31.10.18

uzun lafın kısası

patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.

charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!

comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.


woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.


erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

29.10.18

umut devrimi

erich fromm 

devrim hiçbir zaman umutsuzluk temeli üzerine kurulmamıştır ve de kurulamaz.

ideolojiler ve kavramlar çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. sağ ve sol gibi, komünizm, kapitalizm gibi geleneksel kalıplar anlamlarını yitirdiler. insanlar kendilerine yeni bir yön, yeni bir felsefe, fiziksel ve tinsel açıdan ölümün önemini değil de yaşamın önemini konu alan yeni bir felsefe arayışı içindeler.

hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

alfred north whitehead: mantığın işlevi, yaşama sanatını geliştirmektir.

geçmiş tarih boyunca sanatçılar saray dalkavuğu olagelmiştir. hakikati kendine özgü ama toplumsal açıdan kısıtlı sanatsal biçimde sundukları için doğruyu söylemelerine izin verilmiştir.

hırs, insanları belli bir amaca ulaşmaya dürten arzuların ortak özelliğidir. hırstan yoksun bir duyguda insan dürtülmez; edilgin değil, özgür ve etkindir.

siyasal özgürlük, tam anlamıyla insan olma durumunun gelişmesine katkıda bulunduğu ölçüde insan özgürlüğünün bir koşuludur.

karşılanmamış maddesel gereksinimlerin bulunmaması halinde insanla insan arasındaki sorunların, çatışkıların ve trajedilerin bulunmayacağı varsayımı, çocukça bir düştür.

eğitimle seçmenlerin siyasal görüşü arasında çarpıcı bir ilişki vardır. en az bilgilendirilmiş seçmenler daha çok akıl dışı, fanatik çözümlere kaymakta, eğitimli olanlarsa daha gerçekçi ve akılcı çözümlere eğilim göstermektedirler.

insanoğlunun tarihi boyunca yarattığı bütün duygular arasında, yalnızca insan olmanın katışıksız niteliğini yansıtma açısından sevecenliği aşan hiçbir duygu yoktur.

akılcı sevgi, kişi ile bir başka kişi arasında çok yakın ilişki oluşturan, aynı zamanda da onun bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumasına engel olmayan sevgidir.

şimdiki anlamıyla mutluluk, insan varoluşunun doluluğuna eşlik eden bir koşulu değil de yüzeysel bir doymuşluk halini ifade etmektedir. mutluluğun, sevincin yabancılaşmış biçimi olduğu söylenebilir.

aristoteles: olası olmayanın gerçekleşmesi, olasılığın sınırları içindedir.

eğer fikir insanlara seslenebilirse en güçlü silahlardan biri haline gelir. çünkü onlarda heves, adanmışlık yaratır. insan enerjisini artırır ve yönlendirir. önemli olan fikrin bulanık ve genel değil, özgül, aydınlatıcı ve insanın gereksinmelerine uygun olmasıdır.

martin luther king

eduardo galeano

1963 yılında washington sokaklarını dolduran korkunç bir kalabalığın önünde papaz martin luther king yüksek sesle haykırdı: "günün birinde çocuklarımın tenlerinin renginden ötürü yargılanmayacaklarını hayal ediyorum; günün birinde düzlüğün yükseleceğini, dağların eğileceğini hayal ediyorum."

bunun üzerine fbı, king'in bu ülkenin geleceği için en tehlikeli siyah olduğuna hükmetti ve çok sayıdaki ajan gece gündüz onun her adımını izlemeye başladı. ama o, ırksal aşağılamayı ve siyahları cephenin en önünde ölüme gönderilen askerlere dönüştüren vietnam savaşı'nı kınamayı sürdürdü. lafı hiç evirip çevirmeden ülkesinin dünyanın en büyük şiddet tedarikçisi olduğunu söylüyordu.

4 nisan 1968'de bir mermi suratını dağıttı.

lao-tzu

eduardo galeano

lao-tzu mavi bir öküzün sırtında dolaşırdı.

ateşle suyun birbirine karıştığı gizli yere çıkan çelişki yollarını kat ederdi. 
çelişkinin içinde hem her şey hem de hiçbir şey, hem yaşam hem de ölüm, hem yakın hem de uzak, hem önce hem de sonra birlikte bulunuyordu.

köylü filozof lao-tzu'ya göre bir ulus ne kadar çok zenginse, o kadar çok fakirdi. ve savaşı tanıdıkça barışın öğrenileceğine inanıyordu, zira zafer acının içinde yaşıyordu:

"her eylem tepkileri beraberinde getirir.

şiddet her zaman geri teper.

orduların kamp yaptıkları yerlerde sadece böğürtlen ve diken biter.

savaş açlığı çağırır.

fetihten zevk duyan kişi, insan acısından zevk duyan kişidir.

savaşta öldürenler, her fethetmeyi bir cenaze töreniyle kutlamalıdırlar."

28.10.18

sanat

john fowles

başarılı sanatçı anne ve babaların çocuklarının aynı derecede başarılı sanatçılar olması çok ender görülen bir durumdur. sanırım bunun nedeni, her zaman kısmen gündelik gerçeklikten kaçma gereksinimine dayanması gereken yaratma dürtüsünün, modern eğitim kuramının tersine, sempatik ve "yaratıcı" bir çocukluk ortamı tarafından değil, tam tersi tarafından, yani doğal içgüdünün budanması ve sınırlanmasıyla daha iyi beslenmesidir.

sanatsal yaratıcılığın onda dokuzu temel enerjisini, baskının ve yüceltmenin motorundan alır.

hiçbir sanatın özü gerçek anlamıyla öğretilemez. sanat tekniklerinin dünyadaki tüm bilgisi ancak önceki sanatın taklit ya da kopyalarını sağlayabilir.

herhangi bir sanat nesnesinde yerine konulamayacak olan şey, son çözümlemede, asla onun tekniği ya da ustalığı değil, sanatçının kişiliği, onun benzersiz ve bireysel duygularının ifadesidir.

cehennemin günümüzdeki biçimi amaçsız kalmaktır.

pratikte, bilgiyi elde etmeye çalışmaktan çok, akıllı bir biçimde onu reddetmek için zaman harcarız.

sanat, kişisel seçimin ötesinde bir hediye değil, bilimsel bilgi gibi düşünmeksizin program ve sıkı çalışmayla edinilebilen bir şeydir.

hem sanatta, hem doğada asıl tehlike yaratımın değil, yaratılanın vurgulanmasıdır.

içsellikten ve sürekli şimdiki zamanda oluştan, bu deneyimin yeşil kaosundan, onun bazı yanlarını dışsallaştırarak, böylece onu geçmiş zamana ya da bilinen bilgiye sabitleyerek kaçabilen, gerçekte yalnızca nitelikli bilim adamı ya da sanatçıdır.

insanlar her zaman ender türler arasında karşılaştıkları ilkleri hatırlarlar.

kişinin sonuçta seçtiği her yolun ve her anlatım biçiminin ardında, kişinin seçmediği yolların hayaletleri yatmaktadır.

tüm romanlar, bir bakıma, özgürlük kazanmada birer alıştırma niteliğindedir -hatta aşırıya kaçarak özgürlüğün var olabileceğini inkâr ettiklerinde bile.

insan düşüncesinin evrimi, günümüzde hepimizi in vitro, kendi yaratıcılığımızın cam duvarlarının ardına hapsetmiştir.

27.10.18

kuru gürültü

william shakespeare

ne gariptir şu insanoğlu! pantolonuyla yeleğini giyer de aklını evde unutur.

diş ağrısına sabırla katlanan bir filozof görmedim.

sel kabarıp taşmıyorsa taş köprüye ne hacet! armağanın en güzeli işe yarayandır.

sevgim birden alevlenmiş görünmesin diye sözü biraz uzattım.

harman sonu, mevsimi iyi kollayanındır.

onun gölgesinde boy veren gül olacağıma çalılıkta biten ısırgan olayım. riyakarlıkla sevgi dileneceğime herkes beni hor görsün.

yanlış bir kavgada doğru yiğitlik olmaz.


kötü sözler nasıl zehirler sevgiyi, bilen bilir.

kendine bir eş bul derim, bir eş bul. unutma ki, bastonların en alası ucuna bir boynuz takılanıdır.

içi yananlar, yürek yangınına lafla merhem olmaktan, çılgınlığı ipek urganla bağlamaktan vazgeçerler.


akıllı adamlar arasında kendini övene ancak yirmide bir rastlanır. bu eskidendi. insanın kendini öven iyi komşuları vardı. bu zamanda ölmeden kendi mezar taşını dikmezsen; çan sesleri dinmeden, geride bıraktığın dulun gözyaşları kurumadan unutulur gidersin. bir saat vaveylayı koparırlar, bir çeyrek saat salya sümük akıtırlar. bunun için akıllı adam, vicdanı rahatsız olmazsa, kerametini kendi ilan eder, meziyetlerini kendi göklere çıkarır.

senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

26.10.18

swinger

hüseyin rahmi gürpınar

bir evlilik oluyor. kısa yahut uzun bir süre sonra karı koca birbirinden usanıyor. avrupa'da şimdi bir çeşit boşanma var. ama her usanç doğduğunda boşanmayla işin düzeltilmesine kalkmak da başa çıkar bir iş değil. eğer madam da bu zor gerçekleri anlayabilecek kadar ileri düşünceli ise kurallara samimi bir biçimde uymayı ahmaklara bırakarak kanun üstünde arifane yaşamaktan başka şu dünyada gerçek bir rahatlık olamayacak. bilgin, ukala, kanun koyucular varsınlar her zorluğa karşı bir çare bulmaya uğraşadursunlar. yüzyıllardan şimdiye kadar bu zorlukların kaçını çözmeyi başarmışlar ki şu kısa ömür içinde rahat edebilmek için doğanın gerektirdiğini bırakalım da onların bulabilecekleri çarelere umut bağlayıp bekleyelim.

25.10.18

albert caraco

ışık ergüden 

"ahir zaman"; hem "yeni, son" anlamında, hem de "dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar" anlamında bir ibaredir.

caraco bu iki anlama da denk düşen bir yazar, düşünür. keza, "sınıflandırılamaz"; tıpkı öncelleri gibi, bütün nihilist fikir ve düşünürler, schopenhauer, nietzsche, hatta malthus, cioran. nevi şahsına münhasır şahsiyetler, düşünürler. insanlığın artık rastlamadığımız bir soyu.

yaklaşık dört yüz yıldır türkiye'de yaşayan sefarad bir ailenin oğlu olarak 10 temmuz 1919'da -sürgünler ve göçler zamanında- istanbul'da doğmuş albert caraco. önce orta avrupa'ya -viyana, prag, paris- göç etmiş caraco ailesi, sonra ikinci dünya savaşı arifesinde, nazi tehdidi karşısında güney amerika'ya.

albert caraco'nun mutlak anlamda yazıya adanmış, münzevi yaşamında biyografinin ne kadar önem taşıdığı yine ancak eserlerine bakılarak anlaşılabilir. ama savaş sonrası paris'ine geri dönüşünün onda yarattığı yıkım ve felaket duygusunu, insanlığa dair umutsuzluğunu şahsi kararıyla ölçebiliriz: intihar kesin ve tek sondur. ancak ailesini üzmemek için, bunca yıkımın üzerine bir de bunu eklememek için erteler.

önce annesi ölür. "bayan anne"nin ölümünün hemen ardından yazdığı post mortem, doğmuş olmanın nafile ve telafisiz duygusunun en yeğin ve yoğun anlatılarından biridir: anneden nefretin ve anne sevgisinin incelikli, ender anlatılarından biri. sonra baba ölür. artık daha fazla bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır: albert caraco, babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar eder (eylül 1971).


bu kadar rasyonel ve tartışmasız, kesin bir hayatın tartışmasızlığından geriye çok sayıda yayımlanmış -ve okuyucu bulamamış- ya da hiç yayımlanmamış sayısız eser kalmıştır. çünkü caraco, yıllar öncesinden kararlaştırdığı intihar -ve ölüm- anını beklerken, tek iş olarak, düzenli ve sistematik olarak yazar; başka bir şey yapmaz, sadece yazar, her gün aynı saatlerde, altı saat yazar, tek bir düzeltme yapmadan yazar, inzivayı -ve dünyayı- yaşar.

hayatından anlayabiliriz: çok kültürlü, çok dilli biridir caraco. ama bir eseri sınıflandırılamaz yapmaya bu kadarı yetmez elbette. yirminci yüzyılın son peygamberi caraco'nun eserinden rahatsız edici hakikatler birer havai fişek gibi fırlar ve patlar. bu fişeklerin soğukluğu, doğrudanlığı, berrak karamsarlığı az rastlanır türdendir. ne nietzsche'de ne de cioran'da rastlarız böylesine.

caraco acı gerçekleri çarpar yüzümüze; hem de klasik yazarlara özgü bir sadelik ve akıl gücüyle. o bir nesnellik fanatiğidir. guy debord'u andıran -doğru çıkan- bir kehanet gücü vardır. bedduası ve laneti nesneldir: ürememize, üretmemize ve tüketmemize itiraz eder. dünyanın sonunu hazırlayan şehirlerimize, üst üste koyduğumuz beton yığınlarına, budala politikacılara ve yok olmaya mahkum kitlelere, sürüleredir onun laneti; böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara; bu yüzden de doğrudur.

kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın hissetse de, geleceğe dair mutlak umutsuzluğu, felaket beklentisi onu geçmişe, reaksiyoner -ikili anlamda: tepkici ve gerici- tavra da yöneltir; kimi ibarelerini monarşi yanlısı hatta ırkçı olarak görebiliriz; ama şimdiki zamana dair yaşadığımız acı gerçeği burada ayırt etmemek imkansızdır.

dünyada en çok sevdiği şeyin, uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki. sınıflandırılamazlık, bu genelleşmiş nefretin ve nerede duracağı belli olmayan sorgulamanın insanda yarattığı tedirginliğin de karşılığıdır.

cinsellikten yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazmış, şu ana dek yirmi iki ciltlik eseri yayımlanmış bir yazar olan, ancak pek az tanınan, pek az okunan, tanınmayı ve bilinmeyi ise hem içerik hem de biçim bakımından hak eden albert caraco'nun eserinin en özlü kısmı olan kaos'un kutsal kitabı ideal bir saldırı malzemesi, bir dinamit, bir tahrip kalıbıdır: yoğun, kısa, esinli, terörist, sert, kehanet dolu, provokatif, karanlık, gizli -ve yeterli.

insan katmanlarında gezinen aşırı ahlakçı caraco bir kıyamet habercisidir, yıkım ve felaket kehanetinde bulunur. nietzsche gibi o da ebedi tekerrürden söz eder. kaynağa geri dönüş, ona göre dişi ilkenin egemen olmasıdır. ama onu yeryüzüne bağlayan tek şey edebiyattır. kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma düşünürü, bir ansiklopedist, bir bilgin olan caraco'nun karanlık nihilizminin ürünü olan kesinlikle karanlık, karamsar, insandan kaçan kitapları, hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermez.

her türden ırkçılığın ve fanatizmin yükselişine tanık olduğundan, her türden hümanizmin imkansızlığını açıkça belirttiğinden dayanması güç, okunması güç -ama mükemmel bir dilde yazılmış- bu kitaplar, özellikle de kaos'un kutsal kitabı, felsefeden ziyade bir ahlak ve tarih kitabıdır. çağdaş dünyanın karanlık ve umutsuz, aynı zamanda peygamberce bir teşhisi, mutlak sonun kesin çağrısı olarak okunabilir.

en sonuncu ve en radikal ahlakçının, öfkeli beddualarla dolu, kısa fragmanlardan oluşan bu kitabı, bir tür kutsal kitap, kıyamet deyişi olarak okunabilir; ama daha ürkütücü; çünkü gerçekçidir. -çünkü zaman dışı bir yerden konuşur caraco. kendini herkesin, her şeyin, politikanın, çıkarın, zamanın dışına yerleştiren, başka bir yerden konuşan biri.

bu sesin karşılık bulmadığını söylemek için henüz erken. aykırı, irkiltici seslerin reddedildiğini, yok sayıldığını biliyoruz. caraco'nun sesi de bize insan denen canlının doğa karşısındaki fuzuli varlığını, yokluğunun doğayı hiç ilgilendirmeyeceğini, belki de rahatlatacağını hatırlatan, bizi haddimizi bilmeye, boyumuzun ölçüsüyle davranmaya davet eden ender metinlerdendir.

insan, tanrı olmasa da edebini takınabilir, takınmalıdır. az sayıda kişinin okuduğu metinlerde edep duygusu, insanlık kadar eski ve ezoterik bir bilgi hep saklıdır; kaos'un kutsal kitabı da bunlardan biri.

24.10.18

kadın ve şiir

halit ziya uşaklıgil

"kadınlar şiirli aşklar hülya  ederler ve aşklarında şiirle bahtiyar olurlar." işte güzel bir cümle! bunun altına imzanı atar, edebiyat dergilerinden birine gönderirsin. senin gibi binlerce saf insanlar vardır ki buna, "oh, ne güzel!" derler. güzel? belki, fakat doğru değil.

kadınlar şiirlerle dolu aşklar hayal ederler, evet, yüzde bilmem ne kadar, herhalde çoğunluğu meydana getirecek kadın beyinlerinin içinde böyle açık lacivert bir semanın üstünde altın gülüşlerle sevda rüyaları vardır. fakat bu rüya işte yalnız oraya, o mini mini beyinlerin bulutlarına hastır.

hayatta, aşk hayatında, kadınlara şiirden söz ederseniz ne yaparlar, bilir misin? gülerler ve içlerinden, hatta belki açıktan açığa "ahmak!" derler.

lakin azizim, bu senin dediğin şey on beş yaşında pek iyidir. o zaman ağaçlarının arasından parça parça güneşler akan sık ormanlarda gezintiler düşünülür, mehtap gecelerinde sandalın kürekleri bırakılarak denizin nağmeleriyle semanın çiçekleri arasında sonsuzluğa kadar uzayıp gidecek derin düşüncelere dalışlar hayal olunur.

fakat aşk, asıl aşk, hakiki hayatta aşk, bunların hiçbiri değildir. bunlar kadınları bir müddet belki aldatır, bir kere, iki kere, nihayet üç kere, bu rüyalarla eğlenirler, lakin dördüncüsünde asla.. bütün o şiire asılıp kalan kadınlar, nihayet onu bulamayarak, çünkü o mümkün değil bulunamaz, bulamamakla yıkılan hayallerini ve hatta belki bir gün bulmak ümidini saklamakla birlikte aşkta asıl bulunan şeyi ararlar: hakikat. evet, bütün maddiliğiyle, o şiirlerden, hülyalardan, çiçeklerden soyutlanmış hakikat..

biz erkekler de böyle değil miyiz? hayatımızın bir dönemi vardır ki o sırada fikirlerimiz yeryüzünün üstünde uçmaya, emelini tatmin edecek hülya kevserini semaların uçacak kadar hafif kaynaklarında aramaya muhtaçtır. yükselir, gözlerini aldatan bu mavilikleri geçmek, daha yukarılarda bir şey, bir başka sevda havası bulmak için yükselir. fakat yükseldikçe daha geçilecek mavilikler bulur, o aldatıcı ufuklar bitmez tükenmez. bu gökyüzü yolculuğu ne kadar sürer? bu, mizaca ait bir şeydir, o kadar devam edebilir ki dönmeye imkân kalmaz.

ben? ben hatta uçmak için heves bile duymadım. uçup uçup da düşenler, bütün o kırık kanatlarıyla topraklarda sürüklenen, nihayet topraklarda ruhunun gıdasını arayanlar gözlerimin önünde o kadar anlaşılır dersler ortaya koydular ki ben onların bitirdikleri yerden başlamaya lüzum gördüm.

rica ederim söyleme, sizin, hülyacıların bütün felsefenizi biliyorum. işte ne demek istediğini anlıyorum: bana o semalar seyahatinin tan vakitlerinden, samanyollarından, gökkuşaklarından, renk renk güneşlerinden, parıltı tufanlarından, bütün bu güzelliklerin verdiği sarhoşluktan söz edeceksin. bir yığın şiir!

lakin asıl şiir kadınlardır. bu çiçeklerden şekillendirilerek odanızın yaldızlı hücrelerinde narin çiçekliklerde hoş kokulu hatıralarıyla size gülümseyen demetlerdir. bence işte aşkın felsefesi bundan ibarettir: bu demetlerden mümkün olduğunca çok bağlayabilmek.

sevda hayatı bir çiçek bahçesidir ki buradan sadece bir seyirci gözleriyle geçenler de vardır. onlar biraz ilerde bir şey koparabilmek ümidiyle geçerler, geçerler, nihayet artık koparılacak bir şey kalmaz, geri dönmek de mümkün değildir. bunların mezar taşına "yaşamadılar" sözü kazınabilir. bunlar öyle bir sınıftır ki beceriksizlerden, utangaçlardan, korkaklardan meydana gelir.

bu sınıfın biraz üstünde yakalarına yalnız birer gonca takmakla, bu sevda denilen çiçek bahçesinden bütün hisselerini almış olmakla çıkanlar gelir: azla yetinenler.

daha sonra henüz çiçek bahçesinin kenarına gelir gelmez eli boş yahut birkaç adım ötede avuçlarında bir demet kurumuş otla "oh, ne güzel!" diyen, hemen oraya, bir ağacın uyku getiren gölgesine düşerek uyuyanlar gelir: tembellerle yorgunlar.

daha sonra zafer kazananlar, galipler, bu çiçek bahçesinin iskender ve daraları, cengiz ve timurları, bizler, ben.. evet ben, kucak kucak, etek etek o çiçeklerden toplayan, toplamak için bitmez, sönmez bir heves duyan ben.. görsen, böyle, kâh elimin şiddetli bir hırsıyla koparılmış, kâh dişlerimin keskin br darbesiyle kesilmiş, yahut çalıların arasında türlü güçlüklerle toplanabilmiş, dikenlerinde emellerimin kanından fedakâr damlalar bırakılarak ancak yetişilebilmiş, ara sıra şurada burada mertlik ve yiğitlikle alınmış çiçeklerden bende ne güzel demetler var..

bunların içinde şuh kahkahalarıyla güller, baygın sevda bakışlarıyla nergisler, sıcak ve tutkulu nefesleriyle karanfiller, bin türlü manalarıyla nesrinler, şebboylar, laleler, sümbüller, bütün o şairlerin lehçelerini dolduran çiçekler, ötede beride mini mini, küçük küçük, çekingen tebessümleriyle serpilmiş yaseminlerle inci çiçekleri, hatta manasız, ruhsuz sanılan otlar, o gösterişsiz, aşağı görülen, küçümsenen edalarıyla zavallı otlar..

bu demetler o kadar çoğalacak, o kadar çoğalacak ki nihayet odamın hücrelerinde boş yer kalmayacak. odamda bunlardan o sevda çiçekleri bahçesini daima yaşatan bir hatıra çiçekliği meydana gelecek. o zaman, işte yalnız o zaman odamın ortasına, bütün o hatıraları saflık parıltısıyla, bekâretinin beyaz temizliğiyle örtecek bir zambak, tertemiz, lekesiz bir zambak koyacağım. ötekiler kurudukça bu, tazeliğinin, neşesinin nemli esintisini üzerlerine serperek, kendisi yaşamaktan bahtiyar yükseldikçe o zavallı solgun hatıralara da bir parça neşe verecek, böyle, gözlerimin önünde her beraber, inanı kendinden geçiren hoş kokulu bir hava içinde yaşarken ben sarhoş olarak çiçek dolu rüyalar içinde uyuyacağım, anlıyor musun azizim, o zaman uyuyacağım.

23.10.18

mutluluğun tarihi

yuval noah harari 

nietzsche'nin de söylediği gibi, yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir. buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

her çağda ve her kültürde, insanlar aynı zevkleri ve acıları hissetse de, bu deneyimlere atfettikleri anlamlar muhtemelen büyük ölçüde farklılık gösteriyordu. eğer öyleyse, mutluluğun tarihi biyologların sandığından çok daha çalkantılı olabilir. bu çıkarım modernitenin lehine değildir. yaşamı gündeliğe göre değerlendirirsek orta çağ insanlarının daha zor zamanlar geçirdiğini söyleyebiliriz; ama öbür dünyadaki ebedi mutluluğa inandılarsa, uzun vadede mutlak ve anlamsız bir unutuluştan başka bir beklentisi olmayan modern seküler insana kıyasla hayatlarını çok daha anlamlı ve değerli görmüş olmaları muhtemeldir. orta çağ insanlarına öznel mutluluk anketleri yapılıp "hayatınızdan memnun musunuz?" diye sorulsa çok daha yüksek puanlara ulaşabilirlerdi.

yani orta çağ atalarımız, ölümden sonraki hayatla ilgili kolektif sanrılarına bir anlam yükledikleri için mi daha mutluydular? evet. kimse fantezilerine karışmadıktan sonra neden olmasınlar ki?

tamamen bilimsel bir bakış açısıyla bilebildiğimiz kadarıyla insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. insanlar belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. dünya yarın patlayarak yok olsa evrende hiçbir değişiklik olmazdı; tahmin edebileceğimiz kadarıyla insanların kendilerine dair anlam arayışı ve öznelliklerinin eksikliği de pek hissedilmezdi. bu yüzden, insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.

orta çağ'daki insanların hayatlarında bulduğu öbür dünyaya ilişkin anlamlar modern hümanist, milliyetçi veya kapitalistlerin buldukları anlamdan daha gerçek dışı değildi. insanlığın bilgi birikimini artırdığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen bilim insanı, ana vatanı korumak adına savaştığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen asker ve anlamı yeni bir şirket kurmakta bulan girişimci, orta çağ'da yaşayan ve eski metinleri okuyup kutsal savaşlara katılan veya yeni bir tapınak yapan muadillerinden daha mantıklı değildir.

bu yüzden mutluluk belki de, bir insanın anlamla ilgili sanrılarını, hakim kolektif sanrılarla uyumlu hale getirmesidir. kişisel hikayelerimiz etrafımızdakilerin hikayeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu ileri sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz. bu aslında oldukça üzücü bir sonuç: mutluluk gerçekten kendi kendini kandırmaya mı bağlıdır?


mutluluk anketleri mutluluğumuzu, kendi öznel değerlendirmemizle ve mutluluğun peşinden koşmayı belirli bir duygu durumunu yakalama çabasıyla ilişkilendirirler. buna karşılık budizm gibi pek çok geleneksel felsefe ve dini akımdaysa mutluluğun sırrı kendinizle ilgili gerçeği bilmektir, gerçekten kim veya ne olduğunuzu anlamaktır. çoğu insan yanlış biçimde, kendilerini duyguları, düşünceleri, sevdikleri ve sevmedikleriyle tanımlar. öfke hissettiklerinde "ben öfkeliyim, bu benim öfkem." diye düşünürler. tüm yaşamlarını bazı duygulardan kaçınmaya ve başka duyguların peşinden koşmaya harcarlar. duygularıyla aynı şey olmadıklarını, bazı duyguların peşinden durup dinlenmeden koşmanın insanı nasıl sefil hale getirdiğini görmezler.

eğer böyleyse mutluluğun tarihi konusundaki anlayışımız tamamen yanlış yönlendirilmiş demektir. belki de insanların beklentilerinin gerçekleşmesi ve keyifli duygular hissetmeleri o kadar da önemli değildir. asıl mesele insanların kendileriyle ilgili gerçeği bilip bilmemeleridir. günümüzde insanların bunu eski avcı toplayıcılardan veya orta çağ köylülerinden daha iyi anladığına dair elimizde herhangi bir kanıt var mı?

akademisyenler mutluluğun tarihini incelemeye sadece birkaç yıl önce başladı; hâlâ ilk hipotezlerimizi formüle etmekle ve uygun araştırma yöntemlerini aramakla uğraşıyoruz. daha yeni başlamış bir tartışmayla ilgili kesin sonuçlara varmak için henüz çok erken, şu aşamada önemli olan şey doğru soruları sormak ve mümkün olduğunca farklı yaklaşımlardan haberdar olmak.

tüm bu çalışmaların en önemli bulgusuysa mutluluğun zenginlik, sağlık hatta topluluk gibi ölçülebilir koşullara bağlı olmadığıdır. mutluluk daha ziyade somut durumla soyut beklentiler arasındaki ilişkiye bağlıdır. eğer bir kağnı istiyorsanız ve kağnıyı alabiliyorsanız memnunsunuzdur, ferrari isterken ancak ikinci el bir tofaş alabiliyorsanız yoksunluk hissedersiniz. bu yüzden lotoyu tutturmak uzun vadede insanların mutluluğu üzerinde çok ciddi bir araba kazasıyla aynı etkiyi yaratabiliyor. durumumuz iyileşince beklentilerimiz yükseliyor ve sonuç olarak nesnel koşullarımızdaki büyük gelişmeler bile bizi memnuniyetsiz kılabiliyor. koşullar kötüleşince beklentiler iyice azalıyor ve ciddi bir hastalık bile bizi önceki halimizden daha mutsuz etmiyor.

bunu anlamak için psikologlara ve birtakım anketlere gerek olmadığını düşünebilirsiniz. binlerce yıl önce yaşayan peygamberler, şairler ve filozoflar zaten elinizdekilerden memnun olmanın, daha fazlasını elde etmekten çok daha önemli olduğunu söylemişlerdi. belki de öyle; ama bu kadar çok sayıyla ve tabloyla desteklenen modern araştırmaların eskilerin vardığı sonuca varmaları yine de güzel.

21.10.18

oyun arası

robert musil

kentler de insanlar gibi yürüyüşlerinden tanınırlar.

ciddi bir vatansever, vatanını asla en iyi vatan saymak hakkına sahip değildir.

para için değil ama sevildiği için yapılan her meslekte bir an gelir, tırmanan yıllar sanki bir hiçliğe uzanıyormuş gibi gözükür.

modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyor. o halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalı.

insanın, bütünün düzeni için çaba harcayacak yerde, kendi yararı için kötüden kaçınması ve iyi olanı yapması, bir anlamda vicdan bağlamında ve asıl sorun pahasına vakitsiz girişilmiş bir hesaplaşmadır, bir tür kısa devredir, bireysel alana kaçıştır.

ne yazık ki, alışılmadık sayıda insan günümüzde yine alışılmadık sayıda insana düşmanlık duymaktadır.

yarışmadan birkaç gün önce antrenmanların kesilmesi gerektiğini her sporcu bilir. bunun tek nedeni, kasların ve sinirlerin, aralarına irade, amaç ve bilinci almaksızın ve hiçbirinin söz sahibi olmasına izin verilmeksizin, kendi aralarında son kararları vermelerini sağlamaktır.

aşk da insanları aklın kollarından alıp gerçek anlamda dipsiz bir boşluğa itmesi nedeniyle, dini ve tehlikeli yaşantılar arasında yer alır.

her şeyi soğukkanlılıkla hesaplayabilen insanlar bile, hayatlarında, kendilerine yarar sağlayan insanları ve koşulları gerçekten derinliğine duyumsayabilenlerin yarısı kadar bile başarı kazanamazlar.

sporun, çok dikkatle paylaştırılmış, genel bir nefretin yarışmalara yöneltilen tortusu olduğu söylenebilir.

hiçbir şey, insanın belli bir kişisel hedefe varmakta direnme gibi bir misyonunun bulunduğuna inanma cüretini göstermesi kadar ortak gücün boşuna harcanmasına yol açmaz.

insanın, yüce saydığı her konuda kendi makineleriyle bağdaşmayacak ölçüde eski kafalı davrandığının bilincine varması, küçümsenebilecek bir talih değildir.

açlık sanatçısı

franz kafka

en sevdiğimiz müzik huzurdur.

insan kararlarla birlikte ortaya çıkan tempoyu fazlasıyla abartmaya eğilimlidir, özellikle gençken.

kadınlar sık sık kendilerini zayıf hissederler.

aslında işler daima bu şekilde yürür; köşede bekleyen insanlar hep vardır.

bizim yaşamımız öyle bir yaşamdır ki bir çocuk hafiften yürümeye ve çevresini az buçuk ayırt etmeye başlar başlamaz tıpkı bir yetişkin gibi kendi başının çaresine bakmak zorundadır.

sayıca fazla olan her bir neslin, diğeri üzerinde büyük baskısı var; çocukların çocuk olmaya vakitleri yok.

eğer diğer toplulukların çocukları özenle büyütülüyor, küçükler için okullar açılıyor, halkın geleceği olan çocuklar uzun bir zaman boyunca, her gün bu okullardan sel gibi akıyorsa, bir günden diğerine ortaya çıkan yine aynı çocuk olacaktır.

çocuklarımızı var olma savaşının içinden çekip alamayız, eğer bunu yapsaydık onların vakitsiz ölümlerini hazırlamış olurduk.

dünyadaki bütün ciddi yöntemler tam anlamıyla başarısızlığa mahkumdurlar.

belki de, tüm bunlara rağmen özlemini çekeceğimiz çok fazla şey yoktur; fakat dünyevi acılardan kurtulmuş olan josephine -ki ona göre bu seçilmişlere özgü bir durum- büyük bir neşeyle, halkımızın kahramanlarından oluşan geniş bir kalabalığın içinde kayıplara karışacak ve tarihimizi kaydetmek gibi bir meselemiz olmadığı için bütün kardeşleri gibi kısa bir sürede yüksek bir kurtuluş içinde unutulup gidecek.

19.10.18

tanrı'nın sırdaşı

comte de volney

yeryüzünde kendilerine "tanrı'nın sırdaşı" diyen kalpazanlar türedi. bunlar, "biz halkların yol göstericisiyiz." diye ortaya çıkıp yalana, hak duygusunun yok olmasına neden oldular. anlamsız ya da gülünç işleri değerlendirdiler. birtakım sözler söylemeyi, birtakım adları hecelemeyi erdem diye gösterdiler. kimi zaman etlerle içkilerin belli günlerde yenilip içilmesini günah saydılar.

yahudi, sebt günü ölür de çalışmaz. pers, boğulup gider de soluğuyla ateşi üfürmez. hintli, inek tezeğiyle tenini ovuşturup gizemli bir tavırla "aum" demekte en yüce yetkinliği bulur. kollarıyla başını yıkamakla her şeyi onardığına inanan müslüman, kılıcı elinde, yıkanmaya dirsekten mi yoksa parmak ucundan mı başlamalı diye kavgaya tutuşur. hristiyan, süt ya da tereyağı yerine içyağı yerse kendini ilence uğramış sayar.

ey yüce ve gerçekten göğe dayanan öğretiler! şehitliğe ve havariliğe yakışır yetkin ahlak kuralları! bu eşsiz yasaları, yabanıl halklara, uzaklardaki uluslara öğretmek için denizler aşacağım. onlara diyeceğim ki:

"doğanın çocukları! bu cehalet yolunda daha ne denli yürüyeceksiniz? dinin, ahlakın gerçek ilkelerini daha ne zamana dek tanımayacaksınız? uygar ülkelerdeki bilgili ve sofu halklardan gelin de ders alın! onlar size, tanrı'ya yaranmak için, yılın kimi aylarında, bütün gün aç susuz, nasıl eriyip bitmek gerektiğini; komşu kanının nasıl akıtılacağını, sonra da kurallarına uygun bir abdest alıp kelime-i şehadet getirerek insanın nasıl günahtan kurtulacağını; komşu malının nasıl çalınacağını; işi el malını yutmak olan bazı adamlarla bu malı paylaşarak nasıl günah çıkarılacağını öğretecekler."

ah! insanın yalanını şimdi anlıyorum. tanrılık için çizdiği tabloyu gördükten sonra, "hayır, hayır!" dedim; "insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek aklına iktidarsızlık damgasını vurdu, kavrayışının saçmalıklarına 'tanrı'nın gizemi' adını verdi."

fiyasko

jack london

mutluluğun her an tehlikede olması, hayatın tekinsizliği, sağlam nedenleri olan gelecek korkusu - bunların tümü insanları içmeye yönlendirebilecek etkenlerdir. perişanlıklarının acısını azaltmak isterler; meyhanede dindirirler acılarını; çektiklerini unuturlar.

bu sağlıksızdır. elbette öyledir, ama hayatlarındaki her şey sağlıksızdır zaten. meyhane, onlara hayatlarında hiçbir şeyin sağlamadığı unutuşu sağlar, onları yüceltir, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlar; lakin aynı zamanda onları aşağı çeker, iyiden iyiye hayvanileştirir.

bu bahtsızlar için söz konusu olan, ölümle neticelenecek ıstıraplar arasındaki bir yarıştır. bu insanlara içki karşıtlığını, alkolden uzak durmayı telkin etmeye çalışmak boşunadır. içki alışkanlığı birçok ıstırabın sebebi olabilir; ama aynı zamanda, başka öncül ıstırapların bir sonucudur.

içkinin doğurduğu kötülüklere dair ne ne söylenirse söylensin, insanları içmeye yönlendiren kötülükler ortadan kalkmadıkça, içki ve kötülükleri var olmaya devam edecektir. insanlara yardımcı olmaya çalışanlar bunu anlayıncaya dek, tüm iyi niyetli çabaları beyhude kalacak ve olimpos'taki tanrıları kahkahaya boğan bir gösteriden öteye gidemeyecektir.

whitechapel'daki yoksulları ruhen yükseltmek, içlerinde güzelliğe, hakikate ve iyiliğe yönelik arzu uyandırmak için düzenlenmiş bir japon sanatı sergisini gezmiştim. yoksul insanların bu şekilde güzelliği, hakikati ve iyiliği arzulayacağını kabul etsek dahi -ki böyle bir şey yoktur-, hayatın acı gerçekleri ve hayır kurumlarında kalan üç kişiden birini ölüme mahkum eden toplum yasası karşısında, bu bilgi ve arzu onlar için sadece fazladan bir lanet olarak kalacaktır. yeni şeyler öğrenip yeni arzular duymaya başlamalarından öncesine nazaran, çok daha fazla şeyi unutmak zorunda kalacaklardır.

kader bugün beni doğu yakası'nda yaşamaya mahkum etse ve bir tek dileğimi yerine getirecek olsaydı, ondan güzelliğe, hakikate ve iyiliğe dair bildiğim her şeyi unutturmasını isterdim. okuduğum kitaplardan öğrendiklerimi, tanıdığım insanları, duyduğum şeyleri, gördüğüm toprakları unutmayı dilerdim. kader dileğimi yerine getirmediği takdirde, eminim ki sarhoş olur, bildiklerimi elimden geldiğince unutmaya çalışırdım.

insanlara yardım etmeye çalışanlar! yüksekokul yerleşkeleri, misyonları, hayır kurumları falan, hep fiyaskodur. eşyanın tabiatı gereği, fiyaskodan başka bir şey olamazlar, iyi niyetle, ama yanlış şekilde tasarlanmışlardır. bu iyi insanlar, hayata bir yanlış anlama içinde yaklaşırlar. batı yakası'nı anlamadıkları halde, doğu yakası'na öğretmenler, âlimler olarak gelirler. isa'nın basit sosyolojisini anlamadıkları halde, sefil ve horlanmış insanlara kurtarıcıların debdebesi içinde yaklaşırlar. sadakatle çalışmışlardır; ama sefaleti hafifletmeye ancak ölçülemeyecek kadar az katkıda bulunabilmişler ve daha bilimsel yoldan, daha az maliyetle elde edilebilecek bir miktar veriyi toplamanın ötesinde, hiçbir başarı kazanamamışlardır.

birinin vaktiyle söylediği gibi, fakirlerin sırtından inmekten gayrı her şeyi yaparlar onlar için. çocukça tertiplerle toparladıkları paralar, yine yoksulların cebinden çıkar. işçiye hakkını vermeyen iki ayaklı yırtıcıların ırkından gelirler; işçiye elinde kalan acınası parayla ne yapacağını söylemeye kalkarlar.

allah aşkına, islington'da on iki düzinesi dörtte üç peniden yapay menekşeler satan bir kadının çocuğuna bakmak üzere kreş kurmanın ne faydası vardır? baş edemeyecekleri kadar çok sayıda çocuk ve menekşe satıcısı dünyaya gelmektedir oysa. bu menekşe satıcısı her bir çiçeği üç kez eline almaktadır; dörtte üç peni için üç kez. gün boyunca, dokuz peni kazanmak için bu çiçekleri 6.912 kez eline alır. bu bir soygundur. sırtında birilerini taşımaktadır; güzellik, hakikat ve iyilik arzusu onun yükünü hafifletmez. bu hevesliler o kadın için hiçbir şey yapmaz; anne için yapmayıp gün boyunca çocuk için yaptıkları da geceleyin, çocuk eve döndükten sonra hükümsüz kalır.

18.10.18

üçüncü bin yıl

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim.

bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz. iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım; bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları ilerliyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

uçurum insanları

jack london

erdemli olmanın ödülü sadece erdemdir.

daha fazla yaşam, fiziksel ve ruhsal enerji için yapılmış her şey iyidir; daha az yaşam için yapılmış, inciten, gelişimi kısıtlayan, hayatı tahrif eden her şey kötüdür.

hayat standardı daha yüksek olan kişi, hayat standardı düşük olan kişiden her zaman daha çok ve daha iyi iş çıkarır.

avrupa'ya gelmiş, karun gibi zengin olmayan amerikalı gezgin, sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar ayağına dolanıp, cüzdanını bileşik faize taş çıkartacak şekilde boşaltan yaltakçı soyguncular sürüsü yüzünden, kendisini süreğen bir açgözlülük ortamına düşüvermiş gibi hisseder.

insan ruhen pek yalnızdır; ama bir odada üç yatak bulunduğu ve gelip geçici insanlara da kapılar açık olduğunda, söz konusu yalnızlık katmerlenir.

thomas carlyle: irfan sahibi olabilecek ama olamamış kişinin durumu, bir trajedidir.

bu kadının ölümüyle ilgili en ürkütücü şey, resmi görevlilerin olaya bakış ve hükme varış şeklindeki kendini beğenmiş vurdumduymazlıktır. yetmiş yedi yaşındaki bir kadının kendini ihmal sonucunda öldüğünü söylemek, meseleye mümkün olan en iyimser şekilde bakmaktır. kadın kendi hatası yüzünden ölmüştür ve mesuliyeti ona yıkan toplum, halinden memnun şekilde kendi işine bakmaya devam eder.

bir kadının dokunuşu her şeyi telafi eder, yumuşatır.

erkek erkeğe karşı adaletsizdir çoğu zaman, bir kadına karşıysa her zaman.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

eğitim

cenap şahabettin

bilgisizliğin rahat uykusu, yaşamda en korkulu düştür.

gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa razı demektir.

bilgi katarını, her durakta bin bilinmez bekler ve son durakta anlarsınız ki katarını yürüten güç de bir bilinmezmiş.

herkesi aydınlatmak isteyen öğretmenler, mum gibi erimeye razı olmalıdırlar.

bilgiyi boşlarsak mahkeme, meclis, mescit, her ne yapmış olsak cezaevi olur.

insan ancak bilgisi kadar özgür olabilir.

"kişi bilmediği şeyin düşmanıdır." derler ama bilmediği şeylerin ateşli yandaşı olanları ben çok gördüm.

anlaşılanı anlamayanlardır ki anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar.

neleri bilmediğini bilen çoktur; güçlük, neleri hiçbir zaman bilemeyeceğini bilmektir.

eşeği okul müdürü yapan, dersliklerin ahıra döndüğünden yakınmamalıdır.

hiç cezasız eğitime aklım ermiyor. saclar bile kıvrılmak için kızgın demir ve basınç ister.

cahillik sürdükçe mescit, mahkeme, matbaa, medrese, her ne yapmış olsak cezaevi olur.

17.10.18

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


ey tutkunun, saygının ve sevginin bildiği
ve gökteki yüceliği simgeleyen varlıklar
ey doğuştan alaycıları insan çabalarının

ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekimin alacakaranlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

masumların ve güzellerin
tek düşmanıdır zaman

yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

bir yoksul bedevinin çadırındaymışız gibi
bir zamanlar en olmadık düşlerin yaşanarak
artık tarihe karıştığı bir yerde dolaşıyoruz şimdi

emek çiçek açmış ya da dans ediyor
bedenin ruhu sevindirmek için incinmediği
güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin
gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde

bozkırda

maksim gorki

insanlar iğrençtir.

insan acıyı tattıkça şefkati daha çok arar. ama köhnemiş erdemlerimizin duvarları arasına sıkışan, birbirimize tepeden bakan bizler bunu anlayamıyoruz. çok ahmakça, çok acı sonuçlar doğuruyor bu anlayışsızlığımız.

diyoruz ki, düşkün insanlar! ne demektir bu? onlar da bizler gibi aynı kemikten, aynı kandan, aynı etten ve sinirden yapılmışlardır. her şeyden önce insandırlar. yüzyıllardır işitip dururuz bu "düşkün insanlar" sözünü. ne saçma şey! asıl düşkünler bizleriz! hem de adamakıllı düşkün! kendini beğenmişliğin, mutsuz insanlara tepeden bakmanın uçurumuna düşmüşüz. o insanlar ki tek eksikleri bizden daha az kurnaz olmaları ve kendilerine iyi insan süsü vermeyi daha az becerebilmeleridir.

ölümden de, kadından da kurtulmanın yolu yok!

kadınların hayatı her yerde aynıdır. ışık her yerde aynı ışıktır, güneş bir tanedir.

köylü karısı istese de istemese de kocaya varmak zorundadır. ha kocalı karı olmuşsun, ha yatıp ölmüşsün, ne fark eder? ekin biç, yün eğir, hayvan güt, çocuk doğur. peki sana kalan nedir? kocanın dayağıyla küfürü.

sizi gidi toprak solcanları sizi! bi boka aklınız ermez. kadının kalçasıyla göbeği yerindeyse mesele yok, gerisi umurunuzda değildir. insan, karakter demektir oysa. karaktersiz kadın tuzsuz ekmek gibidir. telsiz balalaykadan zevk alabilir misin, köpek!.

aşağılık bir ruhu varmış! sizi gidi toprak solcanları sizi! bi boka aklınız ermez. kadının kalçasıyla göbeği yerindeyse mesele yok, gerisi umurunuzda değildir. insan, karakter demektir oysa. karaktersiz kadın tuzsuz ekmek gibidir. telsiz balalaykadan zevk alabilir misin, köpek!.

ıssız bozkır, sabah güneşiyle pırıl pırıl, dört bir yana uzayıp gidiyor, ufukta gökyüzünün saydam, okşayıcı aydınlığıyla birleşiyordu. bu özgür toprağın üzerinde, mavi gökkubbeyle örtülü bu engin genişlikte, haksız bir şey olabileceğini düşünemezdi insan.

ne hissedebilirim? siz nasıl benim başıma gelen şeyden sorumlu değilseniz, ben de onun başına gelenden sorumlu değilim. hiç kimse hiçbir şeyden sorumlu değil, çünkü hepimiz aynıyız, hayvanız.

15.10.18

yan etkiler

woody allen

insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.

dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.

insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.

siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.

bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?

bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.

insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.

soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.

kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.

acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?

modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.

insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

geronimo

eduardo galeano

geronimo on dokuzuncu yüzyılda apaçi yerlilerinin direnişinin başına geçmişti. bu istilaya uğrayanların liderinin her zaman kötü bir şöhreti oldu; zira cesareti ve gözüpekliği istikaları yıllarca deli etti. ve ertesi yüzyılda çekilen far west filmlerinde de kötülerin kötüsü olarak gösterildi. aynı geleneği sürdüren birleşik devletler hükümeti, 2011 yılında bugün, delik deşik edildikten sonra ortadan kaybolan usame bin ladin'i kurşuna dizme harekatına geronimo operasyonu adını verdi. peki ama, birleşik devletler'in askeri laboratuvarlarında üretilen çılgın halife bin ladin'in geronimo'yla ne alakası vardı ki? ne zaman bir birleşik devletler başkanı yeni bir savaşı haklı gösterme ihtiyacı hissetse, bütün çocukları çiğ çiğ yiyeceğini ilan eden bu profesyonel korkutucuya geronimo'nun nesi benziyordu ki? bu ismin seçilmesi masum bir davranış değildi: yabana işgaline karşı onurlarını ve topraklarını savunan yerli savaşçıların birer terörist oldukları ima ediliyordu.

aşk ve evlilik

jonathan swift

cennette neler yapıldığını bilmiyoruz; ama ne yapılmadığını açıkça söylüyorlar: evlenilmiyor, evliliğe teslim olunmuyor.

venüs, o iyi huylu güzel kadın, aşk tanrıçasıydı; şirret bir cadaloz olan juno ise evlilik tanrıçası. bu ikisi başından beri birbirlerinin can düşmanı olmuşlardır.

asla fazla olmamakla birlikte birazcık akıl, kadında değer verilen bir özelliktir, tıpkı papağanların ezberledikleri birkaç sözü tekrarlamasından hoşlanmamız gibi.

bir şeyi arzuladığımızda ya da onun peşinden koştuğumuzda, zihinlerimiz o şeyin yalnızca iyi yönleri ya da özellikleri üzerine odaklanır; onu elde ettiğimizdeyse yalnızca kötü yönleri ya da özelliklerine.

insan bugünkü hanımların lütufkârlıklarına baktığında, ksenophanes'in sözünü ettiği kısraklara saygı duymazlık edebilir mi? yeleleri yerindeyken, başka deyişle, güzelliklerini hâlâ korurken bu kısraklar eşeklerin kurlarına asla yüz vermezlermiş.

pek çok erkeğin ve çoğu kadının akıcı konuşmasının ardında konu dağarcıkları ile sözcük dağarcıklarının kısıtlı olması yatar; çünkü dilde yetkin olan ve zihni fikirlerle dolu olan biri, konuşurken, her iki alanda da seçim yaparken tereddütler yaşayacaktır. öte yandan sıradan konuşmacıların yalnızca tek bir fikirler paketi ve bunları iletebileceği tek bir sözcükler dizisi vardır; bu dizi de her zaman dudaklarından dökülmeye hazır bekler.

erkeklerin çoğunda dalkavukluktan hoşlanmanın gerekçesi, kendilerine güvenlerinin az oluşudur; kadınların gerekçesi ise bunun tam tersidir.

14.10.18

abazan

michel houellebecq

sen asla erotik bir genç kız düşü olamazsın, raphaël. bunu kabullenmen lazım; böyle şeyler sana göre değil. hem zaten artık çok geç.

ilk gençlik günlerinden beri yaşadığın cinsel başarısızlık, on üç yaşından beri peşini bırakmayan abazanlık sende silinmez bir iz bırakacaktır, raphaël. bundan sonra kadınlarla birlikte olabileceğini varsaysak bile -ki doğrusu, ben buna inanmıyorum- bu yeterli olmayacaktır; artık hiçbir şey yeterli olmayacak. sen daima yaşamadığın o ilk gençlik aşklarının öksüzü olarak kalacaksın.

sendeki yara daha şimdiden canını acıtıyor; gitgide daha beter olacak. sonunda kalbin korkunç, acımasız bir buruklukla dolacak. senin için ne kurtuluş var ne de huzur. öyle işte. ama bu demek değildir ki, sana her türlü intikam yolu da yasak. o kadar arzuladığın o kadınlara, sen de sahip olabilirsin. hatta onlardaki en değerli şeyi bile ele geçirebilirsin.

onlarda, raphaël, en değerli şey nedir? güzellikleri değil, bu noktada yanılgını düzeltiyorum; vajinaları da değil, hatta aşkları da; çünkü bütün bunlar yaşamla birlikte yok olur. ve sen şu andan itibaren onların yaşamlarına sahip olabilirsin. bu akşamdan tezi yok cinayet kariyerine atıl; inan bana dostum, bu senin elindeki son şans.

o kadınların bıçağının ucunda titrediklerini ve gençliklerine acıman için yalvardıklarını hissettiğinde, orada gerçekten sen efendi olacaksın; o an onlara ruhen ve bedenen sahip olacaksın. hatta onları kurban etmeden önce, kendilerinden birkaç lezzetli armağan da elde edebileceksin; bir bıçak, raphaël, hatırı sayılır bir müttefiktir.