31.07.2019

mücevherler

guy de maupasant

bay lantin, çalıştığı dairenin şef yardımcısının verdiği bir şölende bu genç kıza rastladı, ağa düşer gibi tutuluverdi.

genç kız öleli yıllar olmuş bir taşra tahsildarının kızıydı. sonra annesiyle paris'e gelmişti. annesi onu evlendirebilmek umuduyla semtindeki kimi burjuva ailelerine gidip geliyordu. yoksul ve onurlu, sakin ve hoş insanlardı. uslu delikanlıların yaşamlarını bağlamak istedikleri namuslu kadın örneği gibiydi bu kız. alçak gönüllü güzelliğinde meleklere yaraşır bir utancın çekiciliği vardı, dudaklarından bir an bile ayrılmayan fark edilmez gülümseme, yüreğinin bir yansımasıydı sanki. kendisini herkes över, bütün tanıyanlar durmadan, "onu alacak olana ne mutlu. ondan iyisi bulunmaz." diye yinelerdi.

bay lantin içişleri bakanlığı'nda başyazmandı o zamanlar, yılda üç bin beş yüz frank geçerdi eline. onu istedi ve aldı.

akıl almaz denilebilecek derecede mutlu oldu onunla. evi öyle becerikli bir tutumlulukla yönetti ki lüks içinde yaşar gibiydiler. kocasına karşı göstermediği özen, incelik, cilve yoktu; öyle de bir çekiciydi ki, lantin onu, karşılaşmalarından altı yıl sonra, ilk günlerinden de fazla seviyordu.

yalnız iki merakını sevmiyordu onun: tiyatro ve sahte mücevher düşkünlüğü.

dostları (kimi alçak gönüllü memur hanımları tanıyordu) ona durmadan moda oyunlar, hatta ilk gösterimler için loca biletleri buluyorlardı. kocası işinden sonra bir de tiyatroya gidince müthiş yoruluyordu; ama istese de istemese de sürüklüyordu onu.

bay lantin, bu durum karşısında, kendisini eve kadar getirecek tanıdık bir hanımla gitmesini rica etti. karısı pek uygun görmedi bu yolu, uzun zaman kabul etmedi. en sonunda hatır için boyun eğdi, kocası da sonsuz bir minnet duydu.

çok geçmeden, bu tiyatro merakı bir de süslenme gereksinimi doğurdu. yalan değil, tuvaletleri gene hep sade, beğeni ürünü ve alçak gönüllüydü. tatlı, karşı konulmaz, alçak gönüllü, güleç sevimliliği de giysilerinin sadeliğiyle yeni bir tat kazanır gibiydi; ama o gene de kulaklarına elmas taklidi iki koca çakıl taşı takmayı alışkanlık durumuna getirdi. sahte inci kolyeler, altın taklidi bilezikler, değerli taş yerini tutan türlü incik boncuklarla süslenmiş taraklar takmaya başladı.

kocası bu sahte parıltı düşkünlüğünden biraz gocunuyor, sık sık, "sevgilim, sahici mücevher almanın yolunu bulamayınca, sadece güzelliğiyle, sevimliliğiyle süslenir kadın dediğin, mücevherlerin en enderi de budur." diye yineliyordu.

karısı gülümsüyor, "ne yaparsın?" diyordu. "hoşlanıyorum. benim kusurum da bu işte. haklı olduğunu biliyorum; ama insan sonradan düzelmiyor. öteden beri mücevhere bayılırım ben."

sonra incileri parmakları arasında kaydırıyor, yontulmuş kristalleri ışıldatıyor, "ama bak, ne kadar güzel yapılmış. sahici olduğuna yemin edeceğin gelir." diyordu.

o da gülümsüyor, "çingene gönlü var sende." diyordu.

bazı bazı geceleyin, ateşin başında baş başa otururlarken, karısı, bay lantin'in deyimiyle "incik boncuğunu" koyduğu maroken kutuyu çay içtikleri masanın üzerine koyuyor, bu taklit mücevherleri tutkulu bir dikkatle incelemeye başlıyordu. gizli, derin bir sevincin tadını çıkarıyordu sanki. bir kolyeyi kocasının boynuna takmakta dayatıyor, sonra da, "ne kadar tuhaf oldun!" diye haykırarak bütün benliğiyle gülüyordu. sonra kollarına atılıyor, onu çılgınca öpüyordu.

bir kış gecesi operadaydı, soğuktan titreyerek döndü eve. ertesi gün öksürüyordu. sekiz gün sonra da zatürreden öldü.

lantin de az kaldı onun ardından mezarı boyluyordu. öyle korkunç bir umutsuzluğa kapıldı ki bir ay içinde saçları apak oldu. sabahtan akşama kadar ağlıyordu, dayanılmaz bir acıyla parçalanıyordu ruhu. ölmüş kadının anısı, gülümsemesi, sesi, kısacası bütün çekiciliği gözlerinin önünden hiç gitmiyordu.

zaman acısını hiç mi hiç hafifletmedi. çoğu zaman, iş saatlerinde, meslektaşları günlük şeylerden konuşmaya başladılar mıydı birdenbire yanaklarının şiştiği, burnunun kıvrıldığı, gözlerinin yaşlarla dolduğu görülüyordu; yüzünü buruşturuyor, hıçkırmaya başlıyordu.

eşinin odasına el sürmemişti, her gün buraya kapanıp onu düşünüyordu. bütün eşyalar, hatta giysileri, son günde nasıl idiyseler öylece, yerli yerinde duruyordu.

ama yaşam gittikçe zorlaşıyordu. karısının elindeyken, evin bütün gereksinimlerini karşılayan aylığı, şimdi bir kendisine bile yetmiyordu. şimdi ufak geliriyle sağlayamadığı iyi şarapları, güzel yemekleri karısının kendisine nasıl yedirip içirdiğini düşünüyor, şaşırıp kalıyordu.

biraz borçlandı, en son yollara başvuran insanlar gibi paranın ardından koştu. sonra bir sabah, ay sonuna tam bir hafta kala meteliksiz duruma düştüğünden, bir şey satmayı düşündü. karısının "incik boncuğunu" elden çıkarmak geldi hemen aklına; çünkü yüreğinin derinliklerinde, bir zamanlar kendisini kızdıran bu "göz boyayıcılara" karşı bir tür kin kalmıştı. bunları her gün görmek bile sevgilisinin anısını biraz gölgelendiriyordu.

karısının bıraktığı sahte parıltılar yığınını uzun zaman karıştırdı. karısı yaşamının son günlerine kadar inatla bunları satın almış, her akşam yeni bir şey getirmişti. onun hepsinden çok beğendiğini sandığı, kendi düşüncesine göre de bir sahte gerdanlığa göre pek dikkatli bir işçiliği olduğu için altı ya da sekiz frank edebilecek büyük bir kolyede karar kıldı.

kolyeyi cebine koydu, bulvarlardan kendisine güven uyandıracak bir kuyumcu dükkanı arayarak bakanlığa doğru yürüdü.

en sonunda bir tane gördü, böyle değersiz bir şeyi satmaya çalıştığı, yoksulluğunu böyle ortaya koyduğu için biraz utanarak girdi içeriye.

"bayım," dedi satıcıya, "şu parçaya ne değer biçersiniz, bilmek isterdim."

adam kolyeyi aldı, gözden geçirdi, çevirdi, eliyle tarttı, bir büyüteç alıp baktı, yardımcısını çağırdı, alçak sesle bir şeyler söyledi, kolyeyi tezgahın üzerine koydu, etkisini daha iyi anlamak için uzaktan baktı.

bütün bu tören bay lantin'in rahatını kaçırmıştı. "hiçbir değeri yok biliyorum." demek için ağzını açmak üzereydi, birdenbire kuyumcu, "beyefendi, on iki ya da on beş bin frank eder bu mal." dedi; "ama ancak elinize nerden geçtiğini açıkça bildirebilirseniz satın alabilirim."

dul adam şaşkın şaşkın gözlerini ayırdı, ağzı açık kaldı, anlayamamıştı. en sonunda, "ne diyorsunuz? emin misiniz?" diye kekeledi. öteki başka şeye yordu şaşkınlığını, soğuk bir sesle: "daha fazla verip vermeyeceklerini başka yerlere göstererek öğrenebilirsiniz. benim için fazla fazla on beş bin eder. daha iyi bir fiyat bulamazsanız, gene bana gelebilirsiniz."

bay lantin iyiden iyiye aptallaşmıştı, kolyesini alıp gitti. yalnız kalıp düşünmek için bulanık bir istek duyuyordu. ama sokağa çıkar çıkmaz, bir gülme gereksinimi duydu. "budala!" diye düşündü. "koca budala! ya hemen kabul etseydin söylediğini! al işte, sahteyi sahiciden ayıramayan bir kuyumcu!"

paix sokağı'nm başında başka bir kuyumcuya girdi. kuyumcu mücevheri görür görmez, "hay allah, iyi bilirim bu kolyeyi, benden alınmıştı!" diye haykırdı.

bay lantin altüst olmuştu.

"ne kadar eder?" diye sordu.

"beyefendi, ben yirmi beş bine satmıştım. ama yasa gereklerine uymak için bu malı nasıl ele geçirdiğinizi belirtecek olursanız, on sekiz bine yeniden almaya hazırım."

şaşkınlıktan eli ayağı tutmaz oldu bu kez bay lantin'in, oturdu.

"ama.. ama.. dikkatle inceleyin, beyefendi; ben bugüne kadar sahte olduğunu sanıyordum." diye kekeledi.

kuyumcu:

"adınızı söyler misiniz, beyefendi?" dedi.

"elbette. adım lantin, içişleri bakanlığı'nda memurum, martyrs sokağı'nda 16 numarada oturuyorum."

adam defteri açtı, araştırdı, sonra:

"gerçekten de martyrs sokağı'na, 16 numaraya yollanmış bu kolye, bayan lantin adresine, 20 temmuz 1876'da."

iki adam birbirlerinin gözlerine baktılar, memur şaşkınlıktan kendinden geçmiş, kuyumcu bir hırsız kokusu almıştı.

kuyumcu gene konuştu:

"yirmi dört saatliğine bırakır mısınız bunu bana? size bir makbuz veririm."

bay lantin, "evet, evet, elbette." diye kekeledi, kâğıdı katlayarak çıktı, sonra cebine koydu.

sonra sokağın ortasından geçti, gene yukarı doğru çıktı, yolunu şaşırdığını fark etti, yeniden tuileries'ye indi, seine'i geçti, gene yanıldığını anladı, champs-elysees'ye döndü, aklında belirli bir düşünce yoktu. kafasını işletmeye, anlamaya çalışıyordu. bu değerde bir nesneyi karısı satın almış olamazdı. - hayır, elbette.- ama öyleyse bu bir armağandı! bir armağan! kimin armağanı! neden?

duruvermişti, caddenin ortasında ayaktaydı. korkunç kuşkuyu duydu. "o mu?" ama tüm öbür mücevherler de armağandı öyleyse! bay lantin'e öyle geldi ki yer yerinden oynuyordu. önünde bir ağaç devriliyordu sanki; kollarını açtı, devrildi, bayılmıştı.

bir eczanede kendine geldi, geçenler buraya taşımışlardı. evine götürdüler, içeri kapandı. geceye kadar kendinden geçmişçesine ağladı, bağırmamak için bir mendili ısırıp duruyordu. sonra yorgunluktan, acıdan bitti, yatağına girdi, derin bir uykuya daldı.

bir güneş çizgisi onu uyandırdı, bakanlığa gitmek üzere ağır ağır kalktı. böyle sarsıntılardan sonra çalışmak zordu. müdüründen özür dileyebileceğini düşündü, bir yazı yazdı ona. sonra kuyumcuya dönmek gerektiğini düşündü, utançtan yüzü kızardı. uzun zaman düşüncelere daldı. ne de olsa bu adamda bırakamazdı kolyeyi; giyindi, sokağa çıktı.

hava güzeldi, güler gibi görünen kentin üzerini bir mavi gök kuşatmıştı. boş gezenler elleri ceplerinde gidiyorlardı.

lantin onların geçişine baktı, "parası oldu mu ne kadar mutludur insan!" dedi kendi kendine. "para ile kederler bile atılabilir, yolculuk edilir, eğlenilir! ah! bir zengin olsaydım!"

önceki günden beri bir şey yememişti, acıktığını fark etti. ama cebi boştu, yeniden kolyeyi anımsadı. on sekiz bin frank! on sekiz bin frank! az para değildi hani!

paix sokağı'na vardı, dükkanın karşısındaki kaldırımda bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başladı.

on sekiz bin frank! yirmi kez girmesine ramak kaldı; ama utanç elini kolunu bağlıyordu.

oysa açtı, çok açtı, bir kuruşu da yoktu. birdenbire kararını verdi, düşünecek zaman kalmasın diye koşa koşa sokağı geçti, kuyumcunun dükkanına daldı.

adam onu görür görmez fırladı, güler yüzlü bir incelikle yer gösterdi. yardımcıları da geldiler, gözlerinde, kulaklarında bir neşe, lantin'den yana bakıyorlardı.

kuyumcu, "gerekli bilgileri aldım, beyefendi, hâlâ kararınız değişmediyse, önerdiğim parayı ödemeye hazırım." dedi.

memur, "evet, elbette." diye kekeledi.

kuyumcu bir çekmeceden on sekiz kocaman banknot çıkardı, saydı, lantin'e uzattı. lantin bir küçük makbuza imzasını attı, elleri titreye titreye cebine koydu parayı.

sonra çıkacağı sırada, hâlâ gülümseyen adama döndü, gözlerini önüne dikti:

"ben.. bende başka mücevherler de var. aynı yoldan bana kaldı. onları da satın almak işinize gelir mi?"

adam eğildi, "evet," dedi, "elbette, elbette, beyefendi."

bir tezgâhtar rahat rahat gülebilmek için dışarı çıktı, bir başkası var gücüyle burnunu siliyordu.

lantin duygusuz, kızarmış, ciddi, "az sonra getiririm." dedi.

mücevherleri getirmek için bir araba tuttu.

bir saat sonra, kuyumcuya döndüğü zaman, hâlâ yemek yememişti. malları parça parça, her birine değer biçerek incelemeye başladılar. hemen hepsi bu dükkândan alınmıştı.

lantin şimdi biçilen fiyatlar üzerinde tartışıyor, kızıyor, satış defterlerinin gösterilmesini istiyordu, alacağı paraların toplamı yükseldikçe sesi de yükseliyordu.

büyük küpe yirmi bin frank değerinde, bilezikler otuz beş bin, yüzük ve madalyonlar on altı bin, zümrüt ve yakutlardan yapılmış takı on dört bin; bir altın zincire takılıp bir kolye oluşturan tektaş kırk bin; hepsi birden yüz doksan altı bin frankı buluyordu.

satıcı alaylı bir babacanlıkla, "dişinden tırnağından artırdığı her şeyi mücevhere yatıran birinindi galiba bunlar." dedi.

lantin ciddi ciddi, "herhangi bir yatırım biçimi işte." dedi. alıcıyla ertesi gün bir ikinci fiyat incelemesi yapılmasını kararlaştırdıktan sonra çıkıp gitti.

sokağa çıkınca, tepesinde bir ödül bulunan bir direkmiş gibi, tırmanmak arzusuyla baktı vendôme sütununa. kendini tepelerde duran imparator heykelinin üzerinde birdirbir oynayacak ölçüde hafif buluyordu.

voisin'de yemek yemeye gitti, şişesi yirmi franklık şaraptan içti.

sonra bir araba tuttu, bois'yi dolaştı. lüks arabalara horgörüyle bakıyordu. gelip geçenlere, "ben de zenginim, ben de. iki yüz bin frankım var!" diye bağırmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu.

sonra bakanlık geldi aklına. arabayı oraya sürdürttü, kesin kararını vermiş olarak müdürün odasına girdi.

"istifamı vermeye geldim, efendim." dedi. "üç yüz bin franklık bir mirasa kondum."

gidip eski meslektaşlarının ellerini sıktı, yeni yaşam tasarılarını anlattı onlara; sonra café anglais'de akşam yemeğini yedi.

çok seçkin bulduğu bir beyle yan yana gelince, bu beye, dört yüz bin franklık bir mirasa konduğunu söylemek kaşıntısına karşı koyamadı.

yaşamında ilk kez tiyatroda canı sıkılmadı, geceyi yosmalarla geçirdi.

altı ay sonra yeniden evleniyordu. ikinci karısı çok namusluydu ama çekilmez bir yaratılıştaydı. ona çok acılar çektirdi.

Hiç yorum yok: