31.1.18

uzun lafın kısası

marquis de sade: dinlerin temeli cehalet ve korkudur.

kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.

emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

29.1.18

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

27.1.18

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

ruhun şehvani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

25.1.18

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

23.1.18

kahkaha benden yana

søren kierkegaard

yeryüzündeki bütün varoluşumuz bir tür hastalıktır.

herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

kitleler kadın gibidir, onlarla asla doğrudan dövüşülmez.

arkadaşlık tehlikelidir, evlilik daha da beter; çünkü erkek kadınla sürekli bir ilişkiye girer girmez kadın erkeğin mahvı olur ve öyle de kalır. arap atı gibi ateşli bir genç adamı alın, evlensin, mahvolur. kadın önce gururludur, sonra zayıflar, sonra bayılır, sonra adam bayılır, sonra bütün aile bayılır. kadının aşkı riya ve zayıflıktan başka bir şey değildir.

iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır.

dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

insan umudunu kesmeden sanatsal olarak yaşayamaz; çünkü umut insanın kendini kısıtlamasını engeller.

umudun güzel rüzgarıyla denize açılmış insanı görmek ne hoş bir manzaradır! insan yedekte çekilme fırsatını bile değerlendirebilir; fakat umudun gemiye çıkmasına asla izin vermemek gerekir; hele kılavuz kaptan olarak hiç; çünkü umut sadakatsiz bir dümencidir. umut prometheus'un güvenilmez hediyelerinden biriydi; ölümsüzlerin önceden bilme yeteneği yerine insanlara umudu verdi.

20.1.18

gerçeğin ustaları

henry miller

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmaz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim androidler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

18.1.18

tanrı

friedrich nietzsche

tanrı kavramı yaşamın bir karşı kavramı olarak uydurulmuş, yaşama yıkım getirici, ağulu, kötüleyici, onun can düşmanı ne varsa tümü de o kavramda ürkütücü bir birlik olmuştur.

ahiret, gerçek dünya kavramları var olan biricik dünyayı gözden düşürmek, yeryüzü gerçekliğimiz için tek bir amaç, neden, ödev bırakmamak için uydurulmuş!

ruh, tin, giderek ölümsüz tin kavramları gövdeyi aşağılamak, onu sayrı bir ermiş yapmak, yaşamda önemsemeye değer ne varsa beslenme, konut, düşünce düzeni, sayrılara bakma, temizlik, hava, bunlar gibi hepsinin karşısında ürkütücü bir aldırmazlık koymak için uydurulmuş!

sağlık yerine ruhun kurtuluşu, açıkçası tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında giden gelen bir delilik döngüsü!

günah kavramı o kendinden ayrılmaz acı çektirme aracı ile, özgür istenç kavramı ile birlikte, içgüdüleri saptırmak, onlara karşı güvensizliği bizde ikinci bir yaratılış yapmak için uydurulmuş!

çıkar gözetmezlik ve kendini yadsıma kavramları ile o gerçek yozlaşma belirtisi, yıkım getirici olana doğru eğilim, kendine yarayanı artık bulamaz olmak, kendi kendini yıkmak; gerçek değerin tümden kendisi, ödev, ermişlik, insandaki tanrısal öz katına yükseltilmiş!

son olarak -en korku salanı da bu- iyi insan kavramı ile tüm yetersizlerin, sayrıların, arızalıların, kendi kendinden acı çekenlerin, yok olması gereken ne varsa hepsinin yanı tutulmuş, ayıklama yasası çarmıha gerilmiş; gururlu, yetkin, olumlayan, geleceğe güvenen, geleceği onaylayan insanın karşısına bir ideal çıkarılmış, ona kötü denmiş, bundan böyle.. töre diye inanmışlar bunlara bile!

17.1.18

burukluk

emil cioran

bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum.

belirsizlik içinde sürüklenirken en ufak kedere bile bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.

modern olmak, devasızlık içinde şunun bunun ucundan tutmaktır.

ileride biyografisini yazacak birinin çıkması ihtimalinin, kimseyi bir hayatı olmaktan vazgeçirmemiş olması inanılmazdır.

aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız; vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.

neredeyse bütün eserler taklit parıltılarıyla, ezbere ürpertiler ve yağmalanmış vecdlerle hazırlanmıştır.

taocu bir metnin "büyük yatakhane" diye adlandırdığı bu evrende kabus, zihin açıklığı için tek yoldur.

karanlık ruhunuzda size berraklık musallat oluyorsa edebiyatla uğraşmayın. arkanızda sadece anlaşılır iç çekişler, kendiniz olmayı reddedişinizin zavallı kırıntılarını bırakırsınız.

fikirlere bunca yürek temizliğiyle inanmamız, onları tasarlayanların memeli olduğunu unutmamızdandır.

büyük adamların gündelik hayatı tahayyül edilmeye çalışıldığında duyulan o tedirginlik. öğleden sonra saat ikiye doğru, sokrates ne yapardı dersiniz?

"gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim." bir akıl hastasının bu lafı, içebakış üzerine olan eserlerin tamamından ağır basar.

"bir tek hakiki olan sevilmeye değerdir."

utançlarımızı tasfiye ettiğimiz ölçüde maskelerimizi atarız. oyunumuzun bittiği gün gelir: artık utanç yoktur, maske yoktur. seyirci de yoktur. sırlarımıza, çilelerimizin canlılığına gereğinden fazla güvenmişizdir.

don kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: kendine olaylar icat ediyordu; bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.

12.1.18

kilise

robert musil

kilisenin yanındaki binalar, üzerindeki gök kubbe, bakışları çeken ve yönlendiren bütün çizgilerden ve uzamlardan yansıyan, anlatılamaz bir uyum, aşağıdan geçen insanların görünüşleri ve ifadeleri, kitapları ve ahlak anlayışları, yolun üstündeki ağaçlar.. bütün bunlar, kimi zaman bir paravan kadar gergin ve bir baskı makinesinin kesilmiş kalıbı kadar sert ve öylesine eksiksiz ve tamamlanmış konumdadır ki, yanında insan gereksiz bir sis perdesi, tanrının artık ilgilenmediği küçük bir soluk olarak kalır.

11.1.18

din

raoul vaneigem: din; insanları bunaltan, gözünü açtırmayan aşağılamanın en tamamlanmış biçimidir. tanrıların onurlandırıldığı her yerde halkların yalnızca adı insandır.

voltaire: bana kendimi tekrar ettiğimi söylüyorlar. yola geldiğimizde ben de kendimi tekrar etmeye son vereceğim.

baron d'holbach: insan soyunu aldatmak isteyen düzenbazlar daima aynı hilelere başvurdu: sınamadan daima kaçındılar; sınamanın karşısına gizemleri, belirsizlikleri, korkuları çıkardılar.

joseph de maistre: hiçbir hükümranlık milyonlarca insanı yönetecek kadar güçlü değildir; tabii eğer dinden ya da kölelikten -veya her ikisinden birden- destek almıyorsa.

marcel havrenne: din, egemen gerçekliğini ekonomik perspektifin belirlediği bir dünyada canlının tersine dönmesinin ifadesidir.

baron d'holbach: körpe bir kuzuyu boğazlayarak kötü bir insanın suçlarının kefaretinin ödeneceğini hayal etmekten daha aptalca ne olabilir! hiç gereği yokken bu şekilde kan dökmek isyan ettirici bir acımasızlık değil midir?

friedrich hölderlin: efendilerden ve din adamları sürüsünden bütün kalbimle nefret ediyorum ama onlarla düşüp kalkan dehadan daha fazla nefret ediyorum.

georg christoph lichtenberg: şövalyelik anlayışı bize ne kadar tuhaf geliyorsa dinsel anlayışlarımızın da o kadar tuhaf geleceği bir dönem hayal edebilirim.

karl marx: halkın aldatıcı mutluluğu olan dinin imhası, halkın gerçek mutluluğunun gereğidir.

baron d'holbach: insani şeylere dair önyargısız düşünüldüğünde, batıl inancın aşırılıklarını nereye kadar vardırabileceğini görmek insanı şaşırtır. halkların körlüğüne mi hayranlık duyulmalı, yoksa onları kandıranların yüzsüz cesaretine mi, bilemiyorum.

francis blanche: öte dünyanın suyuna buranın şarabını tercih ederim.

alain: din adamları görmeye alıştık. bu ölü gömücü belagatinden nefret ediyorum. ölüm üzerine değil, yaşam üzerine vaaz vermeli; kaygı ve korku değil, umut saçmalı; gerçek insan hazinesi olan sevinci ortaklaşa geliştirebiliriz. büyük bilgelerin sırrı ve yarının ışığı bu olacaktır.

9.1.18

utopia

insanlar seni her zaman hayal kırıklığına uğratır.

bir şeyi açıklayayım: güneş bu gezegene belirli miktarda enerji yollar. bu enerjiyi yiyecek, kıyafet, barınma vesaireye dönüştürürüz. bu hepimizi ayakta tuttu ve nüfusun bir milyar olması 30.000 yıl aldı. sonra eski zamandan kalma güneş ışığını kullanmanın yolunu bulduk: petrol ve kömürde gizli güneş ışığını. bundan geçinmeye başladık. ne oldu? sadece 130 yıl içinde nüfusumuz ikiye katlandı. bir sonraki milyar 30 yılı aldı. dört milyar sadece 14 yılda oldu. yüz yıl içinde, petrol ve kömür tükendiğinde ne olacağını düşünüyorsun? sadece bir milyarı ayakta tutabilen bir gezegende 10 milyar insan olduğunda? sanırım birbirimizi paramparça ederiz. sıtma mı? çare bulunması gereken tek hastalık biziz.

düşün. azalan kaynaklara sahip bir gezegende yaşıyoruz. biz sadece devamlılığı olan bir değişikliği tasarlayabilmeyi istedik. yaptık da. deney olarak başarılıydı. korkunç pek çok şey yaptım. ama yaptığımız şeyler doğruydu. beyazlar, zenciler, yahudiler... carvel'in öjenik üzerine olan sözüm ona çalışmasıyla ilgileniyorsundur. carvel yanlış anlaşılmıştı. tabii. aynı hitler gibi. o ırklardan bahsetmiyordu. hayatta kalmaktan bahsediyordu. gezegende 7 milyarı geçtik. ben doğduğumda 2 milyardan biraz fazlaydık. yiyecek fiyatları artıyor, petrolse bitiyor. kaynaklarımız 20 yıl içinde bittiğinde sadece paylaşacağımızı mı düşünüyorsunuz? cevabın bir çeşit soykırım mı? hayır, değil! soykırım değil. bizim cevabımız: janus. janus, protein ve aminoasit içeriyor. birbirlerinden bağımsızlarken zararsızlar. ama bir denekte bir araya getirdiğinde kromozomal bölünmeyi engelleyici olarak harekete geçiyor. hücre artık kendini yenilemez hale geliyor ve en nihayetinde kullanılmaz oluyor. değişim kalıcı. ve genetik. peki hangi hücreler hedefleniyor? doğurganlığı kontrol ediyor becky. janus'un amacı kısırlaştırmak. janus'un amacı bütün insan ırkını kısırlaştırmak.

janus, nüfusun %90-%95'ini etkiliyor. sadece 20'de birini bırakıyor. 100 yıla kalmaz nüfusun 500 milyona düşeceğini tahmin ediyoruz. o zamana kadar normal üreme oranları devam edebilir ama gezegen sanki boş olacak. hiçbir şey yapmamak delilik olurdu. bizi katliam yapmakla suçladınız. hiçbir şey yapmamak bir katliam. yiyeceğinin nereden geldiğini düşünüyorsun? dünyadaki tarım alanlarının üçte biri toprak bozulmasından dolayı kullanılamaz durumda ve beslememiz gereken boğaz sayısı artıyor. peki senin cevabın ne? enerji tasarruflu ampuller mi? bir şeyler yapıyoruz. bir şeyleri değiştiriyoruz. gezegende çevre üzerinde en büyük pozitif etkiyi kim yarattı biliyor musun? cengiz han. çünkü 40 milyon insanı katletti. toprağı ekecek kimse kalmadı. ormanlar yine büyüdü. karbon atmosferden dışarı atıldı. ve bu "canavar" olmasaydı 1 milyar insan daha bu ölü gezegende yer bulmak için birbirini itiyor olurdu. janus kimseyi katletmedi. bunda şiddet yok.

vicdanımda başka bin tane suç daha var. ama ne görüyorum biliyor musun? çöle dönen bir gezegen. binlerce, milyonlarca ruh aç ve ölüyor. janus ile bunu durdurabiliriz. bunu yapmamak milyarları açlığa ve ızdıraba mahkum etmek olur.

7.1.18

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.

5.1.18

sevgi

jiddu krishnamurti

sahiplenmede sevgi yoktur.

sevgi olmadığında bizler nefsi terk etmenin içsel canlılığını ve sadeliğini taşımayan şekilsel bir güzelliğin peşine düştüğümüz bir uygarlık yaratırız.

sadece akıllı, kurnaz olan insanlar sevginin ne olduğunu bilmezler; çünkü zihinleri keskin olsa bile yüzeyseldir, yüzeyde yaşarlar; oysa sevgi yüzeyde durmayan bir şeydir.

gerçeklik sevgisi hiçbir din tarafından kuşatılamaz ve organize dinler sevgiyi kullandığında o sevgi ölür. çeşitli faaliyet alanları içinde gayretkeş görünen otoriter devletler, organize dinler ve toplumlar eylem tutkusuna dönüşen sevgiyi farkında olmadan yıkarlar.

hırslı insanlar sevginin ne olduğunu bilmezler ve ortalık hırslı insandan geçilmiyor. işte bu yüzden dünyada mutluluk yok ve yine bu yüzden yetişkin bir insan olarak bütün bunları görüp anlamanız ve sevginin ne olduğunu kendi başınıza keşfetmeniz çok önemlidir. iyi bir mevkiye, çok güzel bir eve, muhteşem bir bahçeye, zarif kıyafetlere sahip olabilirsiniz; başbakan olabilirsiniz ama sevgi olmadan bunların hiçbiri bir anlam ifade etmez.

3.1.18

bağnazlık

paulo freire

fanatizmle beslenen sekterlik her zaman hadım edicidir. eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir. radikalleşme, kişinin seçmiş olduğu tavra artan bir bağlılığı içinde barındırır ve böylelikle somut, nesnel gerçekliği dönüştürme çabasına daha sıkı angaje olmayı getirir. buna karşılık gizemlileştirdiği ve irrasyonel olduğu için sekterlik, gerçekliği sahte -ve bu nedenle değiştirilemez- bir gerçekliğe dönüştürür.

"sadist dürtünün özünde başka bir kişi -ya da öteki canlı varlıklar- üzerinde kesin egemenlik kurmanın getirdiği zevk yatar. aynı düşünceyi, "sadizmin amacı insanı bir nesneye, canlı bir şeyi cansız bir şeye dönüştürmektir" diyerek de dile getirebiliriz; çünkü tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini, özgürlüğü yitirirler." (erich fromm)

insani olmayan hiçbir tarihsel gerçeklik yoktur. yalnız insanlar tarafından yapılan ve - marx'ın belirttiği gibi- karşılığında da insanları biçimlendiren bir tarih vardır. çoğunluklar yalnızca, kendilerine tarihe özneler olarak katılma hakkı tanınmadığı yerde egemenlik altındadır ve yabancılaşır. böylelikle halkın, nesne konumunun yerin özne statüsünü geçirebilmesi -herhangi bir gerçek devrimin hedefi- dönüştürülecek gerçeklik hakkında eylem yapması kadar düşünmesini de gerektirir.

"sadece, kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendini değiştirmesini sağlayan eylem özgür olabilir. özgürlüğün olumlu bir koşulu, gerekliliğin sınırlarının, yaratıcı insani yeteneklerin idrak edilmesidir. özgür bir toplum mücadelesi, sürekli artan ölçüde bireysel özgürlük yaratmadıkça özgür bir toplum mücadelesi değildir." (gajo petrovic)

insan, dünyasını -ki insani bir dünyadır- dönüştürücü emeğiyle yarattığı ölçüde tatmin bulur. o halde, insanın tatmini/kendini gerçekleştirmesi dünyanın gerçekleşmesinden geçer. fakat çalışma dünyasında var olmak tamamen bağımlı, güvensiz ve sürekli tehdit altında olmaksa insanlar tatmin olamazlar. özgür olmayan iş tatmin edici bir uğraş olmaktan çıkar ve insandışılaşmanın aracı haline gelir.

modernleşmeyle gelişmeyi birbirine karıştırmamak önemlidir. "uydu toplum"daki kimi grupları etkileyebilmesine rağmen, modernleşme hemen her zaman yapaydır ve bundan yarar sağlayan da sadece metropol toplumdur. gelişmeksizin sadece modernleşen bir toplum, dış ülkeye bağımlı olmayı sürdürecektir; birazcık, temsili karar yetkisi üstlense bile. bağımlı kaldığı sürece her ülkenin kaderi budur.

entelektüel ve ahlaki niteliklerine büyük değer verdiğim şilili bir rahip recife'de beni ziyaret ettiğinde şunları söylemişti:

"bir arkadaşımla birlikte gecekondularda tarifi imkansız bir sefalet içinde yaşayan çeşitli aileleri görmeye gittiğimiz zaman, onlara böylesi bir hayata nasıl katlanabildiklerini sordum ve hep aynı cevabı aldım: 'elimden ne gelir ki? bu, tanrı'nın takdiri; ben de buna uymak zorundayım.'"

2.1.18

iletişim biçemleri

virginia satir

iletişim biçemi, bir bireyin kişiler arası ilişkilerde sıklıkla kullandığı iletişimsel tarzdır. iletişim biçemi bir bireyin ilişkilerini düzenlemesindeki başarısıyla ya da başarısızlığıyla yakından ilgilidir.

kişilerarası ilişkileri bozan iletişim biçemleri şunlardır:

yatıştırmacı biçem: her zaman herkesi, sevgilerini kazanmak için hoşnut tutmaya çalışmak. bu biçem diğer insanların kendilerini suçlu hissetmelerine ya da acıma duygularını kışkırtmaya yol açar.

suçlayıcı biçem: insanları boyun eğmeye zorlamaya çalışmak; onları her konuda suçlamak; bu biçem diğer insanları korkutur ve onların kendilerini çaresiz durumda hissetmesine yol açar.

aşırı mantıklılık: bu biçem insanın kendisini ne denli akıllı olduğunu göstermek için mantığı ve düşünceyi vurgulaması şeklinde ortaya çıkar; bu biçemde duygulara yer yoktur ve diğer insanların aşağılık duygusuna kapılmalarına, kendilerini aptal konumuna indirgenmiş hissetmelerine yol açar.

konu dışılık: mevcut her araçla dikkat çekmeye yönelik bir biçem olup diğer insanların dengesizlik duygusuna kapılmalarına yol açar.

1.1.18

thomas paine

carl sagan

kimi zaman geriye baktığımızda dimdik duran kişilikler görürüz. bana göre, ingiltere doğumlu amerikan devrimcisi thomas paine böyle bir kişilikti. zamanının çok ilerisindeydi. monarşiye, aristokrasiye, ırkçılığa, köleliğe, batıl inanışlara ve cinsiyet ayrımına, tüm bunların o günün geleneksel bilgeliği sayıldığı bir dönemde cesaretle karşı çıkmıştı.

geleneksel dini eleştirisinde asla ödün vermez bir tavır içerisindeydi. "akıl çağı" isimli eser onun imzasını taşır: incil'in yarıdan fazlasını dolduran açık saçık öyküleri, şehvetli zevk düşkünü yaşamları, zalim ve işkenceci infazları, amansız intikamları her okuyuşumuzda göreceğiz ki, ona tanrı'nın değil iblisin sözü demek daha tutarlı olacak. bu kitap insanlığı kokuşturup canavarlaştırmaya yaramıştır. aynı kitap, paine'in doğal dünyaya bakıldığında varlığının hemen anlaşıldığını söylediği evrenin yaratıcısına duyduğu derin saygıyı da ortaya koyuyordu. ne var ki incil'i kötüleyip tanrı'ya kucak açmak, çağdaşlarının çoğu için olanaksız bir anlayış demek oluyordu.

hristiyan dinbilimciler, paine'in sarhoş, çılgın ya da değer yitimine uğramış bir kişi olduğuna karar vermişlerdi. musevi bilimci david levi, din kardeşlerini, kitabı okumak şöyle dursun, dokunmaktan bile men etmişti. paine'e görüşleri yüzünden -zulme karşı çıkışında çok ısrarlı olduğu gerekçesiyle fransız devrimi'nden sonra hapse atılması da dahil olmak üzere- öylesine çok acı çektirilmişti ki, sonunda huysuz bir ihtiyar olup çıkmıştı.

paine, "sağduyu" adlı devrimci kitapçığın da yazarıydı. 10 ocak 1776'da basılan eser sonraki birkaç ay içerisinde yarım milyon satmış ve birçok amerikalıyı bağımsızlığı gerçekleştirmek yolunda harekete geçirmişti. on sekizinci yüzyılın en çok satan kitaplarından olan üç eseri daha vardı. sonraki kuşaklar onu toplumsal ve dini görüşleri yüzünden nefretle anmıştır. theodore roosevelt ondan -tanrı'ya olan derin inancını açıkça belirtmiş olmasına karşın- "pis küçük ateist" diye söz ediyor. paine, washington d.c.'de adına bir anıt dikilmemiş en ünlü amerikan devrimcisidir.