31.8.10

uzun lafın kısası

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

max frisch: her üniforma insanın karakterini bozar.

feridun zaimoğlu: bir erkeğin başına gelebilecek en güzel şey, kalbinin derinliklerine bakabilecek bir kıza rastlamasıdır.

hüsnü arkan: arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.

joyce carol oates: insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.

simone de beauvoir: hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.

muriel barbery: hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.

ernest renan: din ayırır, akıl birleştirir. semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.

ursula k. le guin: düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

felix nadar: yaşamak istiyorsan sıradan biri ol.

aslı erdoğan: insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür/görünmez polisler her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

29.8.10

mahkeme

tolstoy

mahkemeler, sınıf çıkarlarının korunması, bir sınıfın çıkarına olan yürürlükteki düzenin devamını sağlamak için kurulmuş bir yönetim silahıdır. mahkemelerin tek amacı toplumun bugünkü durumunu sürdürmesini sağlamaktır. bunun için, toplumdan önde olan, onu yükseltmek isteyen siyasi suçlular dediğiniz insanları olduğu gibi, ondan geride olan, suç işleyebilir diye nitelendirilen insanları da cezalandırır. sağduyuyla uzlaşmaması bir yana, öylesine budalacadır ki, ruhsal yönden sağlıklı insanların ceza mahkemeleri denilen bu anlamsız, insan yaradılışına aykırı alanda nasıl çalıştıklarını anlamak güçtür.

mahkemeler, yönetim organları özgür insanlar arasından en sinirli, heyecanlı, ateşli, yetenekli, güçlü, ötekilerden daha az kurnaz ve sakıngan olanlarını ayırıyorlardı. oysa bu insanlar hiç de ötekilerden suçlu ya da toplum için zararlı değildiler. cezaevlerine, menzillere kapatıyorlardı onları. aylarca, yıllarca bomboş, ekmek elden su gölden tutuyorlardı onları orada. doğadan, ailelerinden, emekten uzak, yani insanca yaşayışın doğal, ruhsal tüm koşullarının dışında. sonra bu insanlar buralarda gereksiz küçümsemelerle karşı karşıya bırakılıyorlardı: zincire vuruluyorlardı, saçları kesiliyordu, yüz kızartıcı giysiler giydiriyorlardı onlara. insanı iyiye götüren güçlerden yoksun bırakıyorlardı onları. en aşağılık ahlaksızlığın, utanmazlığın içine atılıyorlardı. ayrıca, sürekli tehlikeyle -güneş çarpması, suda boğulma, yangın gibi seyrek görülenler dışındaki tehlikelerdi asıl önemli olanlar- evet, sürekli tehlikeyle karşı karşıya bulunmanın, kapatıldıkları yerlerdeki bulaşıcı hastalıkların, bitkin düşmenin, dayağın verdiği, en iyi bir insanı bile kendini koruma içgüdüsüyle başkalarını en canavarca, ahlaksızca şeyleri yapmakla suçlamaya iten bir ruhsal duruma sokuluyordu bu insanlar. yaşamın alabildiğine bozduğu, ahlaksızlaştırdığı katillerle, kötülerle bir arada yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. o güne dek ahlaksızlaşmayanlar, böylece mayalanıyorlar, istenilen kıvama getiriliyorlardı. bu insanlara en inandırıcı yollarla, -kendilerine, çocuklarına, karılarına, yaşlı ana babalarına işkence ederek, onları döverek, kırbaçlayarak; bir kaçağı ölü ya da diri yakalayana armağanlar vererek; karı kocayı birbirinden ayırıp onları başkalarının karılarıyla, kocalarıyla yaşamaya zorlayarak; kurşuna dizerek, asarak- bu en inandırıcı yollarda, devletin her çeşit zor kullanmayı, zorbalığı, canavarlığı -bu onun yararınaysa- yasaklamak şöyle dursun, buna izin bile verdiği, özellikle özgürlüğü elinden alınmış yoksul, zayıf insanlara bunların yapılmasını hoş gördüğü düşüncesi aşılanıyordu.

başka hiçbir koşulda erişilemeyecek bu en düşük ahlaksızlığı elde etmek, sonra bu ahlaksızlığı halk arasında yaygınlaştırmak için sanki mahsus düşünülmüştür bu kuruluşlar. "elden geldiğince çok insan en iyi, en güvenilir biçimde nasıl soysuzlaştırılır?" görevi verilmiştir sanki onlara. her yıl yüz binlerce insan ahlaksızlığın doruğuna vardırılıyor. bütünüyle ahlaksızlaştıktan sonra cezaevlerinde edindikleri ahlaksızlığı halkın arasına yaymaları için serbest bırakılıyor.

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

kararlılık

françois mauriac: bizi bir evle, bir bahçeyle bütünleştiren bağlar, aşk bağlarıyla aynı niteliktedir.

charles baudelaire: ama bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olan için lanetlenmenin sonsuzluğunun ne önemi vardır ki!

michel leiris: belki de her şey, kireç badanalı bir duvara çivilenmiş kırmızı bir kumaş parçasıyla özetlenmektedir: kemiklerin hapishanesi karşısında yakıcı bir kan parçası.

leonardo da vinci: engel boyun eğdirtmez bana: kararlılık yıkar onu. direten karanlık, hedefli kararlılık.

andre breton: nasıl üretici güçlerin geliştirilmesi için devrimin merkezi plana bağlı bir sosyalizm geliştirmesi zorunluysa, entelektüel yaratım için, tam tersine, ta en başından kişisel özgürlüğü temel alan anarşist bir düzen sağlanmalıdır.

25.8.10

hicret

orhan veli kanık


damlara bakan penceresinden
liman görünürdü
ve kilise çanları
durmadan çalardı, bütün gün
tren sesi duyulurdu yatağından
arada bir
ve geceleri
bir de kız sevmeye başlamıştı
karşı apartmanda
böyle olduğu halde
bu şehri bırakıp
başka şehre gitti

2
şimdi kavak ağaçları görünüyor
penceresinden
kanal boyunca
gündüzleri yağmur yağıyor
ay doğuyor geceleri
ve pazar kuruluyor karşı meydanda
onunsa daima
yol mu, para mı, mektup mu
bir düşündüğü var

24.8.10

huysuz kız

william shakespeare


para bir çeşit müziktir
sevgi denen dansa eşlik eden bir müzik

insanı kınamakla, aşkı söküp atamazsın yürekten
aşk bir kere dokunduysa sana, yapacak tek şey var
"en az fidyeyle kendini esaretten kurtarmaya bak"

hızlı koşan at çabuk yorulur

iki şiddetli yangın karşılaşıp birleşince
onları kızdıran şeyi de yakıp tüketirler
hafif esintiler küçük ateşleri körükler ama
rüzgar fırtınaya dönünce ne ateş alır ne bir şey

kendi başı dönen adam dünya dönüyor sanır

giysileri yoksul olanın kesesi gurur duyar
bedeni zengin kılan, kafasının içidir insanın
en kara bulutlar arasından bile güneş nasıl ışırsa
en sade giysilerden bile dışarı vurur insanın onuru
düşünsene, sırf tüyleri daha güzel diye
tarla kuşundan daha mı değerli alakarga
ya da renk renk derisi göz okşuyor diye
engerek daha mı iyi yılanbalığından

insan

hasan hüseyin korkmazgil


asmanın yaprakları birörnek
yaprakların yanıbaşı serin su
takla atar mavilerde mardinli güvercinler
bulutlar geçip gider uğultulu
şu işsizlik olmasa
geçim derdi olmasa
uzansak serin suyun yanıbaşına
kavaklar hışırdaşsa dinlesek
ishaklar karşı karşı masallı
anaç dağlar şantiyeli ormanlı
yüzlerimiz nakış nakış sevdalı
uyusak uyansak gencelsek
açsak radyomuzu sevinsek
balını balına katsak gözlerimizin
gülünü gülüne ellerimizin
insan olduğumuzu bilsek
kıymasa insan insana
geceler kanamasa
ezim ezim ezilmese şu yürek

23.8.10

yazmak

roland barthes

söz ancak dilin açık bir biçimde sözcüklerin yalnızca devingen uçlarını alıp götürecek bir "yutma" olarak işlediği yerde vardır; yazıysa, tersine, her zaman dilin ötesinde köklenmiştir; bir çizgi gibi değil, bir tohum gibi gelişir, bir öz ortaya koyar ve bir gizle tehdit eder, bir karşı-iletişimdir, korkutur.

toplumsal dilin kopmasını yüklenen ozanın insandışı deneyiminin, isterse romancının inanılır yalanı söz konusu olsun, içtenliğini sürdürebilmek ve tüketilmek için yalancı, kesinlikle yalancı göstergelere gereksinimi vardır. bu çift anlamlılığın ürünü, sonuç olarak da kaynağı yazıdır. kullanımı yazara şanlı; ama denetim altında bir işlev veren bu özel dil, başlangıçta görünmeyen bir tutsaklık yaratır, bu da her türlü sorumluluğun tutsaklığıdır; başlangıçta özgür olan yazı sonuçta yazarı kendisi de zincirlenmiş olan bir tarih'e bağlayan bağdır: onu kendi yabancılaşmasına daha kesin bir biçimde sürükleyebilmek için toplum yazarı sanatın en açık göstergeleriyle damgalar. 

öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.

romalılarda yazı, kölelerin uğraştığı bir işti; özgür bir insan yazı yazmazdı, bir köleye yazdırırdı ya da en azından -cicero örneğinden biliyoruz- aceleyle elinden çıkardığı müsveddeleri kölesine verip temize çektirirdi. bugün bile hala, daktilo, sınıf belirten bir araçtır, güç gösteren bir uygulamayla bağlantılıdır. bu uygulama bir sekreterin varlığını öngörür; antik dönemlerdeki kölenin modern uzantısıdır sekreter. sekreterin kendisi, daktiloyla bütünleşmiş bedeni, patronun takma elidir, kolsuz korsanların çengeliyle eşdeğerlidir.

hayat

arthur schopenhauer

gençliğimde, kapının zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime "oh ne iyi! işte yeni bir olay!" diyordum. ama yıllar geçip de olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "yine ne var?"

şu dünyayı tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalıyor.

yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"

varlığımızın dolaysız amacı acı çekmek olmasaydı, yeryüzünde bulunuşumuzun hiçbir nedene dayanmadığını kolayca söyleyebilirdik. mutsuzluk ve acı, kuraldışı değil, kuraldır.

sefalet, nasıl halkı rahatsız edip durursa, can sıkıntısı da seçkinleri öyle rahatsız eder.

istemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir. insan ne kadar yüceyse acısı da o ölçüde fazladır. insanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

insanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez.

hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece. özellikle, şiirin ışığı bu görünüşleri aydınlatıp ışıttığı zaman ve yaşamanın ne olduğunu bilmediğimiz gençlik yıllarında kavrarız bunu.

hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun!

hiçbir sanat, dünyanın gerçek özünü, müzik gibi dolaysız ve derin bir biçimde dile getiremez. güzel ve yüce melodiler duymak, ruhu yıkamak gibidir; insanı bütün pisliklerden, bütün zavallılıklardan ve bayağılıklardan arıtır.

bir kimsenin rahatsız olmadan dayanabileceği gürültü niceliği, onun zihinsel yeteneğiyle ters orantılıdır.

ahlak felsefelerimizin ve ahlak sistemlerimizin erdemli, yüce ve ermiş insanlar yaratacağını sanmak; estetik üzerine yazdığımız kitapların şairler, heykeltıraşlar, ressamlar ve müzisyenler yaratacağını sanmak kadar saçmadır.

hayvanlara kötü muamele eden bir kimsenin iyi bir insan olduğu görülmemiştir.

22.8.10

ruh üşümesi

adalet ağaoğlu

"... hiçbirimiz bu kan ve çürümüşlük kokusunun yatak odalarımıza kadar dağıldığının, sevişmelerimizin içine sızdığının, o sevişmeleri doğrayıp pörsüttüğünün bilincinde değildik..." (yaz sonu'ndan)

şaşkınlık yok. ne birinde, ne ötekinde. bu bakışma böyle olması gerektiği için böyledir. vardır. kendisidir. kendinden başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

kadın bunu yanıtlamamıştır. ne istediğini biliyor'u oynadığı sanılmasın; ne istediğini biliyor. neyse ki adam da, bırak ben ısmarlayayım, diyen kocalardan değil. daha doğrusu, zaman içinde kendisini her şeyden sorumlu sanmamayı, kendinden başka herkesi kurtarması gerektiğine inanmamayı, karşılığında da her şeye el koymamayı öğrenmiş olabilir; kadına şunu bunu ısmarlayarak gözüne girmeye ya da ısmarladıklarını iki üst dereceden ödetmeye çalışanlardan olmayabilir.

sahici bir karşılaşmanın değeri ne bir tarafa aittir, ne ötekinin olabilir; sahici bir karşılaşma sahicidir, diye düşündü küçük kadın daha sonra, otelden çıkarlarken. ağzı o kadar acı değil artık; ama görünen görünmeyen bütün dudakları çok acıyor. her şeyin daha ince olacağını ummuştu.

perdeler lekeli olabilir; ama ilk aşk lekesizdir.

saflığı geri getiremezsin.

aşk öğrenilir, seks yapılır.

yemeğini bitiren herkes hemen bir sigara yakmaktadır.

ille de bir seçim yapmak zorunda değilsin. hayatın iki tane ise iki tanedir.

sonuçta, minicik göğüslerinden biri avcumdaydı işte. işte orada güvercin yüreği gibi çırpınıyor, duyuyorum.

donuk gökyüzünde kuşlar kanat çırpmakta.

sarıl bana ruhum, üşüyorum.

hayat, hayatı öldürmezsen hayattır benim anladığım.

panel konuşmacıları yeterince dürüst değiller. örtünüyorlar. vitrinde durmayı seven, soyunmayı da göze almalıdır.

bütün bir hayat, bir kırıntıdan, tek bir sözden, bir bakıştan, elinize değiveren bir elden, bulutun şuradan şuraya ağışından ibaret. kuşların kanat çırparak bu çatıdan kalkıp öteye konuşundan..

"nihan ettim seni sinemde ey mehpare canımsın
benim raz-ı derunum sevdiğim dilber nihanımsın" (dede efendi)

ama beni asıl şaşırtan ya da beni güzel bir güne açan onun birkaç dakikada bir, her yaşta olabilmesi. gülümserken ayrı yaşta, başını düşünceli düşünceli camdan yana çevirince ayrı yaşta, parmakları su bardağının boynunda gidip gelirken büsbütün farklı, martinisini yudumlarken daha başka, garson ve hiçbiri olmadığı zaman ise nereye, hangi yaşa konacağını bilemeyen özgür muhabbet kuşu hali. onun bu, kendi zamanını bulma hali.

giderek kendimize daha kalın kabuklar ediniyoruz, dikenli duyargalarımızı daha çabuk içeri çekiyoruz, dediniz. kabuklu hayvanlara benzedik; öyle ki, titreşimlerimizin suyun gelgitlerine mi, kendimize mi ait olduğunu, ruhumuzun mu, bedenimizin mi üşüdüğünü başta kendimiz, artık kimse kestiremiyor. onun için kabuklarımıza dokunmamız, dokunmamız, denizlerin derinliklerinde, mağaralarında da birbirimizi ve kendimizi aramaya gitmemiz gerek, dediniz. "ömründe tek kadeh devirmemiş insanları sevmem, demediniz de, yanılmıyorsam, tek korkum, ürperişlerin  algılanamayacak kerte unutulmuş, yedi kat yerin dibine gömülmüş olmasıydı, dediniz." ta derinlere de kaçsa, dokunuşların hissedilebileceği anlara sımsıkı sarılmalıyım.

21.8.10

atlas

ilyas tunç


kıyılar yağmalanmış, tutulmuştu köşeler. uygun bir deniz bulmak uğruna, boğaz'ın akıntısında çırpına çırpına. dedim, ey yüzünü rüzgâra veren! şiirler atlasından gemilere yelken biçen! ey, incelikler uskumrusu! ben, sinop kalesi'nden denize düşen! yeke kırık, delik tekne. insandan kestim umudu, denize çevirip atsam şiire.

kadın

alain touraine

kadın benliğinin özne olarak bilinci en başta egemen sisteme karşı bir protestodur. üzerine o kadar hizmet ve görev dayatılan kadın, isyan eder ve kendi hakkındaki bilincini kurtarmak için savaşır.

kadınlar, erkeklerden daha çok, yaşam ve ölüm kuvvetleriyle birlikte, cinselliğin hep tamamlanmamış inşası karşısında ve doğurdukları çocukların imgesiyle haşır neşir olarak yaşarlar. böylesi formüller, kadınların toplumdaki rolleriyle, özellikle de kimi zaman yüksek mesleki niteliklere sahip, kimi zaman da yorucu ve monoton olan işleriyle özdeşleşen erkeklere göre aşağı olduğu fikrini altüst eder.

kadınların kendi kendilerine olan güvenleri, kişisel yaşamlarında cinselliğe verdikleri önemden ayrılamaz.

harry ve hermine

hermann hesse

sen, harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, unufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. yalan mı harry? bu senin yazgın, öyle değil mi?

yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baştacı ederse, o bir aptaldır, bir don kişot'tur. güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum; seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dahinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı. bütün bunlar başıma geldi işte. bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. böyle düşünmem bir işime yaramadı. gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işitttiğinden, biraz da meraklı biri olduğumdan yaşam denilen şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını bir bir inceledim; gördüm ki harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. yaşamsa gerçekten haksızdı. senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreter olarak çalışıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmasından, para babası böyle biriyle parasının hatırı için evlenmesinden ya da bir çeşit fahişe olup çıkmasından başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu. benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlaki, seninki ise daha çok manevi idi; ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. sanıyor musun senin fokstrottan korkmanı, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymanı da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da. haklısın bozkırkurdu, yerden göğe kadar haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka elinden bir şey gelmiyor. bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. günümüzde yaşamak, yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.

20.8.10

simyacı

paulo coelho

dünyanın ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. ya da mutsuzluklarıyla, arzuyla, kıskançlıkla. kendi kişisel menkıbesini gerçekleştirmek insanların biricik gerçek yükümlülüğüdür. her şey bir ve tek şeydir. ve bir şey istediğin zaman, bütün evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.

insanlar yaşama nedenlerini pek çabuk öğreniyorlar. belki de yine aynı nedenle hemen pes ediyorlar.

bütün günler birbirine benzediği zaman insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

parası olan insan hiçbir zaman tamamen yalnız değildir.

yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır. bu, coşkunun dilidir, arzu edilen ya da inanılan bir şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutkuyla yapılan girişimlerin dili.

insan sevdiği için sever. aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.

her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen, mutlu bir insan olursun. o zaman hayat bir bayram, bir şenlik olacak; çünkü hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur.

simyacı bir şişe açıp konuğunun bardağına kırmızı renkli bir sıvı koydu. şaraptı ve ömrü boyunca hiç içmediği en güzel şaraplardan biri. ama şarabı şeriat yasaklamıştı. "kötülük" dedi simyacı, "insanın ağzından giren şeyde değildir. kötülük oradan çıkandadır."

bir çoban, kurt ya da kuraklık tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır; ama çobanlık mesleğini çekici kılan da budur zaten.

hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak hayatımızın denetimi yazgının eline geçer. dünyanın en büyük yalanı budur.

dünyada bir büyük gerçek vardır: kim olursan ol, ne yaparsan yap, bütün yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman, evrenin ruhunda bu istek oluşur. bu, senin yeryüzündeki özel görevindir.

oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.

mutluluğun gizi dünyanın harikalarını görmektir.

bir çoban gezmeyi sevebilir; ama koyunlarını asla unutmaz.

hepimiz gençken, kişisel menkıbemizin ne olduğunu biliriz. hayatın bu döneminde, her şey açık seçiktir, her şey mümkündür ve hayal kurmaktan, hayatında gerçekleştirmek istediği şeylerin olmasını istemekten korkmaz. ama zaman geçtikçe, gizemli bir güç, kişisel menkıbenin gerçekleştirilmesinin olanaksız olduğunu kanıtlamaya başlar.

bir limanda her zaman bir sürü hırsız vardır.

ben de herkes gibiyim: dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de olmalarını istediğim gibi bakıyorum.

bir şeyi gerçekten istersen, onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar.

bir şeye karar vermek başlangıçtan başka bir şey değildir. insan bir şeye karar verdiği zaman, karar verdiği sırada hiç öngörmediği, düşünde bile aklına gelmeyen bir yöne doğru, şiddetli bir akıntıya kapılıp gidiyordu.

insanlar durmadan işaretlerden söz ediyorlar; ama tam olarak neden söz ettiklerini bilmiyorlar.

insanları en çok etkileyen şey güzelliktir.

değeri bilinmeyen her lütuf felakete dönüşüyor.

öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.

bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.

yüreğini dinlemek zorundasın; çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın. hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır, göğsündedir; hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir. hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek. böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana.

hayatta, her şey işarettir. evren, herkesin anlayacağı bir dilde varolmuştur; ama insanlar unutmuştur bu dili.

çöl, erkekleri bazen çıldırtan kaprisli kadına benzer.

her şey bir ve tek şeyin belirtisidir.

insanlar resimlerin ve sözcüklerin büyüsüne kapılıp sonunda evrenin dilini unuturlar.

her gün birlikte olmak gereksinimi duymaksızın, insan her zaman yeni dostlar edinir. insan her zaman aynı insanları görürse, bunları yaşamının bir parçası saymaya başlar. iyi ama bu kişiler de bu nedenle, yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.

kumullar rüzgarın etkisiyle değişirler; ama çöl hep aynı kalır. aşkımız da böyle olacak.

insan sevince, nesneler daha çok anlam kazanıyor.

insanın ne zaman öleceğini önceden bilerek savaşa gitmesi olanaksızdır.

haindir develer. en küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden binlerce fersah yol alırlar. ve sonra birden dizüstü çöküp ölürler. oysa atlar yavaş yavaş yorulurlar. ve sen onlardan neler isteyebileceğini ve ne zaman öleceklerini bilirsin.

çöl, insanların yüreğini hayallerle doldurur.

insanlar gitmekten çok geri dönüşü hayal ediyorlar.

bulduğun şey saf maddeden yapılmışsa, hiçbir zaman çürümeyecektir.

insanlar ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar.

düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez.

her arama anı bir karşılaşma anıdır.

"en karanlık an, şafak sökmeden önceki andır."

genellikle ölüm insanı hayata karşı daha dikkatli olmaya zorlar.

sevdiğimiz zaman evrenin bir parçası oluruz. sevdiğimiz zaman olanları anlamaya gereksinimimiz yoktur; çünkü o zaman olanlar bizim içimizde olur ve insanlar rüzgara dönüşebilirler.

18.8.10

kemal tahir'e mapushaneden mektuplar

nazım hikmet

zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

hep aklımda fikrimde sana "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

doğru laf orijinal laftan daha değerlidir.

hikayeyi bilirsin: isa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. recmetmek gerekiyor. isa: "kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

ne güzel şey hatırlamak seni
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti

en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

en güzel deniz
henüz gidilmemiş olanıdır
en güzel çocuk
henüz büyümedi
en güzel günlerimiz
henüz yaşamadıklarımız
ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propanagdası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır." beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkarım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkarlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkara muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

yaşamak ümitli bir iştir sevgilim
yaşamak
seni sevmek gibi ciddi bir iştir

namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum

hikaye merakla okunmazsa hikaye değildir.

ne güzel şey hatırlamak seni
ölüm ve zafer haberleri içinden
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken

daktilo ile yazmak ne güzel şey; yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegane istihsal aleti daktilo makinesidir.

ölümü, ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek
şarap içmek lale bahçesinde, ayın altında
bu tatlı keder doğduk doğalı nasip olmadı bize
bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında

diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

varılacak yere
kan içinde varılacaktır
ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır

17.8.10

zamanın kısa tarihi #3

stephen hawking

1926'da heisenberg, ünlü belirsizlik ilkesini ortaya koydu. bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek için şu andaki konumunun ve hızının kesin olarak ölçülebilmesi gerekir. bunu yapmanın en kolay yolu parçacığa ışık tutmaktır. ışık dalgalarının bir bölümü parçacığa çarpıp saçılacak ve buradan parçacığın konumu saptanacaktır. ancak parçacığın konumu, ışığın iki dalga tepesi arasındaki uzaklıktan daha küçük bir hata ile saptanamayacağından, parçacığın konumunu daha kesin ölçmek için daha kısa dalga boylu ışık kullanmak gerekir. planck'ın tanecik varsayımına göre, alabildiğine küçük nicelikte ışık kullanamayız; en az bir adet tanecik kullanmak zorundayız. bu tek tanecik dokunduğu parçacığın hızını önceden bilinemeyecek bir biçimde değiştirecektir. üstelik konumu daha kesin ölçebilmek için daha kısa dalga boylu ışık gerekecek ve bundan dolayı tek bir taneciğin enerjisi daha da yüksek olacaktır. o halde parçacık daha fazla etkilenecektir. dolayısıyla, parçacığın konumunu daha kesin ölçmek için uğraşıldığında hızı daha hatalı ölçülüyor olacaktır.

1929'da hubble, hangi yöne bakarsak bakalım uzak yıldız kümelerinin hızla bizden uzaklaştıklarını gözlemleyerek evrenin genişlemekte olduğunu bir kez daha gösterdi. öyleyse başlangıçta evrendeki tüm cisimler tek bir noktadaydı ve evrenin yoğunluğu sonsuzdu. bu da big bang denilen ve zamanın başlangıcı kabul edilen bir anın varlığını gösteriyordu.

1920'lerde gökbilimciler, öbür kümelerdeki yıldızların renk yelpazelerine bakmaya başladıklarında, bizimkinde olduğu gibi onlarda da kendine özgü eksik renk takımları olduğunu ve hepsinin göreceli olarak aynı oranda kırmızıya doğru kaydığını saptadılar.

görünen ışık, elektromanyetik alandaki dalgalardan oluşur. ışığın frekansı saniyede dört yüz milyon kere milyondan yedi yüz milyon kere milyona değişen büyük bir sayıdır. insan gözünün renk diye gördüğü, kırmızı en düşük, mavi en yüksek olmak üzere ışığın değişik frekanslarıdır.

bir yıldız gibi dünya'dan sabit uzaklıkta bir ışık kaynağı sabit frekansta ışık dalgaları yaydığında, bize ulaşan ışığın frekansı, onun yaydığı ışığın frekansıyla aynı olacaktır. bir yıldız bize doğru hareket ettiğinde ise yeni bir ışık dalgası yaydığında bu yeni dalganın bize ulaşması, yıldızın durağan olduğu konumdan daha kısa sürecektir. bu da bize ulaşan iki dalga arasında geçen sürenin, yıldızın durağan olduğu durumdakinden daha az olduğu, yani saniyede bize ulaşan dalga sayısının -frekansın- daha yüksek olduğu anlamına gelir. uzaklaşmakta olan bir yıldızın dalgalarının frekansı ise daha düşük olacaktır. bir dalgayı yayan hareketli kaynağın algılanan frekansı ile gerçek frekansı arasındaki sapma "doppler etkisi"yle açıklanır. bizden uzaklaşan yıldızların ışık yelpazesi kırmızıya, bize yaklaşan yıldızların renk yelpazesi ise maviye kayacaktır.

1930'da chandrasekhar, kütlesi güneş'inkinin bir buçuk katından fazla olan soğuk bir yıldızın kendi çekim kuvvetine karşı duramayacağını hesapladı. bu kütle chandrasekhar limiti adıyla bilinir. benzeri bir bulguya aynı tarihlerde landau da vardı. buna göre bir yıldızın kütlesi chandrasekhar limitinin altında ise yıldız büzülmeyi durdurup sonunda yarıçapı birkaç bin kilometre ve yoğunluğu santimetre küp başına onlarca ton olan bir beyaz cüce durumunda karar kılabilecekti. beyaz cüce, maddesindeki elektronların arasındaki dışlama ilkesi itimiyle ayakta durur.

1932'de chadwick, çekirdekte, protonla aynı kütleye sahip ama elektrik yükü olmayan nötron adlı başka bir parçacığın bulunduğunu keşfetti. önceleri, atom çekirdeğinin elektronlar ve değişik sayıda proton denen artı yüklü parçacıklardan oluştuğu sanılıyordu. kütlesi en hafif atomun kütlesinin binde birinden az olan elektronların varlığını ise daha önce thomson göstermişti.

1969 nobel ödülünü kazanan gell-mann, protonların hızla diğer proton ve elektronlarla çarpıştıkları deneyler sonucunda onların daha da küçük parçacıklardan yapıldıklarını gösterdi. bu parçacıklara kuvark adını verdi. ondan önce proton ve nötronların temel parçacıklar olduğu sanılıyordu.

kulleteyn

turan dursun

edebiyattaki "edeb"li aydınım bilir misin nedir "kulleteyn?" ve bilir misin onu yaratan şeriat nasıl bir ilkelliktir?

"kulleteyn" sözcüğü "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su demek. durağan bir suyun temiz (tahir) sayılabilmesi için şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. daha az olamazdı. bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun temizdi artık. pisliklerle dolu bile olsa. doluydu da zaten. ilk görüşte bataklık bile sanılabilirdi. görünüş öyleydi. zaman zaman yıkanan bulaşıkların, su almak için daldırılan yağlı, isli tencerelerin bıraktığı yağlar, isler, bulaşıklar ve atılan türlü pisliklerle vıcık vıcıktı. yüzeyindeki bez, tezek, odun parçaları, kimi kanlı, kimi yeşilimsi, top top ya da uzayıp şuraya buraya tutunmuş "fırtık"lar (sümükler), daha bir nice şey; kalınca bir tabaka oluşturuyordu. şeriatın burada su dediği şeyse, bu tabakanın yer yer bölünüp parçalandığı kesimlerde kendini gösterebiliyordu ancak. türlü renkler arasında. ama mademki şeriat temiz demişti, temizdi. şeriat neye pis diyorsa pis olan da oydu.

ve peygamberin de en sağlam hadis kitaplarında bile yer alan bir açıklaması vardı:

"bir su eğer kulleteyn ölçüleri içinde olursa pis tutmaz."

yiyecek ve içeceklere düşen bir sineğin bir kanadında "zehir", öbür kanadındaysa "panzehir" bulunduğu bildiriliyordu hadiste: "sineğin bir kanadı battığında, öbür kanadını da siz batırın. çünkü bir kanadında zehir, öbür kanadında panzehir var."

16.8.10

anneannem

fethiye çetin

çoğu kez bulaşıcıdır ağlamak.

bizi görenlerin ilk tepkisi, "fethiye babasına, handan annesine benziyor." olurdu. bu sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi bilirdim. bunun anlamı, handan'ın güzel, benimse çirkin olduğumdu.

o cahil hocaların aptal sözlerini bu eve getirme.

bir gün, jandarmanın köye gelerek dedesi, amcaları, dayısı dahil bütün erkekleri götürdüğünü ve bir daha onlardan haber alamadıklarını, annesi ve kardeşleri ile yengesinin köyüne sığındıklarını ancak jandarmanın oraya da geldiğini, kadın erkek hepsini toplayıp palu'ya götürdüklerini, erkekleri kesip nehre attıklarını, nehrin günlerce kan aktığını ve sonra sürgün yolunu anlattı.

erkeklerin götürüldüğü günün akşamında, köy birtakım adamlarca basıldı. bu adamlar, köyün güzel, genç kızlarını, kadınlarını kaçırdılar. kaçırılanlardan ertesi gün ve öbür günler haber alınamadı.

köye döndüklerinde, evlerinin yağmalandığını gördüler. evleri, hiç vakit kaybetmeyen civardaki müslüman köylülerce yağmalanmış, yatak-yorganları dahi götürülmüştü.

jandarma tekrar köye geldi ve köyde kalan bütün nüfusun, yatalak kadınlar dahil olmak üzere sürgüne gönderileceğini söyledi ve hemen toplanmalarını emretti. işte bundan sonra o uzun, acılı ölüm yürüyüşü başladı.

ölüm yürüyüşü.. yol boyunca yaşlılar, hastalar, yürüyemeyenler, süngülenip oracıkta, açıkta bırakıldılar. dağ başlarında kurda kuşa yem edildiler.

ölülerden korkmayın çocuklar, onlar bir kötülük yapamazlar. kötülük yaşayandan gelir, ölülerden değil.

çermik'te yaşayan ermenileri öldürüp dipsiz kuyuya atmışlar. çermik'le çüngüş arasında, düden derler, dipsiz bir su vardı. ermenileri, kafalarını kestikten sonra düden'e atmışlar.

ölüm yürüyüşünü, koca aileden sadece iki kadın sağ olarak bitirebilmiş, ölüm yürüyüşünün sona erdiği halep'e sadece neredeyse açlıktan ölmek üzere olan iki kız kardeş varabilmişler. bunlar, isguhi ve kız kardeşi diruhi'ydi. diğerleri, yola beraber çıktıkları neneler, torunlar, kızlar, gelinler bu yürüyüşten sağ çıkamamış, cesetleri yol kenarlarında çürümeye terk edilmişti. 

12 eylül.. bazı omzu kalabalıklar, sürmekte olan sürebilsin diye bu kez kendi çocuklarını kurban seçtiler. gözü doymaz kurbanseverler, bu kez, gençliği, işkencehanelerinde sürüm sürüm süründürdüler; ama yine de içleri soğumadı.

ver elini çekelek
ben senden küselek
üç gün gittin ling linge
ben de senden küs linge
küs lingeye, bas linge

"o günler gitsin, bir daha geri gelmesin."

gün geçmiş devran dönmüş bir gün erzincan depremi olmuş, depremde taş üstünde taş kalmamış. binlerce insan ölmüş. işte o zaman müslümanlar birbirlerine demişler ki: "ermenilerin ahı tuttu."

dersim dört dağ içinde
gülüm bardağ içinde
dersimi hak saklasın
bir yarim var içinde

anneanneme ve benzerlerine, halk arasında "kılıç artığı" dendiğini söyledi. birinden söz edilirken, "o da kılıç artığıdır." dendiğini. kanımın donduğunu hissettim.

"tanrım, bu ne acı yazgıydı? biz burada richard olmuşuz; deborah olmuşuz. nancy, sylvia olmuşuz, virginia olmuşuz. o da orada kalmış. fethiye olmuş, mahmut olmuş ve 1915 yılı bir kez daha tüm korkunçluğu ile çökmüştü ailemizin tepesine."

çiçek dürbünü

talat sait halman

"insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır." (gandhi)

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

schopenhauer: romancının işi büyük olayları anlatmak değil, küçük olayları ilginç yapmaktır.

ezra pound: imge, bir zaman parçası içinde bir düşünce ve duygu bileşimi sunan nesnedir.

"zengine gurbet vatandır; fakir vatanda gariptir." (nişancı mustafa paşa)

aziz nesin: her 3 türkten 4'ü şairdir.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylelikle yeni bir yaşama kavuşacak.

gitti beyler mürveti
binmişler birer atı
yediği yoksul eti
içtiği kan olusar (yunus emre)

şimdi siyasal iktidara el atmış olan dinciler, ümmetçiler yeni bir taklitçilik dönemi açıyorlar ülkemizde. orta çağ'daki islami devlet modeline özenti, arap diline ve kültürüne özlem, çağımızın yüzyıllarca gerisinde kalmış olan şeriata öykünme. biz özgün kültür toplumu olamayız bu anlayışla. eğitimde kaliteyi yükseltmezsek, yaratıcı kültür ve eğitim anlayışına yönelmezsek, üniversitelerimizi diploma imalathaneleri olmaktan çıkaramazsak, fende ve kültürde, genel olarak bilimde yaratıcılığa ulaşamayacağız. batının kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemeyeceğiz; belki er geç -biraz da bu yüzden- şeriat istibdadının berbat bir örneği olacağız. bu, türkiye için acıklı ve muhtemel bir gelecek olarak düşünülmeli, bundan korkulmalıdır.

andre malraux: kültür hayali bir müzedir.

"ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye." (neyzen tevfik)

kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler (neyzen tevfik)

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

"aşk gelicek cümle eksikler biter." (yunus emre)

ideoloji, düşünce olarak başlar, ideale dönüşür, ilahlaşır, illallah dedirtir, illet olup çöker.

"kamu esenliği en büyük yasadır." (cicero)