marcel proust etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marcel proust etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.10.2022

yaşadığım gibi

ahmet hamdi tanpınar

coğrafya bir kaderdir.

bir şeyi veya bir insanı hakkıyla tadabilmek, sevebilmek için kendisiyle alakası olmayan ne kadar çok şeye muhtacız!

insan hayatında mühim olan gönüldür. gönül, çalab'ın tahtıdır ve dünyaya hükmeden odur.

insanoğlu her şeyden evvel mesuliyet hissidir ve bilhassa fikirlerinin mesuliyetidir. ondan mahrum edilen insan, kendiliğinden bir paçavra haline düşer.

insan kalbi, başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nisbetinde açıktır.

insandan ötede bir şey, onu zaaf ve kudretleri ile, talih ve talihsizlikleri ile yaratan ve idare eden çok kuvvetli bir şey vardır.

kim bilir, belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız, arzu hayatın biricik sırrıdır ve biz, imkânların hazinesini açan tılsımlı anahtara henüz sahibiz. ikiz hasretlerine çöreklenmiş düşüncelerimiz hatıraların ve arzuların nabzında zamanı saya saya belki bir gün aşkın ve ölümün fani elbisesini de giyinirler.

marcel proust'un dediği gibi bazen sevdiğimiz vücutta bizi en çok bağlayan noktalar, belki de mükemmeliyetten uzak olan şeylerdir. bu zaaf noktalarıdır ki mukabili olan şefkat ve merhamet duygularıyla perestiş hislerimizi takviye ederler.

her aşk, peşinde bir ezeliyet fikrini taşır.

sevdiğim bir muharrir "aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür." der; bu mesut cümleyi hatırladıkça onu kendim söylememiş olduğuma müteessir olurum.

şehir, bir terbiyenin ve zevkin etrafında teşekkül eden müşterek bir hayattır. mimari bu hayatın asıl büyük üslubunu yapar. vakıa dün olduğu gibi, artık orkestra şefi vazifesini görmez ama yine de varlığını hissettirir. ona doğru yürüdükçe hayat o memlekete mahsus bir renk kazanır.

hayat yaşanmak içindir, beklemek için değil.

zamanın yarattığı büyük ve canlı terkipler daima büyük dikkatler ister.

hayat daima bir orkestradır. orada her sazın, her fikir ve imanın kendine mahsus bir yeri vardır.

insanoğlunun garip bir hasleti vardır. açlığa razı olur fakat şahsiyetinin ve talihinin yarıda kalmasına razı olmaz. yetişebileceğini bilen bir sanatkâr yetişmezse ıstırap çeker, kendisini ve etrafını zehirler. sanat heyecanı tersine çevrilmeyegörsün.

bir cemaate ruhunu veren sanatkârdır. sanatkâr ilâve eder, sanatkâr tamamlar, sanatkâr yaratır. büyük realite, fikir ve sanattır.

15.04.2022

iç deney

georges bataille

"kalbimiz kuşkuludur, sen'de dinlendiği ana kadar." (st. augustinus)

hiç kimse sadece kendisinin göreceği, kendisininkinin dışındaki tüm yaşamın kaçınacağı bir anlamı yaşama vermeye cesaret edemez. her derin yaşam olanaksızla ağırlaşmıştır.

nietzsche: içinde derinlik ve neşenin sevecenlikle el ele tutuşmadığı hemen hemen hiçbir tümce yoktur.

daha önceden bilen biri, bilinen bir ufuktan öteye gidemez.

deney hiçbir şeyi ortaya çıkarmaz. ne inancı oluşturabilir ne de ondan yola çıkabilir.

insanın olabilirin ucuna yaptığı yolculuğu deney olarak adlandırıyorum. bu yolculuğu herkes yapamaz; ama yaparsa, bu yolculuk, olabiliri sınırlayan şimdiki değerlerin, otoritelerin yadsınmasını öngörür.

sessizlik daha önceden sözcüğün kendisi olan gürültüyü yok eder. sessizlik sözcüğü, sözcüklerin tümünün içinde en sapığı ve en şiirselidir: sessizliğin kendisi, ölümün güvencesidir.

artık her şey olmamak istemek insan için en üst tutkudur, insan olmayı istemektir.

hiçbir şeye bağlı olmayan, her şeye yeniden başlayan, taşı taş üzerine koyarak yaratmayan nietzsche her yöndeki güçleri ortaya koyan görüşlerle hareket etmiştir. sonunda zekanın yıkımından bahsetmiştir (eğer görmek istenirse). ilk sıraya bilinci koymuştur. çelişkilerden kaygı duymamıştır. sadece özgürlüğe tutkundur. uçuruma ulaşan ilk insandır ve uçuruma egemen olduğundan yenilmiştir.

gece aynı zamanda bir güneştir.

nietzsche: fakat insanlıkta büyük ve yüce olan unsurların selleri sonunda nereye akıyor? bu seller için bir okyanus yok mu? -bu okyanus ol: bir tane olacak.

tanrısal şeylerin içinde o kadar büyük bir saydamlık vardır ki gülüşün aydınlanmış derinliğine donuk eğilimlerden yola çıkarak bile sızılır.

uç nokta olmadan, yaşam uzun bir aldatmacadan, güçsüz bozgunun izlediği savaşsız yenilgiler dizisinden başka bir şey değildir. bu yaşam çöküntüdür.

çocuksu saçmalığa güldüğümüz zaman, bu gülüş, yokluktan çıkarken yaşamı neye indirgediğimizi görmekten duyduğumuz utancı gizler.

varoluş, içinde ateş ve parçalanmaların sarhoşluğa bağlandığı, şarkı söyleyen bir kargaşadır.

aşk, faydasızca, var olması duracak şeyi kavramak istiyor.

aşkta doymanın olanaksızlığı, aynı zamanda olduğu gibi önceden de tamamlayan sıçrayışa yönelen bir rehberdir. olabilir her yanılsamanın mezara konmasıdır.

"ey verenlerin tümünün mutsuzluğu! güneşin kararması! ey isteğin isteği! ey tokluğun içinde beni yok eden açlık!" (zarathustra)

tatmin eksikliği, yapıtın sonundaki zafer duygusundan daha derin değil midir?

marcel proust: yapıtlar, artezyen kuyularında olduğu gibi, acı ne kadar kalbi oyduysa o kadar yükseğe çıkarlar.

"tüm insanlar, der blake, şiirsel deha olarak birbirlerine benzerler." ve lautréamont: "şiirin herkes tarafından yazılması gerekir, biri tarafından değil."

şiirsel deha ne kadar ilham verirse o kadar acımasızca yalnızlaştırır.

her yalnız varlık, donmuş yalnızlığın yanlışlığını ele veren imgenin yararına kendi dışına çıkar. kendi dışına kolay bir parlaklıkla çıkar. aynı zamanda bir dalganın bulaşıcılığına açılır; çünkü gülen insanlar birlikte denizin dalgaları gibidir. gülüş sürdüğü sürece artık aralarında bir engel yoktur. iki dalga kadar birbirlerine yakındırlar ama bütünlükleri, suların çalkantısının bütünlüğü kadar belirsiz ve eğretidir.

bundan böyle batan güneş altında sonsuza kadar yalnızız.

9.03.2021

yanlış hüküm

marcel proust

en önce keşfedilen güzellikler, aynı zamanda en çabuk bıkılanlardır. kuşkusuz aynı sebepten ötürü: daha önce bildiklerimizden en az farklı olanlar bunlar oldukları için. ancak, bu güzellikler uzaklaştıktan sonra, dimağımıza karışıklıktan başka bir şey sunamayacak kadar yeni olan üslubunun bizim için anlaşılmaz kıldığı, el değmemişliğini koruduğu bir cümle kalır seveceğimiz. o zaman, her gün farkına varmadan önünden geçtiğimiz, bekleyen, sırf güzelliğinin gücüyle görünmez olup bilinmezliğini korumuş olan cümle, en son gelir bize. ama en son terk edeceğimiz de odur. üstelik ona olan sevgimiz, diğerlerinden uzun sürecektir. çünkü onu sevmemiz daha fazla zamanımızı almıştır. zaten biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman, gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların, hatta bazen asırların küçük bir örneği, adeta simgesidir. bu yüzden de dahiler, halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için, çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle, gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler. tıpkı bazı resimlerin fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirilmesi gibi. ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır. çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur. çünkü onu yazan kişi olağandışıdır, ona benzeyen pek az insan vardır. eserin kendisi, onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek, sayısını arttıracaktır.

31.07.2018

uzun lafın kısası

erich fromm: sevgi esas itibariyle almak değil vermektir.

dostoyevski: en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

cesare pavese: dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya.

robert musil: insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

jiddu krishnamurti: yaşam; ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

carl gustav jung: örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

emil cioran: mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

friedrich engels: özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır.

21.07.2018

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

23.06.2018

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

19.12.2017

deha

marcel proust

deha, hatta büyük bir yetenek, zihinsel ögeler ve sosyal gelişme bakımından başkalarına üstünlükten ziyade bunları dönüştürme, aktarma melekesinden kaynaklanır. bir sıvıyı bir elektrik lambasıyla ısıtabilmek için gereken şey en güçlü lamba değil, akımı değiştirilip ışık yerine ısı verebilen bir lambadır. havalarda gezebilmek için en güçlü otomobile sahip olmak gerekmez; yerde ilerlemesini durdurup izlediği hatta dik bir çizgide, yatay hızını dikey kuvvete dönüştürebilecek bir otomobile ihtiyaç vardır. aynı şekilde, dahice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha yansıtılan görünümün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır.

14.04.2015

hazlar ve günler

marcel proust

bazı esprili, şefkatli, doğal bir seçkinliğe sahip; ama alenen hiçbir ahlaksızlıkta bulunmasalar ve tek bir ahlaksızlıklarından söz edilemese bile her türlü ahlaksızlığa yatkın insanlarla hayat tuhaf şekilde kolay ve hoştur. esnek, esrarengiz bir yanları vardır. ayrıca sapıklıkları, gece bahçelerde gezinmek gibi, en masum eylemlerine bile bir çeşni katar.

kadınlar güzelliği anlamadan gerçekleştirirler.

aşırılık kendi başına zengin bir mizacın kanıtıdır.

duyuların arzuları bizi şuraya buraya sürükler; ama sonra ne kalır elimizde? vicdan azabıyla zihinsel israf. neşe içinde çıkar, çoğu kez üzgün döneriz, gecenin hazları sabahı kedere boğar. aynı şekilde duyuların mutluluğu da önce hoşa gider; ama sonunda incitir ve öldürür.

bacağı kesilmiş bir adam hayatı boyunca eksik uzvunda bir ağrı hisseder.

bugünün paradoksları yarının ön yargılarıdır.

kimi hatıralarımız vardır ki hafızamızın hollanda resim sanatına benzer; bu tür resimlerinde figürler genellikle yoksul kesimden kişilerdir; hayatlarının basit bir anında yakalanmışlardır; önemli bir olay yoktur, bazen hiçbir olay yoktur, dekor olağanüstü ve görkemli unsurlardan yoksundur. tablonun hoşluğu kişilerin doğallığından, sahnenin masumiyetinden kaynaklanır; mesafenin resimle aramıza soktuğu yumuşak ışık onu güzellikle sarmalar.

insan asla yalnız kalmamalı; yalnızlık hüzün üretir.

seven kişi için yokluk varlıkların en kesin, en etkili, en canlı, en sağlam, en sadık olanı değil midir?

12.12.2014

aşk

marcel proust 

bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar. bir erkeği sadece fiziksel görünümüne bakarak değerlendirdiklerini iddia eden kadınlar bile, bu görünümde özel bir yaşayışın yansımasını bulurlar. işte bu yüzden askerlerden, itfaiyecilerden hoşlanırlar; üniforma çehreyi beğenmeyi kolaylaştırır; zırhın altında farklı, maceracı ve şefkatli bir yüreği öptüklerini zannederler; genç bir hükümdarın, bir veliahtın, ziyaret ettiği yabancı ülkelerde, en çok arzulayacağı gönülleri fethetmek için, belki bir sarraf için şart olacak düzgün bir profile ihtiyacı yoktur.

şüphesiz, aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır. yine pek az insan, kendilerinin gördüğü varlıkla aynı olmayan bir varlığın bizim için zamanla dev boyutlara ulaşmasını doğal kabul edebilir. 

aşk başladığında, sevdiğimiz kişinin gözünde, sevebileceği yabancı olarak kalmak isteriz; ama ona ihtiyaç duyarız; bedeninden çok dikkatine, kalbine dokunma ihtiyacı hissederiz. ilgisiz kadını bizden bir ricada bulunmak zorunda bırakacak bir fesatlık sıkıştırırız bir mektubumuza; aşk, yanılmaz bir teknikle, nöbetleşe olarak sevmemenin de, sevilmenin de artık mümkün olmadığı çarkı bizim için çalıştırır. 

ne var ki, genellikle felaketlerin sebebini gözlerden gizleyen muamma, aşk söz konusu olduğunda, aynı şekilde, ani birtakım mutlu çözümleri de kuşatır. mutlu ya da en azından öyle görünen çözümlerdir bunlar; çünkü isteklerinin yerine getirilmesi çoğunlukla acının yerinin değişmesinden başka işe yaramayan türden bir duygu söz konusu olduğu zaman, gerçekten mutlu olan bir çözüm yoktur denebilir. bununla birlikte, bazen bir mola verilir ve insan bir süre iyileştiği yanılgısına kapılır.

mutluluk aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. o büyük mutluluğun nedeni, kalpte değişken, durmadan tutmaya çalıştığımız, yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. aslında aşkta sevincin etkisiz hale getirdiği, gizli bir güce indirgediği, ertelediği; ama -istediğimizi elde etmesek, uzun süredir zaten olacağı gibi- her an çekilmez olabilecek, daimi bir ıstırap mevcuttur.

13.01.2013

hasta

marcel proust

sinir hastalıkları olmasa büyük sanatçılar olmazdı; dahası, büyük alimler de olmazdı. sinirsel hastalığı olmayan bir hekim, bırakınız iyi, ortalama bir sinir hastalıkları uzmanı bile olamaz. sinir hastalıkları alanında fazla saçmalamayan bir hekim, yarı iyileşmiş bir hastadır; tıpkı eleştirmenlerin artık şiir yazmayan şairler, polislerin de artık hırsızlık yapmayan hırsızlar olmaları gibi.

hafızanın biriktirdiği hatıraları tekrar seyretmekten herkesin aldığı haz çoğunlukla bazılarında, örneğin hastalarda daha yoğundur; çünkü bir yandan fiziksel acının zorbalığı gidip doğada bu hatıralara benzer görüntüler aramaktan kendilerini men eder, bir yandan da her gün tazelenen iyileşme umudu pek yakında bunu yapabileceklerine dair kendilerine bir güven verir; dolayısıyla sadece birer hatıra, birer görüntü olarak algılamadıkları bu suretleri tekrar görme arzusu, iştahı canlı kılar.

kendi seçimimizle iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışarıdan gelir. birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise beraberinde haz getirmez; ancak biz, karşılık niteliğinde bir darbeyle son derece sahte olduğu için çabucak sıkıntıya, üzüntüye dönüşen bir esrime içinde bir haz ekleyebiliriz ona; işte onca sosyete mensubunun kaygılı yüzlerinin, intihara varabilen sinirsel hastalıklarının kaynağı budur.

bedensel hastalıklar, en azından sinir sistemiyle biraz olsun ilgili olanlar da, organlarımızın, eklemlerimizin kendine has eğilimleri veya korkuları sayılmaz mı? bedenimizin belirli bir iklimde kapıldığı dehşet, kimi erkeklerin, örneğin gözlüklü kadınlara veya ata binen kadınlara duyduğu eğilim kadar anlaşılmaz ve inatçı değil midir? ata binen kadın görüntüsünün her defasında uyandırdığı arzunun veya hayatı boyunca astım krizleri geçirmiş birinin ilk kez rahat nefes almasını sağlayan, görünürde diğer kentlerden farksız, belirli bir kentin yarattığı etkinin hangi kalıcı, bilinçdışı ve esrarengiz hayale bağlı olduğunu kim bilebilir?

30.12.2012

yakalanan zaman

marcel proust

insan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, önce onu reddetmek zorundadır.

hepimiz gazeteleri aşık kadar kör, gözlerimiz kapalı okuruz. olayları anlamaya çalışmayız. başyazarın tatlı sözlerini metresimizi dinler gibi dinleriz. mağlup ve mutluyuzdur; çünkü kendimizi mağlup değil, galip zannederiz.

la bruyere: insanlar çoğunlukla sevmek ister; ama bunu nasıl yapacaklarını bilmezler; yenilgi peşinde koşar; ama bulamazlar; deyim yerindeyse, özgürlüğe mecbur olurlar.

dünya bir tek hamlede yaratılmadı; her gün yeniden yaratılmak zorunda.

aşklarımızı çevreleyen sosyal ve doğal ortamı neredeyse hiç düşünmeyiz. denizde fırtına ortalığı kasıp kavurur, gemi beşik gibi sallanır; gökyüzünden, rüzgarın savurduğu çığlar yağar ve biz, yaklaşmaya çalıştığımız bedenle birlikte minnacık bir yer kapladığımız bir muazzam dekora sırf yarattığı rahatsızlığa bir çare bulmak için, en fazla bir saniye dikkatimizi yöneltiriz.

sevdiğimiz insanlar, her zaman açıkça seçemesek de peşinde koştuğumuz bir hayali özlerinde barındırırlar.

korkunun boyutunun korkuyu yaratan tehlikenin boyutuyla orantılı olduğunu zannetmek yanlıştır. insan uyuyamamaktan korkup düellodan hiç korkmayabilir, sıçandan korkup aslandan korkmayabilir.

sapkınlıklar, marazi kusurun her yere yayıldığı, her şeye hakim olduğu aşklara benzer. en çılgınca olanında bile, aşkı görmek mümkündür.

bazen her şeyin bitmiş gibi göründüğü bir anda, bizi kurtarabilecek bir uyarı gelir; hiçbir yere açılmayan bütün kapıları çalmışken, yüz yıl boyunca nafile aradığımız, istediğimiz yere açılan yegane kapıya bilmeden çarparız ve kapı açılır.

zihnin tam aydınlıkta, doğrudan kavradığı gerçekler, hayatın biz istemeden, bir izlenim aracılığıyla ilettiği, duyularımız aracılığıyla içimize nüfuz ettiği için somut olan; ama zihinsel anlamını da çıkarabileceğimiz gerçekler kadar derin ve zorunlu değildir.

sinema perdesindeki görüntü, gerçekte algıladıklarımıza en benzemeyen şeydir.

muammadan hoşlanan bazı kişiler, nesnelerin içlerinde kendilerine bakan gözlerden bir şeyleri koruduğuna; anıtların, tabloların bize asırlar boyunca, sayısız hayranın bakışlarıyla, sevgisiyle dokunmuş, algılanabilen bir tülün ardından göründüğüne inanma eğilimindedirler.

yaşam sanatı, bize acı çektiren insanları tanrısal biçimlerine ulaşmamızı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır.

beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur; ama zihni güçlendirip geliştiren, kederdir.

mutlu yıllar kayıp yıllardır; çalışmak için bir ıstırap bekleriz. çalışma kavramı, önkoşul olarak ıstırap kavramıyla bağdaşır; yeni bir eseri hayal etmek için öncelikle çekilmesi gereken acıları düşünüp her yeni eserden korkarız. hayatta karşımıza çıkabilecek en iyi şeyin ıstırap olduğunu anladığımız zaman da, hiç korkmadan, adeta bir kurtuluşu hayal eder gibi ölümü düşünürüz.

hayatımın bir tek saati yoktur ki, bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin aksine, zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.

kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir. gözümüzde güzelliğini yitirmiş olan kız, onu kıskandığımız için tekrar o güzelliğe kavuşur ve o boşluğu doldurur.

yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur.

imgelerin güzelliği nesnelerin ardında, fikirlerin güzelliğiyse önünde bulunur. dolayısıyla, imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz; oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.

kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

savaş bir açıdan insanidir; bir aşk veya nefret gibi yaşanır, bir roman gibi anlatılabilir ve dolayısıyla, stratejinin bir bilim olduğunu sürekli tekrarlayan kişi savaşı anlayamaz; çünkü savaş stratejik değildir. nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez; hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.

bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

alışkanlıklarımız, ilk bakışta imkansız görünen bir hayat tarzına ayak uydurmak konusunda bize, hatta organlarımıza büyük ölçüde imkan tanır. kalp hastası yaşlı usta bir biniciyi, kalbinin bir dakika bile dayanamayacağını zannettiğimiz cambazlıkları peş peşe yaparken görmeyenimiz var mıdır?

bazı kadınlar her on yılda bir adeta yeniden doğar, yeni aşklar yaşar, bazen öldükleri zannedilirken, kocasını elinden kaptıkları genç bir kadını umutsuzluğa düşürürler.

hayat hiç durmadan insanlar arasında, olaylar arasında yeni bağlar kurar, bu bağları birbiriyle kesiştirir, ikiye katlayıp örgüyü sağlamlaştırır ve sonuçta, geçmişimizin en uzak noktasıyla diğer bütün noktalar arasında zengin bir hatıralar örgüsü örerek sonsuz bağlantı imkanları sunar.

kürkten güveler kadar anlayan kürkçü yoktur. hep en güzel kumaşları bulurlar.

en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da, gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.

birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir.

gerçek hayat, nihayet keşfedilip açıklığa kavuşturulan hayat, dolayısıyla dolu dolu yaşanan tek hayat, edebiyattır.

28.12.2012

albertine kayıp

marcel proust

aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır; çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır.

bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir.

bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez.

bir hastalık, bir düello ya da kontrolde çıkan bir at bizi ölümle burun buruna getirecek olsa, ebediyen mahrum olacağımız hayatın, tenselliğin, yabancı ülkelerin tadını çıkaramadığımıza hayıflanırız. ama tehlike geçtikten sonra, bu hazların hiçbirinin yer almadığı durgun hayatımıza geri döneriz.

insanoğlu kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.

en sıradan nesnelere bile bir büyü ve esrar kazandıran tek şey sanat değildir; nesnelerle aramızda mahrem bir ilişki yaratma gücüne ıstırap da sahiptir.

hatıralarımız bize aittir elbette; ama küçük, gizli kapıları bulunan kimi mülklere benzerler; çoğu kez bu kapılardan bizim bile haberimiz yoktur, bir komşumuz bize bu kapılardan birini açtığında, daha önce hiç görmediğimiz bir köşesinden kendi evimize girmiş oluruz.

bir kadın, hayatımızda bir mutluluk unsuru değil de keder vesilesi olduğunda bizim için daha faydalıdır ve sahip olabileceğimiz hiçbir kadın, o kadının acı çektirmek suretiyle gözlerimizin önüne serdiği gerçekler kadar değerli değildir.

çoğu kez, aşık olduğumuzu anlamamız; hatta belki aşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir.

talihsiz bir olayın -olayların dörtte üçü talihsizdir- birebir çaresi karar vermektir; çünkü verilen karar düşüncelerimizde ani bir yön değişikliği yaratır; geçmiş olaydan kaynaklanan ve o olayın titreşimini uzatan düşüncelerin akışını durdurur ve dışarıdan, gelecekten gelen zıt düşüncelerin tersine akışıyla böler. ama bu yeni düşünceler, bilhassa geleceğin derinliklerinden bir umut getirdikleri zaman bize iyi gelirler.

acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren, güçlü bir etkendir.

kıskançlığın yeteneklerinden biri de, dış gerçeklerin ve duyguların yüzlerce tahmine açık, bilinmez şeyler olduğunu bize göstermesidir. sırf aldırmadığımız için, olayları ve insanların ne düşündüğünü tam olarak bildiğimizi zannederiz. ama kıskanan bir insanın öğrenme arzusuna kapıldığımız andan itibaren, hiçbir şeyin açıkça seçilemediği, başdöndürücü bir kaleydoskopun ortasında buluruz kendimizi.

insanlara duyduğumuz sevgi onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır.

gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti; bunlar görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır; görüldüğünü görmemek ise hiç yoktan iyidir; gerisini de şansa bırakırlar.

hayata bağlılığımız, başımızdan nasıl atacağımızı bilemediğimiz eski bir ilişkiden başka bir şey değildir. gücünü sürekliliğinden alır. ama bu ilişkiyi koparan ölüm, bizi ölümsüzlük arzusundan kurtarır.

ıstırap insan psikolojisine psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder.

zekamız ne kadar keskin olursa olsun, kalbimizde yer alan tek tek duyguları algılayamaz; çoğu zaman uçucu halde var olan duygularımız, onları ayrıştırabilecek bir olgu tarafından katıştırılmadıkları sürece kendilerini belli etmezler.

alışkanlığın tanrıçası bize sımsıkı bağlıdır; anlamsız çehresi kalbimize öylesine gömülüdür ki, neredeyse farkına bile varmadığımız bu tanrıça bizden kopmaya, uzaklaşmaya kalktığında, akla gelebilecek en dayanılmaz acıları yaşatır bize; ölüm kadar acımasız olur.

her şeyin yıprandığı, her şeyin sönüp gittiği bu alemde, güzellikten daha çok solan, paramparça olan, daha az iz bırakan bir şey varsa, o da kederdir.

26.12.2012

mahpus

marcel proust

yıldızlar alemini anlamak bile insanların gerçek yaşantılarını anlamak kadar zor değildir.

bir başka insanın hayatının katliama yol açmadan elimizden atamayacağımız bir bomba gibi bizim hayatımıza bağlı olması korkunç bir şeydir.

insanlar sırlarını başarıyla korurlar; çünkü onlara yaklaşan herkes sağır ve kördür.

bu hayatta, önceden kestirilemeyen kükürt ve zift yağmuru en neşeli anlardan sonra yağar ve biz hemen ardından bu beladan bir ders çıkarma cesaretini bulamayarak, felaketten başka bir şey üretemeyecek olan kraterin eteğinde, hayatımızı baştan kurarız.

aşk, mutluluk veren bir arzu bağlamında olduğu gibi, ıstıraplı bir kaygı bağlamında da bir bütünün peşinde koşmaktır. ancak fethedilmemiş bir bölüm kalmışsa doğup varlığını sürdürebilir. ancak tamamına sahip olmadığımız şeyi sevebiliriz.

aşk belki de bir heyecanın ardından ruhu sarsan çalkantıların yayılmasından başka bir şey değildir.

gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. en iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır.

hep şaka yollu söz ettiğimiz şeyler, genellikle aksine, canımızı sıkan şeylerdir; ama sıkıntımızı belli etmek istemeyiz ve belki de ayrıca bu konuda şaka yaptığımızı duyan kişi doğru olmadığını düşünür diye gizli bir umut da taşırız.

sevdiğimiz varlığa sahip olmak, aşktan da daha büyük bir mutluluktur. çoğunlukla bu sahiplenmeyi herkesten gizleyenler, sırf sevdikleri varlık ellerinden alınır korkusuyla gizlerler. mutlulukları da, gizli tutma önlemi yüzünden azalır.

kıskançlık, döner ışıklı bir fenerdir.

güzelliğin bir mutluluk vaadi olduğu söylenmiştir. tersine, haz ihtimali de, güzelliğin başlangıcı olabilir.

gerçek, bir ismi ve eskiye uzanan kökleri olduğu için hatırlanır; ama anında uydurulmuş bir yalan çabuk unutulur.

her sabah uyanan, bir dünya değil, milyonlarca dünya, kaç insan gözü ve zekası varsa, o kadar dünyadır.

en çok takdir ettiğimiz kişiler, hem fazilet sahibi olan hem de faziletlerini hiç düşünmeden bizim ahlaksızlığımızın hizmetine sunan kişilerdir.

önlemek, tedaviden yeğdir.

bir ortamı, o ortamda gülümseyen genç kızların olmasından dolayı hatırlarız. hem gündüzlerin hem de gecelerin birbirinden farklı, dağınık süsleridir bu tebessümler.

hayat değiştikçe bizim yalanlarımızı gerçeğe dönüştürür.

tek gerçek seyahat, yeni yerlere gitmek değil, başka gözlere sahip olmak, dünyayı bir başkasının, yüzlerce başka kişinin gözleriyle görmek; her birinin gördüğü, her birinin içerdiği yüzlerce dünyayı görmektir.

insan ancak ulaşılmaz bir şeyleri içinde barındırmasından ötürü peşinde koştuğu, sahip olmadığı bir varlığı sevebilir.

hayat, kaçınılmaz gibi görünen bir ıstıraptan bizi bir kere daha kurtaracaksa eğer, bunu farklı koşullarda, hatta bazen bahşedilen lütuflar arasında özdeşlik kurmanın neredeyse günah sayılabileceği kadar zıt koşullarda gerçekleştirir.

kişiliğimizi oluşturan şahsiyetler arasında en temel olanlar, en çok görünenler değildir.

snobizm ciddi bir ruh hastalığıdır; ama alanı sınırlıdır ve ruhun tamamına hasar vermez.

insan ancak kendi yaşadığı hazdan bir bilgi ve ıstırap çıkarabilir.

haksız bir kötü şöhrete karşılık, aynı derecede haksız yüzlerce iyi şöhret mevcuttur.

gerçeklik düşmanların en kurnazıdır. saldırılarını kalbimizin hiç beklemediğimiz, savunma hazırlığı yapmadığımız noktalarına yöneltir.

aşk, kalbin zaman ve mekana duyarlılık kazanmasıdır.

24.12.2012

sodom ve gomorra

marcel proust

bir şaheseri bozmak, yaratmaktan çok daha zordur.

insanlar, biz kendilerini tanıdıkça, tahrip edici bir karışıma batırılan bir maden gibi, yavaş yavaş, gözümüzün önünde meziyetlerini -bazen de kusurlarını- kaybederler.

insan aradığını, orduda dediğimiz gibi, dengini ancak randevuevlerinde bulabiliyor.

sosyete mensupları kendi soyadlarının sosyal önemi konusunda herkesin kendileri ve kendi muhitlerinin insanlarıyla aynı fikirlere sahip olduğu yanılgısı içinde yaşarlar.

kafamızda ihtimal dahilindeki bütün fikirleri evirip çevirsek de, gerçeğin kendisi asla bunların arasında yer almaz; gerçek en beklemediğimiz anda, dışarıdan gelerek bize o korkunç iğnesini batırır ve hiç iyileşmeyecek bir yara açar.

en somut yorgunluğun bile, özellikle sinirli insanlarda, bir bölümü dikkate bağlıdır ve sadece hafıza tarafından sürdürülür. yorulmaktan korktuğumuz an birdenbire bitkin düşeriz; yorgunluğu atmak için, unutmak yeterlidir.

insan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez.

insan ister zengin olsun, ister sefil bir yoksul; mizaç değişmiyor.

bekleyiş içinde olduğumuz zaman, sesleri toplayan kulaktan, sınıflandırıp çözümleyen zihne ve oradan da, sonuçlarını bildirdiği kalbe yapılan çifte yolculuk o kadar süratlidir ki, süresini fark edemeyiz bile, doğrudan kalbimizle dinliyormuşuz gibi gelir bize.

sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz.

ölen kişi, çoğu kez başka türden ve daha derin kaynaklı bir cesaretle hayatta olan kişiyi ele geçirir ve onu kendisine benzeyen ardılına, yarıda kesilen hayatının sürdürücüsüne dönüştürür.

hayatta insanlara karşı duygularımız zamanla, bu insanların bu duyguların içinde ne kadar az yer tuttuğunu fark ettikçe, kalıcı olmasını çok istediğimiz yeni aşkın hayatımızla birlikte kısalarak son aşkımız olacağını gördükçe, hüzünlü duygular olurlar.

cennetin, daha doğrusu art arda birçok cennetin hayalini çok kurarız; ama bunların hepsi, daha biz ölmeden önce bile kayıp cennetler, içinde kendimizi kaybolmuş hissedeceğimiz cennetler haline gelirler.

her insanın kusuru, varlığı bilinmedikçe görünmez olan cin gibi kendisine eşlik eder. iyilik, kalleşlik, isim ve sosyete ilişkileri göze görünmezler; onları gizli olarak taşırız.

her konuda aşırılık, kusurdur.

tabiat, dokuduğu halının deseninde uyumu gözetmekle birlikte, nakşettiği figürlerin farklılığı sayesinde bütünün tekdüzeliğini kırar.

cottard patroniçe'ye tatlılıkla şunları söylemişti: "böyle galeyana gelirsek, yarın ateşimiz 39'a çıkar." tıp, tedavi edemeyince, zamirlerin anlamını değiştirmekle meşgul olur.

günümüzde bütün vakitlerini küçük dağları kendilerinin yarattığını düşünmekle geçiren insanların sayısı çok kabarık.

çok sevenin cezası ağır olur.

mesafe denilen şey, uzayın zamana oranından başka bir şey değildir ve zamanla birlikte değişir. bir yere gitmenin zorluğunu bu zorluk azaldığı anda geçerliliğini kaybeden bir miller, kilometreler sistemiyle ifade ederiz. sanat da bundan etkilenerek değişir; çünkü iki ayrı dünyaya aitmiş gibi görünen iki köy, boyutları değişen bir manzarada birbirlerine komşu olurlar.

dedikodu, zihnimizin nesnelerin görüntüsünden ibaret olan yanıltıcı algısıyla oyalanmasına, aldatılmasına mani olur. dış görünüşü idealist bir filozofun sihirli becerisiyle tersyüz edip bize meselenin hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yönünü gösteriverir.

bilge kişi, şüpheci olmak zorundadır.

çoğunlukla ıstırabın sonuna kadar gitmeyişimizin nedeni, yaratıcılıktan yoksun oluşumuzdur. en korkunç gerçek bile, ıstırapla birlikte güzel bir keşif hissi de yaşatır bize; çünkü aslında uzun süredir hiç aklımızdan geçirmeden sürekli tekrarladığımız bir şeyi yeni ve açık seçik bir şekle sokar sadece.

hayatımızın birçok anında, kendi içinde bir önem taşımayan bir güç uğruna, bütün geleceğimizi seve seve feda edebiliriz.

22.12.2012

guermantes tarafı

marcel proust

dünya döndükçe, bize taban teptirecek efendiler, onların kaprislerini yerine getirmek için de hizmetkarlar olacaktır.

erkek arkadaşların seçimi önemli bir konudur. on genç erkekten sekizi, size asla tamir edemeyeceğiniz zararlar verebilecek edepsizler, alçaklardır.

kadınların çoğunun hayatında, her şey, en büyük üzüntü bile, bir prova meselesine dönüşür.

bir insanın bir başka insanı niçin sevdiğini bilemeyiz; hiç de zannettiğimiz sebepten ötürü olmayabilir. zaten aslında hiçbir zaman hiçbir şeyi bilemeyiz. işte bu yüzden de aşıkların seçimini asla tartışmamak daha akıllıcadır.

insanlar, genele gitmeyi bilmedikleri ve daima geçmişte örneği görülmemiş bir deneyimle karşı karşıya olduklarını düşündükleri için, hiçbir zaman ders almazlar.

sinir hastalıkları olmasa büyük sanatçılar olmazdı; dahası, büyük alimler de olmazdı. sinirsel hastalığı olmayan bir hekim, bırakınız iyi, ortalama bir sinir hastalıkları uzmanı bile olamaz. sinir hastalıkları alanında fazla saçmalamayan bir hekim, yarı iyileşmiş bir hastadır; tıpkı eleştirmenlerin artık şiir yazmayan şairler, polislerin de artık hırsızlık yapmayan hırsızlar olmaları gibi.

samimiyetle dinlediğimiz takdirde, bizi en çok hayal kırıklığına uğratan eserler, gerçekten güzel olanlardır; çünkü fikirler koleksiyonumuzda, özel bir izlenime karşılık olabilecek bir fikir yoktur.

hatıralar, kederler devingendirler. bazı günler o kadar uzaklaşırlar ki, kendilerini zor görür, gittiklerini zannederiz. o zaman başka şeylere dikkat ederiz.

düşüncesi neyse insan odur; düşünce sayısı insan sayısından çok daha az olduğu için de, aynı düşünceyi paylaşan bütün insanlar benzerdir. düşüncenin maddi bir yanı olmadığından, bir düşüncenin adamı etrafında sadece maddi olarak toplanmış insanlar, bu düşünceyi hiçbir şekilde değiştirmezler.

ortasında yemek yediğimiz, sohbet ettiğimiz, gerçek hayatımızı sürdürdüğümüz şeyleri, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, biz aşırı büyütülmüş bir ölçekte görürüz; onların böyle şişirilmesi sonucu, bu dünyada bulunmayan diğer şeyler onlarla mücadele edemez ve onlara kıyasla bir hayal kadar güçsüzleşir.

bir insana olan özlem iç organlardan daha fazla yer kaplar.

hayatın en ilgisiz görüntülerinde bile, düşünceyle yüklü olan gözümüz, tıpkı klasik bir trajedi gibi, olaya katkısı olmayan bütün görüntüleri eler ve sadece hedefi anlaşılır kılabilecek olan görüntüleri tutar.

sevdiğimiz kadının bizi başkalarına tercih ettiğini gösteren işaretleri karşılıksızmış gibi göstermeye çalışmak, bu tür bir gurur, aşkın bir türevinden başka bir şey değildir; kendimizi hem kendimize hem de başkalarına, çok sevdiğimiz kadın tarafından seviliyormuş gibi gösterme ihtiyacıdır.

hayal kurma ihtiyacı, hayal edilen kişi tarafından mutlu edilme arzusu, pek fazla zamana gerek kalmadan, bütün mutluluk ihtimallerimizi daha birkaç gün önce sahnede beklenmedik, yalancı ve ilgisiz bir görüntüden ibaret olan birine bağlayıvermemize sebep olur.

bir şeyi daima insan kendisi düşünüp söylüyormuş gibi söylemek gerekir.

sürekli olarak deneyim ve imgelemin iki ayrı düzlemi arasında gidip gelen insanoğlu, tanıdığı kişilerin düşüncel hayatının derinine inmek, hayatını hayal etmek durumunda kaldığı kişileri de tanımak ister.

her insan, uzaktan gördüğü, başkalarında gördüğü şeyi daha güzel görür.

soylu hanımefendi olmak, soylu hanımefendiyi, yani biraz da sadeliği oynamak demektir. son derece pahalıya patlayan bir roldür bu; çünkü sadeliğin hoşa gitmesi için, başkalarının, isteseniz sade olmayabileceğinizi, yani müthiş zengin olduğunuzu bilmesi şarttır.

gerçek güzellik o kadar özel, o kadar farklı bir şeydir ki, gördüğümüzde güzellik olduğunu anlayamayız.

hayatımızda önemli bir rol oynamış olan kadınların, birdenbire ve kesin olarak hayatımızdan çıktığı enderdir. temelli hayatımızdan çıkmadan önce, ara sıra hayatımıza tekrar girerler. o kadar ki, bazıları bunu yeni bir aşk başlangıcı zannederler.

kadınlar, bir arkadaşlarıyla baş başayken, bir yabancının kendilerini düşürmeyi tasarladığı bilinmez hatayı, kollarının, bacaklarının hareketlerinde, bedenlerinin duyumlarında tanımakta büyük güçlük çekerler.

insanların birçoğu pek şerefli değildir; ama bunu ya bilmeyiz ya da aldırmayız.

aşkın korkunç aldatmacası, başlangıçta bize dış dünyadan bir kadınla değil, beynimizin içindeki bir taşbebekle oyun oynatmasıdır; zaten bu taşbebek, daima elimizin altında bulunan, sahip olabileceğimiz tek kadındır.

gezintiye çıkmış bir amatörün bakmaktan kaçınacağı, doğanın, gözlerinin önünde oluşturduğu şiirsel tablonun dışında bırakacağı, biraz bayağı kadın da güzeldir; onun elbisesi de teknenin yelkeniyle aynı ışık tarafından sarmalanmıştır; hiçbir şey bir diğerinden daha değerli değildir, sıradan bir elbise de, kendi başına güzel olan yelken de aynı şeyi yansıtan iki aynadır; bütün değer, ressamın bakışındadır.

herhangi biri herhangi bir şeyi sevebilir; aşkın güzelliği de bu; aşkı esrarengiz kılan şey bu.

kelimelerin, yüzyıllar boyunca geçirdiği anlam değişikliği, bizim için birkaç yıl içinde uğradığı anlam değişikliğinden daha azdır. belleğimiz de, yüreğimiz de sadık olabilecek kadar geniş değildir. şu andaki zihnimizde, yaşayanların yanında ölüleri de tutacak kadar yer yoktur. yeniler hep bir öncekinin üstüne binmek zorundadır; öncekini ancak tesadüfen, bir kazı sırasında bulabiliriz.

yakınlık daima değerli bir şeydir. insanın kendi kendine soramayacağı, yapamayacağı, isteyemeyeceği ve öğrenemeyeceği şeyler olduğundan, hayatta tek başına yapılamayacak şeyler bir araya gelinerek yapılabilir; üstelik bunun için ne balzac'ın romanındaki gibi, 13 kişi olmaya gerek vardır ne de üç silahşor'daki gibi 4 kişi olmaya.

yeryüzünde, tutulamayan matemler kadar acı bir şey yoktur.

20.12.2012

çiçek açmış genç kızların gölgesinde

marcel proust

bir kişiye duyulan ve diğer her şeyi dışlayan aşk, daima başka bir şeye duyulan aşktır.

kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağışlanmamıştır, acıya bile.

aşkın etrafına çektiğimiz aşırı dar sınırlar tamamen hayat hakkındaki muazzam cehaletimizden kaynaklanır.

nice üstün nitelikli kadın vardır ki, bir dangalağın kendilerini büyülemesine, en ince sözlerini acımasızca kınamasına izin verirler ve onun en yavan şaklabanlıkları karşısında, sevginin sonsuz hoşgörüsüyle kendilerinden geçerler.

isteklerimiz hep iç içe geçtiğinden, hayat karmaşasında bir mutluluğun, onu gerektiren arzuyla tam olarak çakıştığı pek enderdir.

şan ve şöhreti gözümüzde canlandırırken, peşinde koşarken, az sayıda niteliğini somutlaştırırız; kusurlu zihnimiz, şöhretin bizim için birdenbire -ana hatlarıyla- bürüneceğini umduğumuz bütün şekillerini aynı anda hayal edemez.

gördüğümüz birtakım şeylere ancak biz, kendilerine ait bir varlıkları olduğu inancıyla bir ruh kazandırabiliriz; onlar bu verdiğimiz ruhu korurlar ve içimizde geliştirirler.

dehanın yanında, toplum içindeki konumun, resmi mevkilerin hiç değeri yoktur.

nasıl ki en büyük yürek tecrübesine sahip olan rahipler, kendi işlemedikleri günahları en kolay affedebilen kişilerse, en büyük zeka tecrübesine sahip dahi de, kendi eserlerinin temelini oluşturan fikirlere en zıt düşünceleri en kolay anlayabilen kişidir. 

hepimiz, gerçeği dayanılır kılmak için, kimi küçük çılgınlıkları içimizde sürdürmek zorundayızdır.

çok sevdiğimiz bazı rolleri herkesin karşısında o kadar çok oynar, kendi kendimize de o kadar tekrarlarız ki, kanıt olarak, neredeyse tamamen unutulmuş bir gerçekten çok bu hayali rollere daha büyük bir kolaylıkla başvururuz.

gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.

bir mutluluğu arzu ederiz; ama ona ulaşmanın maddi imkanlarına sahip değilizdir. la bruyere, "büyük bir servet sahibi olmadan sevmek, acıklı bir şeydir." der. yapılacak tek şey, o mutluluğa kavuşma arzusunu azar azar yok etmeye çalışmaktır.

aşkta, savaşın tam tersine, yenildikçe daha ağır, durmadan daha zor şartlar koşarız; her şeye rağmen şart koşabilecek durumdaysak eğer.

kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa, her an parçalanabilecek olan tek şey mutluluğumuz değildir; bu mutluluk yok olup gittikten, biz ıstırap çektikten sonra, ardından, ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda, aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey, sükunettir.

hayattaki en önemsiz ilişkilerde bile, karanlık, yalan, suçlayıcı bir cümlenin kasten, itiraz etsin diye yazıldığını bilen ve böylece olayların hakimiyetini ve inisiyatifini elinde bulundurduğuna -ve bulunduracağına- fazlasıyla sevinen bir muhatap, açıklama istemez. aşkın son derece belagatli, kayıtsızlığın ise meraksız olduğu daha duygusal ilişkilerde, durum haydi haydi böyledir.

hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız.

alışkanlık, bir yandan zayıflatır, bir yandan sağlamlaştırır; bir yandan parçalanmaya yol açar, bir yandan da sonsuza dek sürdürür.

yaşlı bir kadının eskiden ne kadar güzel olabileceğini anlamak için, her çizgisini sadece görmek değil, tercüme etmek gerekir.

güzellik, meçhule açıldığını görür gibi olduğumuz yolun çirkinlik tarafından tıkanmasıyla daralan bir varsayımlar dizisidir.

kaybetmekten en çok korktuğumuz zenginlikler, kalbimiz tarafından ele geçirilmedikleri için, dışımızda kalmış olanlardır.

ideal peşindekiler, çoğu kez hakikat tarafından ödüllendirilmezler; kimileri yeteneğini kaybeder, kimileri de asırlardır süren hakimiyetlerini; barışseverlik bazen savaşları artırır, hoşgörü de suç oranını.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

erdemlerimiz özgür, değişken, kullanımı daimi şekilde bize ait şeyler değildirler; zihnimizde erdemlerimiz, karşılaştığımızda kendilerini harekete geçirmeyi görev bildiğimiz olaylara öyle sımsıkı bağlanmıştır ki, karşımıza farklı nitelikte bir olay çıktığında gafil avlanır ve bu erdemlerimizi kullanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

racine'in her trajedisinde, monsieur hugo'nun bütün dramlarından daha fazla gerçek vardır.

fotoğraf, gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde, yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor.

körü körüne hayran olduğumuz kişilerin öyle şeylerini kaydeder, hayranlıkla aktarırız ki, bunlardan çok daha üstün olan birçok şeyi sırf değerine göre yargıladığımızda, sertçe reddederiz; tıpkı bir yazarın gerçek oldukları gerekçesiyle romanında kullandığı vecizelerin ve kişilerin canlı bir bütünlüğün içinde, aksine durgun, vasat bölümler oluşturması gibi.

insanın gözlem yaptığı zamanki zihinsel seviyesi, yaratırkenki seviyesinden çok daha alçaktadır.

tanımadığımız, bizi alışılmış hayattan, görüştüğümüz kadınların kusurlarını eninde sonunda ortaya koydukları hayattan vazgeçmeye zorlayan varlıkların kaçıcılığı, hayal gücünü hiçbir şeyin durduramadığı bir arayış haline sokar bizi. hazlarımızı hayal gücünden arıtmaksa, onları kendilerine, yani sıfıra indirgemektir.

güzel bir metnin değerinin kesin ölçütü, o metni yazarken alınan zevk değildir; zevk, belki genellikle fazladan eklenen; ama yokluğu metnin değerini düşürmeyen, tamamlayıcı bir durumdur sadece. belki de kimi şaheserler esneyerek yazılmıştır.

nesnelere ad olan isimler, daima bir kavrama cevap verir, bu kavram gerçek izlenimlerimize yabancıdır ve bizi bu kavrama ilişkin olmayan her şeyi onlardan ayıklamaya mecbur eder.

istediğimiz şeyi bize vermeyen insanlar, onun yerine başka şeyler verirler.

zevk de fotoğraf gibidir. sevdiğimiz insanın yanında alınan, negatif bir klişedir sadece; bunu daha sonra, evimize döndüğümüzde, insanlarla görüştüğümüz sürece kapısı kapalı olan içimizdeki karanlık odaya girebildiğimizde banyo ederiz.

insan en çok kaçtığı şeyden asla kurtulamıyor.

düşüncelerin zihnimizde yaşadığı ortak hayat içerisinde, aralarında bizi en mutlu eden bir tanesi var mıdır ki, önce gidip tam bir parazit gibi başka bir komşu düşünceden, yoksun olduğu gücün büyük bölümünü almamış olsun?

insanlar bir yaptıklarını durmadan tekrar ederler.