31.10.18

uzun lafın kısası

patti smith: dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

jean baudrillard: çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu.

charles bukowski: tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

thomas hobbes: dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

robert musil: yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey!

comte de volney: insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır.


woody allen: insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

theodore kaczynski: tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır.


erich fromm: umut etmek, insan olmanın temel koşullarından biridir. insan umut etmekten vazgeçerse cehennemin kapısından girmiş demektir, kendi insanlığını geride bırakmış demektir.

shakespeare: senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

23.10.18

mutluluğun tarihi

yuval noah harari 

nietzsche'nin de söylediği gibi, yaşamak için bir sebebiniz varsa her şeyle baş edebilirsiniz. anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir. buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

her çağda ve her kültürde, insanlar aynı zevkleri ve acıları hissetse de, bu deneyimlere atfettikleri anlamlar muhtemelen büyük ölçüde farklılık gösteriyordu. eğer öyleyse, mutluluğun tarihi biyologların sandığından çok daha çalkantılı olabilir. bu çıkarım modernitenin lehine değildir. yaşamı gündeliğe göre değerlendirirsek orta çağ insanlarının daha zor zamanlar geçirdiğini söyleyebiliriz; ama öbür dünyadaki ebedi mutluluğa inandılarsa, uzun vadede mutlak ve anlamsız bir unutuluştan başka bir beklentisi olmayan modern seküler insana kıyasla hayatlarını çok daha anlamlı ve değerli görmüş olmaları muhtemeldir. orta çağ insanlarına öznel mutluluk anketleri yapılıp "hayatınızdan memnun musunuz?" diye sorulsa çok daha yüksek puanlara ulaşabilirlerdi.

yani orta çağ atalarımız, ölümden sonraki hayatla ilgili kolektif sanrılarına bir anlam yükledikleri için mi daha mutluydular? evet. kimse fantezilerine karışmadıktan sonra neden olmasınlar ki?

tamamen bilimsel bir bakış açısıyla bilebildiğimiz kadarıyla insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. insanlar belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. dünya yarın patlayarak yok olsa evrende hiçbir değişiklik olmazdı; tahmin edebileceğimiz kadarıyla insanların kendilerine dair anlam arayışı ve öznelliklerinin eksikliği de pek hissedilmezdi. bu yüzden, insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.

orta çağ'daki insanların hayatlarında bulduğu öbür dünyaya ilişkin anlamlar modern hümanist, milliyetçi veya kapitalistlerin buldukları anlamdan daha gerçek dışı değildi. insanlığın bilgi birikimini artırdığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen bilim insanı, ana vatanı korumak adına savaştığı için hayatının anlamlı olduğunu söyleyen asker ve anlamı yeni bir şirket kurmakta bulan girişimci, orta çağ'da yaşayan ve eski metinleri okuyup kutsal savaşlara katılan veya yeni bir tapınak yapan muadillerinden daha mantıklı değildir.

bu yüzden mutluluk belki de, bir insanın anlamla ilgili sanrılarını, hakim kolektif sanrılarla uyumlu hale getirmesidir. kişisel hikayelerimiz etrafımızdakilerin hikayeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu ileri sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz. bu aslında oldukça üzücü bir sonuç: mutluluk gerçekten kendi kendini kandırmaya mı bağlıdır?


mutluluk anketleri mutluluğumuzu, kendi öznel değerlendirmemizle ve mutluluğun peşinden koşmayı belirli bir duygu durumunu yakalama çabasıyla ilişkilendirirler. buna karşılık budizm gibi pek çok geleneksel felsefe ve dini akımdaysa mutluluğun sırrı kendinizle ilgili gerçeği bilmektir, gerçekten kim veya ne olduğunuzu anlamaktır. çoğu insan yanlış biçimde, kendilerini duyguları, düşünceleri, sevdikleri ve sevmedikleriyle tanımlar. öfke hissettiklerinde "ben öfkeliyim, bu benim öfkem." diye düşünürler. tüm yaşamlarını bazı duygulardan kaçınmaya ve başka duyguların peşinden koşmaya harcarlar. duygularıyla aynı şey olmadıklarını, bazı duyguların peşinden durup dinlenmeden koşmanın insanı nasıl sefil hale getirdiğini görmezler.

eğer böyleyse mutluluğun tarihi konusundaki anlayışımız tamamen yanlış yönlendirilmiş demektir. belki de insanların beklentilerinin gerçekleşmesi ve keyifli duygular hissetmeleri o kadar da önemli değildir. asıl mesele insanların kendileriyle ilgili gerçeği bilip bilmemeleridir. günümüzde insanların bunu eski avcı toplayıcılardan veya orta çağ köylülerinden daha iyi anladığına dair elimizde herhangi bir kanıt var mı?

akademisyenler mutluluğun tarihini incelemeye sadece birkaç yıl önce başladı; hâlâ ilk hipotezlerimizi formüle etmekle ve uygun araştırma yöntemlerini aramakla uğraşıyoruz. daha yeni başlamış bir tartışmayla ilgili kesin sonuçlara varmak için henüz çok erken, şu aşamada önemli olan şey doğru soruları sormak ve mümkün olduğunca farklı yaklaşımlardan haberdar olmak.

tüm bu çalışmaların en önemli bulgusuysa mutluluğun zenginlik, sağlık hatta topluluk gibi ölçülebilir koşullara bağlı olmadığıdır. mutluluk daha ziyade somut durumla soyut beklentiler arasındaki ilişkiye bağlıdır. eğer bir kağnı istiyorsanız ve kağnıyı alabiliyorsanız memnunsunuzdur, ferrari isterken ancak ikinci el bir tofaş alabiliyorsanız yoksunluk hissedersiniz. bu yüzden lotoyu tutturmak uzun vadede insanların mutluluğu üzerinde çok ciddi bir araba kazasıyla aynı etkiyi yaratabiliyor. durumumuz iyileşince beklentilerimiz yükseliyor ve sonuç olarak nesnel koşullarımızdaki büyük gelişmeler bile bizi memnuniyetsiz kılabiliyor. koşullar kötüleşince beklentiler iyice azalıyor ve ciddi bir hastalık bile bizi önceki halimizden daha mutsuz etmiyor.

bunu anlamak için psikologlara ve birtakım anketlere gerek olmadığını düşünebilirsiniz. binlerce yıl önce yaşayan peygamberler, şairler ve filozoflar zaten elinizdekilerden memnun olmanın, daha fazlasını elde etmekten çok daha önemli olduğunu söylemişlerdi. belki de öyle; ama bu kadar çok sayıyla ve tabloyla desteklenen modern araştırmaların eskilerin vardığı sonuca varmaları yine de güzel.

21.10.18

açlık sanatçısı

franz kafka

en sevdiğimiz müzik huzurdur.

insan kararlarla birlikte ortaya çıkan tempoyu fazlasıyla abartmaya eğilimlidir, özellikle gençken.

kadınlar sık sık kendilerini zayıf hissederler.

aslında işler daima bu şekilde yürür; köşede bekleyen insanlar hep vardır.

bizim yaşamımız öyle bir yaşamdır ki bir çocuk hafiften yürümeye ve çevresini az buçuk ayırt etmeye başlar başlamaz tıpkı bir yetişkin gibi kendi başının çaresine bakmak zorundadır.

sayıca fazla olan her bir neslin, diğeri üzerinde büyük baskısı var; çocukların çocuk olmaya vakitleri yok.

eğer diğer toplulukların çocukları özenle büyütülüyor, küçükler için okullar açılıyor, halkın geleceği olan çocuklar uzun bir zaman boyunca, her gün bu okullardan sel gibi akıyorsa, bir günden diğerine ortaya çıkan yine aynı çocuk olacaktır.

çocuklarımızı var olma savaşının içinden çekip alamayız, eğer bunu yapsaydık onların vakitsiz ölümlerini hazırlamış olurduk.

dünyadaki bütün ciddi yöntemler tam anlamıyla başarısızlığa mahkumdurlar.

belki de, tüm bunlara rağmen özlemini çekeceğimiz çok fazla şey yoktur; fakat dünyevi acılardan kurtulmuş olan josephine -ki ona göre bu seçilmişlere özgü bir durum- büyük bir neşeyle, halkımızın kahramanlarından oluşan geniş bir kalabalığın içinde kayıplara karışacak ve tarihimizi kaydetmek gibi bir meselemiz olmadığı için bütün kardeşleri gibi kısa bir sürede yüksek bir kurtuluş içinde unutulup gidecek.

18.10.18

uçurum insanları

jack london

erdemli olmanın ödülü sadece erdemdir.

daha fazla yaşam, fiziksel ve ruhsal enerji için yapılmış her şey iyidir; daha az yaşam için yapılmış, inciten, gelişimi kısıtlayan, hayatı tahrif eden her şey kötüdür.

hayat standardı daha yüksek olan kişi, hayat standardı düşük olan kişiden her zaman daha çok ve daha iyi iş çıkarır.

avrupa'ya gelmiş, karun gibi zengin olmayan amerikalı gezgin, sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar ayağına dolanıp, cüzdanını bileşik faize taş çıkartacak şekilde boşaltan yaltakçı soyguncular sürüsü yüzünden, kendisini süreğen bir açgözlülük ortamına düşüvermiş gibi hisseder.

insan ruhen pek yalnızdır; ama bir odada üç yatak bulunduğu ve gelip geçici insanlara da kapılar açık olduğunda, söz konusu yalnızlık katmerlenir.

thomas carlyle: irfan sahibi olabilecek ama olamamış kişinin durumu, bir trajedidir.

bu kadının ölümüyle ilgili en ürkütücü şey, resmi görevlilerin olaya bakış ve hükme varış şeklindeki kendini beğenmiş vurdumduymazlıktır. yetmiş yedi yaşındaki bir kadının kendini ihmal sonucunda öldüğünü söylemek, meseleye mümkün olan en iyimser şekilde bakmaktır. kadın kendi hatası yüzünden ölmüştür ve mesuliyeti ona yıkan toplum, halinden memnun şekilde kendi işine bakmaya devam eder.

bir kadının dokunuşu her şeyi telafi eder, yumuşatır.

erkek erkeğe karşı adaletsizdir çoğu zaman, bir kadına karşıysa her zaman.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

17.10.18

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


ey tutkunun, saygının ve sevginin bildiği
ve gökteki yüceliği simgeleyen varlıklar
ey doğuştan alaycıları insan çabalarının

ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekimin alacakaranlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

masumların ve güzellerin
tek düşmanıdır zaman

yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

bir yoksul bedevinin çadırındaymışız gibi
bir zamanlar en olmadık düşlerin yaşanarak
artık tarihe karıştığı bir yerde dolaşıyoruz şimdi

emek çiçek açmış ya da dans ediyor
bedenin ruhu sevindirmek için incinmediği
güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin
gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde

bozkırda

maksim gorki

insanlar iğrençtir.

insan acıyı tattıkça şefkati daha çok arar. ama köhnemiş erdemlerimizin duvarları arasına sıkışan, birbirimize tepeden bakan bizler bunu anlayamıyoruz. çok ahmakça, çok acı sonuçlar doğuruyor bu anlayışsızlığımız.

diyoruz ki, düşkün insanlar! ne demektir bu? onlar da bizler gibi aynı kemikten, aynı kandan, aynı etten ve sinirden yapılmışlardır. her şeyden önce insandırlar. yüzyıllardır işitip dururuz bu "düşkün insanlar" sözünü. ne saçma şey! asıl düşkünler bizleriz! hem de adamakıllı düşkün! kendini beğenmişliğin, mutsuz insanlara tepeden bakmanın uçurumuna düşmüşüz. o insanlar ki tek eksikleri bizden daha az kurnaz olmaları ve kendilerine iyi insan süsü vermeyi daha az becerebilmeleridir.

ölümden de, kadından da kurtulmanın yolu yok!

kadınların hayatı her yerde aynıdır. ışık her yerde aynı ışıktır, güneş bir tanedir.

köylü karısı istese de istemese de kocaya varmak zorundadır. ha kocalı karı olmuşsun, ha yatıp ölmüşsün, ne fark eder? ekin biç, yün eğir, hayvan güt, çocuk doğur. peki sana kalan nedir? kocanın dayağıyla küfürü.

sizi gidi toprak solcanları sizi! bi boka aklınız ermez. kadının kalçasıyla göbeği yerindeyse mesele yok, gerisi umurunuzda değildir. insan, karakter demektir oysa. karaktersiz kadın tuzsuz ekmek gibidir. telsiz balalaykadan zevk alabilir misin, köpek!.

aşağılık bir ruhu varmış! sizi gidi toprak solcanları sizi! bi boka aklınız ermez. kadının kalçasıyla göbeği yerindeyse mesele yok, gerisi umurunuzda değildir. insan, karakter demektir oysa. karaktersiz kadın tuzsuz ekmek gibidir. telsiz balalaykadan zevk alabilir misin, köpek!.

ıssız bozkır, sabah güneşiyle pırıl pırıl, dört bir yana uzayıp gidiyor, ufukta gökyüzünün saydam, okşayıcı aydınlığıyla birleşiyordu. bu özgür toprağın üzerinde, mavi gökkubbeyle örtülü bu engin genişlikte, haksız bir şey olabileceğini düşünemezdi insan.

ne hissedebilirim? siz nasıl benim başıma gelen şeyden sorumlu değilseniz, ben de onun başına gelenden sorumlu değilim. hiç kimse hiçbir şeyden sorumlu değil, çünkü hepimiz aynıyız, hayvanız.

15.10.18

yan etkiler

woody allen

insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.

dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.

insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.

siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.

bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?

bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.

insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.

soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.

kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.

acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?

modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.

insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

13.10.18

din

thomas hobbes

dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

şu dört şey dinin doğal kökenini oluşturur: hayaletlere inanmak, ikincil nedenleri bilmemek, korkulan şeylere bağlılık ve geçici şeyleri haberci olarak kabul etmek. bunlar, insanların çeşitli hayal güçleri, muhakeme yetenekleri ve duyguları nedeniyle, o kadar farklı törenlere yol açmışlardır ki bir insan tarafından kullanılanlar bir başka insan için genellikle gülünç olmaktadır.

görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekan tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur.

şimdiye kadar olmuş veya bundan sonra olacak şeylerin nedenleri olduğundan emin olunduğu için, korktuğu kötülüklerden kendini sakınmak ve arzu ettiği iyilikleri elde etmek için devamlı çabalayan insanoğlu, mutlaka sürekli bir gelecek endişesi içindedir.

böylece her insan, özellikle aşırı ihtiyatlı olanlar, prometheus'unkine benzer bir durumdadırlar. çünkü, kelime anlamı olarak dilimize çevrildiğinde "basiretli, geleceği gören adam" demek olan prometheus, görüş alanı büyük bir yer alan kafkas tepesine bağlanmıştı ve burada, onun karaciğeri ile beslenen bir kartal, onun geceleyin yenilenen karaciğerini gündüz yiyordu. yani gelecekten kaygı duyduğu için çok ileriye bakan bir insanın kalbi, bütün gün, ölüm, yoksulluk veya başka bir felaketin korkusuyla tükenip durur. ve sadece uykuda iken bu insan huzura kavuşabilir veya kaygı dolu kalbi dinlenebilir.

işte bu yolladır ki, insanların hayal gücünün sayısız çeşitlemelerinden, bu dünyada sayısız türde tanrılar yaratmışlardır. işte görülemeyen şeylerden duyulan bu korku, herkesin din dediği şeyin ve başkalarından farklı biçimde o güce tapanlar veya ondan korkanlarda bulunan batıl inancın doğal kökenidir.

şeylerin doğal nedenlerini pek az araştıran veya hiç araştırmayanlar, onlara bu kadar çok iyilik veya kötülük yapma gücüne sahip olan şeyin ne olduğunu bilmemekten gelen korkuyla, çeşitli türden görünmez güçler varsaymaya ve kendilerini bunlara inandırmaya ve kendi tahayyüllerinin önünde huşu içinde durup zor durumlarda bunların yardımına sığınmaya; ve ayrıca, başarılı oldukları vakit, onlara şükranlarını sunmaya eğilimlidirler. böylece, kendi hayallerinin ürünlerini kendi tanrılarına dönüştürürler.

dinin bu başlangıcını tespit etmiş olanlardan bazıları, bunu beslemiş, süslemiş ve yasa haline getirmişler ve ona, gelecekteki olayların nedenlerine ilişkin kendi uydurdukları görüşleri eklemişler, böylece başkalarına hükmedebileceklerini ve kudretlerinden en büyük faydayı elde edebileceklerini ummuşlardır.

merak veya nedenleri bilme isteği, insanı, sonuçların düşünülmesinden nedenleri aramaya götürür ve ayrıca, nedenlerin de nedenlerini. insan, böylece, zorunlu olarak, daha önceki başka bir nedene dayalı olmayan ezeli bir nedene varır. insanlar buna tanrı derler. dolayısıyla başı ve sonu olmayan bir tanrı'nın var olduğu inancına yönelmeksizin, doğal nedenlerin derin bir araştırmasını yapmak mümkün değildir.

ancak insanlar, kafalarında, onun doğasına uygun bir tanrı fikrine sahip olamazlar. çünkü, söz gelimi, insanların kendilerini ateşle ısıttıklarını söylemelerini işiten ve kendisi de ateşle ısınan, doğuştan kör bir adamın, insanların ateş dedikleri bir şeyin var olduğunu ve hissettiği şeyin nedeni olduğunu kolayca kavrayabilmesi ve bundan emin olabilmesi fakat onun nasıl bir şey olduğunu tasarlayamaması; veya onu gözleriyle görenler gibi, kafasında ona ilişkin bir fikre sahip olamaması gibi; insanlar da, bu dünyadaki gördükleri şeylere ve onların hayranlık verici düzenine dayanarak, bütün bunların tanrı denilen bir nedeni olduğunu kavrayabilir. fakat kafasında ona ilişkin bir fikir veya imaj oluşturamazlar.

bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir. ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır.

yine bu yüzden, numa pompilius, romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir. ve peru krallığının ilk hükümdarı ve kurucusu, kendisi ve karısının güneş'in çocukları olduğunu iddia etmiş ve muhammed ise, yeni dinini kurmak için, güvercin kılığındaki kutsal ruh ile konuştuğunu iddia etmiştir.

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar. üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan romalılar, roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun. ayrıca, tanrı'nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden yahudiler'in dini dışında, roma'da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz. işte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.

saçma veya yanlış beyanların, evrensel olmaları halinde, anlaşılma imkanı yoktur; yine de pek çok insan, sözcükleri usulca tekrarladıkları yahut iyice kafalarına yerleştirdikleri vakit onları anladıklarını sanırlar.

insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

12.10.18

deccal

nietzsche

inanç, doğru olanı bilmek istememek demektir.

bu kitap en azlarındır. belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. onlar, benim zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar. kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? ancak öbür gündür benim olan. kimileri öldükten sonra doğar.

iyi nedir? insanda güç duygusunu, güç istemini, gücün kendisini yükselten her şey. kötü nedir? zayıflıktan doğan her şey. mutluluk nedir? gücün büyüdüğü duygusu -bir engelin aşıldığı duygusu.

güç isteminin eksik olduğu yerde düşüş vardır.

doygunluk değil, daha çok güç; genel olarak barış değil, savaş; erdem değil, yetenek. zayıflar, nasibi kıtlar yıkılıp gitmelidir: bizim insan sevgimizin baş ilkesi. ve onlara yıkılıp gitsinler diye de yardım edilmelidir. herhangi bir günahtan daha zararlı olan nedir? -nasibi kıtlara, zayıflara duyulan acımadan doğan eylem: din.

insanlık, ahlakla, en iyi burnundan çekilerek götürülür.

can sıkıntısıyla tanrılar bile baş edemez. ne yapsın? insanı icat eder,-insan eğlendiricidir. ama, gelin görün ki, bu kez de insanın canı sıkılmaya başlar. o zaman da tanrı kadını yaratır. ve sahiden de, işte, artık can sıkıntısının sonu gelmiştir; ama başka şeylerin sonuyla birlikte! kadın, tanrı'nın ikinci hatasıdır.

insanlık, bugün inanıldığı gibi, daha iyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir gelişme göstermemektedir. "ilerleme", modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce. bugünün avrupalısı, değerlilik bakımından, rönesans avrupalısının fersah fersah altında kalır. ileriye doğru gelişme, herhangi bir zorunlukla, yükselme, yücelme, güçlenme değildir hiç de.

en yaygın yalan, kişinin kendi kendine söylediği yalandır; başkalarına yalan söylemek, göreceli olarak ender bir durumdur.

kutsalların öyküleri, var olan en çifte-anlamlı yazındır: bunun üzerinde başka türden belgeler olmadıkça, bilimsel yöntemler uygulamak, benim için daha başından boşunalığa mahkumdur: salt bilgin boşgezerliği.

bir asalak insan türü, yaşamın bütün sağlıklı yapıları pahasına serpilen bir tür, din adamı, tanrı'nın adını kötüye kullanmaktadır: şeylerin değerini kendisinin belirlediği duruma, "tanrının egemenliği"; böyle, bir durumun elde edilmesini ya da korunmasını sağlayacak araçlara, "tanrının iradesi" adını takar; soğukkanlı bir kiniklikle halkları, çağları, bireyleri, din adamlarının üstün gücüne yaradıkları ya da karşı çıktıkları açısından ölçer-biçer.

bir canlıya, bir türe, bir bireye, içgüdülerini yitirmişse, kendisine zararlı olanı seçiyor, yeğliyorsa "yozlaşmış" derim.

çarmıhtaki tanrı -bu simgenin korkunç düşünsel arka planı hâlâ anlaşılmıyor mu? ne ki acı çeker, ne ki çarmıha gerilir, o, tanrısaldır. hepimiz çarmıha gerilmişiz, demek ki biz tanrısalız. yalnızca biz tanrısalız. hristiyanlık bir zaferdi, soylu bir anlayış, ona yenilip battı, hristiyanlık, bugüne dek insanlığın başından geçen en büyük talihsizliktir.

buradan nasıl bir sonuç çıkıyor? kişi yeni ahit'i okuyacaksa, eldiven giymesi iyi olur. bunca kirliliğin yakınında bulunmak, neredeyse zorunlu kılıyor bunu.

11.10.18

pis moruğun notları

charles bukowski

basit öfkeler basit yarıklar gibi ekim güneşinde yok olurlar.

ben inatla tutunmaya çalışırken düzüyor muydum yoksa düzülüyor mu bilmiyordum; ama insan genellikle bilmez.

klas, görülebilen bir şeydir; hissedilir, tanımlanamaz. kimi insanda görürsün, hayvanlarda ve sirk trapezcilerinde vardır; yürüyüşte, tavırlarda kendini belli eder. genellikle içten gelen bir şeydir, dışa yansır.

sevgi başka nedir ki? iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez, kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.

bazen delilik o denli gerçektir ki delilik olmaktan çıkar.

whitman'ın bir sözünü hatırlıyorum: "büyük şair yaratmak için büyük dinleyici gerek." ben whitman'ı her zaman kendimden daha iyi bir şair olarak görmüşümdür, önemi varsa, ama bu kez fena yanılmış, şöyle olmalıydı: "büyük dinleyici yaratmak için büyük şairler gerek."

kentler insanları öldürmek için inşa edilirler.

başka düzlemde bir dünya toplumu, birbirlerini mesleklerine göre değerlendirirler. yankesiciler araba hırsızları ile samimiyet kurmaz, araba hırsızları tecavüzcülerle, tecavüzcüler sübyancılarla, her mahkum işlediği suça göre değerlendirilir. porno film yapımcısı itibar görürken bir çocuğa sarkıntılık etmiş biri aşağılanır.

nixon ile humphrey arasında seçim yapmak sıcak bok ile soğuk bok arasında seçim yapmak zorunda bırakılmaktır.

"sevgili bay bukowski, yazmaya otuz beş yaşınızda başladığınızı söylüyorsunuz. ondan önce ne yapıyordunuz?" e.r.

"sevgili e.r., yazmıyordum."

kamu bir yazardan ya da yazılarından ihtiyacı olanı alır, gerisini boş verir. ama genellikle aldığı en az ihtiyaç duyduğudur, boş verdiği ise en çok.

geri zekalının cesareti değil, düşünebilen kişinin cesareti önemlidir.

her şey posta kutusu ile başlar, posta kutusu ile biter. bir gün posta kutularından kurtulmanın yolu bulunursa çektiğimiz acılar büyük ölçüde azalacak. şu anda tek ümidimiz hidrojen bombası ve bütün kasvetime rağmen bunun uygun bir çözüm olacağını sanmıyorum.

sinsi hırsızı asıl heyecanlandıran, çaldığı nesnenin değerinden çok çalma eyleminin kendisidir.

hastaneler sizi neden sunmaksızın öldürmeye çalıştıkları yerlerdir. hastanelerdeki soğuk ve ölçülü acımasızlığın nedeni doktorların fazla mesai yapmaları ya da ölümü kanıksamış, sıkılmış olmaları değildir. asıl neden çoğu zaman başları ile kıçlarını ayırt etmeyi beceremeyen, cahillerin hayranlığa boğulup merhemi elinde bulunduran büyücü olarak gördükleri ve çok az iş yapıp çok fazla para kazanan doktorların kendileridir.

7.10.18

hayalperestler

patti smith

kimse, olmadığı birine dönüşmez.

bir oğlan çocuğu için yangından daha heyecan verici bir şey yoktur.

çocuk aklı alna kondurulan öpücük gibidir, kabule açık ama ilgisiz. doğum günü pastasının üzerindeki balerin gibi döner durur; hem zehirli, hem tatlı.

yeni doğmuş bir bebeğin gülümseyişinden daha güzel bir şey yok bu hayatta.

sıradan karşısında hayrete düşen çocuk, uğraşmaksızın bilinmeyene doğru ilerler; ta ki çıplaklık onu korkutup utandırana kadar. o zaman biraz örtünmek ister, düzen arar. bir an için her şeyi tüm çıplaklığıyla görür, eler, toplar, gerçeklerden yapılma çılgın bir yorgan örer. vahşi, tene batan türden gerçeklerdir onlar. bildiğimiz gerçeklerle uzaktan yakından alakaları yok gibidir.

bu acımasız, yoğun sürecin sonunda ortaya güzel bir şeyin çıkması mümkündür; ancak genelde sadece mücadele edilip kurtulunması gereken pırıl pırıl, titrek bir gözyaşı meydana gelir. ipten omurganla, her zamankinden daha uzak ve göz kamaştırıcı bir arenaya kayarsın.

etraf olduğu gibi duvardır. ve akıl -belli etmeksizin, balerinler gibi tek ayak üzerinde dönerken- kapabileceği ne bilgi parçacığı varsa kapar; flamanca, tuğlalara yontulmuş hiyeroglifler.

dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

su kaynadı. bir avuç naneyi süzdürüp, suyunu kupaya döktüm. ne kadar hastalık varsa alsın götürsün, hepsini önemsiz dipnotlara dönüştürsün diye. kızgın korların üzerinde yürüyoruz. yapamayacağımız hiçbir şey yok.

5.10.18

sanayi toplumu ve geleceği

theodore kaczynski

sanayi devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. bu sonuçlar, gelişmiş ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara -üçüncü dünya ülkelerinde fiziksel acılara da- yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı.

belirli bir dereceye kadar özgürlüğe izin vermek sistemin yararınadır. örneğin, ekonomik özgürlüğün -belirli sınırlamalar ve kısıtlamalarla- ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkilediği ortaya çıkmıştır. ama ancak planlanmış ve sınırları çizilmiş bir özgürlük sistemin yararınadır. birey her zaman bir tasmayla bağlanmalıdır, bazen bu tasma uzun bırakılsa bile.

insan ırkı en iyi halde bile nispeten kolay sosyal problemleri çözmekte bile çok kısıtlı bir kapasiteye sahiptir. sistem çevre kirliliği ve politik yozlaşmayı, uyuşturucu ticaretini ya da aile içi şiddeti durdurmakta bile başarısız olmuştur.

artan depresyon oranı kesinlikle bugün toplumumuzda var olan bazı koşulların sonucudur. insanları depresyona iten koşulları kaldırmak yerine, modern toplum onlara anti-depresan (uyuşturucu) ilaçlar vermektedir. aslında, anti-depresanlar, bireyin iç dünyasını, normalde tahammül etmeyeceği sosyal koşulları kabullenmesini sağlayacak biçimde değiştiren araçlardır.

yaşamlarımız başka insanların verdiği kararlara bağlı. bu kararlar üzerinde hiçbir kontrolümüz olmadığı gibi genelde kararları veren kişileri tanımıyoruz bile.

insanların çoğunluğunun, kararlarını kendilerinin vermek istemedikleri ama liderlerden onların adına düşünmelerini istedikleri ileri sürülebilir. insanlar, sıradan konularda kendi kararlarını vermekten hoşlanır ama zor ve önemli sorunlarda karar vermek psikolojik çatışmayı göze almayı gerektirir ve çoğu insan psikolojik çatışmadan nefret eder.

genetik ilerleme, insanı, şansın -ya da tanrının, ya da dini inançlarımıza bağlı olarak her neyinse- özgür bir yaratısı olmaktan çıkarıp fabrikasyon bir ürün haline getirecektir.

muhafazakarlar aptaldır: bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

bir iş için, işe en uygun kişi yerine, kuzeni, arkadaşı veya dindaşını atayan bir kamu görevlisi veya şirket yetkilisini düşünün. bu kişi, kişisel bağlılığının, sisteme olan bağlılığının önüne geçmesine izin vermiştir ve bu, akraba kayırma veya ayrımcılıktır ki bunların ikisi de çağdaş toplumda korkunç günahlardır.

tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır. tüm bu kokuşmuş sistemi yıkıp sonuçlarına katlanmak çok daha iyidir.

3.10.18

dizeler


elin elimdedir
sen çekmedikçe
(franz kafka)

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten
yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun
(behçet aysan)

kim demiş haram nedir bilmez hayyam
ben haramı helali karıştırmam
seninle içilen şarap helaldir
sensiz içtiğimiz su bile haram
(ömer hayyam)

nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka
(metin altıok)

birer nehirdir hayatlarımız
adına ölüm denen
o denize doğru akan
(jorge manrique)

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu
(jean baudrillard)

2.10.18

aldatmak

hüseyin rahmi gürpınar

dünyada birbirini aldatmayan karı koca yok gibidir.

helaliniz bir kadınla beş on sene yaşayıp da içinizden onu aldatmamış olanlarınız varsa beri tarafa gelsinler, alınlarına birer sadakat çelengi takayım. fakat maalesef bu takdir alametini taşımaya müstahak kocalar devede kulak bile değildir.

eğer siz aldatmıyorsanız bu sadakatinizin koskocaman bir veya birkaç sebebi olmalı. ya kadınların sizden hoşlanmayacakları bir yaradılıştasınız ya da kadınların kalplerini ele geçirmek sanatına hiç aşina değilsiniz. veyahut da para tutmuyorsunuz.

genç, güzel ve zenginseniz siz kendinizi ne kadar sakınsanız da zaten kadınlar sizi rahat bırakmaz. bir erkeğin gözü sevdaya, şöyle böyle gelişigüzel düşüp kalkmalara ne kadar tok olsa da erkek cinsi bu cici mama hususunda obur çocuklara benzer. bu açgözlülerin bayramda midelerini ne kadar şekerle doldursanız da bunlar yine camekanda iştahlarını çekecek bir bonbona tesadüf ederler. ve bunun için cüzdanlarının köşesindeki en temiz parayı fedadan çekinmezler.

aldatmak ve aldanmaktan nefret ederim. bir kadın kocasını, keza bir koca karısını sevmiyorsa açıktan açığa söylemeli. şeri ve kanuni surette birbirlerinden ayrılmalıdırlar. aldatmak kepazece bir cinayettir. karı kocalığın izzetinefsine bundan büyük, bundan acı, bundan korkunç yara açılamaz.

benim nazarımda nikah demek karşılıklı sadakate söz vermek demektir. bu sadakati sürdüremeyecek kadar hercai karakterli olanlar kendi zaaflarını bilip böyle ağır bir taahhüt altına girmemelidirler.

karımın gıyabi hükmünü yersem bu yargılamanın benim için temyizi yoktur. orada durup fırtınaya göğüs germeli, kızlar ne söylerlerse şiddetle ret ve katiyen inkar etmeli. "inkar yiğidin kalesidir." derler. tecrübe üzerine darbımesel söyleyen atalarımız elbette bu sözü boşuna söylememişlerdir.

sonradan insanın bazı soruşturmalara uğraması muhtemel olan bu tür vakalarda uzun, karışık, dolambaçlı yalanlar uydurması tehlikelidir. insan heyecanla ne dediğini unutur. başka türlü söyler. foyayı meydana verir. her şeyde sadelik iyidir.

karısına karşı benimki gibi irade dışı sadakatsizliklerde itiraf soğukluk yaratır. ebedi bir kırgınlığa sebep olur. fakat inkarla her şey tamir edilir. zaten bu acı hakikatin ıstırabından kurtulmak için kadının gönlü, inkarı gizli bir sevinçle kabule meyillidir.

ahlak bazı insanlarda bir leşi örten kefen gibi pek yüzeysel bir elbisedir. içini hiç kurcalamaya gelmez. derhal kangren ve pis koku taşar. şimdi şurada kocanın dostça elini sıkar, koridor dolambacında karının memesini. bunlar karıları güzel olan çiftlerin etrafında pervanedirler. fakat nihayetinde ateşe düşen kendileri değil, bedbaht kocalardır.

bir kadının sadakatsizliğini imzasız mektupla kocasına ihbar etmek, ekseriya bu, pek adi bir öfke ve kinden doğan hasta ruhlara mahsus bir harekettir. biraz hassas olan bir koca karısının sadakatsizliğinden mutlaka koku alır. bu malumu ona ilam bir insanlık değildir.

bir delikanlıda birinci motivasyon sevdadır. her genç bir sevda değirmenidir. ilanıaşk ettikleri kadınlardan yüz bulamayınca onları iffetsizlikle itham etmek garabetine kalkarlar.

aile namuslarına hürmet lazımdır. bir gün gelir sen de evlenirsin, anlarsın. karına yan gözle bakanın can düşmanı olursun. bir koca için dünyada karı sadakatsizliğinden korkunç bir felaket olamaz. sana hiçbir fenalığı dokunmayan masum bir adamın hayat saadetini yıkmaya vicdanın nasıl razı olur? toplumsal ahlaksızlıkların en kötüsü işte budur. umumi ahlak, bireylerin doğruluklarıyla teşekkül edebilir. sen, ben insani vazifelerimizin zıddına hareket edersek başkalarından ne bekleyebiliriz?

ihanet ettiğimiz kimseleri her zaman büsbütün sevmez değilir. fakat aleyhlerinde yaptığımız vefasızlıklardan da nefsimizi kurtaramayız. onları belki biraz üzülerek, acıyarak aldatırız. fakat aldatırız.

aynı fabrikanın bir model üzerine imal edilmiş makineleriyiz. hepimizin de sürçen kısımlarımız, fena işleyen yanlarımız vardır.

deccal

friedrich nietzsche

inanç, doğru olanı bilmek istememek demektir.

bu kitap en azlarındır. belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. onlar, benim zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar. kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? ancak öbür gündür benim olan. kimileri öldükten sonra doğar.

iyi nedir? insanda güç duygusunu, güç istemini, gücün kendisini yükselten her şey. kötü nedir? zayıflıktan doğan her şey. mutluluk nedir? gücün büyüdüğü duygusu -bir engelin aşıldığı duygusu.

güç isteminin eksik olduğu yerde düşüş vardır.

doygunluk değil, daha çok güç; genel olarak barış değil, savaş; erdem değil, yetenek. zayıflar, nasibi kıtlar yıkılıp gitmelidir: bizim insan sevgimizin baş ilkesi. ve onlara yıkılıp gitsinler diye de yardım edilmelidir. herhangi bir günahtan daha zararlı olan nedir? -nasibi kıtlara, zayıflara duyulan acımadan doğan eylem: din.

insanlık, ahlakla, en iyi burnundan çekilerek götürülür.

can sıkıntısıyla tanrılar bile baş edemez. ne yapsın? insanı icat eder,-insan eğlendiricidir. ama, gelin görün ki, bu kez de insanın canı sıkılmaya başlar. o zaman da tanrı kadını yaratır. ve sahiden de, işte, artık can sıkıntısının sonu gelmiştir; ama başka şeylerin sonuyla birlikte! kadın, tanrı'nın ikinci hatasıdır.

insanlık, bugün inanıldığı gibi, daha iyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir gelişme göstermemektedir. "ilerleme", modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce. bugünün avrupalısı, değerlilik bakımından, rönesans avrupalısının fersah fersah altında kalır. ileriye doğru gelişme, herhangi bir zorunlukla, yükselme, yücelme, güçlenme değildir hiç de.

en yaygın yalan, kişinin kendi kendine söylediği yalandır; başkalarına yalan söylemek, göreceli olarak ender bir durumdur.

kutsalların öyküleri, var olan en çifte-anlamlı yazındır: bunun üzerinde başka türden belgeler olmadıkça, bilimsel yöntemler uygulamak, benim için daha başından boşunalığa mahkumdur: salt bilgin boşgezerliği.

bir asalak insan türü, yaşamın bütün sağlıklı yapıları pahasına serpilen bir tür, din adamı, tanrı'nın adını kötüye kullanmaktadır: şeylerin değerini kendisinin belirlediği duruma, "tanrının egemenliği"; böyle, bir durumun elde edilmesini ya da korunmasını sağlayacak araçlara, "tanrının iradesi" adını takar; soğukkanlı bir kiniklikle halkları, çağları, bireyleri, din adamlarının üstün gücüne yaradıkları ya da karşı çıktıkları açısından ölçer-biçer.

bir canlıya, bir türe, bir bireye, içgüdülerini yitirmişse, kendisine zararlı olanı seçiyor, yeğliyorsa "yozlaşmış" derim.

çarmıhtaki tanrı -bu simgenin korkunç düşünsel arka planı hâlâ anlaşılmıyor mu? ne ki acı çeker, ne ki çarmıha gerilir, o, tanrısaldır. hepimiz çarmıha gerilmişiz, demek ki biz tanrısalız. yalnızca biz tanrısalız. hristiyanlık bir zaferdi, soylu bir anlayış, ona yenilip battı, hristiyanlık, bugüne dek insanlığın başından geçen en büyük talihsizliktir.

buradan nasıl bir sonuç çıkıyor? kişi yeni ahit'i okuyacaksa, eldiven giymesi iyi olur. bunca kirliliğin yakınında bulunmak, neredeyse zorunlu kılıyor bunu.

1.10.18

jean-jacques rousseau

ünsal oskay

"rousseau, iktidarlarla görünüşte bile uzlaşmaya benzeyen her türlü anlaşmayı reddetmişti." (karl marx)

14 mart 1728 tarihinde, henüz on altı yaşındayken kenti cenevre'yi terk eden, bu kentte saatçi ustası olan babasının yanından ayrılan, mesleksiz, işsiz, parasız ve hiçbir toplumsal statü ile bağlantısı olmayan rousseau, yeni bir çağın oluşumunun öncesinde, çağımızın birçok sorununu yaşayacak ve bunları düşünüp değerlendirmeye çalışacak olan yeni bir insan tipinin ilk örneğidir.

kırsal kesimlerde, kasabalarda uzun yıllar, kimi zaman yaya, kimi zaman da hanlarda rastlayıp tanıştığı varlıklıların arabaları ile dolaşan ve kendisi gibi binlerce insanla tanışan rousseau, 1742 yılında paris'e ikinci kez gelişinde, tanıştığı bütün bu insanların yaşamını -onların her biri adsız karakterler olarak kalacak olsa da- anlatacağı; onların yaşamı ile çağı arasında yeni karşılaştırmalar, yeni değerlendirmeler yapacağı yeni bir marjinal kişi yaşamına da başlamış oluyordu.

paris'in saint-marceau meydanı'nda, çağdaşı diğer entelektüel kişiler gibi ucuz, bakımsız ve yoksul çatı katlarından birinde küçük bir odaya yerleşen rousseau için kırsal kesimlerdeki yersiz yurtsuzluk yerine bu kez de kentte yeni bir marjinallik başlamıştır.

tanışıklıklar kurmak ve bir koruyucu bulmak için salonlara devam eder. diğer marjinaller ile birlikte cafelere dadanır. bu yeni dönemin başlangıcında kendine bir yer bulabilmek için hiç okul yüzü görmemiş, paris lycee'lerinin eşiğinden içeri tek bir adım bile atmamış noksan biri olarak, bu noksanını gidermek için öteki marjinaller ile birlikte, onlardan edindiği bir idea'lar bouteique'i ile kendini donatmaya çalışır. bunları beceremez. 

çevresindekiler benimsemezler bu kendi kendini yetiştirmiş genç adamı. bu benimsememe ise o büyük entelektüel üstünlüğünü, yani yeni bir dünyanın oluşumunu kentin içinde marjinal olarak gözlemleme olanağından yararlanma yeteneğini korumuş olur.

daha sonraki yıllarda ise -ki artık hiç de uzak değillerdir- diderot ve d'alembert ile tanışacağı encyclopedie'yi kuracak olan çevrenin adsız ve bu çevrenin ortak görüşleri adına yazabilen düşünürlerden biri olur. avrupa'nın aydın çevrelerine adını duyurur. dijon akademisi ile, polonya kralı ile polemiklere girişir.

yazdıklarında, yoksulluğun kolektif bir ürün olduğunu, yoksulların çocuklarına ekmek bulamamalarının, dinin ve laik açıklamaların söylediği gibi onların tembelliklerinin değil, varlıklıların yaşam biçimlerinin bir ürünü olduğunu ileri sürer. çalışmayanların yoksullaşmalarının yanı sıra, uzun sürelerle ve ağır koşullar altında çalışanların da yoksulluğu yenemediklerini söyler.

1756 yılında ise ona aralarında yer veren yazın çevresini, salonlar ve yayınevi sahiplerini terk ederek yeniden bilinçli olarak seçtiği ve kapsamlı eleştirilerine başlayacağı marjinalliğine geri döner. çağının içinde bir yabancı olarak kalır.

ne var ki onun bu yalnızlığı; 1756 lizbon depremi'nde yayınladığı bildirisiyle olayı hâlâ tanrısal iradeye bağlayan papa'nın yalanını da; papa'nın deklarasyonundaki yalanı vurgulayan ama olayı yalnızca jeolojik bir olay olarak sunan voltaire'in yalanını da fark edip yaşanan depremin toplumsal sistemin ürünü olduğunu; çünkü yıkımın ve ölümün gelip yoksul mahallelerin başına çöktüğünü fark eden bir düşünürün yalnızlığıdır.

bu nedenle, günümüzdeki depremleri, çöküntüleri yalansız, dolansız anlamak isteyen hepimizin yeniden ve yeniden okuması gereken bir düşünürdür rousseau.