31.1.18

uzun lafın kısası

marquis de sade: dinlerin temeli cehalet ve korkudur.

kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.

emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

29.1.18

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

27.1.18

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

ruhun şehvani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

25.1.18

çador

murathan mungan

firar ruhlu erkeklerin bağımsızlık arzularındaki gurur, çoğu kez güçsüzlüklerini saklamak içindir.

insan yüzleri benim için yazı gibidir.

yalan, herkesin gerçeğe bir şey eklemesiyle ortaya çıkar.

bazı insanların gülümseyişi hayatı kolaylaştırır.

burkaya giden yolu çador açar. çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca, kafalarımızdaki köprüdür. örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. örtünmenin sonu yoktur. kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar.

bazı insanların yüzüne baktığında insan elde olmadan şöyle düşünür: bu insanın dünyada hiç kimsesi yok.

varoluşun kendisi başlı başına bir sihirdir.

en kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar.

yaban ellerde gurbette olmanın sızısı kendince inceden bir keyif taşır, gurbette olmak sahibinin gururunu okşar, onu kendi yalnızlığının kahramanı yapar. yaban ellerdeki bu kimsesizlikte her şeye karşın insanı ayakta tutan tuhaf bir güç vardır, kişinin kendisini de aşan bir güç.

dünyada çok az şey, birlikte aynı şeye gülen baba ile oğulun kahkahalarının aydınlığındaki mutluluğun yerini tutar.

sonuçta öyle ya da böyle yasalar bellidir, ama keyfi uygulamalarda bulunabilmek olanağı, elinizdeki gücü sürekli kılar. neyi, ne zaman yapacağınız belli olmaz.

babasız büyümüş erkek çocukları mahalle kahvelerinde baba şefkatine benzeyen bir şey bulurlar.

insan, annesini bir başka anneyle hatırlar. yüzler, anısını başka yüzlerle tazeler. bir erkeğe kimi zaman sevgilisini düşündüren şey, yolda yürürken gördüğü bir başkasıdır. bizi âşık eden çok eski çağrışımlarımızdır, çocukluk kadar uzakta kalmış çağrışımlarımız; şimdiki zaman içinde yaşadığımız aşkı bize hatırlatan, onu güçlendiren, yaşatan şeylerse yeni çağrışımlardır. bu çağrışımlara neden olan başkalarıdır, başkalarının varlığıdır. sevdiğimiz kişiyi, onu bize hatırlatan bir dünyayla birlikte severiz.

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

23.1.18

kahkaha benden yana

søren kierkegaard

yeryüzündeki bütün varoluşumuz bir tür hastalıktır.

herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

kitleler kadın gibidir, onlarla asla doğrudan dövüşülmez.

arkadaşlık tehlikelidir, evlilik daha da beter; çünkü erkek kadınla sürekli bir ilişkiye girer girmez kadın erkeğin mahvı olur ve öyle de kalır. arap atı gibi ateşli bir genç adamı alın, evlensin, mahvolur. kadın önce gururludur, sonra zayıflar, sonra bayılır, sonra adam bayılır, sonra bütün aile bayılır. kadının aşkı riya ve zayıflıktan başka bir şey değildir.

iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır.

dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

insan umudunu kesmeden sanatsal olarak yaşayamaz; çünkü umut insanın kendini kısıtlamasını engeller.

umudun güzel rüzgarıyla denize açılmış insanı görmek ne hoş bir manzaradır! insan yedekte çekilme fırsatını bile değerlendirebilir; fakat umudun gemiye çıkmasına asla izin vermemek gerekir; hele kılavuz kaptan olarak hiç; çünkü umut sadakatsiz bir dümencidir. umut prometheus'un güvenilmez hediyelerinden biriydi; ölümsüzlerin önceden bilme yeteneği yerine insanlara umudu verdi.

bir şeftali bin şeftali

samed behrengi

fırsatını bulan her şeftali gelişir, büyür ve olgunlaşır, bol sulu olur. ama tembellik edip de kurtlara aldanan, onlara derilerine, etlerine, hatta çekirdeklerine kadar girme izni veren şeftaliler gelişemez.

artık yorgun değildim. önceleri kendi içimde gelişmiştim. kendimi yok edip yeni bir şey olmuştum. tabii çekirdek olduğum zamanlar her şeyi tam olan bir çekirdektim; serpilip hareket edemiyordum. ama ağaç olmak istiyordum artık. çok eksiği olan bir ağaçtım ve gelişip serpilecek çok yerim vardı. düşünüyordum kendime kendime: tam bir çekirdekle eksik bir ağaç arasındaki fark, tam çekirdeğin çıkmaza girdiği ve değişmediği takdirde çürüyeceği, eksik ağacın ise önünde çok parlak bir geleceği olduğuydu. her şey saniye saniye değişiyordu. bu değişimler üst üste gelince ve belirli bir aşamaya varınca artık bunun o eski şey olmadığını, bambaşka bir şey olduğunu hissederiz. örneğin ben artık bir çekirdek değil, bir ağaç şeklini almıştım. minik köklerim ve gövdem vardı; filizlerim, sarı sarı yaprakçıklarım vardı. iki çeneğim arasına, başımın üstüne toplamıştım bunları ve sürekli boy atıyordum. topraktan çıktığım vakit yaprakçıklarımı güneşe tutmak istiyordum. böylece güneş yapraklarıma yeşil renkler verecekti. bol tomurcuklu, sulu şeftalileri olan, çiçekli dalları olan bir şeftali ağacı düşü kuruyordum. küçücük bir ağaçtım; yine de önümde ne parlak bir gelecek vardı!

22.1.18

toprak

jeannette walls

özgür ve net bir şekilde sahip olduğunuz bir toprak parçasında bulunmakla kıyaslanabilecek hiçbir şey yoktur. hiç kimse sizi oradan çıkmaya zorlayamaz, hiç kimse onu sizden alamaz, bu toprakla ne yapacağınızı hiç kimse söyleyemez. toprak size aittir ve her kaya, çimlerdeki her ot, her ağaç, dünyanın merkezine kadar tüm su ve toprağın altındaki tüm mineraller de size aittir. eğer dünya giderek daha kötü bir hal alırsa -öyle oluyor gibi görünüyor- herkese güle güle diyebilir, kendi arazinize çekilebilir, çalışıp geçiminizi sağlayabilirsiniz. arazi size aittir ve sonsuza kadar sizindir.

21.1.18

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

deliliğin dağlarında

h. p. lovecraft

insanın bu gölgeli delilik dağlarının eteklerinde kendi hayal gücüne mukayyet olması lazım.

bazı deneyimler ve imalar vardır ki, insanı iyileşmesine izin vermeyecek denli derinden yaralarlar ve geriye sadece o ilk dehşeti çağrıştıran, artmış bir hassasiyet bırakırlar.

geriye bakmaktaki asıl güdümüz belki de takip edilenin takipçisinin doğasını ve yönünü kestirmek için kullandığı, atalarından kalma içgüdüsünden başka bir şey değildi. kim bilir, belki de duyularımızdan birinin bilinçaltında sorduğu bir soruya kendiliğinden cevap arayışıydı.

anlatmam gereken gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacak; yine de eğer mantıksız ve inanılmaz gözüken şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye hiçbir şey kalmazdı.

hiyeroglif

eduardo galeano

champillon'dan yaklaşık beş bin yıl kadar önce tanrı thot, teb şehrine gitti ve mısır kralı thamus'a yazma becerisini armağan etti. ona bu hiyeroglifleri açıkladı ve yazının kötü hafızayı ve az bilgeliği tedavi etme konusunda en iyi ilaç olduğunu söyledi.

kral armağanı geri çevirdi:

"hafıza mı? bilgelik mi? bu buluş unutkanlığa neden olacaktır. bilgelik özde olur, onun görüntüsünde değil. başkasının hafızasıyla insan hatırlayamaz. insanlar kaydedecek ama hatırlamayacaklardır. tekrarlayacak ama yaşamayacaklardır. birçok şeyi keşfedecek ama bunların hiçbirisini gerçekten tanımayacaklardır."

20.1.18

gerçeğin ustaları

henry miller

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmaz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim androidler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

perspektif

pascal

akıl pek çok perspektiften ve ilkeden hareketle yavaş hareket eder; bu ilke ve perspektiflerin daima onun huzurunda bulunması gerekir; fakat akıl bu ilkeleri daima aklında tutamadığından sürekli dalgınlığa düşer veya yolunu şaşırır. hisler ise böyle işlemez; derhal faaliyete geçer ve harekete hep hazırdır. dolayısıyla inancımız hissiyatımızda yer etmelidir; aksi halde daima sallantıda olacaktır.

dindarlık bağnazlıktan farklıdır. dindarlığı bağnazlığa vardırmak onu tahrip etmektir.

herkes kendine göre bir tanrı yaratıyor.

sıradan insanların, düşünmek istemedikleri şeyleri düşünmemek gibi bir kabiliyetleri vardır.

at için koşmak neyse inkâr, iman ve şüphe etmek de insan için odur.

bazıları tanrı'yı kaybetmekten, bazıları ise bulmaktan korkar.

akıl inanca götürmez.

aklın varacağı son nokta, kendisini aşan sonsuz şey olduğunu kabul etmesidir.

kalbin, aklın bilmediği gerekçeleri vardır.

19.1.18

anarşist banker / şeytanın saati

fernando pessoa

eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için bir zorbalık olacaktır.

bilimin temeli, cehaletimizi bilmektir.

insanlık pagandır. asla hiçbir din içine işleyemedi onun. sıradan insanın ruhunda ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. insan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.

insan tanrılara taptığında onlara fetiş gibi tapar. onun dini gözbağcılıktır. hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. dinler gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz; çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.

hakikat, hiçbir şeyin var olmadığıdır, ne benim ne de başka herhangi bir şeyin. az çok kusursuz ve donanımlı değişik yaratıcıları ve şeytanlarıyla tüm bu evren ve diğer evrenler boşluk içinde boşluklardır; hiçbir şeyin gereksiz yörüngesinde dönen hiçlikler, uydulardır.

adaletsizliğe karşı her yol meşrudur.

toplumsal bir kurgu ancak toplumsal devrimle, başka kurgularla birlikte burjuva toplumu çökertildiğinde yok edilebilir. elbette kavgaya girilmezse gerçekten mağlup da olunmaz. ama manevi olarak mağlup olunur; çünkü aslında gerçekten dövüşülmüş olunmaz.

hangi amaç için olursa olsun, karşılığında doğal, yani bencilce bir karşılık olmadan çalışmak doğal değildir. hangi amaç için olursa olsun, en azından bu amaca erişildiğini bilmenin karşılığı olmadan çabalarımızı buna adamak da doğal değildir.

tüm dünyadaki sermaye sahibi büyük para babalarının hepsini ortadan kaldırın; ama sermayeyi yok etmeyin. hemen ertesi gün sermaye, başka ellere geçerek, yeni mülk sahipleri kanalıyla zorbalığını uygulamaya devam edecektir. büyük para babalarını değil ama sermayenin kendisini yok edin, hiç para babası kalır mı?

özür

eduardo galeano

düşmanların çocukları, beş yüzden fazla çok küçük yaştaki çocuğu çalan arjantin askeri diktatörlüğünün savaş ganimetini teşkil etti. ama avustralya demokrasisi çok daha fazla çocuğu, çok daha uzun bir süre boyunca kanunların izni ve halkının alkışları eşliğinde çaldı. 2008 yılında, avustralya başbakanı kevin rudd, bir asırdan daha uzun bir süre boyunca çocukları ellerinden zorla alınmış olan yerlilerden özür diledi. devlet kurumları ve hristiyan kilisesi, onları yoksulluktan ve suça bulaşma riskinden korumak ve medenileştirip vahşi alışkanlıklarından arındırmak için, yerlilerin çocuklarını kaçırıp beyaz ailelere dağıtmışlardı. siyahları beyazlaştırmak için, diyorlardı.

18.1.18

tanrı

friedrich nietzsche

tanrı kavramı yaşamın bir karşı kavramı olarak uydurulmuş, yaşama yıkım getirici, ağulu, kötüleyici, onun can düşmanı ne varsa tümü de o kavramda ürkütücü bir birlik olmuştur.

ahiret, gerçek dünya kavramları var olan biricik dünyayı gözden düşürmek, yeryüzü gerçekliğimiz için tek bir amaç, neden, ödev bırakmamak için uydurulmuş!

ruh, tin, giderek ölümsüz tin kavramları gövdeyi aşağılamak, onu sayrı bir ermiş yapmak, yaşamda önemsemeye değer ne varsa beslenme, konut, düşünce düzeni, sayrılara bakma, temizlik, hava, bunlar gibi hepsinin karşısında ürkütücü bir aldırmazlık koymak için uydurulmuş!

sağlık yerine ruhun kurtuluşu, açıkçası tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında giden gelen bir delilik döngüsü!

günah kavramı o kendinden ayrılmaz acı çektirme aracı ile, özgür istenç kavramı ile birlikte, içgüdüleri saptırmak, onlara karşı güvensizliği bizde ikinci bir yaratılış yapmak için uydurulmuş!

çıkar gözetmezlik ve kendini yadsıma kavramları ile o gerçek yozlaşma belirtisi, yıkım getirici olana doğru eğilim, kendine yarayanı artık bulamaz olmak, kendi kendini yıkmak; gerçek değerin tümden kendisi, ödev, ermişlik, insandaki tanrısal öz katına yükseltilmiş!

son olarak -en korku salanı da bu- iyi insan kavramı ile tüm yetersizlerin, sayrıların, arızalıların, kendi kendinden acı çekenlerin, yok olması gereken ne varsa hepsinin yanı tutulmuş, ayıklama yasası çarmıha gerilmiş; gururlu, yetkin, olumlayan, geleceğe güvenen, geleceği onaylayan insanın karşısına bir ideal çıkarılmış, ona kötü denmiş, bundan böyle.. töre diye inanmışlar bunlara bile!

milgram deneyi

zygmunt bauman

stanley milgram'ın deneklerine, öğrenmeyi daha verimli kılacak yolların keşfedilmesi amacıyla yapılan bir araştırmaya katılacakları söylenmiştir.

öğrenci ilk hatasını yaptığında deneklerden ona elektrik şoku uygulamaları istenmiştir. şok düzeyi 15 volttur. 15 voltluk bir şok tümüyle zararsızdır ve hissedilmez. burada ahlaksal bir sorun yoktur.

bir sonraki şok elbette daha güçlüdür; ama yalnızca hafifçe. her şok bir öncekinden hafifçe daha yüksektir.

deneğin davranışının niteliği tümüyle suçsuzdan vicdansıza doğru ama dereceli bir şekilde değişir.

denek kesin olarak nerede durmalıdır? bu iki tür davranışı birbirinden ayıran çizgi hangi noktada aşılmıştır? denek bunu nasıl bilecektir?

bir çizgi olması gerektiğini saptamak kolaydır; ama bu çizginin nerede olması gerektiğini saptamak pek kolay değildir. eğer denek bir sonraki şokun kabul edilemez olduğuna karar vermişse bu şok -her seferinde- bir öncekinden yalnızca hafifçe şiddetli olduğuna göre, verdiği son şok uygulamasının gerekçesi neydi? atmak durumunda olduğu adımın uygunluğunu reddetmek az önce atmış olduğu adımın ahlaksal değerini düşürmektir ve bu, deneğin kendi ahlaksal değerini düşürür.

denek, deneyi derece derece gerçekleştirerek tuzağa düşmüştür. deneyi yapanlar ahlaksal kaygıların ifade edilmesi karşısında hep "dokularda kalıcı hiçbir hasar kalmayacak" gibi donuk, alışılmış ve sönük bir açıklamayla yanıt verdiler.

bir deneyde, deneğe, kurbana şok verecek tetiği çekmesi değil de, başka bir denek asıl şoku verinceye dek, yalnızca yardımcı bir eylemde bulunması emredildiğinde, 40 yetişkinden 37’si en yüksek şok düzeyine dek çıktı.

milgram'in vardığı sonuca göre, kötü bir eylemin yapıldığı bir zincirde yalnızca bir ara halka ve eylemin nihai sonuçlarından uzak olunduğunda sorumluluğun görmezden gelinmesi psikolojik yönden kolaydır.

milgram'in deneyindeki deneklere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde yalnızca %30’u emre itaati deney sonuna dek sürdürdü. kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde itaat edenlerin oranı %40’a yükseldi.

kurbanlar bir duvarın ardında gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıkları duyulur olduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62,5’e fırladı. sesin kapatılması, oranı daha fazla yükseltmedi, oran ancak %65 oldu. bu, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi gösterir. kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu.

17.1.18

burukluk

emil michel cioran

bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.

belirsizlik içinde sürüklenirken en ufak kedere bile bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.

modern olmak, devasızlık içinde şunun bunun ucundan tutmaktır.

ileride biyografisini yazacak birinin çıkması ihtimalinin, kimseyi bir hayatı olmaktan vazgeçirmemiş olması inanılmazdır.

aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız; vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.

neredeyse bütün eserler taklit parıltılarıyla, ezbere ürpertiler ve yağmalanmış vecdlerle hazırlanmıştır.

taocu bir metnin "büyük yatakhane" diye adlandırdığı bu evrende kabus, zihin açıklığı için tek yoldur.

karanlık ruhunuzda size berraklık musallat oluyorsa edebiyatla uğraşmayın. arkanızda sadece anlaşılır iç çekişler, kendiniz olmayı reddedişinizin zavallı kırıntılarını bırakırsınız.

fikirlere bunca yürek temizliğiyle inanmamız, onları tasarlayanların memeli olduğunu unutmamızdandır.

büyük adamların gündelik hayatı tahayyül edilmeye çalışıldığında duyulan o tedirginlik. öğleden sonra saat ikiye doğru, sokrates ne yapardı dersiniz?

"gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim." bir akıl hastasının bu lafı, içebakış üzerine olan eserlerin tamamından ağır basar.

"bir tek hakiki olan sevilmeye değerdir."

utançlarımızı tasfiye ettiğimiz ölçüde maskelerimizi atarız. oyunumuzun bittiği gün gelir: artık utanç yoktur, maske yoktur. seyirci de yoktur. sırlarımıza, çilelerimizin canlılığına gereğinden fazla güvenmişizdir.

don kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: kendine olaylar icat ediyordu; bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.

ölüm hükmü

maurice blanchot

sonu gelmeyen bir üzüntü hiç kimse de acıma doğurmaz.

sadakatsizlik hem iyi hem de kötüdür, onu yargılamıyorum: fakat sadakatin değeri -maddi şeyler söz konusu olduğunda tüm haklarını kaybettiği anda gün ışığına çıkacak bir duyguyu hazırlar gibi hikâyeyi saklı tutmaktır.

tek güçlü noktam sessizliğimdi. böylesine büyük bir sessizlik düşündüğüm zaman bana inanılmaz görünüyor; bir erdem değil bu; çünkü hiçbir şekilde konuşmayı aklıma getirmedi. fakat haklı olarak; çünkü sessizlik asla şöyle demez: dikkatli ol, burada bana açıklamak zorunda olduğun bir gerçek; ne hafızamın, ne günlük yaşamımın, ne işimin, ne eylemlerimin, ne sözlerimin, ne de parmaklarımdan dökülen sözcüklerimin dolaylı ya da dolaysız biçimde tüm kişiliğimin fiziksel olarak bağlı olduğu şeyi ima etmediği gerçeği var. bu kapalılığı anlayamıyorum ve şu anda konuşan ben o sessiz günlere, o sessiz yıllara sanki erişilmez, hayali ve herkese, en çok da bana kapalı olan; ama yaşamımın büyük bir bölümünü beni şimdi büyüleyen bir gizemle çabasız ve arzusuz geçirdiğim bir ülkeye döner gibi acıyla dönüyorum.

sessizliği kaybettim ve bunun için duyduğum pişmanlık ölçüsüzdür. mutsuzluğun, bir kez konuşmaya başlayan bir insanı nasıl sardığına tanık oldum. sağırlığa bağlı, hareketsiz bir acıydı; bu yüzden soluduğum şey solunamayandır.

kendimi yalnız başıma bir odaya kapadım, evde kimse yok, dışarıda da hemen hemen kimse yok ama bu yalnızlığın kendisi bizzat konuşmaya başladı ve karşılığında benim de bu konuşan yalnızlıkla konuşmam gerekir; alayla değil, onun üzerinde daha büyük bir yalnızlık, onun da üzerinde daha büyüğü yattığı için. ve her biri söyleneni boğmak ve sessizleştirmek için içine alarak tersine onu sonsuzluğa yankılıyor ve sonsuzluk söylenenin yankısı oluyor.

16.1.18

buzda yürüyüş

werner herzog

1974 yılının kasım ayında, geçen yüzyılın en önemli sinema eleştirmenlerinden yakın arkadaşı lotte eisner'in paris'te hasta yatağında ölmek üzere olduğu haberini alınca şöyle der herzog: "olamaz, dedim, şimdi ölemez, alman sineması şu an onsuz yapamaz, bu önemli kadının ölmesine izin veremeyiz."

herzog, oraya yürüyerek giderse eisner'in ölmeyeceğine, iyileşeceğine dair çılgınca bir inançla münih'ten yola koyulur. bir sırt çantası ile çıktığı bu yolculukta köylerden, tarlalardan, dağ yollarından kar buz içinde geçerken karşılaştıklarını kendine has üslubu ile kâğıda aktarır. yolda gördüklerini anlatırken aslında yaşam, ölüm ve dünya hakkında adeta kısa ve kesik ama derin bir konuşma yapar kendisiyle.

"brienne'e varır varmaz insanlar birden saklanmaya başladılar, sadece ufak bir bakkal yanlışlıkla açık kaldı. sonra o da kapandı ve o zamandan beri kasaba ölüme terk edildi. bu kasabanın üstünde işlenmiş demir parmaklıklarla heybetli bir kale duruyor: tımarhane. bugün kendi kendime 'orman,' dedim sık sık, hakikat bizzat ormanın içinde geziniyor."

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

resim

şükrü erbaş


ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik

15.1.18

toplum

jiddu krishnamurti

büyüklerimiz muhteşem bir toplum kurmadılar; anne babalar, bakanlar, öğretmenler, idareciler, din adamları güzel bir dünya yaratmadılar. aksine, herkesin herkesle kavga ettiği, her grubun diğer gruplara, her sınıfın diğer sınıflara, her ulusun diğer uluslara, her ideolojinin veya inanç silsilesinin diğer ideolojilere veya inanç silsilelerine karşı çıktığı ürkütücü ve vahşi bir dünya kurdular. içinde yetişip büyüdüğünüz dünya yetişkinlerin kendi fikirleri, inançları ve çirkinliğiyle sizi baskı altına aldıkları ıstırap dolu çirkin bir dünyadır. ve eğer siz bu canavarca toplumu kurmuş yetişkinlerin çirkin modelini takip etmekten öteye geçemezseniz eğitimli olmanın, daha da önemlisi yaşamanın ne anlamı olabilir ki?

eğer dönüp çevrenize şöyle bir bakarsanız, dünyanın her yerinde dehşet verici bir yıkımın ve insani sefaletin yaşandığını görebilirsiniz. tarihteki savaşları okuyabilirsiniz ama işin aslını, şehirlerin tamamen harabeye çevrilişini, bir adaya atılan hidrojen bombasının tüm adayı yok edişini bilmezsiniz. bombalanan gemiler toz duman olup havaya karışır. sözde ilerlemenin yol açtığı korkunç bir yıkım var ve siz işte böyle bir dünyada büyüyorsunuz. gençken iyi zaman geçirip mutlu olabilirsiniz; ama yaşınız ilerlediğinde düşüncelerinizin ve hislerinizin bilincinde olmadığınız sürece savaşların, acımasız hırsların dünyasını, herkesin birbiriyle rekabet ettiği, sefalet, açlık, kalabalık ve hastalıkların kol gezdiği bir dünyayı ayakta tutmaya devam edersiniz.

hiç kuşkusuz yeni bir toplum yaratmak zorundasınız; bir birey olarak sahiplenmecilikten, kıskançlıktan, açgözlülükten kurtulmak zorundasınız; milliyetçilikten, vatanseverlikten ve dinsel düşüncenin tüm dar kalıplarından kurtulmak zorundasınız. ancak o zaman yeni bir şey, tamamen yeni bir toplum yaratmak mümkün olabilir. öte yandan eğer mevcut topluma kendinizi uydurmak için düşüncesizce didinip durursanız yıkıcı olan inançların, güç ve itibar arayışının, kıskançlığın eski yolunu takip etmekten öteye geçemezsiniz.

tom sawyer

mark twain

bilgi her şeyden değerlidir.

insan bir şeyi elde edemezse onu ister. eğer bir kişinin bir şeyi yapması gerekiyorsa bu iştir. eğer yapmaya gerek duymuyorsa bu iş değildir. bir arabayı sırf kendiniz için sürmek zevk, başkası için sürmekse iştir.

kimi insanlar aptal olduklarını hem bilmez hem de kendilerini akıllı sanırlar.

şehrin örnek bir çocuğu sayılmazdı, böyle olmaya da pek istekli değildi. yeni bir ıslık biçimi öğrenmişti. kuş gibi ses çıkaran özel bir yöntemdi bu. dille damak arasında cıvıl cıvıl bir ses çıkıyor ve özel yeteneği tom'a mutluluk ve gurur veriyordu. çocukluğunda bunları yapan herkes bu emsalsiz keyfi yaşamıştır. tom tekrar şakrarken iyi giyimli, kendi yaşında bir çocukla karşılaştı. son moda bir şapkası, iyi bir terzi elinden çıktığı belli olan mavi elbisesi, bol renkli bir kravatı ve pırıl pırıl cilalı ayakkabıları vardı. bu içinde bulundukları saint petersburg'a göre ancak özel bir günün giysileriydi ve tom kendi pasaklı üstü başıyla çok farklı bu durum için bayağı bozulmuştu.

14.1.18

yardım

david foster wallace

alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."

13.1.18

ceza

mehmet h. doğan

vergilius, cehennemi gezdirirken dante'ye, orta bir yere gelirler, bakarlar bir sürü insan öylece ortada durmaktadır. vergilius der ki:

"gökler, güzelliklerine halel gelmesin diye bunları kabul etmez. bunları derin cehenneme de gönderemeyiz; bir iş yaptık, hiç olmazsa bir fenalık sanmasın diye bu pezevenkler."

dante, vergilius'e sorar: "cezaları nedir bunların?"

vergilius cevap verir:

"bunlar yeryüzünde ne iyilik yaptılar ne de kötülük. onun için ölmeyecek bunlar. yaşamadılar ki ölsünler. ölme umutları yoktur onların. non hanno speranze di morte."

12.1.18

sevgi

herta müller

korkudan birbirimizin girmememiz gereken derinliklerine girmiştik. bu uzun güven döneminin ansızın gelen karşıtına gereksinimimiz vardı. artık sıra yıkıcı nefretteydi. bu büyük yakınlık içinde nefret sevgiyi biçebilirdi; çünkü sevgi nasıl olsa ot gibi büyüyüveriyordu. ağza alınan hava kadar ömürleri kısa süren kırgınlıkları özürler hemen siliyordu. kavga isteyerek çıkarılıyor, sözler ise istemeden sarf ediliyordu. öfke bittiğinde hep, uydurulmuş sözlere başvurmaksızın, sevgi dile geliyordu. sevgi hep vardı. ama kavga sırasında tırnaklarını çıkarıyordu.

kilise

robert musil

kilisenin yanındaki binalar, üzerindeki gök kubbe, bakışları çeken ve yönlendiren bütün çizgilerden ve uzamlardan yansıyan, anlatılamaz bir uyum, aşağıdan geçen insanların görünüşleri ve ifadeleri, kitapları ve ahlak anlayışları, yolun üstündeki ağaçlar.. bütün bunlar, kimi zaman bir paravan kadar gergin ve bir baskı makinesinin kesilmiş kalıbı kadar sert ve öylesine eksiksiz ve tamamlanmış konumdadır ki, yanında insan gereksiz bir sis perdesi, tanrının artık ilgilenmediği küçük bir soluk olarak kalır.