31.10.18

uzun lafın kısası

patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.

charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!

comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.


woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.


erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

29.10.18

umut devrimi

erich fromm 

devrim hiçbir zaman umutsuzluk temeli üzerine kurulmamıştır ve de kurulamaz.

yalnızca birkaç kişinin açıkça gördüğü bir hayalet dolaşıyor aramızda. şu bildiğimiz komünizm ya da faşizm hayaleti değil bu. yepyeni bir tehlike. tek amacı maddi üretimi ve maddi tüketimi en üst düzeyde gerçekleştirmek olan, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen, tümüyle makineleşmiş bir toplum şeklinde kendini gösteren korkunç hayalet.

ideolojiler ve kavramlar çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. sağ ve sol gibi, komünizm, kapitalizm gibi geleneksel kalıplar anlamlarını yitirdiler. insanlar kendilerine yeni bir yön, yeni bir felsefe, fiziksel ve tinsel açıdan ölümün önemini değil de yaşamın önemini konu alan yeni bir felsefe arayışı içindeler.

"yaşayan her şeye katılan kişi için vardır umut." (eski ahit)

umut ve inanç, yaşamın temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoyu bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.

hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

insan ve toplum, umut ve inanç edimi içinde, her an diriltilmektedirler. her sevme edimi, her farkındalık ve tutku edimi diriliştir. her durgunluk edimi, doymakbilmezlik, bencillik edimi ölümdür. varoluş her an bizi diriliş ve ölüm seçenekleriyle karşı karşıya getirir. her an bir yanıt veririz, birini seçeriz. bu yanıt, söylediğimiz ya da düşündüğümüz şeyde değil, ne olduğumuzda, nasıl bir edimde bulunduğumuzda ve nereye doğru hareket etmekte olduğumuzda yatmaktadır.

akılcı sevgi, kişi ile bir başka kişi arasında çok yakın ilişki oluşturan, aynı zamanda da onun bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumasına engel olmayan sevgidir.

umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

alfred north whitehead: mantığın işlevi, yaşama sanatını geliştirmektir.

insanoğlunun bilinçlilik için ödediği bedel güvensizliktir.

insanoğlu, kendi evriminin üst aşamasına varmadığı sürece öndere gereksinme duymuştur ve her zaman için kralın, tanrının, babanın, padişahın, rahibin yasallığını kanıtlayan düş ürünü öykülere inanmaya dünden hazır durumda olmuştur. bu önder gereksinmesi, günümüzün en bilgili, en aydın toplumlarında hâlâ vardır.

geçmiş tarih boyunca sanatçılar saray dalkavuğu olagelmiştir. hakikati kendine özgü ama toplumsal açıdan kısıtlı sanatsal biçimde sundukları için doğruyu söylemelerine izin verilmiştir.

hırs, insanları belli bir amaca ulaşmaya dürten arzuların ortak özelliğidir. hırstan yoksun bir duyguda insan dürtülmez; edilgin değil, özgür ve etkindir.

insanoğlunun tarihi boyunca yarattığı bütün duygular arasında, yalnızca insan olmanın katışıksız niteliğini yansıtma açısından sevecenliği aşan hiçbir duygu yoktur.

siyasal özgürlük, tam anlamıyla insan olma durumunun gelişmesine katkıda bulunduğu ölçüde insan özgürlüğünün bir koşuludur.

eğer insan edilgin, sıkkın ve duygusuzsa, ve tek yönlü bir mantığa sahipse kaygı, ruh çöküntüsü, kişiliksizleşme, yaşama karşı umursamazlık ve şiddet gibi patolojik belirtiler geliştirir.

robert h. davis'in etkileyici bir yazıda dile getirdiği üzere, "elektronikleştirilmiş bir dünya uzun vadede akıl sağlığına rahatsız edici etkilerde bulunur."

toplumumuzdaki en hastalıklı özelliklerden biri de insanı, kendi toplumunun meselelerine, çalıştığı kuruluşa ve hatta daha gizli olmakla birlikte kendi kişisel meselelerine etkin olarak katılma fırsatından yoksun bırakma eğilimidir.

karşılanmamış maddesel gereksinimlerin bulunmaması halinde insanla insan arasındaki sorunların, çatışkıların ve trajedilerin bulunmayacağı varsayımı, çocukça bir düştür.

eğitimle seçmenlerin siyasal görüşü arasında çarpıcı bir ilişki vardır. en az bilgilendirilmiş seçmenler daha çok akıl dışı, fanatik çözümlere kaymakta, eğitimli olanlarsa daha gerçekçi ve akılcı çözümlere eğilim göstermektedirler.

şimdiki anlamıyla mutluluk, insan varoluşunun doluluğuna eşlik eden bir koşulu değil de yüzeysel bir doymuşluk halini ifade etmektedir. mutluluğun, sevincin yabancılaşmış biçimi olduğu söylenebilir.

insanlar artık yaşamı sürdürme sanatıyla uğraşmayı bıraktığında, her türden zihinsel kültüre, ahlaksal ve toplumsal gelişmeye, yaşama sanatını geliştirmeye her zamankinden fazla yer verilebilecek ve yaşama sanatını geliştime olasılığı da her zamankinden fazla olacaktır.

dostoyevski: tanrı yoksa her şey mümkündür.

insanın gelişmesi için kendi beninin dar duvarlarını, hırsını, bencilliğini, türdeşlerinden ayrı olma durumunu, yani temel yalnızlığını aşması gereklidir.

abbe pierre: bugün önemli olan, inananlarla inanmayanlar arasındaki ayrım değil, umursayanlarla umursamayanlar arasındaki ayrımdır.

dinler genellikle olağanüstü zeki, az rastlanır, karizmatik kişilerce kurulur.

yaşam kararsız ve tutarsızdır, yarının neler getireceği bilinemez. yaşamı yaşamanın tek yolu, onu mümkün olduğunca ve elden geldiğince korumaktır.

aristoteles: olası olmayanın gerçekleşmesi, olasılığın sınırları içindedir.

eğer fikir insanlara seslenebilirse en güçlü silahlardan biri haline gelir. çünkü onlarda heves, adanmışlık yaratır. insan enerjisini artırır ve yönlendirir. önemli olan fikrin bulanık ve genel değil, özgül, aydınlatıcı ve insanın gereksinmelerine uygun olmasıdır.

inanç ve umut sahibi kişiler genellikle gerçekçi değillerdir. gerçekçilerdeyse inanç da umut da pek bulunmaz.

hiçbir şeye karşı bir amaç beslemiyoruz ya da her şeye karşı amaçsızlık içindeyiz. karar verme sorumluluğundan yoksun bırakılışımızın yarattığı edilginlik yüzünden tinsel ölüm tehlikesiyle ve ayrıca nükleer silahlarla yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

eski ahit peygamberlerinin karşı olduğu putlar; taştan, ağaçtan yapılma putlar ya da ağaçlar, tepelerdi. günümüzün putlarıysa liderler, kurumlar, özellikle de devlet, ulus, üretim, yasa ve düzen ile insanın ürettiği her şeydir. insanın tanrıya inanıp inanmadığı, putları yadsıyıp yadsımadığı sorunu yanında önemsiz kalmaktadır.

lao-tzu

eduardo galeano

lao-tzu mavi bir öküzün sırtında dolaşırdı.

ateşle suyun birbirine karıştığı gizli yere çıkan çelişki yollarını kat ederdi. 
çelişkinin içinde hem her şey hem de hiçbir şey, hem yaşam hem de ölüm, hem yakın hem de uzak, hem önce hem de sonra birlikte bulunuyordu.

köylü filozof lao-tzu'ya göre bir ulus ne kadar çok zenginse, o kadar çok fakirdi. ve savaşı tanıdıkça barışın öğrenileceğine inanıyordu, zira zafer acının içinde yaşıyordu:

"her eylem tepkileri beraberinde getirir.

şiddet her zaman geri teper.

orduların kamp yaptıkları yerlerde sadece böğürtlen ve diken biter.

savaş açlığı çağırır.

fetihten zevk duyan kişi, insan acısından zevk duyan kişidir.

savaşta öldürenler, her fethetmeyi bir cenaze töreniyle kutlamalıdırlar."

27.10.18

kuru gürültü

william shakespeare 

alçak sesle konuşun aşktan söz ederken.

ne gariptir şu insanoğlu! pantolonuyla yeleğini giyer de aklını evde unutur.

aşk törenleri tamamlanıncaya kadar zaman koltuk değnekleriyle yürür.

diş ağrısına sabırla katlanan bir filozof görmedim.

köpeğimin bir kargaya havlaması, bir erkeğin aşk yeminlerinden daha hoş gelir kulağıma.

sel kabarıp taşmıyorsa taş köprüye ne hacet! armağanın en güzeli işe yarayandır.

sevgim birden alevlenmiş görünmesin diye sözü biraz uzattım.

harman sonu, mevsimi iyi kollayanındır.

onun gölgesinde boy veren gül olacağıma çalılıkta biten ısırgan olayım. riyakarlıkla sevgi dileneceğime herkes beni hor görsün.

yanlış bir kavgada doğru yiğitlik olmaz.

ne tuhaf değil mi, bir başkası aşka duçar olunca nasıl şaşkına döndüğünü gören, böyle çılgınlıkları alaya alan bir adam, aşk kapısını çalmasın, nasıl el alemin maskarası oluyor!

aşk beni salak yapamaz. bir kadın güzelmiş, sıkı dururum. bir başkası akıllıymış, kılım kıpırdamaz. bir başkası erdemliymiş, umrumda olmaz. bütün erdemler bir kadında toplanmadıkça gözüme giremez. önce zengin olacak, bu kesin. güzel değilse yüzüne bakmam. akıllı değilse yanına varmam, iffetsizle işim yok. iyi huylu olacak, ne yapmalı güzel huy olmayınca! soylu değilse üstünde durmam, bir melek olsa bile. sözü sazı çekilir bir hatun. saç rengi kudretten.

kötü sözler nasıl zehirler sevgiyi, bilen bilir.

kendine bir eş bul derim, bir eş bul. unutma ki, bastonların en alası ucuna bir boynuz takılanıdır.

içi yananlar, yürek yangınına lafla merhem olmaktan, çılgınlığı ipek urganla bağlamaktan vazgeçerler.

ey kader, ağır elini çekme üstünden.
ey ölüm, ayıbını ört, sakla gözlerden.

akıllı adamlar arasında kendini övene ancak yirmide bir rastlanır. bu eskidendi. insanın kendini öven iyi komşuları vardı. bu zamanda ölmeden kendi mezar taşını dikmezsen; çan sesleri dinmeden, geride bıraktığın dulun gözyaşları kurumadan unutulur gidersin. bir saat vaveylayı koparırlar, bir çeyrek saat salya sümük akıtırlar. bunun için akıllı adam, vicdanı rahatsız olmazsa, kerametini kendi ilan eder, meziyetlerini kendi göklere çıkarır.

senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

25.10.18

albert caraco

ışık ergüden 

"ahir zaman"; hem "yeni, son" anlamında, hem de "dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar" anlamında bir ibaredir.

caraco bu iki anlama da denk düşen bir yazar, düşünür. keza, "sınıflandırılamaz"; tıpkı öncelleri gibi, bütün nihilist fikir ve düşünürler, schopenhauer, nietzsche, hatta malthus, cioran. nevi şahsına münhasır şahsiyetler, düşünürler. insanlığın artık rastlamadığımız bir soyu.

yaklaşık dört yüz yıldır türkiye'de yaşayan sefarad bir ailenin oğlu olarak 10 temmuz 1919'da -sürgünler ve göçler zamanında- istanbul'da doğmuş albert caraco. önce orta avrupa'ya -viyana, prag, paris- göç etmiş caraco ailesi, sonra ikinci dünya savaşı arifesinde, nazi tehdidi karşısında güney amerika'ya.

albert caraco'nun mutlak anlamda yazıya adanmış, münzevi yaşamında biyografinin ne kadar önem taşıdığı yine ancak eserlerine bakılarak anlaşılabilir. ama savaş sonrası paris'ine geri dönüşünün onda yarattığı yıkım ve felaket duygusunu, insanlığa dair umutsuzluğunu şahsi kararıyla ölçebiliriz: intihar kesin ve tek sondur. ancak ailesini üzmemek için, bunca yıkımın üzerine bir de bunu eklememek için erteler.

önce annesi ölür. "bayan anne"nin ölümünün hemen ardından yazdığı post mortem, doğmuş olmanın nafile ve telafisiz duygusunun en yeğin ve yoğun anlatılarından biridir: anneden nefretin ve anne sevgisinin incelikli, ender anlatılarından biri. sonra baba ölür. artık daha fazla bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır: albert caraco, babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar eder (eylül 1971).


bu kadar rasyonel ve tartışmasız, kesin bir hayatın tartışmasızlığından geriye çok sayıda yayımlanmış -ve okuyucu bulamamış- ya da hiç yayımlanmamış sayısız eser kalmıştır. çünkü caraco, yıllar öncesinden kararlaştırdığı intihar -ve ölüm- anını beklerken, tek iş olarak, düzenli ve sistematik olarak yazar; başka bir şey yapmaz, sadece yazar, her gün aynı saatlerde, altı saat yazar, tek bir düzeltme yapmadan yazar, inzivayı -ve dünyayı- yaşar.

hayatından anlayabiliriz: çok kültürlü, çok dilli biridir caraco. ama bir eseri sınıflandırılamaz yapmaya bu kadarı yetmez elbette. yirminci yüzyılın son peygamberi caraco'nun eserinden rahatsız edici hakikatler birer havai fişek gibi fırlar ve patlar. bu fişeklerin soğukluğu, doğrudanlığı, berrak karamsarlığı az rastlanır türdendir. ne nietzsche'de ne de cioran'da rastlarız böylesine.

caraco acı gerçekleri çarpar yüzümüze; hem de klasik yazarlara özgü bir sadelik ve akıl gücüyle. o bir nesnellik fanatiğidir. guy debord'u andıran -doğru çıkan- bir kehanet gücü vardır. bedduası ve laneti nesneldir: ürememize, üretmemize ve tüketmemize itiraz eder. dünyanın sonunu hazırlayan şehirlerimize, üst üste koyduğumuz beton yığınlarına, budala politikacılara ve yok olmaya mahkum kitlelere, sürüleredir onun laneti; böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara; bu yüzden de doğrudur.

kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın hissetse de, geleceğe dair mutlak umutsuzluğu, felaket beklentisi onu geçmişe, reaksiyoner -ikili anlamda: tepkici ve gerici- tavra da yöneltir; kimi ibarelerini monarşi yanlısı hatta ırkçı olarak görebiliriz; ama şimdiki zamana dair yaşadığımız acı gerçeği burada ayırt etmemek imkansızdır.

dünyada en çok sevdiği şeyin, uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki. sınıflandırılamazlık, bu genelleşmiş nefretin ve nerede duracağı belli olmayan sorgulamanın insanda yarattığı tedirginliğin de karşılığıdır.

cinsellikten yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazmış, şu ana dek yirmi iki ciltlik eseri yayımlanmış bir yazar olan, ancak pek az tanınan, pek az okunan, tanınmayı ve bilinmeyi ise hem içerik hem de biçim bakımından hak eden albert caraco'nun eserinin en özlü kısmı olan kaos'un kutsal kitabı ideal bir saldırı malzemesi, bir dinamit, bir tahrip kalıbıdır: yoğun, kısa, esinli, terörist, sert, kehanet dolu, provokatif, karanlık, gizli -ve yeterli.

insan katmanlarında gezinen aşırı ahlakçı caraco bir kıyamet habercisidir, yıkım ve felaket kehanetinde bulunur. nietzsche gibi o da ebedi tekerrürden söz eder. kaynağa geri dönüş, ona göre dişi ilkenin egemen olmasıdır. ama onu yeryüzüne bağlayan tek şey edebiyattır. kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma düşünürü, bir ansiklopedist, bir bilgin olan caraco'nun karanlık nihilizminin ürünü olan kesinlikle karanlık, karamsar, insandan kaçan kitapları, hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermez.

her türden ırkçılığın ve fanatizmin yükselişine tanık olduğundan, her türden hümanizmin imkansızlığını açıkça belirttiğinden dayanması güç, okunması güç -ama mükemmel bir dilde yazılmış- bu kitaplar, özellikle de kaos'un kutsal kitabı, felsefeden ziyade bir ahlak ve tarih kitabıdır. çağdaş dünyanın karanlık ve umutsuz, aynı zamanda peygamberce bir teşhisi, mutlak sonun kesin çağrısı olarak okunabilir.

en sonuncu ve en radikal ahlakçının, öfkeli beddualarla dolu, kısa fragmanlardan oluşan bu kitabı, bir tür kutsal kitap, kıyamet deyişi olarak okunabilir; ama daha ürkütücü; çünkü gerçekçidir. -çünkü zaman dışı bir yerden konuşur caraco. kendini herkesin, her şeyin, politikanın, çıkarın, zamanın dışına yerleştiren, başka bir yerden konuşan biri.

bu sesin karşılık bulmadığını söylemek için henüz erken. aykırı, irkiltici seslerin reddedildiğini, yok sayıldığını biliyoruz. caraco'nun sesi de bize insan denen canlının doğa karşısındaki fuzuli varlığını, yokluğunun doğayı hiç ilgilendirmeyeceğini, belki de rahatlatacağını hatırlatan, bizi haddimizi bilmeye, boyumuzun ölçüsüyle davranmaya davet eden ender metinlerdendir.

insan, tanrı olmasa da edebini takınabilir, takınmalıdır. az sayıda kişinin okuduğu metinlerde edep duygusu, insanlık kadar eski ve ezoterik bir bilgi hep saklıdır; kaos'un kutsal kitabı da bunlardan biri.

23.10.18

mutluluğun tarihi

yuval noah harari 

nietzsche'nin de söylediği gibi, yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir. buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

her çağda ve her kültürde, insanlar aynı zevkleri ve acıları hissetse de, bu deneyimlere atfettikleri anlamlar muhtemelen büyük ölçüde farklılık gösteriyordu. eğer öyleyse, mutluluğun tarihi biyologların sandığından çok daha çalkantılı olabilir. bu çıkarım modernitenin lehine değildir. yaşamı gündeliğe göre değerlendirirsek orta çağ insanlarının daha zor zamanlar geçirdiğini söyleyebiliriz; ama öbür dünyadaki ebedi mutluluğa inandılarsa, uzun vadede mutlak ve anlamsız bir unutuluştan başka bir beklentisi olmayan modern seküler insana kıyasla hayatlarını çok daha anlamlı ve değerli görmüş olmaları muhtemeldir. orta çağ insanlarına öznel mutluluk anketleri yapılıp "hayatınızdan memnun musunuz?" diye sorulsa çok daha yüksek puanlara ulaşabilirlerdi.

yani orta çağ atalarımız, ölümden sonraki hayatla ilgili kolektif sanrılarına bir anlam yükledikleri için mi daha mutluydular? evet. kimse fantezilerine karışmadıktan sonra neden olmasınlar ki?

tamamen bilimsel bir bakış açısıyla bilebildiğimiz kadarıyla insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. insanlar belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. dünya yarın patlayarak yok olsa evrende hiçbir değişiklik olmazdı; tahmin edebileceğimiz kadarıyla insanların kendilerine dair anlam arayışı ve öznelliklerinin eksikliği de pek hissedilmezdi. bu yüzden, insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.

orta çağ'daki insanların hayatlarında bulduğu öbür dünyaya ilişkin anlamlar modern hümanist, milliyetçi veya kapitalistlerin buldukları anlamdan daha gerçek dışı değildi. insanlığın bilgi birikimini artırdığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen bilim insanı, ana vatanı korumak adına savaştığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen asker ve anlamı yeni bir şirket kurmakta bulan girişimci, orta çağ'da yaşayan ve eski metinleri okuyup kutsal savaşlara katılan veya yeni bir tapınak yapan muadillerinden daha mantıklı değildir.

bu yüzden mutluluk belki de, bir insanın anlamla ilgili sanrılarını, hakim kolektif sanrılarla uyumlu hale getirmesidir. kişisel hikayelerimiz etrafımızdakilerin hikayeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu ileri sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz. bu aslında oldukça üzücü bir sonuç: mutluluk gerçekten kendi kendini kandırmaya mı bağlıdır?


mutluluk anketleri mutluluğumuzu, kendi öznel değerlendirmemizle ve mutluluğun peşinden koşmayı belirli bir duygu durumunu yakalama çabasıyla ilişkilendirirler. buna karşılık budizm gibi pek çok geleneksel felsefe ve dini akımdaysa mutluluğun sırrı kendinizle ilgili gerçeği bilmektir, gerçekten kim veya ne olduğunuzu anlamaktır. çoğu insan yanlış biçimde, kendilerini duyguları, düşünceleri, sevdikleri ve sevmedikleriyle tanımlar. öfke hissettiklerinde "ben öfkeliyim, bu benim öfkem." diye düşünürler. tüm yaşamlarını bazı duygulardan kaçınmaya ve başka duyguların peşinden koşmaya harcarlar. duygularıyla aynı şey olmadıklarını, bazı duyguların peşinden durup dinlenmeden koşmanın insanı nasıl sefil hale getirdiğini görmezler.

eğer böyleyse mutluluğun tarihi konusundaki anlayışımız tamamen yanlış yönlendirilmiş demektir. belki de insanların beklentilerinin gerçekleşmesi ve keyifli duygular hissetmeleri o kadar da önemli değildir. asıl mesele insanların kendileriyle ilgili gerçeği bilip bilmemeleridir. günümüzde insanların bunu eski avcı toplayıcılardan veya orta çağ köylülerinden daha iyi anladığına dair elimizde herhangi bir kanıt var mı?

akademisyenler mutluluğun tarihini incelemeye sadece birkaç yıl önce başladı; hâlâ ilk hipotezlerimizi formüle etmekle ve uygun araştırma yöntemlerini aramakla uğraşıyoruz. daha yeni başlamış bir tartışmayla ilgili kesin sonuçlara varmak için henüz çok erken, şu aşamada önemli olan şey doğru soruları sormak ve mümkün olduğunca farklı yaklaşımlardan haberdar olmak.

tüm bu çalışmaların en önemli bulgusuysa mutluluğun zenginlik, sağlık hatta topluluk gibi ölçülebilir koşullara bağlı olmadığıdır. mutluluk daha ziyade somut durumla soyut beklentiler arasındaki ilişkiye bağlıdır. eğer bir kağnı istiyorsanız ve kağnıyı alabiliyorsanız memnunsunuzdur, ferrari isterken ancak ikinci el bir tofaş alabiliyorsanız yoksunluk hissedersiniz. bu yüzden lotoyu tutturmak uzun vadede insanların mutluluğu üzerinde çok ciddi bir araba kazasıyla aynı etkiyi yaratabiliyor. durumumuz iyileşince beklentilerimiz yükseliyor ve sonuç olarak nesnel koşullarımızdaki büyük gelişmeler bile bizi memnuniyetsiz kılabiliyor. koşullar kötüleşince beklentiler iyice azalıyor ve ciddi bir hastalık bile bizi önceki halimizden daha mutsuz etmiyor.

bunu anlamak için psikologlara ve birtakım anketlere gerek olmadığını düşünebilirsiniz. binlerce yıl önce yaşayan peygamberler, şairler ve filozoflar zaten elinizdekilerden memnun olmanın, daha fazlasını elde etmekten çok daha önemli olduğunu söylemişlerdi. belki de öyle; ama bu kadar çok sayıyla ve tabloyla desteklenen modern araştırmaların eskilerin vardığı sonuca varmaları yine de güzel.

21.10.18

oyun arası

robert musil

kentler de insanlar gibi yürüyüşlerinden tanınırlar.

ciddi bir vatansever, vatanını asla en iyi vatan saymak hakkına sahip değildir.

para için değil ama sevildiği için yapılan her meslekte bir an gelir, tırmanan yıllar sanki bir hiçliğe uzanıyormuş gibi gözükür.

modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyor. o halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalı.

insanın, bütünün düzeni için çaba harcayacak yerde, kendi yararı için kötüden kaçınması ve iyi olanı yapması, bir anlamda vicdan bağlamında ve asıl sorun pahasına vakitsiz girişilmiş bir hesaplaşmadır, bir tür kısa devredir, bireysel alana kaçıştır.

ne yazık ki, alışılmadık sayıda insan günümüzde yine alışılmadık sayıda insana düşmanlık duymaktadır.

yarışmadan birkaç gün önce antrenmanların kesilmesi gerektiğini her sporcu bilir. bunun tek nedeni, kasların ve sinirlerin, aralarına irade, amaç ve bilinci almaksızın ve hiçbirinin söz sahibi olmasına izin verilmeksizin, kendi aralarında son kararları vermelerini sağlamaktır.

aşk da insanları aklın kollarından alıp gerçek anlamda dipsiz bir boşluğa itmesi nedeniyle, dini ve tehlikeli yaşantılar arasında yer alır.

her şeyi soğukkanlılıkla hesaplayabilen insanlar bile, hayatlarında, kendilerine yarar sağlayan insanları ve koşulları gerçekten derinliğine duyumsayabilenlerin yarısı kadar bile başarı kazanamazlar.

sporun, çok dikkatle paylaştırılmış, genel bir nefretin yarışmalara yöneltilen tortusu olduğu söylenebilir.

hiçbir şey, insanın belli bir kişisel hedefe varmakta direnme gibi bir misyonunun bulunduğuna inanma cüretini göstermesi kadar ortak gücün boşuna harcanmasına yol açmaz.

insanın, yüce saydığı her konuda kendi makineleriyle bağdaşmayacak ölçüde eski kafalı davrandığının bilincine varması, küçümsenebilecek bir talih değildir.

19.10.18

tanrı'nın sırdaşı

comte de volney

yeryüzünde kendilerine "tanrı'nın sırdaşı" diyen kalpazanlar türedi. bunlar, "biz halkların yol göstericisiyiz." diye ortaya çıkıp yalana, hak duygusunun yok olmasına neden oldular. anlamsız ya da gülünç işleri değerlendirdiler. birtakım sözler söylemeyi, birtakım adları hecelemeyi erdem diye gösterdiler. kimi zaman etlerle içkilerin belli günlerde yenilip içilmesini günah saydılar.

yahudi, sebt günü ölür de çalışmaz. pers, boğulup gider de soluğuyla ateşi üfürmez. hintli, inek tezeğiyle tenini ovuşturup gizemli bir tavırla "aum" demekte en yüce yetkinliği bulur. kollarıyla başını yıkamakla her şeyi onardığına inanan müslüman, kılıcı elinde, yıkanmaya dirsekten mi yoksa parmak ucundan mı başlamalı diye kavgaya tutuşur. hristiyan, süt ya da tereyağı yerine içyağı yerse kendini ilence uğramış sayar.

ey yüce ve gerçekten göğe dayanan öğretiler! şehitliğe ve havariliğe yakışır yetkin ahlak kuralları! bu eşsiz yasaları, yabanıl halklara, uzaklardaki uluslara öğretmek için denizler aşacağım. onlara diyeceğim ki:

"doğanın çocukları! bu cehalet yolunda daha ne denli yürüyeceksiniz? dinin, ahlakın gerçek ilkelerini daha ne zamana dek tanımayacaksınız? uygar ülkelerdeki bilgili ve sofu halklardan gelin de ders alın! onlar size, tanrı'ya yaranmak için, yılın kimi aylarında, bütün gün aç susuz, nasıl eriyip bitmek gerektiğini; komşu kanının nasıl akıtılacağını, sonra da kurallarına uygun bir abdest alıp kelime-i şehadet getirerek insanın nasıl günahtan kurtulacağını; komşu malının nasıl çalınacağını; işi el malını yutmak olan bazı adamlarla bu malı paylaşarak nasıl günah çıkarılacağını öğretecekler."

ah! insanın yalanını şimdi anlıyorum. tanrılık için çizdiği tabloyu gördükten sonra, "hayır, hayır!" dedim; "insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek aklına iktidarsızlık damgasını vurdu, kavrayışının saçmalıklarına 'tanrı'nın gizemi' adını verdi."

17.10.18

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


ey tutkunun, saygının ve sevginin bildiği
ve gökteki yüceliği simgeleyen varlıklar
ey doğuştan alaycıları insan çabalarının

yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
her şeyin değiştiğini
ve yitip gittiğini birer birer
pençe gibiydi elleri, su boylarındaki
dikenli ağaçlar gibi
bükülmüştü dizleri
yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
güzel olan ne varsa yitip gidermiş
sular gibi

neden suçlayayım onu günlerimi kararttı diye
ya da son günlerde birtakım kendini bilmezlere
isteklerine denk yürekleri olsaydı eğer
saldırganlığın en belalısını öğreteceği
ve birbirine katacağı için ortalığı
soyluluğun ateş gibi yalınlaştırdığı aklı
ve gerili bir yay gibi güzelliğiyle
onun gibi soylu, tek başına ve kararlı
bu çağda eşine rastlanmayan bir kişiyi
hangi güç köşesinde tutabilirdi elleri bağlı
ne yapabilirdi böyle biri olduğuna göre
bir başka troya var mıydı yakıp yıkacağı

orada atların yarıştığı çayırlarda
aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç
atlılar dörtnala atlarının sırtında
yüreği ağızlarında arkadan bakanların

bizim de seyircilerimiz vardı eskiden
dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren
yoldaşlık ederdik binicilerle
yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin
kesik soluklarıyla buğulanmadan

sürdürün türkünüzü
bir yerde doğarken yeni bir ay
göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını
duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
yeryüzü hep delikanlı çünkü
sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi
ve insanlar olacak bizi yüreklendiren
atını sürüp gidenlerden

her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
gün olur bir kadının yüzü ya da daha kötüsü
çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun
şimdi daha kolayı yok
elimin alıştığı bu işten
gençken metelik vermezdim türkülere
sazını çalmaz mıydı ozan
kılıç kında beklercesine
razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek
balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya

sen dans et orada kıyıda
senin ne umurunda
rüzgar ya da kükreyen sular
savur tuzlu damlalarla ıslanan
saçlarını havaya
gençsin, nereden bileceksin
soytarının zaferini ya da aşkın
ele geçer geçmez yitirildiğini
en iyi çalışanın ölüp gittiğini
bütün demetlerin dağıldığını
neden korkacakmışsın sen
rüzgarın acımasız uğultusundan

kimse söylemedi mi sana o korkusuz
seven gözlerin daha uyanık olmalı diye
ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız
olduklarını yanarken pervanelerin
ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen
ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz

ah, ne verilse almaya hazırsın sen
ve bütün dünya dost senin gözünde
annen gibi sen de çekeceksin
sen de öyle incineceksin sonunda
ama ben yaşlıyım, sen gençsin
ve barbarca bir dille konuşuyorum ben

ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekimin alacakaranlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

birinin güzel bir yüzü vardı
sevimliydi öteki ikisi üçü
ama neye yarar sevimlilik
ve güzel yüz? çünkü ancak
bir gece biçimini koruyabilir
üzerlerinde yatan tavşanın
dağlarda biten otlar

ne korkar, ne de umutlanır
ölmekte olan bir hayvan
insansa her şeyden korkarak
umut içinde bekler sonunu
kaç kez ölmüştür de o
kaç kez dirilmiştir yeniden
yiğit ve onurlu bir insan
yüz yüze gelince katilleriyle
şöyle alaycı bir bakış fırlatır
soluğunu keseceklere
ölümü iliklerine kadar tanır o
çünkü insandır ölümü yaratan

masumların ve güzellerin
tek düşmanıdır zaman

yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

bir yoksul bedevinin çadırındaymışız gibi
bir zamanlar en olmadık düşlerin yaşanarak
artık tarihe karıştığı bir yerde dolaşıyoruz şimdi

son romantiklerdik biz, konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa 
halkın kitabına, en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

emek çiçek açmış ya da dans ediyor
bedenin ruhu sevindirmek için incinmediği
güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin
gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde

ey kökleri derinde çiçek açan kestane ağacı
yaprak mısın, çiçek mi, yoksa gövde mi
ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış
nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden

15.10.18

yan etkiler

woody allen

insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.

dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.

insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.

siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.

bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?

bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.

insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.

soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.

kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.

acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?

modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.

insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

13.10.18

din

thomas hobbes

dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

şu dört şey dinin doğal kökenini oluşturur: hayaletlere inanmak, ikincil nedenleri bilmemek, korkulan şeylere bağlılık ve geçici şeyleri haberci olarak kabul etmek. bunlar, insanların çeşitli hayal güçleri, muhakeme yetenekleri ve duyguları nedeniyle, o kadar farklı törenlere yol açmışlardır ki bir insan tarafından kullanılanlar bir başka insan için genellikle gülünç olmaktadır.

görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekan tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur.

şimdiye kadar olmuş veya bundan sonra olacak şeylerin nedenleri olduğundan emin olunduğu için, korktuğu kötülüklerden kendini sakınmak ve arzu ettiği iyilikleri elde etmek için devamlı çabalayan insanoğlu, mutlaka sürekli bir gelecek endişesi içindedir.

böylece her insan, özellikle aşırı ihtiyatlı olanlar, prometheus'unkine benzer bir durumdadırlar. çünkü, kelime anlamı olarak dilimize çevrildiğinde "basiretli, geleceği gören adam" demek olan prometheus, görüş alanı büyük bir yer alan kafkas tepesine bağlanmıştı ve burada, onun karaciğeri ile beslenen bir kartal, onun geceleyin yenilenen karaciğerini gündüz yiyordu. yani gelecekten kaygı duyduğu için çok ileriye bakan bir insanın kalbi, bütün gün, ölüm, yoksulluk veya başka bir felaketin korkusuyla tükenip durur. ve sadece uykuda iken bu insan huzura kavuşabilir veya kaygı dolu kalbi dinlenebilir.

işte bu yolladır ki, insanların hayal gücünün sayısız çeşitlemelerinden, bu dünyada sayısız türde tanrılar yaratmışlardır. işte görülemeyen şeylerden duyulan bu korku, herkesin din dediği şeyin; ve, başkalarından farklı biçimde o güce tapanlar veya ondan korkanlarda bulunan batıl inancın doğal kökenidir.

şeylerin doğal nedenlerini pek az araştıran veya hiç araştırmayanlar, onlara bu kadar çok iyilik veya kötülük yapma gücüne sahip olan şeyin ne olduğunu bilmemekten gelen korkuyla, çeşitli türden görünmez güçler varsaymaya ve kendilerini bunlara inandırmaya ve kendi tahayyüllerinin önünde huşu içinde durup zor durumlarda bunların yardımına sığınmaya; ve ayrıca, başarılı oldukları vakit, onlara şükranlarını sunmaya eğilimlidirler. böylece, kendi hayallerinin ürünlerini kendi tanrılarına dönüştürürler.

dinin bu başlangıcını tespit etmiş olanlardan bazıları, bunu beslemiş, süslemiş ve yasa haline getirmişler ve ona, gelecekteki olayların nedenlerine ilişkin kendi uydurdukları görüşleri eklemişler, böylece başkalarına hükmedebileceklerini ve kudretlerinden en büyük faydayı elde edebileceklerini ummuşlardır.

merak veya nedenleri bilme isteği, insanı, sonuçların düşünülmesinden nedenleri aramaya götürür ve ayrıca, nedenlerin de nedenlerini. insan, böylece, zorunlu olarak, daha önceki başka bir nedene dayalı olmayan ezeli bir nedene varır. insanlar buna tanrı derler. dolayısıyla başı ve sonu olmayan bir tanrı'nın var olduğu inancına yönelmeksizin, doğal nedenlerin derin bir araştırmasını yapmak mümkün değildir.

ancak insanlar, kafalarında, onun doğasına uygun bir tanrı fikrine sahip olamazlar. çünkü, söz gelimi, insanların kendilerini ateşle ısıttıklarını söylemelerini işiten ve kendisi de ateşle ısınan, doğuştan kör bir adamın, insanların ateş dedikleri bir şeyin var olduğunu ve hissettiği şeyin nedeni olduğunu kolayca kavrayabilmesi ve bundan emin olabilmesi fakat onun nasıl bir şey olduğunu tasarlayamaması; veya onu gözleriyle görenler gibi, kafasında ona ilişkin bir fikre sahip olamaması gibi; insanlar da, bu dünyadaki gördükleri şeylere ve onların hayranlık verici düzenine dayanarak, bütün bunların tanrı denilen bir nedeni olduğunu kavrayabilir. fakat kafasında ona ilişkin bir fikir veya imaj oluşturamazlar.

bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir. ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır.

yine bu yüzden, numa pompilius, romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir. ve peru krallığının ilk hükümdarı ve kurucusu, kendisi ve karısının güneş'in çocukları olduğunu iddia etmiş ve muhammed ise, yeni dinini kurmak için, güvercin kılığındaki kutsal ruh ile konuştuğunu iddia etmiştir.

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar. üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan romalılar, roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun. ayrıca, tanrı'nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden yahudiler'in dini dışında, roma'da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz. işte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.

saçma veya yanlış beyanların, evrensel olmaları halinde, anlaşılma imkanı yoktur; yine de pek çok insan, sözcükleri usulca tekrarladıkları yahut iyice kafalarına yerleştirdikleri vakit onları anladıklarını sanırlar.

insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

11.10.18

pis moruğun notları

charles bukowski

kıç, cinselliğin ruhunun aynasıdır.

profesyonel fahişe, "mezara dek çalış ve didin" felsefesi üzerine kurulu amerikan tarzı yaşama açık bir tehdittir. fahişe, amcığın değerini düşürür.

aşk biraz anlam içeren bir yoldur, seks ise yeterince anlamlıdır.

kadınların istediği asla duyarlılık değildir. tek istedikleri, önemsedikleri birinden duygusal intikam almaktır. kadınlar aptal hayvanlardır aslında; ama erkeğin üstünde öylesine yoğunlaşırlar ki erkek başka şeyler düşünürken onu bozguna uğratırlar.

bütün kadınlar arkadaştılar, iletişim kuruyorlardı, doğrudan ya da ruhsal ya da erkeklerin anlayamayacağı, sadece kadınlara özgü bir biçimde; buna biraz da dış bilgi ekledin mi hiç şansı yoktu zavallı erkeğin.

basit öfkeler basit yarıklar gibi ekim güneşinde yok olurlar.

bazı erkekler kadınlarla ilişki yürütmekte başarılıdırlar. ben hiç beceremedim. çok sıkıcı bir şey ilişki. bittiğinde gerçekten düzülmüş hissedersin kendini.

hiçbir erkeğin bedeline katlanamayacağı kadınlar vardır; ama birinin bıraktığı yerden devam edecek bir keriz vardır mutlaka.

zordur bir kadını memnun etmek. her erkek doyumsuz bir kadını yola getirebileceğine inanır ama bu inanç insanı mezara götürür.

bir keresinde yaşlıca bir kadını eve hapsetmiştik. şarapçıydı kadın. yatağa bağladık ve elli sentten mahallenin bütün erkekleri üstünden geçti: sakatlar, sapıklar, kaçıklar.. üç gün üç gece, beş yüz kişi yararlandı.

ben inatla tutunmaya çalışırken düzüyor muydum yoksa düzülüyor mu bilmiyordum; ama insan genellikle bilmez.

cinsellik çok yorucu bir göreve dönüşebiliyor bazen. bir keresinde, çaresizliğimle, o devasa memelerinden birini tutup ucunu ağzıma soktum. hüzün tadı geldi ağzıma, lastik, ıstırap ve ekşi yoğurt tadı. lanet şeyi tiksinti ile ağzımdan çıkarıp fırlattım.

cinsellik ilginç, ama o kadar da önemli değil. sıçmaktan daha önemsiz mesela. bir erkek hiç düzüşmeden yetmişine kadar yaşayabilir; ama bir hafta sıçmazsa hayati tehlike söz konusudur.

klas, görülebilen bir şeydir; hissedilir, tanımlanamaz. kimi insanda görürsün, hayvanlarda ve sirk trapezcilerinde vardır; yürüyüşte, tavırlarda kendini belli eder. genellikle içten gelen bir şeydir, dışa yansır.

sevgi başka nedir ki? iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez, kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.

bir kadının yaktığı ilk adam sen değilsin.

whitman'ın bir sözünü hatırlıyorum: "büyük şair yaratmak için büyük dinleyici gerek." ben whitman'ı her zaman kendimden daha iyi bir şair olarak görmüşümdür, önemi varsa, ama bu kez fena yanılmış, şöyle olmalıydı: "büyük dinleyici yaratmak için büyük şairler gerek."

insanlığın büyük bir bölümü midemi bulandırır. bir şeyleri kurtaracaksak bu ancak mutluluk, gerçek ve akış kavramlarına yepyeni bir yaklaşımla mümkün olabilir; titreşimsel algılama ile.

kentler insanları öldürmek için inşa edilirler.

başka düzlemde bir dünya toplumu, birbirlerini mesleklerine göre değerlendirirler. yankesiciler araba hırsızları ile samimiyet kurmaz, araba hırsızları tecavüzcülerle, tecavüzcüler sübyancılarla, her mahkum işlediği suça göre değerlendirilir. porno film yapımcısı itibar görürken bir çocuğa sarkıntılık etmiş biri aşağılanır.

toplum kanunları ile doğa kanunları farklıdır. biz doğal olmayan bir toplumda yaşıyoruz. her an havaya uçma tehlikesi içinde yaşamamızın nedeni bu. kadın, sahte erkeğin bu toplumda ayakta kalmayı başardığını sezgi yolu ile bilir ve onu yeğler. kadının tek amacı çocuğunu doğurup onu güvenli bir şekilde büyütmektir.

nixon ile humphrey arasında seçim yapmak sıcak bok ile soğuk bok arasında seçim yapmak zorunda bırakılmaktır.

bazen delilik o denli gerçektir ki delilik olmaktan çıkar.

birer içki daha içtikten sonra onu yatak odasına götürdüm ya da o beni yatak odasına götürdü, önemi yoktu. ilk posta gibisi yoktur, kim ne derse desin. çoraplarını ve topuklu ayakkabılarını çıkarmamasını söyledim. sapığın tekiyim, insana olduğu gibi katlanamam, aldatılmalıyım. psikiyatrların bu konuda söyleyecekleri vardır mutlaka. benim de onların hakkında söyleyeceklerim var.

kamu bir yazardan ya da yazılarından ihtiyacı olanı alır, gerisini boş verir. ama genellikle aldığı en az ihtiyaç duyduğudur, boş verdiği ise en çok.

geri zekalının cesareti değil, düşünebilen kişinin cesareti önemlidir.

her şey posta kutusu ile başlar, posta kutusu ile biter. bir gün posta kutularından kurtulmanın yolu bulunursa çektiğimiz acılar büyük ölçüde azalacak. şu anda tek ümidimiz hidrojen bombası ve bütün kasvetime rağmen bunun uygun bir çözüm olacağını sanmıyorum.

sinsi hırsızı asıl heyecanlandıran, çaldığı nesnenin değerinden çok çalma eyleminin kendisidir.

hastaneler sizi neden sunmaksızın öldürmeye çalıştıkları yerlerdir. hastanelerdeki soğuk ve ölçülü acımasızlığın nedeni doktorların fazla mesai yapmaları ya da ölümü kanıksamış, sıkılmış olmaları değildir. asıl neden çoğu zaman başları ile kıçlarını ayırt etmeyi beceremeyen, cahillerin hayranlığa boğulup merhemi elinde bulunduran büyücü olarak gördükleri ve çok az iş yapıp çok fazla para kazanan doktorların kendileridir.

büyük olanlar küçük insanlar için büyük hedef oluştururlar. tüfekli ve daktilolu küçük adamlar, kapıların altında imzasız notlar, polis yıldızları, coplar, köpekler; bunlar da küçük insanların işleridir.

insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyorum. ve nasıl her şeye ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sıkıcıyken.

"sevgili bay bukowski, yazmaya otuz beş yaşınızda başladığınızı söylüyorsunuz. ondan önce ne yapıyordunuz?" e.r.

"sevgili e.r., yazmıyordum."

9.10.18

neden baba?

pascal mercier

"kendini bu kadar önemseme!" derdin sen, biri yakındığında. kimsenin oturmasına izin vermediğin koltuğunda oturur, bastonunu sıska bacaklarının arasında tutar, guttan çarpılmış ellerini bastonun gümüş sapına koyar, başını -her zamanki gibi- aşağıdan öne doğru uzatırdın. (tanrım, seni bir kez olsun karşımda dik dururken görebilseydim, gururuna uygun düşecek biçimde başın yukarıda olarak! bir kerecik olsun! ama kamburlaşmış sırtını bin kez görmüş olmam, bütün öteki anıları sildi, bununla kalmadı, hayal gücümü de sakatladı).

hayatın boyunca katlanmak zorunda kaldığın bütün o ağrılar, senin hiç değişmeyen uyarılarına otorite katıyordu. kimse itiraz edemiyordu. sadece dıştan böyle değildi insanlar, içlerinden de itiraz edemiyorlardı. gerçi biz çocuklar senin konuşmanı taklit ediyor, sen yokken alay edip gülüyorduk; hatta annem bile bu yüzden bize söylense de, bazen yüzünden geçen bir gülümsemeyle kendini ele veriyor, biz de büyük bir iştahla saldırıyorduk. ama ancak görünüşte kurtuluyorduk, tanrı'dan korkanların çaresizce sövmesi gibiydi halimiz.

sözünü sayıyordum. yüzüme kırbaç gibi inen yağmur altında, içim sıkılarak okula gittiğim o sabaha kadar saydım. kasvetli sınıflarda, sevimsiz öğretmenlerin karşısında içimin sıkılması neden önemsemem gereken bir şey değildi? ben ondan başka hiçbir şey düşünemezken maria joao'nun bana yüz vermemesini neden önemsememeliydim? neden her şeyin ölçüsü senin ağrıların ve sana bahşettikleri vakar oluyordu?

"sonsuzluğun bakış açısından bakılınca" diye tamamlardın bazen, "önemi azalıyor." maria joao'nun yeni arkadaşına öfkelenerek, onu kıskanarak çıktım okuldan, kararlı adımlarla eve yürüdüm, yemekten sonra karşındaki koltuğa oturdum. "okul değiştirmek istiyorum." dedim sesim titremeden, oysa içimden o kadar güçlü hissetmiyordum kendimi, "bu okul dayanılır gibi değil." "kendini çok önemsiyorsun." dedin bana, bastonunun gümüş sapını okşayarak. "kendimi önemsemezsem neyi önemseyeceğim?" diye sordum. "hem sonsuzluğun bakış açısı diye bir şey yok."

odayı dolduran sessizlik patlayacak gibiydi. daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. terbiyesizce bir şeydi yaptığım, en sevdiği çocuğundan gelmesi, durumu daha da kötüleştiriyordu. herkes öfkeyle patlamanı bekliyordu, patlarken de sesin her zamanki gibi çatallaşacaktı. hiçbir şey olmadı. iki elinle bastonun sapına dayandın. annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. seninle neden evlenmiş olduğunu bu yüz ifadesi anlatıyordu -bunu daha sonra düşündüm. konuşmadan ayağa kalktın, yalnızca ağrıların yüzünden hafifçe inlediğin duyuldu. akşam yemeğine katılmadın. bu aile kurulduğundan beri böyle bir şey görülmemişti.

ertesi gün öğle yemeğine oturduğumda bana sakince ve biraz da kederle baktın. "hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordun. maria joao o gün bana teneffüste portakal isteyip istemediğimi sormuştu. "sorun halloldu." dedim.

bir duyguyu önemsememiz mi yoksa ciddiye alınmayacak bir huysuzluk olarak mı görmemiz gerektiğini nasıl anlarız? onu yapmadan önce neden benimle konuşmadın baba? hiç değilse neden yaptığını bilseydim.