşa geri dönüyorum. içimde çırpınan bir kuş sessizce ağlatıyor, adım attıkça taşlara, renkler sürülüyor yerlere, heyecanlandıkça, sarhoş bir bulut adımların altına sonsuzluk kızağı gibi giriyor, hande'nin açık penceresi gözlerimin önünden gitmiyor!
sokağın bağırsakları gibi parçalanmış lağım borularının sokağı boydan boya ikiye böldüğü, duvar dipleri ısırgan otlarıyla dolu, kırılarak sökülmüş kaldırım taşlarının bir kenara çöp yığınlarıyla birlikte yığıldığı, donlarının ağı kum ve çakılla ağırlaşmış çocukların lağım suları içinde araba lastikleri çevirerek oynaştığı, kafası patlatılmış fare leşlerinin kuruyup kürklü postlarının yıllarca kaldırımda kırılmış şarap şişeleriyle bekleştiği, salıncak ipi gibi bollaşmış ve birkaçı kopmuş elektrik tellerinin baştan sona sıçan uçurtması, çıtalı uçurtmalarla dolu olduğu, bu hayat içinde kendini yemiş bitirmiş ve kararmış küçük hela süpürgelerinin kapı önlerine koyulduğu, mahalle takımının adı esrar içmekten "kurucular"a çıkmış, haylaz, çakal, meşin ve jilet yüzlü serserilerle dolu bu sokakta oturuyordu hande! ödüm kopardı bu sokağa girmekten, bir kız için geldiğimi bilseler jiletle doğrarlar beni.
bu yüzden sevdiğim, çok tembih edilmiş kızlar gibi, yakaları kolalı, tüm elbise düğmeleri nizami iliklenmiş, başı dik, saçları düzgünce taranıp şık bir tokayla toplanmış, gözleri sabit bir noktaya dikilmiş, genç bir teğmen gibi seri ve hızlı adımlarla geçerdi sokağı. bir şey olacak, biri laf atacak diye, yüreğim ağzıma gelirdi.
hande, çok yüksek makamda, aklı başında bir kızdı, tedbiri elden bırakmıyordu. o pis, kokmuş çamaşırları elbise diye giyen kadınlarla dolu sokakta, sanki bir konsolosun kızı gibi, kusursuz bir güzellikte giyiniyordu. yanında annesi, kirli ve bol pardösüsüyle, bu kızın bulaşıklarını yıkamaya gelmiş hizmetçi gibi duruyordu.
incecik ve çok tatlı bir yüzü vardı, yan mahallelerde nadir yetişen bu yağmur tanesi kadar güzel göz kamaştıran kızların burunlarını dik tutuşlarındaki çelik iradesi, onlara, halk arasında bir kraliçe gururu kazandırırdı. bataklıkta büyümüş bu nefis ilahenin gösterişli, çalımlı, burnu havada, kibirli, güzelliğini kahramanlaştıran yürüyüşünden zevk duyardım. etrafını hor gören bakışlarına hayrandım, gözlerimle okşarken onu uzaktan, mermerden bir heykele dokunuyormuşum gibi mesafeli bir saygı içinde bulurdum kendimi. hayatın tek ebedi gayesi, çok dikkatli, çok titiz, kolalı, dantelli, pembeli, kurdelalı, şeritli, gururlu, ütülü, ciddi, dümdüz, en incelmiş kırmızıyı, en incelmiş pembeyi, hepsini, incelikli bir üslupla üstünde bulup buluşturma, taşıma sanatıydı. dağınık ve rastgele olan her şey ahlaksızlıktı. üstüne ne giyerse, bir sanat sevgisiyle zahmet çekilmiş şeylerdi. en incesi, en zarifi, en tatlısı! hızla çarpan kalbim, hırsla koşup en pahalı gömlekler, ışıl ışıl takım elbiseler, akla hayale sığmaz uzun yakalı kopkoyu yeşil gömlekler arar dururdu.
koca yaz kalın boğazlı, kalın burmalı, üstünde çamaşır suyu lekeleri, kazma dişli örgülü, bollaşmış bu bordo kazaktan boğulmuştum. aynı kazakla top oynuyor, terliyorum, kazağın kalın ilmikleri her yanımı yakıyordu. mahalleden bir abi yanıma gelip "oğlum senin giyecek başka şeyin yok mu, temmuzun ortasında boğazlı kazak!" dedi. fındıkta çalışıp yevmiyemle ilk işim kendime gömlek almak oldu.
annem, öğle sonraları ya mukabeleye gider, ya halk eğitim kurslarına. öğle sonrası bomboş ev bana emanet! eski bir rum konağı, üç katlı merdiveni sokak kadar geniş, helezonik tırabzanı dik ve bol kıvrımlı, üzerinde kaymak imkansız, kocaman demir kapısı demir işlemesi yapraklar, çiçeklerle süslüydü ve çok ağır açılıp kapanıyordu; kapının hemen girişinde tamamen mermer döşeli çamaşırhane vardı, çamaşırhanenin buzlu penceresini açtığınızda gökyüzü görünüyordu, evin büyük odası basket sahası kadar genişti, annem, büyük orta halısını nihayet rahat rahat katlamadan serebileceği için çok mutlu olmuştu.
onu görmediğim günler kendimi ikna etmem imkansız, sinir nöbetleriyle sarsılarak sağa sola koşturur, geceyarılarına kadar gözümü penceresinden ayırmam; serseri kara bıçaklar gibi keskinleşmiş bir yığın duygu bir yerlerimi keser, ya karmakarışık duygular içinde ter basar uyuyamam, ya göğsümün içine dolan yüksek gerilimli sıcaklığa karşı koyamaz, serinlemek için yüz defa sahile iner çıkarım. henüz hiç konuşmadığım kızın hayaliyle olmadık delilikte psikolojik savaşlar yaparım, hayalimle kudurup tekme tokat döverim, saatlerce "nerdesin, nerdesin" diye yırtılırcasına bağırır, elime geçen her kağıda notlar, şiirler, mektuplar yazar, yırtar atarım. beni top oynamaktan hiçbir kuvvet alıkoyamazdı, yemiyor, içmiyor, zayıflıyor, hastalanıyorum, herkes yattıktan sonra yatağımdan gizlice kalkıyor, mahallenin şarapçılarının yanına gidiyorum. görüyorum işte kollarım bir kasabınki gibi satırlaşıyor, kara bir zehir tüm iliklerime sızmış, cesetleşiyorum. zalim bir hastalığa kapıldım, mezarlıklarda gizlice sigara içmeye başladım.
kendime kesin emirler veriyorum, bir daha bakmayacağım, sokağından geçmeyeceğim, yarın çağıracağım, gelirse gelir eve, gelmezse defterimden sildim, gibi general komutları yağdırıyorum.
nasıl bir cesaret, küçük kardeşini bulup aynen bu küçük notu ablasına götürmesini istedim: "yarın saat birde evde kimse olmayacak!"
gece kalınlaştı, yarın olmuyor, saat bir nasıl oldu, gelirse ne olacak, kalbim küt küt, canım çıkacak.. kapıyı açık bıraktım, demir kapının ardında beklemeye koyuldum. "geldi!" korkudan başımdan kaynar sular dökülüyor. boynuma sarıldı, "iki gündür göremiyorum seni, delisin, delisin, delisin" diye ağlamaya başladı. bir dolu mavi bulut ayaklarımın altına giriverdi, göğsümden su fışkırıyor, saç diplerinden su fışkırıyor. nefes nefeseyiz. ruhumuzun derinliklerinden bir şeytan açtı çamaşırhanenin kapısını, giriverdik içeri, içerden kilitledim. göğüsleri göğüslerimin hizasında, birbirimize bakıp gülümsüyoruz. "bu, o!" inanamıyorum, iki mumya gibi ayakta. nasıl başlayacağız, öpmeye, okşamaya..
başı yerde "ben sevişmeyi bilmem" dedi, "sen hiç başkasıyla seviştin mi?" dedi, "hayır, hiçbir kızı öpmedim. kimseyle bir şey olmadı!" bir erkeklik duygusu korkuyla çarptı beni, sevişmek zorunda kalırsam nasıl sevişilir, nasıl öpülür hiç bilmem, ya beni acemi ve komik bulursa..
elleri ipekten, kolları tuzlu kurabiye, bacakları süs muzu gibi dümdüz, ben yalnız beceremem bu işi, rembrandt'ın, duvar süslerindeki melekler korosu da yardımcı olmalı bana. ikimizin de sırtına sert ve kanlı bir kırbaç vurulmuş gibi hızla sarılırken birbirimize yere yığıldık. boynunun altını öptüm. arzu ettiğim her şey var burda! önden boylu boyunca düğmeli elbisesi ıslanmış göğsüne yapışmış, inanılmaz bir sevinç kapladı içimi. tane tane çözdü düğmelerini, aptallaşacak kadar şaşırdım, içinden hiçbir şey giymemiş, göğüsleri açık pembe, vişne şerbeti gibi emince.. ne zormuş yaz sıcağında rüzgarsız bir odada sevişmek. hayatımda ilk defa bir kadını çıplak görüyorum, ilk defa bir kadınla yalnız bir odada.. o kadar yumuşacık ki.. ballar balını, bu pembe yemişleri kazıyarak çıkartsam teninden. yumuşacık dal çiçeklerinin tozları gibi. incecik, beyaz ortası pembemsi noktalarla dolu kollarının içi. pembeyle nemlenip süslenmiş kollar! temmuzun en güzel çiçeği. karanfil çiçeği sapı gibi, ince uzun parmakları. boğumlarında katmerli çizgiler kudretten pırlanta yüzükler gibi. küçücük saksı fideleri gibi her yanı çiçek çiçek. memeleri, o tatlı tümsekler, ışıl ışıl. nefes nefese boynunun altında ayva tüylerini gördüm, camekan buğusu gibi nemli. tazecik gül yaprağı gibi dipdiri bir yumuşaklıkta yanakları! okşuyor, doymuyorum. başının altına koyacak bir yastık.. pantolonumu katlayıp yastık yaptım, istedim ki upuzun bir uykuya girsin. güneşe açık yapraklar gibi yanakları. kara ve yabani bir ağaç sürgünü gibi dolandım boynuna. çiçeğe çelik bir sopa kuvvetiyle sarıldım. mermi gibi ağır parmak uçlarımı sırtına geçirdim. ince sürgünlü bu zarif süs çalısının üstüne, koyu gölgeli yaşlı bir ladin gibi yıkıldım. ballanmış dut yer gibi, sonsuzluk meyveleri gibi, doyumsuz bir zevkle, incecik pembe derisini salkım salkım koparttım. bata çıka, oflaya puflaya, kara bir tren gibi geçtim pembecik sırtından, masalsı bir tanyeri kızıllığıyla çok düzgün bir demiryolu izi bıraktım. dönüp dolaşıp boynunun altında ayva tüylerine geri geldim. terli terli koştuğum çim saha, ah, soğuğa, belaya, güneşe, sevdaya dayanıklı ayva tüyleri! ben gerçeği biliyorum, burada yapıştı tenim tanrı'ya! erkenden ısırılmış narlar gibi ekşimsi bir yeşile dönüverdi boyunaltı. süt kıvamında mermerimsi boynuna geçirdim dişlerimi. kalas bir tahtaya paslı bir çivi çakar gibi. intikam isteyen kollarım hızla arkasına geçip ayva sertliğinde memelerini avuç içlerime yastık yaptım, pençelerim esrar içmiş gibi uyuştu, bu baygın sarhoşlukla yıkılıverdim yere.
avuçlarım parlak kabuklu, geniş palmiye yaprakları gibi büyüdü, örtüldü üstüne. dişlerim ateş dikeni! bembeyaz gövdesine bata çıka çam iğneleriyle dövmeleyip kapkalın dikenli tel gibi kanattım her yanını. ayın incecik parlaklığından süzülmüş kristal çizgiler göğüslerinden dizlerine kadar dümdüz iniyor, güneş altında istiridye ışıltısında çizgilerin altından ruhumu sağır eden kokular yükseliyor. baktıkça sarsılıyorum, göbeği terden minicik bir su kasesi oluverdi. hızlı hızlı dikenden ısırıklarım battıkça sırtına, fışkırarak tuzlu mu tuzlu teri döküldü derisinden. seyretmekten tenini, o balını dağıtmış kavun, ben taş oldum. felaket bir sarsıntı, dört mevsim bir saniyede olup ve bitiyormuş gibi. rüzgar, kar, çiçek, kavurucu sıcak, bol bol yayılarak üstümüze bin yıllık bir güç alıverdim tertemiz ve saf mineral derisinden! bedenlerimiz hayatın bilmediğimiz bir başka derinliğine bembeyaz kanatlar takıp giriverdi. kara bir kurt yırtarak bedenimi çıkarttı vahşi başını, mis kokulu bu cennet bahçesini yaka bağır açık darmadağın zehirli salyalarla karıştırdı. susadık, acıktık, neşeyle çıldırıp düşüverdik uçurumdan. zaman zaman birkaç saniye korkuyla birbirimizin gözlerine baktık, "neler oluyor burda" gibi, baygınlık anında içimizden, ruhumuzu çatlatıp fırlamış, tatlı bir zehirden yaratılmış yaratıklar!.. gaz halinde siyah çıplak yaratıklar kırbaçlayarak göklere savuruyor. ödlek çocuklar gibi şaşkınlıkla, bedenimizde olup bitenlerden ürkmeye başladık. çırılçıplak meleklerin saklandığı bir yıldıza doğru kayıyorduk. bitmeyen bir mızıka çalar gibi. ateşli dudaklarım artık hep uzak ve bedenimden bir daha çıkmayan bu yüce zevklerin şarkılarını söyleyecek bir ömür! kardeşlerim olacak erikler, elmalar, yıldızlar, kirazlar, narlar! tatlı nefesi bir ömür ruhum olacak! hep bir sonsuzluk salıncağında sallanıyormuş gibi o tatlı gülümsemesi gözlerim olacak.
başım dönüyor, karanlık bir kuyuya düşmüşüm gibi. içimde kalas yüklü ağır bir kamyonun makası kırılıyor. birden telaşlanıp "örtsek şu pencereyi, görünür müyüz?" diyor. kalbimden tüm şüpheleri söküp atıyorum, bu kız beni seviyor. dizkapaklarımın içinden incecik bir tel şimşek gibi çekiliyor. dağılmış haşlanmış patates gibi yığılıyorum yere. yanımda artık bir eski zaman vazosu süsü gibi, durmaksızın "hande, hande, hande" diyor, vazoya parmak uçlarımı sürtüyorum. bir saniye boş geçmesin, yeniden atılıyorum dudaklarına, terlemiş saç diplerini ponponlu bir lastikle toplayıp kudurmuşluğumuzu durdurmanın yollarını arar gibi, üstünü başını aceleyle topluyor. derim, kara ve kaygan çamurlu dere çimenleri. sırtımızı soğuk mermere verip soluklanıyoruz.
henüz kendime gelmeden, derin soluklar alıp vererek, "öpüşmek böyle olmamalı!" dedi, "hayır, böyle!" dedim. "ben, sanki bir şeyi eksik yapıyoruz diye düşünüyorum!" "hayır, öpüşmek böyle!" "iyi tamam, sinirlenme, sen sadece dudaklarımı öpüyorsun, bir şey eksik diyorum!" beni öpüşmeyi bilmemekle suçluyor, utancımdan öleceğim, haklı olduğunu beş-altı yıl sonra kavrayacağım. acemiliğimden utandım, çılgınca bir paniğe kapıldım, "vallahi böyle!" diye hala iddia ediyorum. lafı değiştirip başka konulardan yeniden kendimi savunmaya çalışıyorum, "filmlerde böyle oluyor, kaç tanesinde gördüm." kahkahalar atarak üstüme saldırdı, birbirimizin üstünde oyun ve şakaya dönüştük. gururu kırılmış erkekliğimi, tahmini zor yerlerimi dişleyerek, gülerek, eğlenerek kendime güvenimi getirdi. kulaklarımızı göğüslerimize dayayıp narin tenlerimizin içinde sımsıcak akan kanın dört nala seslerini duyuyoruz.
insan bu seslerle beslenir, hepsi kalbime kazıldı. ellerini başının altına koyup gözlerini tavana dikti, "biliyor musun, ben roger moore'a aşığım (james bond), onun yanına gideceğim.." içimden, ne aptalca bir düşünce, dedim; beni öpüşme bilmemekle suçladı; ama kendisi de bir erkeğin yanında başka bir erkekten bahsedilmeyeceğini bilmiyor. yeniden, "göreceksin, amerika'ya roger moore'un yanına gideceğim." dedi, adamı acayip kıskandım, gururum kırıldı, ezildim, verecek cevap bulamadım. boylu boyunca sedeften tenini seyrederken, şimdi fark ettim, şaşırdım, üstünde sadece dizlerine kadar çekilmiş kalın çorapları çıkartılmamış, öylece duruyordu. hemen çorabını indirmek istedim. panikle fırladı, "hayır olmaz", "ayaklarını öpmek istiyorum." dedim. "asla müsaade etmiyorum." dedi. bir meraktır başladı, her bir yanı ortada, ayağını saklıyor, neden? "hayır, çoraplarımı çıkartamazsın!" dite direndi. sonunda, küçükken çay demliği devrilmiş, orada bir küçük iz kalmış. "peki roger moore yanık yerini görürse!", "o zaman estetik yaptıracağım!" dedi.
geceleri, rüzgarın batırdığı büyük kayıklar gelir aklıma. geceleri devleşir çocukluk sevgilim. lise ikinci sınıfta, 17 yaşında olmalıyım; okul dönüşü, arkadaşım pastanenin önünde yüz mimikleriyle gizlice, "yolun karşısına bak" dedi. köy yollarında çocukların gelip geçen arabalara sessizce gülümsemeleri gibi, bir kız gülümsüyor. su gibi, şiir gibi bir kız, adı hande'ymiş. ne zaman bakkala ekmek almak için insem, yolumu bir sokak daha uzatır, aşağı sokağın bakkalına girerim. bakkalın tam üstünde penceresi açık beni gözlüyor, gördükçe sessizce gülümsüyor.
hiçbir erkeğin gücü yetmez gül yapraklarını yırtmaya; ama işte o tatlı gülümsemesi yırtıyor kalbimi. bu küçük "yosma", kalbimi kopardı! gülümsemesi ne yüce fedakarlık, şımartıyor beni; coşkulu ve delirmiş bir güç hediye ediyor bana, bütün kapıları ardına kadar açık sonsuz bir romantizmin içine dalıyorum, gökler dar geliyor artık. çekingen ve utangaç bakışlarımı daha fazla kaldıramıyorum, kalbim çarpıyor, ter basıyor, sedef, inci gibi parıldayan gözlerine bakamıyor, koşa koşa geri dönüyorum. içimde çırpınan bir kuş sessizce ağlatıyor, adım attıkça taşlara, renkler sürülüyor yerlere, heyecanlandıkça, sarhoş bir bulut adımların altına sonsuzluk kızağı gibi giriyor, hande'nin açık penceresi gözlerimin önünden gitmiyor!
sokağın bağırsakları gibi parçalanmış lağım borularının sokağı boydan boya ikiye böldüğü, duvar dipleri ısırgan otlarıyla dolu, kırılarak sökülmüş kaldırım taşlarının bir kenara çöp yığınlarıyla birlikte yığıldığı, donlarının ağı kum ve çakılla ağırlaşmış çocukların lağım suları içinde araba lastikleri çevirerek oynaştığı, kafası patlatılmış fare leşlerinin kuruyup kürklü postlarının yıllarca kaldırımda kırılmış şarap şişeleriyle bekleştiği, salıncak ipi gibi bollaşmış ve birkaçı kopmuş elektrik tellerinin baştan sona sıçan uçurtması, çıtalı uçurtmalarla dolu olduğu, bu hayat içinde kendini yemiş bitirmiş ve kararmış küçük hela süpürgelerinin kapı önlerine koyulduğu, mahalle takımının adı esrar içmekten "kurucular"a çıkmış, haylaz, çakal, meşin ve jilet yüzlü serserilerle dolu bu sokakta oturuyordu hande! ödüm kopardı bu sokağa girmekten, bir kız için geldiğimi bilseler jiletle doğrarlar beni.
bu yüzden sevdiğim, çok tembih edilmiş kızlar gibi, yakaları kolalı, tüm elbise düğmeleri nizami iliklenmiş, başı dik, saçları düzgünce taranıp şık bir tokayla toplanmış, gözleri sabit bir noktaya dikilmiş, genç bir teğmen gibi seri ve hızlı adımlarla geçerdi sokağı. bir şey olacak, biri laf atacak diye, yüreğim ağzıma gelirdi.
hande, çok yüksek makamda, aklı başında bir kızdı, tedbiri elden bırakmıyordu. o pis, kokmuş çamaşırları elbise diye giyen kadınlarla dolu sokakta, sanki bir konsolosun kızı gibi, kusursuz bir güzellikte giyiniyordu. yanında annesi, kirli ve bol pardösüsüyle, bu kızın bulaşıklarını yıkamaya gelmiş hizmetçi gibi duruyordu.
incecik ve çok tatlı bir yüzü vardı, yan mahallelerde nadir yetişen bu yağmur tanesi kadar güzel göz kamaştıran kızların burunlarını dik tutuşlarındaki çelik iradesi, onlara, halk arasında bir kraliçe gururu kazandırırdı. bataklıkta büyümüş bu nefis ilahenin gösterişli, çalımlı, burnu havada, kibirli, güzelliğini kahramanlaştıran yürüyüşünden zevk duyardım. etrafını hor gören bakışlarına hayrandım, gözlerimle okşarken onu uzaktan, mermerden bir heykele dokunuyormuşum gibi mesafeli bir saygı içinde bulurdum kendimi. hayatın tek ebedi gayesi, çok dikkatli, çok titiz, kolalı, dantelli, pembeli, kurdelalı, şeritli, gururlu, ütülü, ciddi, dümdüz, en incelmiş kırmızıyı, en incelmiş pembeyi, hepsini, incelikli bir üslupla üstünde bulup buluşturma, taşıma sanatıydı. dağınık ve rastgele olan her şey ahlaksızlıktı. üstüne ne giyerse, bir sanat sevgisiyle zahmet çekilmiş şeylerdi. en incesi, en zarifi, en tatlısı! hızla çarpan kalbim, hırsla koşup en pahalı gömlekler, ışıl ışıl takım elbiseler, akla hayale sığmaz uzun yakalı kopkoyu yeşil gömlekler arar dururdu.
koca yaz kalın boğazlı, kalın burmalı, üstünde çamaşır suyu lekeleri, kazma dişli örgülü, bollaşmış bu bordo kazaktan boğulmuştum. aynı kazakla top oynuyor, terliyorum, kazağın kalın ilmikleri her yanımı yakıyordu. mahalleden bir abi yanıma gelip "oğlum senin giyecek başka şeyin yok mu, temmuzun ortasında boğazlı kazak!" dedi. fındıkta çalışıp yevmiyemle ilk işim kendime gömlek almak oldu.
annem, öğle sonraları ya mukabeleye gider, ya halk eğitim kurslarına. öğle sonrası bomboş ev bana emanet! eski bir rum konağı, üç katlı merdiveni sokak kadar geniş, helezonik tırabzanı dik ve bol kıvrımlı, üzerinde kaymak imkansız, kocaman demir kapısı demir işlemesi yapraklar, çiçeklerle süslüydü ve çok ağır açılıp kapanıyordu; kapının hemen girişinde tamamen mermer döşeli çamaşırhane vardı, çamaşırhanenin buzlu penceresini açtığınızda gökyüzü görünüyordu, evin büyük odası basket sahası kadar genişti, annem, büyük orta halısını nihayet rahat rahat katlamadan serebileceği için çok mutlu olmuştu.
onu görmediğim günler kendimi ikna etmem imkansız, sinir nöbetleriyle sarsılarak sağa sola koşturur, geceyarılarına kadar gözümü penceresinden ayırmam; serseri kara bıçaklar gibi keskinleşmiş bir yığın duygu bir yerlerimi keser, ya karmakarışık duygular içinde ter basar uyuyamam, ya göğsümün içine dolan yüksek gerilimli sıcaklığa karşı koyamaz, serinlemek için yüz defa sahile iner çıkarım. henüz hiç konuşmadığım kızın hayaliyle olmadık delilikte psikolojik savaşlar yaparım, hayalimle kudurup tekme tokat döverim, saatlerce "nerdesin, nerdesin" diye yırtılırcasına bağırır, elime geçen her kağıda notlar, şiirler, mektuplar yazar, yırtar atarım. beni top oynamaktan hiçbir kuvvet alıkoyamazdı, yemiyor, içmiyor, zayıflıyor, hastalanıyorum, herkes yattıktan sonra yatağımdan gizlice kalkıyor, mahallenin şarapçılarının yanına gidiyorum. görüyorum işte kollarım bir kasabınki gibi satırlaşıyor, kara bir zehir tüm iliklerime sızmış, cesetleşiyorum. zalim bir hastalığa kapıldım, mezarlıklarda gizlice sigara içmeye başladım.
kendime kesin emirler veriyorum, bir daha bakmayacağım, sokağından geçmeyeceğim, yarın çağıracağım, gelirse gelir eve, gelmezse defterimden sildim, gibi general komutları yağdırıyorum.
nasıl bir cesaret, küçük kardeşini bulup aynen bu küçük notu ablasına götürmesini istedim: "yarın saat birde evde kimse olmayacak!"
gece kalınlaştı, yarın olmuyor, saat bir nasıl oldu, gelirse ne olacak, kalbim küt küt, canım çıkacak.. kapıyı açık bıraktım, demir kapının ardında beklemeye koyuldum. "geldi!" korkudan başımdan kaynar sular dökülüyor. boynuma sarıldı, "iki gündür göremiyorum seni, delisin, delisin, delisin" diye ağlamaya başladı. bir dolu mavi bulut ayaklarımın altına giriverdi, göğsümden su fışkırıyor, saç diplerinden su fışkırıyor. nefes nefeseyiz. ruhumuzun derinliklerinden bir şeytan açtı çamaşırhanenin kapısını, giriverdik içeri, içerden kilitledim. göğüsleri göğüslerimin hizasında, birbirimize bakıp gülümsüyoruz. "bu, o!" inanamıyorum, iki mumya gibi ayakta. nasıl başlayacağız, öpmeye, okşamaya..
başı yerde "ben sevişmeyi bilmem" dedi, "sen hiç başkasıyla seviştin mi?" dedi, "hayır, hiçbir kızı öpmedim. kimseyle bir şey olmadı!" bir erkeklik duygusu korkuyla çarptı beni, sevişmek zorunda kalırsam nasıl sevişilir, nasıl öpülür hiç bilmem, ya beni acemi ve komik bulursa..
elleri ipekten, kolları tuzlu kurabiye, bacakları süs muzu gibi dümdüz, ben yalnız beceremem bu işi, rembrandt'ın, duvar süslerindeki melekler korosu da yardımcı olmalı bana. ikimizin de sırtına sert ve kanlı bir kırbaç vurulmuş gibi hızla sarılırken birbirimize yere yığıldık. boynunun altını öptüm. arzu ettiğim her şey var burda! önden boylu boyunca düğmeli elbisesi ıslanmış göğsüne yapışmış, inanılmaz bir sevinç kapladı içimi. tane tane çözdü düğmelerini, aptallaşacak kadar şaşırdım, içinden hiçbir şey giymemiş, göğüsleri açık pembe, vişne şerbeti gibi emince.. ne zormuş yaz sıcağında rüzgarsız bir odada sevişmek. hayatımda ilk defa bir kadını çıplak görüyorum, ilk defa bir kadınla yalnız bir odada.. o kadar yumuşacık ki.. ballar balını, bu pembe yemişleri kazıyarak çıkartsam teninden. yumuşacık dal çiçeklerinin tozları gibi. incecik, beyaz ortası pembemsi noktalarla dolu kollarının içi. pembeyle nemlenip süslenmiş kollar! temmuzun en güzel çiçeği. karanfil çiçeği sapı gibi, ince uzun parmakları. boğumlarında katmerli çizgiler kudretten pırlanta yüzükler gibi. küçücük saksı fideleri gibi her yanı çiçek çiçek. memeleri, o tatlı tümsekler, ışıl ışıl. nefes nefese boynunun altında ayva tüylerini gördüm, camekan buğusu gibi nemli. tazecik gül yaprağı gibi dipdiri bir yumuşaklıkta yanakları! okşuyor, doymuyorum. başının altına koyacak bir yastık.. pantolonumu katlayıp yastık yaptım, istedim ki upuzun bir uykuya girsin. güneşe açık yapraklar gibi yanakları. kara ve yabani bir ağaç sürgünü gibi dolandım boynuna. çiçeğe çelik bir sopa kuvvetiyle sarıldım. mermi gibi ağır parmak uçlarımı sırtına geçirdim. ince sürgünlü bu zarif süs çalısının üstüne, koyu gölgeli yaşlı bir ladin gibi yıkıldım. ballanmış dut yer gibi, sonsuzluk meyveleri gibi, doyumsuz bir zevkle, incecik pembe derisini salkım salkım koparttım. bata çıka, oflaya puflaya, kara bir tren gibi geçtim pembecik sırtından, masalsı bir tanyeri kızıllığıyla çok düzgün bir demiryolu izi bıraktım. dönüp dolaşıp boynunun altında ayva tüylerine geri geldim. terli terli koştuğum çim saha, ah, soğuğa, belaya, güneşe, sevdaya dayanıklı ayva tüyleri! ben gerçeği biliyorum, burada yapıştı tenim tanrı'ya! erkenden ısırılmış narlar gibi ekşimsi bir yeşile dönüverdi boyunaltı. süt kıvamında mermerimsi boynuna geçirdim dişlerimi. kalas bir tahtaya paslı bir çivi çakar gibi. intikam isteyen kollarım hızla arkasına geçip ayva sertliğinde memelerini avuç içlerime yastık yaptım, pençelerim esrar içmiş gibi uyuştu, bu baygın sarhoşlukla yıkılıverdim yere.
avuçlarım parlak kabuklu, geniş palmiye yaprakları gibi büyüdü, örtüldü üstüne. dişlerim ateş dikeni! bembeyaz gövdesine bata çıka çam iğneleriyle dövmeleyip kapkalın dikenli tel gibi kanattım her yanını. ayın incecik parlaklığından süzülmüş kristal çizgiler göğüslerinden dizlerine kadar dümdüz iniyor, güneş altında istiridye ışıltısında çizgilerin altından ruhumu sağır eden kokular yükseliyor. baktıkça sarsılıyorum, göbeği terden minicik bir su kasesi oluverdi. hızlı hızlı dikenden ısırıklarım battıkça sırtına, fışkırarak tuzlu mu tuzlu teri döküldü derisinden. seyretmekten tenini, o balını dağıtmış kavun, ben taş oldum. felaket bir sarsıntı, dört mevsim bir saniyede olup ve bitiyormuş gibi. rüzgar, kar, çiçek, kavurucu sıcak, bol bol yayılarak üstümüze bin yıllık bir güç alıverdim tertemiz ve saf mineral derisinden! bedenlerimiz hayatın bilmediğimiz bir başka derinliğine bembeyaz kanatlar takıp giriverdi. kara bir kurt yırtarak bedenimi çıkarttı vahşi başını, mis kokulu bu cennet bahçesini yaka bağır açık darmadağın zehirli salyalarla karıştırdı. susadık, acıktık, neşeyle çıldırıp düşüverdik uçurumdan. zaman zaman birkaç saniye korkuyla birbirimizin gözlerine baktık, "neler oluyor burda" gibi, baygınlık anında içimizden, ruhumuzu çatlatıp fırlamış, tatlı bir zehirden yaratılmış yaratıklar!.. gaz halinde siyah çıplak yaratıklar kırbaçlayarak göklere savuruyor. ödlek çocuklar gibi şaşkınlıkla, bedenimizde olup bitenlerden ürkmeye başladık. çırılçıplak meleklerin saklandığı bir yıldıza doğru kayıyorduk. bitmeyen bir mızıka çalar gibi. ateşli dudaklarım artık hep uzak ve bedenimden bir daha çıkmayan bu yüce zevklerin şarkılarını söyleyecek bir ömür! kardeşlerim olacak erikler, elmalar, yıldızlar, kirazlar, narlar! tatlı nefesi bir ömür ruhum olacak! hep bir sonsuzluk salıncağında sallanıyormuş gibi o tatlı gülümsemesi gözlerim olacak.
başım dönüyor, karanlık bir kuyuya düşmüşüm gibi. içimde kalas yüklü ağır bir kamyonun makası kırılıyor. birden telaşlanıp "örtsek şu pencereyi, görünür müyüz?" diyor. kalbimden tüm şüpheleri söküp atıyorum, bu kız beni seviyor. dizkapaklarımın içinden incecik bir tel şimşek gibi çekiliyor. dağılmış haşlanmış patates gibi yığılıyorum yere. yanımda artık bir eski zaman vazosu süsü gibi, durmaksızın "hande, hande, hande" diyor, vazoya parmak uçlarımı sürtüyorum. bir saniye boş geçmesin, yeniden atılıyorum dudaklarına, terlemiş saç diplerini ponponlu bir lastikle toplayıp kudurmuşluğumuzu durdurmanın yollarını arar gibi, üstünü başını aceleyle topluyor. derim, kara ve kaygan çamurlu dere çimenleri. sırtımızı soğuk mermere verip soluklanıyoruz.
henüz kendime gelmeden, derin soluklar alıp vererek, "öpüşmek böyle olmamalı!" dedi, "hayır, böyle!" dedim. "ben, sanki bir şeyi eksik yapıyoruz diye düşünüyorum!" "hayır, öpüşmek böyle!" "iyi tamam, sinirlenme, sen sadece dudaklarımı öpüyorsun, bir şey eksik diyorum!" beni öpüşmeyi bilmemekle suçluyor, utancımdan öleceğim, haklı olduğunu beş-altı yıl sonra kavrayacağım. acemiliğimden utandım, çılgınca bir paniğe kapıldım, "vallahi böyle!" diye hala iddia ediyorum. lafı değiştirip başka konulardan yeniden kendimi savunmaya çalışıyorum, "filmlerde böyle oluyor, kaç tanesinde gördüm." kahkahalar atarak üstüme saldırdı, birbirimizin üstünde oyun ve şakaya dönüştük. gururu kırılmış erkekliğimi, tahmini zor yerlerimi dişleyerek, gülerek, eğlenerek kendime güvenimi getirdi. kulaklarımızı göğüslerimize dayayıp narin tenlerimizin içinde sımsıcak akan kanın dört nala seslerini duyuyoruz.
insan bu seslerle beslenir, hepsi kalbime kazıldı. ellerini başının altına koyup gözlerini tavana dikti, "biliyor musun, ben roger moore'a aşığım (james bond), onun yanına gideceğim.." içimden, ne aptalca bir düşünce, dedim; beni öpüşme bilmemekle suçladı; ama kendisi de bir erkeğin yanında başka bir erkekten bahsedilmeyeceğini bilmiyor. yeniden, "göreceksin, amerika'ya roger moore'un yanına gideceğim." dedi, adamı acayip kıskandım, gururum kırıldı, ezildim, verecek cevap bulamadım. boylu boyunca sedeften tenini seyrederken, şimdi fark ettim, şaşırdım, üstünde sadece dizlerine kadar çekilmiş kalın çorapları çıkartılmamış, öylece duruyordu. hemen çorabını indirmek istedim. panikle fırladı, "hayır olmaz", "ayaklarını öpmek istiyorum." dedim. "asla müsaade etmiyorum." dedi. bir meraktır başladı, her bir yanı ortada, ayağını saklıyor, neden? "hayır, çoraplarımı çıkartamazsın!" dite direndi. sonunda, küçükken çay demliği devrilmiş, orada bir küçük iz kalmış. "peki roger moore yanık yerini görürse!", "o zaman estetik yaptıracağım!" dedi.
9.03.2011
kadın
nihat genç
o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, neredeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti.
ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.
o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, neredeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti.ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.
15.02.2011
meclis
nihat genç
meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!
meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!
1.01.2011
karadeniz
nihat genç
tabiatın tasarladığı tam bir deliliktir karadenizlinin bedeni. bitki ve hayvanlardan elde edilen besinin enerjisini hemen orada harcamak zorunda. bedenindeki gerilim o dakikada denetimden mermi hızıyla çıkar. karadenizli çocuk; ani kararlar, reflekslerle, bedenini yakan inanılmaz sıcaklığın kurbanı, kölesi olur.
mısır, lahana, hamsi. bu besinler, karadeniz'de doğan her çocuğa talihsiz bir beden veriyor. volkan gibi kavurup, enerji fışkırtan bedenini genç bir çocuğun uslandırması, kontrol etmesi mümkün değil, yürüyen bir trafo. her bir karadeniz erkeği dev bir teknoloji. bu karmaşık teknolojiyi ancak babaerkil, hiyerarşik yasaklarla bir nebze dindirmek mümkün. durmaksızın hareket eden motor gibi insanlar. bu teknolojiyi mafya, devlet yüzyıllardır kullandı. türk devleti, türk mafyası kabakçı'dan beri laz uşaklarını baş köşeye oturttu. kabakçı'dan beri osmanlı sarayı, topal osman'dan beri cumhuriyet hükümetleri korumalarını hep karadeniz'den seçti.
tabiatın tasarladığı tam bir deliliktir karadenizlinin bedeni. bitki ve hayvanlardan elde edilen besinin enerjisini hemen orada harcamak zorunda. bedenindeki gerilim o dakikada denetimden mermi hızıyla çıkar. karadenizli çocuk; ani kararlar, reflekslerle, bedenini yakan inanılmaz sıcaklığın kurbanı, kölesi olur.mısır, lahana, hamsi. bu besinler, karadeniz'de doğan her çocuğa talihsiz bir beden veriyor. volkan gibi kavurup, enerji fışkırtan bedenini genç bir çocuğun uslandırması, kontrol etmesi mümkün değil, yürüyen bir trafo. her bir karadeniz erkeği dev bir teknoloji. bu karmaşık teknolojiyi ancak babaerkil, hiyerarşik yasaklarla bir nebze dindirmek mümkün. durmaksızın hareket eden motor gibi insanlar. bu teknolojiyi mafya, devlet yüzyıllardır kullandı. türk devleti, türk mafyası kabakçı'dan beri laz uşaklarını baş köşeye oturttu. kabakçı'dan beri osmanlı sarayı, topal osman'dan beri cumhuriyet hükümetleri korumalarını hep karadeniz'den seçti.
11.12.2010
sağ ve sol
nihat genç
sağcılar anadan doğma keloğlandır, otoriteye bağımlı, şansa, tesadüfe inanan, kazanmak için bu hayatta, mutlaka bir yol aranıp bulunabileceğine safça inanırlar. solcular, anadan doğma tilkidir. planla, akıllarıyla hareket eder, otoriteden nefret eder, fazlasıyla kritik yaparlar, bu yüzden bin parçaya bölünür, her şeyi eleştirerek hayatta yaşanacak bir şey bırakmazlar, elinden tutunacak hiçbir değer, umut kalmaz. sağcılar malkoçoğlu gibi fedai filmlerine, solcular tek başına bağımsız yaşayan kovboy filmlerine hastadır.
içinde fatih, kanuni, mustafa kemal, selçuklular, savaşlar dolu milli tarih tezlerinin ağır müfredatları mütevazı ölçülerle çekilmeli. yerine, ağırlıklı olarak ovalarımız, ürünlerimiz, akarsularımız, denizlerimiz, bitkilerimiz, ürünlerimiz ve endüstrilerimizle yepyeni bir coğrafya, yepyeni bir kültür teziyle yeni bir tarih yazmak zorundayız. imf ve kim, hangi niyetle masamıza gelirse gelsin, "bütün dünya bizi sikecek" korkusuyla götümüzü büzüp oturmaktan başka işe yaramıyor bu tarihçi ideolojiler. bu milli tarihçi, bu avcı ideolojiler, imf ve serbest piyasaya karşı oldukları bu yüzyıllık sloganlarla, ancak batı'nın kapatması, metresi, cariyesi, orospusu olurlar.
dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitimi derslerinin ilk dersi, "takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi öğrenir. bir sporcu düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse, bodoslama, yüzükoyun yere düşer. aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. bakın hâlâ, istanbul'un fethini öğretiyorlar. bu nesle birileri "düşmeyi" öğretsin. bir tarafımızı kırmadan "düşebilmek."
sağcılar anadan doğma keloğlandır, otoriteye bağımlı, şansa, tesadüfe inanan, kazanmak için bu hayatta, mutlaka bir yol aranıp bulunabileceğine safça inanırlar. solcular, anadan doğma tilkidir. planla, akıllarıyla hareket eder, otoriteden nefret eder, fazlasıyla kritik yaparlar, bu yüzden bin parçaya bölünür, her şeyi eleştirerek hayatta yaşanacak bir şey bırakmazlar, elinden tutunacak hiçbir değer, umut kalmaz. sağcılar malkoçoğlu gibi fedai filmlerine, solcular tek başına bağımsız yaşayan kovboy filmlerine hastadır.içinde fatih, kanuni, mustafa kemal, selçuklular, savaşlar dolu milli tarih tezlerinin ağır müfredatları mütevazı ölçülerle çekilmeli. yerine, ağırlıklı olarak ovalarımız, ürünlerimiz, akarsularımız, denizlerimiz, bitkilerimiz, ürünlerimiz ve endüstrilerimizle yepyeni bir coğrafya, yepyeni bir kültür teziyle yeni bir tarih yazmak zorundayız. imf ve kim, hangi niyetle masamıza gelirse gelsin, "bütün dünya bizi sikecek" korkusuyla götümüzü büzüp oturmaktan başka işe yaramıyor bu tarihçi ideolojiler. bu milli tarihçi, bu avcı ideolojiler, imf ve serbest piyasaya karşı oldukları bu yüzyıllık sloganlarla, ancak batı'nın kapatması, metresi, cariyesi, orospusu olurlar.
dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitimi derslerinin ilk dersi, "takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi öğrenir. bir sporcu düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse, bodoslama, yüzükoyun yere düşer. aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. bakın hâlâ, istanbul'un fethini öğretiyorlar. bu nesle birileri "düşmeyi" öğretsin. bir tarafımızı kırmadan "düşebilmek."
13.06.2010
kurban
nihat genç
tören başlıyor. incecik yüzlü, çaput yüzlü, kuş gagası gibi kemikli burnuyla, bir adamın elini sıktı komutan. askerin babası bu olmalı. hela taşına çizgi gibi sürülmüş bok gibi yüzlü bir incecik kadın, annesi olmalı. komutan önlerinde dimdik, sevgi ve gurur dolu, tek bir cümle söyledi: "başımız sağolsun!"
baba, bir insanoğluna hiç benzemiyor, karakalemle çizilmiş bir eskiz, üstünü okşasan elin silgi gibi silinip yok olacak. komutana baktı aşağıdan yukarı. dik durmaya çalıştı, dik durmaya zorladıkça kendini, babanın yüzü, ağlamaya başlayan bir bebeğinki gibi büzüldü; ama ağlamadı. aşağıdan yukarı komutana biraz güç bulabilseydi, esas duruşa geçip selam verecekmiş gibi. babanın elleri ve başı önde. komutandan utanır gibi, mahçup olmuş gibi, çocuğumuz, evladımız ciğerlerinden öldü, size de bu kadar zahmet çıkarttı, yazık, savaşta ölüp bir işe yaramadı, der gibi. bir eliyle ceketinin önünü kapattı, diğer elini uzattı, birazcık toparlandı: "vatan sağolsun!" dedi. biz garip, yoksul insanlardan da vatana bu kadarcık iyilik, der gibi. kimse ağlamadı. kimsecikler duygulanmadı. boğazımdan aşağı zehirden bir şurup yakarak iniverdi. komutan, anneye doğru ilerledi. anne hırkasını soğuktan morarmış elleriyle tutuyor. komutan elini uzattı: "başımız sağolsun!" biraz önce gözlerinden çeşme gibi sıcacık yaşlar döken anne, salya sümüğünü sildi, saygı ve sorumluluk içinde bir ciddiyete zorlayarak kendini; ama kırıklığını belli etmeyen küskün dudağını toparlayamadan: "vatan sağolsun!" dedi. çok eski ilkel çağlardan bir kurban töreni. nihayet imam, tabutun arkasına geçti. komutanların başları top güllesi gibi, yapılı, iri! hocanın sesi, fare dişi gibi, tiksindirici ve kemirici, soğuğu daha da gaddarlaştırdı. birkaç kadın kenarda yumulmuş, küçülmüş. askerlerin geniş sırtına baktım, kıpkırmızı bir yeşil, komutanın sırtı ipek halı gibi dümdüz, dimdik. bir solgun ceketle duran babanın yanında komutanın paltosu çok görkemli, akıl oynatacak kadar bir tezat! askerler yere çakılmış bir kazık gibi, bayrak direği gibi dimdik! babanın elleri titriyor, insanı afallatan derin bir acıyla yerdeki buzların taa göbeğine çakılmış gözleri!
bu şanlı vatan, bizim veremli ciğerlerimizle sağlık, şifa bulacaksa, hepimiz yoluna kurban olalım. kurban olalım ey halkım. ilkel toplumların kurban törenlerinde, kurbanı verenler kabilenin kutsalı, dokunulmazı olur, itibar görürdü. şimdi, çok daha gerilerde, vahşi bir mezbaha siyasetinin içindeyiz. kurbanı biz veriyoruz, kutsalı onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, devlet onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, zengin saraylar, arabalar onların oluyor. soğukların soğuğu, ey zalim köpek, biz de sana gürbüz, güçlü, pazulu, sırım pehlivanı gibi kurbanlar, şehitler vermeyi çok isterdik. ey şanlı vatan, kalmadı elimizde. artık kurbanlarını bu çelimsiz, böcek kurusu gençlerden seçmek zorundasın! soğukların soğuğu, ey zalim köpek, kaç yüzyıl daha kalacaksın köyümüzde!
tören başlıyor. incecik yüzlü, çaput yüzlü, kuş gagası gibi kemikli burnuyla, bir adamın elini sıktı komutan. askerin babası bu olmalı. hela taşına çizgi gibi sürülmüş bok gibi yüzlü bir incecik kadın, annesi olmalı. komutan önlerinde dimdik, sevgi ve gurur dolu, tek bir cümle söyledi: "başımız sağolsun!"baba, bir insanoğluna hiç benzemiyor, karakalemle çizilmiş bir eskiz, üstünü okşasan elin silgi gibi silinip yok olacak. komutana baktı aşağıdan yukarı. dik durmaya çalıştı, dik durmaya zorladıkça kendini, babanın yüzü, ağlamaya başlayan bir bebeğinki gibi büzüldü; ama ağlamadı. aşağıdan yukarı komutana biraz güç bulabilseydi, esas duruşa geçip selam verecekmiş gibi. babanın elleri ve başı önde. komutandan utanır gibi, mahçup olmuş gibi, çocuğumuz, evladımız ciğerlerinden öldü, size de bu kadar zahmet çıkarttı, yazık, savaşta ölüp bir işe yaramadı, der gibi. bir eliyle ceketinin önünü kapattı, diğer elini uzattı, birazcık toparlandı: "vatan sağolsun!" dedi. biz garip, yoksul insanlardan da vatana bu kadarcık iyilik, der gibi. kimse ağlamadı. kimsecikler duygulanmadı. boğazımdan aşağı zehirden bir şurup yakarak iniverdi. komutan, anneye doğru ilerledi. anne hırkasını soğuktan morarmış elleriyle tutuyor. komutan elini uzattı: "başımız sağolsun!" biraz önce gözlerinden çeşme gibi sıcacık yaşlar döken anne, salya sümüğünü sildi, saygı ve sorumluluk içinde bir ciddiyete zorlayarak kendini; ama kırıklığını belli etmeyen küskün dudağını toparlayamadan: "vatan sağolsun!" dedi. çok eski ilkel çağlardan bir kurban töreni. nihayet imam, tabutun arkasına geçti. komutanların başları top güllesi gibi, yapılı, iri! hocanın sesi, fare dişi gibi, tiksindirici ve kemirici, soğuğu daha da gaddarlaştırdı. birkaç kadın kenarda yumulmuş, küçülmüş. askerlerin geniş sırtına baktım, kıpkırmızı bir yeşil, komutanın sırtı ipek halı gibi dümdüz, dimdik. bir solgun ceketle duran babanın yanında komutanın paltosu çok görkemli, akıl oynatacak kadar bir tezat! askerler yere çakılmış bir kazık gibi, bayrak direği gibi dimdik! babanın elleri titriyor, insanı afallatan derin bir acıyla yerdeki buzların taa göbeğine çakılmış gözleri!
bu şanlı vatan, bizim veremli ciğerlerimizle sağlık, şifa bulacaksa, hepimiz yoluna kurban olalım. kurban olalım ey halkım. ilkel toplumların kurban törenlerinde, kurbanı verenler kabilenin kutsalı, dokunulmazı olur, itibar görürdü. şimdi, çok daha gerilerde, vahşi bir mezbaha siyasetinin içindeyiz. kurbanı biz veriyoruz, kutsalı onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, devlet onlar oluyor. kurbanı biz veriyoruz, zengin saraylar, arabalar onların oluyor. soğukların soğuğu, ey zalim köpek, biz de sana gürbüz, güçlü, pazulu, sırım pehlivanı gibi kurbanlar, şehitler vermeyi çok isterdik. ey şanlı vatan, kalmadı elimizde. artık kurbanlarını bu çelimsiz, böcek kurusu gençlerden seçmek zorundasın! soğukların soğuğu, ey zalim köpek, kaç yüzyıl daha kalacaksın köyümüzde!
10.04.2010
ihtiyar kemancı
nihat genç
imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"
sağcılar anadan doğma keloğlandır, otoriteye bağımlı, şansa, tesadüfe inanan, kazanmak için bu hayatta, mutlaka bir yol aranıp bulunabileceğine safça inanırlar. solcular, anadan doğma tilkidir. planla, akıllarıyla hareket eder, otoriteden nefret eder, fazlasıyla kritik yaparlar, bu yüzden bin parçaya bölünür, her şeyi eleştirerek hayatta yaşanacak bir şey bırakmazlar, elinden tutunacak hiçbir değer, umut kalmaz. sağcılar malkoçoğlu gibi fedai filmlerine, solcular tek başına bağımsız yaşayan kovboy filmlerine hastadır.
hacıbayram'a bitişik ogüst tapınağının altında kocaman teneke bir levha: "bu alan altındağ belediyesi tarafından düzenlenmiştir." yazıyor. tabela, düzenlenen alandan daha büyük.
dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitimi derslerinin ilk dersi, "takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi öğrenir. bir sporcu düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse, bodoslama, yüzükoyun yere düşer. aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. bakın hala, istanbul'un fethini öğretiyorlar. bu nesle birileri "düşmeyi" öğretsin. bir tarafımızı kırmadan "düşebilmek."
cahilliğin ne olduğunu insan kurban vermeden anlayamıyor.
o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, nerdeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti. (ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.)
geceleri devleşir çocukluk sevgilim.
neden tanrı'nın yan mahallelerde büyümüş çocukların dudak kenarlarına çok fazla; ama çok fazla tuz koyduğunu hala anlayabilmiş değilim.
aşık olma koşullarının imkansızlığı aşkı gülünçleştirir; ama imkansızlıkla baş etmek, hayat denen bu maceranın niteliğini artırır. belki de topluluk içindeki bireyin özgürlüğü, onurunun adı: aşk.
meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!
insan dilenciye gönlünden ne koparsa verir; ama işini aşkla yapana gönlünü verir.
sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.
yoksulluk ve cehalet, iyilik ve kötülük bilmez. cehalet ve yoksulluğun hiç merhameti yoktur.
mısır, lahana, hamsi. bu besinler, karadeniz'de doğan her çocuğa talihsiz bir beden veriyor. volkan gibi kavurup, enerji fışkırtan bedenini genç bir çocuğun uslandırması, kontrol etmesi mümkün değil, yürüyen bir trafo. her bir karadeniz erkeği dev bir teknoloji. bu karmaşık teknolojiyi ancak babaerkil, hiyerarşik yasaklarla bir nebze dindirmek mümkün. durmaksızın hareket eden motor gibi insanlar. bu teknolojiyi mafya, devlet yüzyıllardır kullandı. türk devleti, türk mafyası kabakçı'dan beri laz uşaklarını baş köşeye oturttu. kabakçı'dan beri osmanlı sarayı, topal osman'dan beri cumhuriyet hükümetleri korumalarını hep karadeniz'den seçti.
tabiatın tasarladığı tam bir deliliktir karadenizlinin bedeni. bitki ve hayvanlardan elde edilen besinin enerjisini hemen orada harcamak zorunda. bedenindeki gerilim o dakikada denetimden mermi hızıyla çıkar. karadenizli çocuk; ani kararlar, reflekslerle, bedenini yakan inanılmaz sıcaklığın kurbanı, kölesi olur.
zehirli bir ok iftira. ilkel insanların, ucuna zehir sürdükleri kargılarına benziyor. onur kırmaktan öte. kişiliğinizi infilak ettiriyor. bir anda patlıyorsunuz. iftira atan adamı en fazla cahillikle, yalancılıkla suçlarsınız. ama iftiranın kurbanı çok kötü durumda. daha da aşağı çekiliyor. kötülükler içinde capcanlı yaşayan en büyük felaket iftira. iftira, hızlı, derinden hemen kana karışır. iftira zehrinin rengi tamdır. ruha hızla giren bıçak gibi. iftirayı koruyan geleneksel sözler de vardır. ateş olmayan yerden duman çıkmaz. yarası olmayan gocunmaz. hikaye.
psikopat olmasaydım yazar da olamazdım; yazarlık için gerekli şey, ancak ruh hastalarına özel derin hayal gücüdür, bu hayal gücü, derin korkular ve derin aşağılık duygularıyla açığa çıkar.
insan gurbette düşünceye dalarsa meyve gibi çürür.
içinde fatih, kanuni, mustafa kemal, selçuklular, savaşlar dolu milli tarih tezlerinin ağır müfredatları mütevazı ölçülerle çekilmeli. yerine, ağırlıklı olarak ovalarımız, ürünlerimiz, akarsularımız, denizlerimiz, bitkilerimiz, ürünlerimiz ve endüstrilerimizle yepyeni bir coğrafya, yepyeni bir kültür teziyle yeni bir tarih yazmak zorundayız. imf ve kim, hangi niyetle masamıza gelirse gelsin, "bütün dünya bizi sikecek" korkusuyla götümüzü büzüp oturmaktan başka işe yaramıyor bu tarihçi ideolojiler. bu milli tarihçi, bu avcı ideolojiler, imf ve serbest piyasaya karşı oldukları bu yüzyıllık sloganlarla, ancak batı'nın kapatması, metresi, cariyesi, orospusu olurlar.
bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir. tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir.
imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"sağcılar anadan doğma keloğlandır, otoriteye bağımlı, şansa, tesadüfe inanan, kazanmak için bu hayatta, mutlaka bir yol aranıp bulunabileceğine safça inanırlar. solcular, anadan doğma tilkidir. planla, akıllarıyla hareket eder, otoriteden nefret eder, fazlasıyla kritik yaparlar, bu yüzden bin parçaya bölünür, her şeyi eleştirerek hayatta yaşanacak bir şey bırakmazlar, elinden tutunacak hiçbir değer, umut kalmaz. sağcılar malkoçoğlu gibi fedai filmlerine, solcular tek başına bağımsız yaşayan kovboy filmlerine hastadır.
hacıbayram'a bitişik ogüst tapınağının altında kocaman teneke bir levha: "bu alan altındağ belediyesi tarafından düzenlenmiştir." yazıyor. tabela, düzenlenen alandan daha büyük.
dünyanın tüm okullarında, tüm beden eğitimi derslerinin ilk dersi, "takla" atmayı öğretmektir. çünkü, bebekler yürümeyi öğrenirken önce düşmeyi öğrenir. bir sporcu düşmeyi bilmezse, takla atmayı refleks haline getirmezse, bodoslama, yüzükoyun yere düşer. aydınlarımız iki yüzyıldır, şahlanmayı, ayağa kalkmayı öğretiyor ve her nesil kollarını, ayaklarını kırıyor. bakın hala, istanbul'un fethini öğretiyorlar. bu nesle birileri "düşmeyi" öğretsin. bir tarafımızı kırmadan "düşebilmek."
cahilliğin ne olduğunu insan kurban vermeden anlayamıyor.
o yıllarda kadınların sokakta üstlerini başlarını toplayıp düzeltmesi büyük ayıplardan sayılırdı. toplum bu hakkı kocakarıların düşen çoraplarını toplaması için dahi vermemişti. bu yüzden, kızlar için tek başına sokağa çıkmak, tek parça köprü ayağı taşıyan büyük tırlar gibi, tüm yokuş ve dar sokaklarda, yavaş, kontrollü, nerdeyse freni patlayacak gibi, çok temkinli yol almak demekti. (ülkemizdeki kadınların sokakta berduşvari rahat hareketleri, 68 öğrenci olaylarıyla başlar. 68'in solcu kızları, uzun ve yağlı saçları, yıkanmamış kirli kot pantolonları, rastgele giydikleri erkek kabanlarıyla bu topraklarda tüm reform hareketlerinden daha etkili oldu; sokaktaki ciddi, kontrollü kadını rahatlaştırıp hızla laubalileştirdiler.)
geceleri devleşir çocukluk sevgilim.
neden tanrı'nın yan mahallelerde büyümüş çocukların dudak kenarlarına çok fazla; ama çok fazla tuz koyduğunu hala anlayabilmiş değilim.
aşık olma koşullarının imkansızlığı aşkı gülünçleştirir; ama imkansızlıkla baş etmek, hayat denen bu maceranın niteliğini artırır. belki de topluluk içindeki bireyin özgürlüğü, onurunun adı: aşk.
meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!
insan dilenciye gönlünden ne koparsa verir; ama işini aşkla yapana gönlünü verir.
sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.
yoksulluk ve cehalet, iyilik ve kötülük bilmez. cehalet ve yoksulluğun hiç merhameti yoktur.
mısır, lahana, hamsi. bu besinler, karadeniz'de doğan her çocuğa talihsiz bir beden veriyor. volkan gibi kavurup, enerji fışkırtan bedenini genç bir çocuğun uslandırması, kontrol etmesi mümkün değil, yürüyen bir trafo. her bir karadeniz erkeği dev bir teknoloji. bu karmaşık teknolojiyi ancak babaerkil, hiyerarşik yasaklarla bir nebze dindirmek mümkün. durmaksızın hareket eden motor gibi insanlar. bu teknolojiyi mafya, devlet yüzyıllardır kullandı. türk devleti, türk mafyası kabakçı'dan beri laz uşaklarını baş köşeye oturttu. kabakçı'dan beri osmanlı sarayı, topal osman'dan beri cumhuriyet hükümetleri korumalarını hep karadeniz'den seçti.
tabiatın tasarladığı tam bir deliliktir karadenizlinin bedeni. bitki ve hayvanlardan elde edilen besinin enerjisini hemen orada harcamak zorunda. bedenindeki gerilim o dakikada denetimden mermi hızıyla çıkar. karadenizli çocuk; ani kararlar, reflekslerle, bedenini yakan inanılmaz sıcaklığın kurbanı, kölesi olur.
zehirli bir ok iftira. ilkel insanların, ucuna zehir sürdükleri kargılarına benziyor. onur kırmaktan öte. kişiliğinizi infilak ettiriyor. bir anda patlıyorsunuz. iftira atan adamı en fazla cahillikle, yalancılıkla suçlarsınız. ama iftiranın kurbanı çok kötü durumda. daha da aşağı çekiliyor. kötülükler içinde capcanlı yaşayan en büyük felaket iftira. iftira, hızlı, derinden hemen kana karışır. iftira zehrinin rengi tamdır. ruha hızla giren bıçak gibi. iftirayı koruyan geleneksel sözler de vardır. ateş olmayan yerden duman çıkmaz. yarası olmayan gocunmaz. hikaye.
psikopat olmasaydım yazar da olamazdım; yazarlık için gerekli şey, ancak ruh hastalarına özel derin hayal gücüdür, bu hayal gücü, derin korkular ve derin aşağılık duygularıyla açığa çıkar.
insan gurbette düşünceye dalarsa meyve gibi çürür.
içinde fatih, kanuni, mustafa kemal, selçuklular, savaşlar dolu milli tarih tezlerinin ağır müfredatları mütevazı ölçülerle çekilmeli. yerine, ağırlıklı olarak ovalarımız, ürünlerimiz, akarsularımız, denizlerimiz, bitkilerimiz, ürünlerimiz ve endüstrilerimizle yepyeni bir coğrafya, yepyeni bir kültür teziyle yeni bir tarih yazmak zorundayız. imf ve kim, hangi niyetle masamıza gelirse gelsin, "bütün dünya bizi sikecek" korkusuyla götümüzü büzüp oturmaktan başka işe yaramıyor bu tarihçi ideolojiler. bu milli tarihçi, bu avcı ideolojiler, imf ve serbest piyasaya karşı oldukları bu yüzyıllık sloganlarla, ancak batı'nın kapatması, metresi, cariyesi, orospusu olurlar.
bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir. tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir.
27.08.2008
bitpazarı
nihat genç
bitpazarı, numune hastanesi'nin tam karşısında, hergele meydanı denilen mevkide, ankara'nın yıkık, dökük, geçilemeyen dar sokakları, kullanılmayan köhne evleri içinde. olur olmaz şeylere para vermeyeyim diye üstüme sadece taksi parası aldım, daha girişte hacı taşan'ın eski kasetlerini bulunca, eve yürüyerek dönmek zorunda kaldım. çok soğuk ve çok yıpranmış, üst üste yığılmış binlerce pantolon, ceket, ayakkabı, artık elbise fırçası değil, zımparayla temizleniyorlar. hepsi ihtiyar ve karışık sakallı satıcılar! inanmayacaksınız, geceliği beş yüz bin liraya dahi otel var burda. satıcıların incecik kaburga kemiklerinden farksız küçük tahta tezgahları! kurum ve toz toprakla kararmış tüm camları! eski evlerin tahtaları paramparça! bitmeyen bir gürültü! en tenha sokakları dahi incik cincik dolu, odun kömürcüsünün içinde cd satışları! bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. yalnız ihtiyarların çöp evlerini düşünün, yalnızlık duygusu derinleştikçe arama duygusu hızlanır. bin bir gece masalından felsefeye, psikiyatrinin tüm kavramlarına, her kalpten bir kırık var burda; umut, bekleyiş, sabır, biriktirme, şans, tesadüf! gel ankaralı, gel! şekli şemali hiç değişmeyen bitpazarı, tüm tarihe ve tüm uygarlığa hiç değişmeyişi ve hiç gelişmeyişiyle meydan okur. yaşlı bir kocakarının hala çalımlı bakışlı entarisini orda bulursunuz. modayla, dampingle, promosyonla, büyük hastalıklar yaşayan modern piyasaya karşı bitpazarı yorgun ve inatçı tavrıyla hala dünyada ilk kurulan pazarların tadını neşesini getirir bize! bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. ölülerin eşyalarına bu denli rağbet, ürkütücü ve şaşırtıcı. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir! burası gerçek ekonomi değil, ekonominin tiyatrosu! tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir. bitpazarında kötü yoktur. ne satıcı kötü, ne eşya kötü. ilahi bir sevimliliği vardır, piyasaların tapınağıdır bitpazarı. hayatlarımızın paryaları döndürür bu eski zaman değirmenini. eskiciler toplumun küçük bir klanı, kronik işsiz ve ayaktakımına en yakın insanlar. üç beş kuruşa eyvallah demeyen, mala tamahkar davranmayan, hızla alıp hızla elden çıkartan bu adamlar, akşama kalan maldan nefret eder, sokuverirler bir deliğe..
hiçbir işe yaramayan ama tutkuyla kapışılan bu nesneler nedir? hiçbir değeri olmayan ama aşkla çoğalttıkları bu eşyalar nedir? eşya mistisizmi! bulmanın, almanın, satmanın tarifsiz sevinci. tanrı, tarifsiz bir sevinçtir!
bitpazarı, kibir pazarıdır. herhangi birinin getirdiği mala iyi gözle bakmazlar. küçümser, önemsemez görünür, inanılmaz aşağılayıcı küçük paralar teklif ederler. satıcının yüzüne dahi bakmaz; ancak malı bir şekilde ele geçirince, o mal dünyanın en değerli eşyası oluverir. kimseye göstermek, satmak istemez, vurdumduymaz, burnu havada tuzu kuru pozlar içinde, mala dokundukça elleri titrer, ürperir. günü vakit vakit yaşarlar. malla aralarında bitmeyen ağır, koyu bir keder vardır. malın artık derin bir uykuyla ağırlaşmış gözlerini, kirli tırnaklarıyla çimcik çimcik deşip malın esrarını, markasını çözmek isterler.
kumarhaneye en yakın meslek eskicilik; dindar, tarikatçı kumarbazların yurdu. soyut kağıtların şansları değil, eşyalar işlevi ve anlamını o kadar yitirmiş, o kadar benzemezleşmiştir ki, bir saat dişlisi sinek ikiliye, bir eski ayakkabı pençesi maça üçlüsüne, bir eski telefon kabı o günü yenecek, hayat oyununu kazanacak, mutlu edecek kupa dörtlüye dönmüştür.
bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir. tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir.
ne ararsan mutlaka bulacağın bir insan bohçası bitpazarı. bulmak, bulmak, sürekli bir bulmak sevinci yaşarız orda. bitpazarı içimizde şifrelenmiş umutların gerçeğe açılan kapıları.
bitpazarı, numune hastanesi'nin tam karşısında, hergele meydanı denilen mevkide, ankara'nın yıkık, dökük, geçilemeyen dar sokakları, kullanılmayan köhne evleri içinde. olur olmaz şeylere para vermeyeyim diye üstüme sadece taksi parası aldım, daha girişte hacı taşan'ın eski kasetlerini bulunca, eve yürüyerek dönmek zorunda kaldım. çok soğuk ve çok yıpranmış, üst üste yığılmış binlerce pantolon, ceket, ayakkabı, artık elbise fırçası değil, zımparayla temizleniyorlar. hepsi ihtiyar ve karışık sakallı satıcılar! inanmayacaksınız, geceliği beş yüz bin liraya dahi otel var burda. satıcıların incecik kaburga kemiklerinden farksız küçük tahta tezgahları! kurum ve toz toprakla kararmış tüm camları! eski evlerin tahtaları paramparça! bitmeyen bir gürültü! en tenha sokakları dahi incik cincik dolu, odun kömürcüsünün içinde cd satışları! bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. yalnız ihtiyarların çöp evlerini düşünün, yalnızlık duygusu derinleştikçe arama duygusu hızlanır. bin bir gece masalından felsefeye, psikiyatrinin tüm kavramlarına, her kalpten bir kırık var burda; umut, bekleyiş, sabır, biriktirme, şans, tesadüf! gel ankaralı, gel! şekli şemali hiç değişmeyen bitpazarı, tüm tarihe ve tüm uygarlığa hiç değişmeyişi ve hiç gelişmeyişiyle meydan okur. yaşlı bir kocakarının hala çalımlı bakışlı entarisini orda bulursunuz. modayla, dampingle, promosyonla, büyük hastalıklar yaşayan modern piyasaya karşı bitpazarı yorgun ve inatçı tavrıyla hala dünyada ilk kurulan pazarların tadını neşesini getirir bize! bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. ölülerin eşyalarına bu denli rağbet, ürkütücü ve şaşırtıcı. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir! burası gerçek ekonomi değil, ekonominin tiyatrosu! tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir. bitpazarında kötü yoktur. ne satıcı kötü, ne eşya kötü. ilahi bir sevimliliği vardır, piyasaların tapınağıdır bitpazarı. hayatlarımızın paryaları döndürür bu eski zaman değirmenini. eskiciler toplumun küçük bir klanı, kronik işsiz ve ayaktakımına en yakın insanlar. üç beş kuruşa eyvallah demeyen, mala tamahkar davranmayan, hızla alıp hızla elden çıkartan bu adamlar, akşama kalan maldan nefret eder, sokuverirler bir deliğe..hiçbir işe yaramayan ama tutkuyla kapışılan bu nesneler nedir? hiçbir değeri olmayan ama aşkla çoğalttıkları bu eşyalar nedir? eşya mistisizmi! bulmanın, almanın, satmanın tarifsiz sevinci. tanrı, tarifsiz bir sevinçtir!
bitpazarı, kibir pazarıdır. herhangi birinin getirdiği mala iyi gözle bakmazlar. küçümser, önemsemez görünür, inanılmaz aşağılayıcı küçük paralar teklif ederler. satıcının yüzüne dahi bakmaz; ancak malı bir şekilde ele geçirince, o mal dünyanın en değerli eşyası oluverir. kimseye göstermek, satmak istemez, vurdumduymaz, burnu havada tuzu kuru pozlar içinde, mala dokundukça elleri titrer, ürperir. günü vakit vakit yaşarlar. malla aralarında bitmeyen ağır, koyu bir keder vardır. malın artık derin bir uykuyla ağırlaşmış gözlerini, kirli tırnaklarıyla çimcik çimcik deşip malın esrarını, markasını çözmek isterler.
kumarhaneye en yakın meslek eskicilik; dindar, tarikatçı kumarbazların yurdu. soyut kağıtların şansları değil, eşyalar işlevi ve anlamını o kadar yitirmiş, o kadar benzemezleşmiştir ki, bir saat dişlisi sinek ikiliye, bir eski ayakkabı pençesi maça üçlüsüne, bir eski telefon kabı o günü yenecek, hayat oyununu kazanacak, mutlu edecek kupa dörtlüye dönmüştür.
bitpazarlarının yalnızlık duygusuyla derin ilişkisi var. bitpazarları, kayıp zamanların kayıp eşyalarını sunar bize. alışveriş zarafetinin kovulduğu büyük pazarların, mağazaların aksine, alışverişin bir sanatçı zarafetiyle yaşatıldığı yerlerdir. tiyatro hayatın sadizmini, bitpazarı acımasız ekonominin sadizmini yok eder. ekonominin yeraltıdır bitpazarı. acımasız piyasanın hala yaşayan vicdanıdır. onurumuz kırılmadan alışveriş yapacağımız tek yerdir.
ne ararsan mutlaka bulacağın bir insan bohçası bitpazarı. bulmak, bulmak, sürekli bir bulmak sevinci yaşarız orda. bitpazarı içimizde şifrelenmiş umutların gerçeğe açılan kapıları.


