31.1.18

uzun lafın kısası

marquis de sade: dinlerin temeli cehalet ve korkudur.

kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.

emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

29.1.18

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

din yeryüzündeki hakimiyetini ölüler üzerinde değil, öldürücü yaşam üzerinde inşa etti. hayatını öte dünyada yaşamak üzere kendi kendine ölmeyi buyuran bu sapmayı bir hakikat olarak yerleştirmeyi başardı. din, bedeni bir hapishane haline getirdi ve bedenin umutsuzluğunu da bir firar çılgınlığı yaptı.

kurumları ne kadar aşağılansa ve küçümsense bile, kurban etmenin, tevekkülün, suçluluk duygusunun, kendinden nefretin, haz korkusunun, günahın, kefaretin, doğa bozmanın ve aslında insanın insan olma güçsüzlüğünün, insanın telafisiz aptallığına inancın, semavi bir bankaya ve hissedarlarına verilen açık çekin varlığını sürdürdüğü bu yanıltıcı aşmanın egemen olduğu her yerde din de egemenliğini sürdürür.

din, aşıkların yaşam yaratma arzusuyla birbirlerinin oldukları aşk hazzı yerine üremeyi savunduğunda, çocuğunun mutluluğunu garanti edemeyecek ailelere fazla çocuk yapmalarını buyurduğunda, diderot'nun deyişiyle, "doğayı bastırmanın uğursuz sanatı" olan bu incil'e uygun kusursuzluğu uyanık genç bilinçlere aşkettiğinde, bu dinin çocuğa karşı nasıl bir suç işlediğini ne kadar söylesek azdır.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

canlı toprağı tanrılaştırmak, dinsel dalavereciliğin onu bir kez daha öldürmek istemesine izin vermektir. yaşamı hiç durmadan yeniden yaratan bir hazdan soyutlanmış her yaşam, ölü yaşamdır. gökler aleminin vampirleri, sizin zamanınız geçti!

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

27.1.18

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

kadın kendini ne kadar teslim olucu gösterirse erkek o kadar çabuk kendine gelir ve amirane davranır; ancak kadın ne kadar sadakatsiz olursa, ona ne kadar kötü muamelede bulunur, onunla ne kadar taşkın oynar ve ne kadar az merhamet gösterirse erkeğin şehveti o denli artacak, erkek tarafından o denli sevilecek ve tapılacaktır.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

kadını bir hazine gibi görmek isteyen sadece erkeğin egoizmidir.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

her erkek, aşık olduğunda zayıf olur, eğilir, gülünç olur, kendini kadına teslim eder, önünde diz çöker.

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

eğer bir evlilik sadece eşitlik ve anlaşılabilirlik üzerine kuruluyorsa en büyük ihtiraslar uyuşmazlıklardan doğar.

her kadın çekiciliğini kullanma içgüdüsüne, yatkınlığına sahiptir.

kendisini kırbaçlatan, kırbaçlanmayı hak eder. kadın, erkeği sever, köleyi ise, eziyet ettikten sonra ayağı ile iter. kadının bir efendiye ihtiyacı vardır ve ona tapar.

hangi erkek gerçeğin ağırlığına dayanabilir?

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

kadının aşka yüklemek istediği transdantal karakter, kadını sadakatsizliğe iter.

tek başına zevktir var olmayı değerli kılan. zevk alan, yaşamdan zor kopar; cefa veya sıkıntı çeken, ölümü bir arkadaş gibi selamlar; ama zevk almak isteyen, neşe ile yaşamalıdır. antik dönemin bağlamında, başkalarının sırtından zevkusefa içinde yaşamaktan, hiçbir zaman merhamet göstermemekten çekinmemelidir; başkalarını arabasının önüne, sabana koşmalıdır, aynı hayvanlar gibi; onun gibi hisseden, zevk almak isteyen insanları, pişman olmadan, onun keyfi için köle yapmalı, hizmetinde sömürmelidir; kendisini iyi hissedip hissetmedikleri sorulmamalıdır.

eskilerin dünyası işte böyleydi: zevk ve gaddarlık, özgürlük ve kölelik her zaman el eleydiler; olimpik tanrılar gibi yaşamak isteyen insanların, göllerine atacakları köleleri ve üzerlerine biraz kan sıçramasından rahatsız olmadan, zengin sofralarında yemek yerken birbirleri ile savaştıracak gladyatörleri olmak zorundadır.

ruhun şehvani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

25.1.18

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

dinler, en güçlünün zorbalığının en zayıfı ele geçirmek istediği bir düzenden başka nedir ki! bu niyetle dolu olan kudretli kişi, üzerinde egemenlik kurma iddiasında olduğu kişiye, vahşetiyle kuşatmasına imkan tanıyan prangaları tanrı'nın hazırladığını söylemeye cüret etti ve yaşadığı sefaletin sersemleştirdiği bu adam da ötekinin her dediğine ayrımsızca inanır. bu dalaverelerden doğan dinler saygıyı hak edebilir mi? düzenbazlığın ve salaklığın damgasını taşımayan tek bir din var mıdır? akla ziyan gizemler, doğayı ihlal eden dogmalar, yalnızca akıldışılık ve tiksinti esinleyen grotesk seremoniler.

herhangi bir hareketin nedeni bizim irademizdir. bir hareketin bizim içimizde yaratacağı sonucu bilmiyorsa tanrı fikri ne iğrençtir! eğer biliyorsa onun suç ortağıdır ve ona rıza göstermektedir. bizim irademiz daima bazı hareketlerin ardından geldiğinden, tanrı bizim irademizle işbirliği etmek zorundadır; dolayısıyla o baba katilinin kolundadır, kundakçının meşalesindedir, fahişenin amındadır.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

tanrı'nın aptallığına dair yeni bir kanıt ister misiniz? yararlanılan bir bahçedeki bir ağacın meyvesini yemekle ilgili bu gülünç yasak da nedir? böyle bir yasak koyan tanrı ancak kötü biri olabilir; çünkü insanın yenik düşeceğini gayet iyi biliyordu; dolayısıyla bir tuzak kurmuştur. ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum; ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

insanı kim yarattı? cehennem işkenceleriyle cezalandırması gereken tutkuları ona kim verdi? sizin tanrı'nız değil mi? dolayısıyla, sersem hristiyanlar, bir yandan bu gülünç tanrı'nın insana eğilimler verdiğini, diğer yandan ise bunları cezalandırmak zorunda kaldığını mı kabul ediyorsunuz? bu eğilimlerin peşinden gitmenin kendisinin hakarete uğraması anlamına geleceğini bilmiyor muydu? eğer biliyorsa, insana bu türden eğilimler vermesi nereden kaynaklanıyor? eğer bilmiyorsa, tek sorumlusu olduğu bir haksızlıktan dolayı insanı neden cezalandırıyor?

cehennem sistemi, birkaç insanın kötülüğünün ve birçoklarının zırvalamasının sonucundan başka bir şey asla değildir.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

evrenin sonsuzca güçlü, sonsuzca bilge bir varlık tarafından yaratılmış ve yönetiliyor olduğu doğruysa, her şeyin onun bakış açısına katılması, destek olması ve en büyük iyilik için hareket etmesi gerekir. oysa zayıf ve bahtsız bir yaratığın asla ona bağlı olmayan günahlar nedeniyle sonsuza dek eziyet ve işkence görmesinden, evrenin en büyük yararı için ne gibi bir iyilik doğabilir?

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

cennet dogmasına da cehennem dogmasından daha fazla inanmayalım: her ikisi de insanların görüşlerini zincirleme ve egemenlerin despotik sultası altında insanı boynu eğik tutma iddiasındaki dinsel zorbaların acımasız icatlarıdır.

cehennem ateşi onlar üzerinde etkili olamaz. tanrı'nın maddi bir ateşin ruhlar üzerinde etkide bulunabilecek şekilde davrandığını, bu ruhları besin olmadan yaşatacağını ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayacağını, yanıcı madde olmadan ateşi sürdürebileceğini söylemek, tek garantisi teologların aptalca hayalleri olan ve dolayısıyla ancak onların aptallık ya da kötülüklerini kanıtlayan olağandışı varsayımlara başvurmaktır.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

dini ilkeler kesinlikle hiçbir şeye dayanmazlar ve asla doğuştan değillerdir.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

anlaşılması en güç şeyin en önemli şey olduğuna aklı başında insanları nasıl oldu da ikna edebildik, diye soracaksınız. onları müthiş korkutarak; çünkü insan korktuğunda artık akıl yürütemez; çünkü bu insanlara özellikle kendi akıllarından sakınmaları öğütlendi ve insanın bir kez aklı karıştığında her şeye inanır ve hiçbir şeyi incelemez. tüm dinlerin iki temeli cehalet ve korkudur.

23.1.18

kahkaha benden yana

søren kierkegaard

yeryüzündeki bütün varoluşumuz bir tür hastalıktır.

herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

kitleler kadın gibidir, onlarla asla doğrudan dövüşülmez.

arkadaşlık tehlikelidir, evlilik daha da beter; çünkü erkek kadınla sürekli bir ilişkiye girer girmez kadın erkeğin mahvı olur ve öyle de kalır. arap atı gibi ateşli bir genç adamı alın, evlensin, mahvolur. kadın önce gururludur, sonra zayıflar, sonra bayılır, sonra adam bayılır, sonra bütün aile bayılır. kadının aşkı riya ve zayıflıktan başka bir şey değildir.

iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır.

dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

insan umudunu kesmeden sanatsal olarak yaşayamaz; çünkü umut insanın kendini kısıtlamasını engeller.

umudun güzel rüzgarıyla denize açılmış insanı görmek ne hoş bir manzaradır! insan yedekte çekilme fırsatını bile değerlendirebilir; fakat umudun gemiye çıkmasına asla izin vermemek gerekir; hele kılavuz kaptan olarak hiç; çünkü umut sadakatsiz bir dümencidir. umut prometheus'un güvenilmez hediyelerinden biriydi; ölümsüzlerin önceden bilme yeteneği yerine insanlara umudu verdi.

nil admirari (hiçbir şeye şaşma) hakiki hayat bilgeliğidir.

en eksiksiz teori bile, dahi bir adamın "her an ve her yerdeliğiyle" ortaya çıkardıkları yanında fakir kalır.

dünya ve içindeki her şey hiçbir zaman bir kuytudan bakıldığı zamanki kadar yararlı görünmez.

hiçbir delikanlıda genç bir kızdaki hayali idealliğin yarısı bile yoktur; fakat kızın bütün idealliği yanılsamadan ibarettir.

ey ölüm, sen nelere kadirsin! en tesirli kusturucu ilaç, en güçlü müshil bile bu kadar arındırıcı bir etkiye sahip değildir.

bütün sofistlerin içinde en tehlikelisi zamandır ve tehlikeli sofistlerin içinde en düzenbazı da alışkanlık.

insan başka hiçbir şeyi bilmeden önce kendini bilmelidir.

bir yazarın en değerli niteliği daima kişisel bir üsluba, yani kendi kişiliğinin şekillendirdiği bir ifade ya da sunum biçimine sahip olmasıdır.

insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

"insanın isteyebileceği en büyük onura ulaşsak da kendimizi gurura ve kibre kaptırmamalıyız."

herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği nesnel bir hakikati dile getirerek akıllı olduğunu kanıtlamayı uman bir adam deli midir?

marcus aurelius carus: ruhun bilinçli hayatına dair bilginin anahtarı bilinçdışında yatar.

kibirli bir tine en çok ıstırap veren -çünkü bir mikroskoptan bakmak müthiş bir üstünlüktür- o tinsel kesinlik, her şeyin en alçak gönüllüsü, mevcut tek kesinliktir.

suskunluğun iç gözlemi bütün medeni sosyal ilişkinin koşuludur; içebakışın dışavurulmuş karikatürü bayağılık ve gevezeliktir.

tevazu, nedamet ve sorumluluk her şeyin "prensip gereği" yapıldığı yerde kolay kök salamaz.

derin türler kendilerini asla unutmazlar ve asla olduklarından başka bir şey olmazlar.

her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum; en iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum.

hareketsiz oturunca, ne kadar hareketsiz oturulursa hastalanmaya o kadar yaklaşılır.

benim hayat görüşüm papazınki gibidir: "hayat bir yoldur." o yüzden yürüyüşe çıkıyorum. yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile. sağlık ve kurtuluş yalnızca harekette bulunabilir. insan durmadan yürürse her şey yoluna girer. her şeyden yürüyerek uzaklaşabilirim!

21.1.18

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

19.1.18

anarşist banker / şeytanın saati

fernando pessoa

eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için bir zorbalık olacaktır.

bilimin temeli, cehaletimizi bilmektir.

insanlık pagandır. asla hiçbir din içine işleyemedi onun. sıradan insanın ruhunda ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. insan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.

insan tanrılara taptığında onlara fetiş gibi tapar. onun dini gözbağcılıktır. hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. dinler gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz; çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.

hakikat, hiçbir şeyin var olmadığıdır, ne benim ne de başka herhangi bir şeyin. az çok kusursuz ve donanımlı değişik yaratıcıları ve şeytanlarıyla tüm bu evren ve diğer evrenler boşluk içinde boşluklardır; hiçbir şeyin gereksiz yörüngesinde dönen hiçlikler, uydulardır.

adaletsizliğe karşı her yol meşrudur.

toplumsal bir kurgu ancak toplumsal devrimle, başka kurgularla birlikte burjuva toplumu çökertildiğinde yok edilebilir. elbette kavgaya girilmezse gerçekten mağlup da olunmaz. ama manevi olarak mağlup olunur; çünkü aslında gerçekten dövüşülmüş olunmaz.

hangi amaç için olursa olsun, karşılığında doğal, yani bencilce bir karşılık olmadan çalışmak doğal değildir. hangi amaç için olursa olsun, en azından bu amaca erişildiğini bilmenin karşılığı olmadan çabalarımızı buna adamak da doğal değildir.

tüm dünyadaki sermaye sahibi büyük para babalarının hepsini ortadan kaldırın; ama sermayeyi yok etmeyin. hemen ertesi gün sermaye, başka ellere geçerek, yeni mülk sahipleri kanalıyla zorbalığını uygulamaya devam edecektir. büyük para babalarını değil ama sermayenin kendisini yok edin, hiç para babası kalır mı?

yoğun bir şekilde düşünülen fikirler aynı yoğunlukla hissedilir. bu dünyadaki hiçbir şey -en soyut düşünce de dahil- köklerini insanın yüreğine daldırmadan yaşayamaz.

benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz edildiği sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. onlar bizim içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız o parçamızdır.

hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

17.1.18

burukluk

emil michel cioran

bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.

belirsizlik içinde sürüklenirken en ufak kedere bile bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.

modern olmak, devasızlık içinde şunun bunun ucundan tutmaktır.

ileride biyografisini yazacak birinin çıkması ihtimalinin, kimseyi bir hayatı olmaktan vazgeçirmemiş olması inanılmazdır.

aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız; vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.

neredeyse bütün eserler taklit parıltılarıyla, ezbere ürpertiler ve yağmalanmış vecdlerle hazırlanmıştır.

taocu bir metnin "büyük yatakhane" diye adlandırdığı bu evrende kabus, zihin açıklığı için tek yoldur.

karanlık ruhunuzda size berraklık musallat oluyorsa edebiyatla uğraşmayın. arkanızda sadece anlaşılır iç çekişler, kendiniz olmayı reddedişinizin zavallı kırıntılarını bırakırsınız.

fikirlere bunca yürek temizliğiyle inanmamız, onları tasarlayanların memeli olduğunu unutmamızdandır.

büyük adamların gündelik hayatı tahayyül edilmeye çalışıldığında duyulan o tedirginlik. öğleden sonra saat ikiye doğru, sokrates ne yapardı dersiniz?

"gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim." bir akıl hastasının bu lafı, içebakış üzerine olan eserlerin tamamından ağır basar.

"bir tek hakiki olan sevilmeye değerdir."

utançlarımızı tasfiye ettiğimiz ölçüde maskelerimizi atarız. oyunumuzun bittiği gün gelir: artık utanç yoktur, maske yoktur. seyirci de yoktur. sırlarımıza, çilelerimizin canlılığına gereğinden fazla güvenmişizdir.

don kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: kendine olaylar icat ediyordu; bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.

bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.

kahramanın miadı doldu; bir tek gayri şahsi kırımlar yürürlükte. ileri görüşlü kuklalarız, devasızlık önünde numaralar yapmaya ancak yararız.

sadece, canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum: intihar fikri olmasa kendimi çoktan öldürmüş olurdum.

ancak bir kader sahibi olma mecburiyetinden kaçıldığı zaman günlerde bir tat bulunur.

her yerde olma avantajının sefasını süren, tanrı değil acıdır.

çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı kutsal kitaptan daha etkilidir.

it kopuk takımı bir mitosu benimserse bir katliama veya daha kötüsü yeni bir dine hazırlıklı olun.

hayata uyma yeteneğimin sırrı mı? gömlek değiştirir gibi ümitsizlik değiştirdim.

her şeyde olduğu gibi merhamette de son söz tımarhanenindir.

tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse.

şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

15.1.18

toplum

jiddu krishnamurti

büyüklerimiz muhteşem bir toplum kurmadılar; anne babalar, bakanlar, öğretmenler, idareciler, din adamları güzel bir dünya yaratmadılar. aksine, herkesin herkesle kavga ettiği, her grubun diğer gruplara, her sınıfın diğer sınıflara, her ulusun diğer uluslara, her ideolojinin veya inanç silsilesinin diğer ideolojilere veya inanç silsilelerine karşı çıktığı ürkütücü ve vahşi bir dünya kurdular. içinde yetişip büyüdüğünüz dünya yetişkinlerin kendi fikirleri, inançları ve çirkinliğiyle sizi baskı altına aldıkları ıstırap dolu çirkin bir dünyadır. ve eğer siz bu canavarca toplumu kurmuş yetişkinlerin çirkin modelini takip etmekten öteye geçemezseniz eğitimli olmanın, daha da önemlisi yaşamanın ne anlamı olabilir ki?

eğer dönüp çevrenize şöyle bir bakarsanız, dünyanın her yerinde dehşet verici bir yıkımın ve insani sefaletin yaşandığını görebilirsiniz. tarihteki savaşları okuyabilirsiniz ama işin aslını, şehirlerin tamamen harabeye çevrilişini, bir adaya atılan hidrojen bombasının tüm adayı yok edişini bilmezsiniz. bombalanan gemiler toz duman olup havaya karışır. sözde ilerlemenin yol açtığı korkunç bir yıkım var ve siz işte böyle bir dünyada büyüyorsunuz. gençken iyi zaman geçirip mutlu olabilirsiniz; ama yaşınız ilerlediğinde düşüncelerinizin ve hislerinizin bilincinde olmadığınız sürece savaşların, acımasız hırsların dünyasını, herkesin birbiriyle rekabet ettiği, sefalet, açlık, kalabalık ve hastalıkların kol gezdiği bir dünyayı ayakta tutmaya devam edersiniz.

hiç kuşkusuz yeni bir toplum yaratmak zorundasınız; bir birey olarak sahiplenmecilikten, kıskançlıktan, açgözlülükten kurtulmak zorundasınız; milliyetçilikten, vatanseverlikten ve dinsel düşüncenin tüm dar kalıplarından kurtulmak zorundasınız. ancak o zaman yeni bir şey, tamamen yeni bir toplum yaratmak mümkün olabilir. öte yandan eğer mevcut topluma kendinizi uydurmak için düşüncesizce didinip durursanız yıkıcı olan inançların, güç ve itibar arayışının, kıskançlığın eski yolunu takip etmekten öteye geçemezsiniz.

13.1.18

ceza

mehmet h. doğan

vergilius, cehennemi gezdirirken dante'ye, orta bir yere gelirler, bakarlar bir sürü insan öylece ortada durmaktadır. vergilius der ki:

"gökler, güzelliklerine halel gelmesin diye bunları kabul etmez. bunları derin cehenneme de gönderemeyiz; bir iş yaptık, hiç olmazsa bir fenalık sanmasın diye bu pezevenkler."

dante, vergilius'e sorar: "cezaları nedir bunların?"

vergilius cevap verir:

"bunlar yeryüzünde ne iyilik yaptılar ne de kötülük. onun için ölmeyecek bunlar. yaşamadılar ki ölsünler. ölme umutları yoktur onların. non hanno speranze di morte."

11.1.18

din

raoul vaneigem: din; insanları bunaltan, gözünü açtırmayan aşağılamanın en tamamlanmış biçimidir. tanrıların onurlandırıldığı her yerde halkların yalnızca adı insandır.

voltaire: bana kendimi tekrar ettiğimi söylüyorlar. yola geldiğimizde ben de kendimi tekrar etmeye son vereceğim.

baron d'holbach: insan soyunu aldatmak isteyen düzenbazlar daima aynı hilelere başvurdu: sınamadan daima kaçındılar; sınamanın karşısına gizemleri, belirsizlikleri, korkuları çıkardılar.

joseph de maistre: hiçbir hükümranlık milyonlarca insanı yönetecek kadar güçlü değildir; tabii eğer dinden ya da kölelikten -veya her ikisinden birden- destek almıyorsa.

marcel havrenne: din, egemen gerçekliğini ekonomik perspektifin belirlediği bir dünyada canlının tersine dönmesinin ifadesidir.

baron d'holbach: körpe bir kuzuyu boğazlayarak kötü bir insanın suçlarının kefaretinin ödeneceğini hayal etmekten daha aptalca ne olabilir! hiç gereği yokken bu şekilde kan dökmek isyan ettirici bir acımasızlık değil midir?

friedrich hölderlin: efendilerden ve din adamları sürüsünden bütün kalbimle nefret ediyorum ama onlarla düşüp kalkan dehadan daha fazla nefret ediyorum.

georg christoph lichtenberg: şövalyelik anlayışı bize ne kadar tuhaf geliyorsa dinsel anlayışlarımızın da o kadar tuhaf geleceği bir dönem hayal edebilirim.

karl marx: halkın aldatıcı mutluluğu olan dinin imhası, halkın gerçek mutluluğunun gereğidir.

baron d'holbach: insani şeylere dair önyargısız düşünüldüğünde, batıl inancın aşırılıklarını nereye kadar vardırabileceğini görmek insanı şaşırtır. halkların körlüğüne mi hayranlık duyulmalı, yoksa onları kandıranların yüzsüz cesaretine mi, bilemiyorum.

francis blanche: öte dünyanın suyuna buranın şarabını tercih ederim.

alain: din adamları görmeye alıştık. bu ölü gömücü belagatinden nefret ediyorum. ölüm üzerine değil, yaşam üzerine vaaz vermeli; kaygı ve korku değil, umut saçmalı; gerçek insan hazinesi olan sevinci ortaklaşa geliştirebiliriz. büyük bilgelerin sırrı ve yarının ışığı bu olacaktır.

9.1.18

utopia

insanlar seni her zaman hayal kırıklığına uğratır.

bir şeyi açıklayayım: güneş bu gezegene belirli miktarda enerji yollar. bu enerjiyi yiyecek, kıyafet, barınma vesaireye dönüştürürüz. bu hepimizi ayakta tuttu ve nüfusun bir milyar olması 30.000 yıl aldı. sonra eski zamandan kalma güneş ışığını kullanmanın yolunu bulduk: petrol ve kömürde gizli güneş ışığını. bundan geçinmeye başladık. ne oldu? sadece 130 yıl içinde nüfusumuz ikiye katlandı. bir sonraki milyar 30 yılı aldı. dört milyar sadece 14 yılda oldu. yüz yıl içinde, petrol ve kömür tükendiğinde ne olacağını düşünüyorsun? sadece bir milyarı ayakta tutabilen bir gezegende 10 milyar insan olduğunda? sanırım birbirimizi paramparça ederiz. sıtma mı? çare bulunması gereken tek hastalık biziz.

düşün. azalan kaynaklara sahip bir gezegende yaşıyoruz. biz sadece devamlılığı olan bir değişikliği tasarlayabilmeyi istedik. yaptık da. deney olarak başarılıydı. korkunç pek çok şey yaptım. ama yaptığımız şeyler doğruydu. beyazlar, zenciler, yahudiler... carvel'in öjenik üzerine olan sözüm ona çalışmasıyla ilgileniyorsundur. carvel yanlış anlaşılmıştı. tabii. aynı hitler gibi. o ırklardan bahsetmiyordu. hayatta kalmaktan bahsediyordu. gezegende 7 milyarı geçtik. ben doğduğumda 2 milyardan biraz fazlaydık. yiyecek fiyatları artıyor, petrolse bitiyor. kaynaklarımız 20 yıl içinde bittiğinde sadece paylaşacağımızı mı düşünüyorsunuz? cevabın bir çeşit soykırım mı? hayır, değil! soykırım değil. bizim cevabımız: janus. janus, protein ve aminoasit içeriyor. birbirlerinden bağımsızlarken zararsızlar. ama bir denekte bir araya getirdiğinde kromozomal bölünmeyi engelleyici olarak harekete geçiyor. hücre artık kendini yenilemez hale geliyor ve en nihayetinde kullanılmaz oluyor. değişim kalıcı. ve genetik. peki hangi hücreler hedefleniyor? doğurganlığı kontrol ediyor becky. janus'un amacı kısırlaştırmak. janus'un amacı bütün insan ırkını kısırlaştırmak.

janus, nüfusun %90-%95'ini etkiliyor. sadece 20'de birini bırakıyor. 100 yıla kalmaz nüfusun 500 milyona düşeceğini tahmin ediyoruz. o zamana kadar normal üreme oranları devam edebilir ama gezegen sanki boş olacak. hiçbir şey yapmamak delilik olurdu. bizi katliam yapmakla suçladınız. hiçbir şey yapmamak bir katliam. yiyeceğinin nereden geldiğini düşünüyorsun? dünyadaki tarım alanlarının üçte biri toprak bozulmasından dolayı kullanılamaz durumda ve beslememiz gereken boğaz sayısı artıyor. peki senin cevabın ne? enerji tasarruflu ampuller mi? bir şeyler yapıyoruz. bir şeyleri değiştiriyoruz. gezegende çevre üzerinde en büyük pozitif etkiyi kim yarattı biliyor musun? cengiz han. çünkü 40 milyon insanı katletti. toprağı ekecek kimse kalmadı. ormanlar yine büyüdü. karbon atmosferden dışarı atıldı. ve bu "canavar" olmasaydı 1 milyar insan daha bu ölü gezegende yer bulmak için birbirini itiyor olurdu. janus kimseyi katletmedi. bunda şiddet yok.

vicdanımda başka bin tane suç daha var. ama ne görüyorum biliyor musun? çöle dönen bir gezegen. binlerce, milyonlarca ruh aç ve ölüyor. janus ile bunu durdurabiliriz. bunu yapmamak milyarları açlığa ve ızdıraba mahkum etmek olur.

seçilirsem bir çağrı alacağım. bu olduğu anda yaşamımı bırakıp gideceğim. denham'daki bir araba parkına gidince aşı gününden önceki dokuz güne kadar saklanacağım. bir araç bekliyor olacak. yaklaşık 90  günde sıcaklığına yavaşça kavuşmuş olacak olan metal bir kabı taşımaya uygun hale getirilmiştir. oraya varınca, metal kabın içindeki çözülecek ve salıvermeye hazır olacak. içerisinde, rus gribinin yüksek derecede ölümcül türevi var. denham havaalanındaki ilaçlama uçağına götüreceğim. 35 mil karelik bir alan üzerinde uçup aşağıdaki ekinlerin üzerine virüsü salacağım. tüm dünyada şu anda gizli diğer dört yerleşim birimlerinde bunu tekrarlayacağım. ölümcül bir virüs salacağız ama aşımız var. belki etkisini göstermeden birçok kişi ölecek. onları öldürmüş olacağım; ancak herkesi kurtarmış olacağım. ölmekten hiç endişelenmiyorum. ben dünyayı kurtaracağım.

birkaç gün içinde ya paul'u ya da diğer ikisinden birini arayacağım. bir emir vereceğim, sadece benim bildiğim bir emir. ve yaklaşık 90 gün içinde o kişi dünyanın görmüş olduğu en ölümcül gribi salacak. herkes aşı olacak. herkes seve seve janus'ı alacak. kaos olacak mı olacak ama 100 yıldan az zamanda bu gezegende 500 milyon insandan fazlası olmayacak. böylece utopia'yı yaratmış olacağız.

dünya sevgi ile dolu. milyarlarca insan milyarlarca insanı seviyor. kaynaklarımız tükendiğinde bu sevgi küle dönüşecek. her şeylerini kaybettiklerini anladıklarında insanların neler yapabildiğini gördüm. etrafına bir bak. gerçekten bundan çok uzakta olduğumuzu mu düşünüyorsun?

hayatta, insanlığın şansını yok eden kişilerden olamayız.

7.1.18

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

marx'a göre devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir düzenin kurulmasıdır.

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu bürokrasi ve sürekli ordudur. marx ve engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. işçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir. bu nedenle işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unutarak, onu genel olarak kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

devlet bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta ne kadar böyleyse demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir. bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında yenen proletarya tarafından devralınmış ve tıpkı komün gibi, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, tüm bu devlet hurdasından kurtulacak duruma gelinceye dek, en zararlı yönlerini hemen ve en yüksek derecede budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.

5.1.18

sevgi

jiddu krishnamurti

sahiplenmede sevgi yoktur.

sevgi olmadığında bizler nefsi terk etmenin içsel canlılığını ve sadeliğini taşımayan şekilsel bir güzelliğin peşine düştüğümüz bir uygarlık yaratırız.

sadece akıllı, kurnaz olan insanlar sevginin ne olduğunu bilmezler; çünkü zihinleri keskin olsa bile yüzeyseldir, yüzeyde yaşarlar; oysa sevgi yüzeyde durmayan bir şeydir.

gerçeklik sevgisi hiçbir din tarafından kuşatılamaz ve organize dinler sevgiyi kullandığında o sevgi ölür. çeşitli faaliyet alanları içinde gayretkeş görünen otoriter devletler, organize dinler ve toplumlar eylem tutkusuna dönüşen sevgiyi farkında olmadan yıkarlar.

hırslı insanlar sevginin ne olduğunu bilmezler ve ortalık hırslı insandan geçilmiyor. işte bu yüzden dünyada mutluluk yok ve yine bu yüzden yetişkin bir insan olarak bütün bunları görüp anlamanız ve sevginin ne olduğunu kendi başınıza keşfetmeniz çok önemlidir. iyi bir mevkiye, çok güzel bir eve, muhteşem bir bahçeye, zarif kıyafetlere sahip olabilirsiniz; başbakan olabilirsiniz ama sevgi olmadan bunların hiçbiri bir anlam ifade etmez.

3.1.18

bağnazlık

paulo freire

fanatizmle beslenen sekterlik her zaman hadım edicidir. eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir. radikalleşme, kişinin seçmiş olduğu tavra artan bir bağlılığı içinde barındırır ve böylelikle somut, nesnel gerçekliği dönüştürme çabasına daha sıkı angaje olmayı getirir. buna karşılık gizemlileştirdiği ve irrasyonel olduğu için sekterlik, gerçekliği sahte -ve bu nedenle değiştirilemez- bir gerçekliğe dönüştürür.

"sadist dürtünün özünde başka bir kişi -ya da öteki canlı varlıklar- üzerinde kesin egemenlik kurmanın getirdiği zevk yatar. aynı düşünceyi, "sadizmin amacı insanı bir nesneye, canlı bir şeyi cansız bir şeye dönüştürmektir" diyerek de dile getirebiliriz; çünkü tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini, özgürlüğü yitirirler." (erich fromm)

insani olmayan hiçbir tarihsel gerçeklik yoktur. yalnız insanlar tarafından yapılan ve -marx'ın belirttiği gibi- karşılığında da insanları biçimlendiren bir tarih vardır. çoğunluklar yalnızca, kendilerine tarihe özneler olarak katılma hakkı tanınmadığı yerde egemenlik altındadır ve yabancılaşır. böylelikle halkın, nesne konumunun yerin özne statüsünü geçirebilmesi -herhangi bir gerçek devrimin hedefi- dönüştürülecek gerçeklik hakkında eylem yapması kadar düşünmesini de gerektirir.

"sadece, kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendini değiştirmesini sağlayan eylem özgür olabilir. özgürlüğün olumlu bir koşulu, gerekliliğin sınırlarının, yaratıcı insani yeteneklerin idrak edilmesidir. özgür bir toplum mücadelesi, sürekli artan ölçüde bireysel özgürlük yaratmadıkça özgür bir toplum mücadelesi değildir." (gajo petrovic)

insan, dünyasını -ki insani bir dünyadır- dönüştürücü emeğiyle yarattığı ölçüde tatmin bulur. o halde, insanın tatmini/kendini gerçekleştirmesi dünyanın gerçekleşmesinden geçer. fakat çalışma dünyasında var olmak tamamen bağımlı, güvensiz ve sürekli tehdit altında olmaksa insanlar tatmin olamazlar. özgür olmayan iş tatmin edici bir uğraş olmaktan çıkar ve insandışılaşmanın aracı haline gelir.

modernleşmeyle gelişmeyi birbirine karıştırmamak önemlidir. "uydu toplum"daki kimi grupları etkileyebilmesine rağmen, modernleşme hemen her zaman yapaydır ve bundan yarar sağlayan da sadece metropol toplumdur. gelişmeksizin sadece modernleşen bir toplum, dış ülkeye bağımlı olmayı sürdürecektir; birazcık, temsili karar yetkisi üstlense bile. bağımlı kaldığı sürece her ülkenin kaderi budur.

entelektüel ve ahlaki niteliklerine büyük değer verdiğim şilili bir rahip recife'de beni ziyaret ettiğinde şunları söylemişti:

"bir arkadaşımla birlikte gecekondularda tarifi imkansız bir sefalet içinde yaşayan çeşitli aileleri görmeye gittiğimiz zaman, onlara böylesi bir hayata nasıl katlanabildiklerini sordum ve hep aynı cevabı aldım: 'elimden ne gelir ki? bu, tanrı'nın takdiri; ben de buna uymak zorundayım.'"