31.8.08

uzun lafın kısası

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

emerson: bir ulus ne zaman yurtseverlik çığlıkları atmaya başlar; hemen aklıma ellerinin temizliğini, ruhunun aklığını araştırmak gelir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizde tüm haklara sahiptir.

karl marx: insanların yaşayışını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine, bilinçlerini belirleyen toplumsal yaşama biçimleridir.

hakan günday: yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez.

mario vargas llosa: öğrendiğim bir şey varsa o da insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır.

alain de botton: erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir. 

nilüfer kuyaş: yaratıcılığımızı uyandıran herkes, içimizde çeşitli şekillerde yaşamaya devam eder. dünyadaki en önemli ölümsüzlük budur.

wilhelm reich: halkın cinsel mutluluğu genel toplumsal güvenliğin en iyi güvencesidir.

spinoza: devlet, insanın doğasına aykırı gelen biçimlerde hareket ediyorsa onu yıkmak o kadar da kötü bir şey değildir.

jose saramago: okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.

vladimir makanin: hepimiz toprakta olacağız. tabut ya da kutularda. ölüler susar. çürüme ve küldür payımıza düşen.

22.8.08

şehrin aynaları

elif şafak

luis de leon: hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.

şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi.

onlar işledikleri günahlardan ötürü ölmüyorlar, ilk günahtan ötürü ölüyorlar.

geçmişin ardından gözyaşı dökmek de manasızdı, adına dövüşmek de. ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralarsan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.

sigmund freud: .. ilkin yaşanıp da, sonradan unutulmuş olayları travmalar diye niteliyoruz.

oysa tek şaşıran o değildi. sular durulduğunda, karaya vuran miguel'in yüzünde, beatriz'inkinden daha derin bir şaşkınlık gizliydi. anlaşılan, genç kadın için ilk olabileceğini daha önce aklından bile geçirmemişti. gerçi bunu fark ettiğinde, geri adım atamamış, çark edememişti ama böylesini sevmezdi; tıpkı kıpırtısızlığı ve teslimiyetçiliği sevmediği gibi. bir çiçek bile ah ederdi hoyratça dokunulduğunda; bakireler gıkını çıkarmazdı. bir ceset bile aşka gelirdi sarıp sarmalandığında; bakireler kıpırdamazdı. ve bir kader bile sermest olurdu içine şarap akıtıldığında; bakireler kafayı bulmazdı. hem sıkıcı hem de tehlikeli bulurdu onları. sıkıcıydılar çünkü hep el üstünde tutulmak ister, devamlı kendilerini naza çekerlerdi. tehlikeliydiler çünkü emsalsiz bir ihsanda bulunduklarını zannedip, borçlu konumuna düşürdüklerinden verdiklerinin karşılığını beklerlerdi. bakirelerden ziyade, ihtişamının fazlasıyla farkında olan, nasıl haz alıp haz verebileceğini bilen, kendi kendisiyle sevişebilen kadınları severdi. aynada kendine tebessüm edip öpücük gönderen kadınları severdi. durduk yerde meme uçlarını emebilmek için iki büklüm olup taklalar ve şen şakrak kahkahalar atan şehvetperest kadınları severdi. miguel pereira'nın gözünde kadın dediğin hem topraktı -bereketli, gani gani- hem suydu -amansız, gürül gürül- hem ateşti -sıcacık, cayır cayır- hem havaydı -deliduman, püfür püfür-. velhasıl, karmakarışıktı kadın vücudu; başı sonu olmayan, merkezi bulunmayan gizemli bir labirentti. o labirentte, çıkışa ulaşmak ümidiyle değil, tamamen kaybolabilmek için seviştiği kadının kendisine rehber olmasını isterdi. tıpkı seneler evvel, o yağmurlu sonbahar sabahında onun yaptığı gibi.

oysa beatriz'in bunları anlayabileceğinden emin değildi. o kendinin farkında değildi ki, fark edilsin. vücuduna dokunmamıştı ki, bir başkasının dokunuşundan keyif alsın. miguel'e göre, onun senelerdir üstüne kilit vurup sakladığı hazine, aslında beş para etmez bir bakır parçasıydı. aslolan perdenin açılması değil, perdenin ötesinde nelerin yattığıydı. fakat ona bunları anlatamazdı. bu sebepten, daha fazla batmadan paçayı kurtarmanın yollarını aramış; acıklı acıklı, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuştu. beatriz ise, aşığının yüzündeki bu garip ifadeyi bir şükran nişanesi saymıştı.

jeanette winterson: her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. sapılmayan dönemeç, unutulan acı.

hepsi birden, tek kelime etmeden aynı şeye, aynı yere bakıp kaldılar: küçük kızın saçlarına. saçları beyaza kesmiş, bembeyaz olmuştu. adı yaşlı kaldı bundan sonra. kadınlar, yaşlı'yı uğurlarken, ona doğduğu topraklarda bet bereket görmeyenlerin tez elden gurbete gitmeleri gerektiğini söylediler.

halil cibran: bu adamın [isa] acısının bir ayine dönüştürülmesi ne gariptir!

ilk taşı atan, ilk çiçeği verendi.

ismim, benden başkalarına söz etmen için lazım. oysa benden söz edersen, bir daha çıkmam karşına.

kadın inci gibidir isabel. bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. kendi bile.

cemil meriç: ummanların ötesinde bir altın şehir yok.

halil cibran: sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.

her isim bir başlangıç demekti; her başlangıç, ayrı bir yol hikayeler haritasında. başka tercihi olmadığı için değil, olduğu halde yaşamaktı yakışan insana.

mezarlıkları severdi. onlara "matem kusan gümüş mesken" ismini vermişti.

ah çocuğum! bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.

korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. bil ki çember senin içindedir. demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. çemberi hatırla. korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek. sebebi felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek.

cemil meriç: bana hakikati değil, kendini ver. kendini, yani rüyanı.

yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. bunlardan ilki kıskançlık (yılan), ikincisi öfke (horoz), üçüncüsü şehvet (keçi), dördüncüsü açgözlülük (karakurbağası), beşincisi tembellik (katır), altıncısı gurur (tavuskuşu), yedinci ve son günah ise oburluktu (domuz).

fernando de rojas: bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.

kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek
delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek

her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatrı sahnesiydi, hayatın göbeğinde kurulmuş.

loştu kilise ve sanki boştu
bir sesten, bir notadan ibaretti koro ve adeta yoktu
tıpkı bir yel gibi taşıyordu müzik
incir ağaçlarının kokusunu
kanın mahremiyeti de incir gibi kokuyordu

an kopukluktu, zaman süreklilik. zaman nizamdı, an düzensizlik. akıl zamanın ellerinde yeşerirdi, sezgiyse anın. şeytan anın efendisiydi, tanrıysa zamanın.

ateşin içinde bir nem, bir atımlık barut, kül kahraman
zamanın içinde dem, bir sıkımlık canı, efendisi şeytan

bilge karasu: yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var.

spinoza: hür bir insanda, öyle ise, tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metinliğinin kanıtlarıdır.

cemil meriç: arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır.

şu.. şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi. işte bu.. bu benim kanımı donduruyor. insan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha evvel gördüklerine bakar gibi değil. her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen bir şeyler var orada. çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte her şeye, hayretle.

gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez" demiş, "dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "peki" demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. hayret! kapı zaten açıkmış.

güneş için başka, deniz için başkaydı zaman
peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?

hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.

fakat sevgili ustam, bence mutsuzlardan değil, hala mutlu kalanlardan şüphe duymak gerekir.

tom robbins: kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak.

otların düşmanı yoktur, böceklerin de. yaşayıp giderler çünkü. bir de bana bak. ota benziyor muyum hiç ya da böceğe?

öfkeyi seviyorum, öfke de beni. öfkesi olmayanın aklından şüphe ederim zaten, ruhundan da.

halil cibran: kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan niceleri var.

lucien febvre: akdeniz, yollardır.

batık gemilerle doludur akdeniz
oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular

dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkabilir. firar ederken kök salar kimileri, kök salarken firar edenler de olabilir. her merhalenin bir arpa boyu yol olması, telaşı olup da huzuru olmayanlara pek ağır gelebilir. öfkeli ruhlar nedense hep aynı tohumla rahme düşüp, hep aynı rüzgarla dehre gelir. bir bedçehre, başka bir bedçehrenin daha ilk bakışta okur şeceresini. o kadar azdırlar ki, kaybetmek istemezler birbirlerini. sevişirler, sevişmek iyi gelir bazen. taammüden öldürmek için hafızalarını, darı dünyadaki en münasip cinayet mekanını bulabilmek ümidiyle yollara düşerler. hep doğuyu gösterir pusulaları, gerçi dünya yuvarlaktır. sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. varsa vardır, o kadar.

işte o zaman hançer dedi ki, bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. velhasıl, karıncayı bile incitmeyen, bir cana kastedebilir. fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek..

21.8.08

vahşi doğanın çağrısı

jack london

sopa kimdeyse yasa odur. gönlü hoş edilmese bile, boyun eğilmesi gereken bir efendidir.

yaşamın doruğunu belirleyen ve ötesinde başka yücelik bulunmayan bir büyük kendinden geçme vardır. ve yine yaşamın öylesine bir çelişkisi vardır ki, bu kendinden geçme, bireyin en yaşam dolu olduğu bir anda, yaşadığını tamamen unutmasıyla gerçekleşir. bu kendini kaybediş, bu yaşamı unutuş, benliğinden sıyrılıp bir alev tabakasına dalan sanatçıda; bombalanmış bir alanda savaş çılgınlığına kapılan ve düşmana aman tanımayan askerde görülür.

vahşi dünyanın bir sabrı vardır. yorulmak, bıkmak nedir bilmeyen bir sabır. avının peşini bırakmayan bir sabır. yaşamın kendisi gibi ısrarlı, dirençli bir sabır, örümceği saatler ve saatler boyu ağında kımıldamadan tutan işte bu sabırdır. yılanı çöreklenip öyle oturtan bu sabırdır. panteri kurduğu pusuda bekleten bu sabırdır. bu sabır yaşamın sabrıdır. hem de tuhaf bir çelişkisi vardır. yaşam, hayat dolu varlıklara yine hayat dolu varlıkları avlamak için bu sabrı verir.

"aşındırarak zincirini alışkanlığın
sıçrayıp gelir eski özlemler göçebe misali
uysallığın uzun uykusundan
yeniden uyandırır kanındaki vahşeti"

yazları bir konuğu vardır bu vadinin. büyük, kocaman bir kurt. muhteşem tüylerle kaplı bir kurt. bütün öteki kurtlar gibi ve bütün öteki kurtlardan farklı bir kurt. yüze gülen ağaçlar ve sular ülkesinden tek başına çıkar, ağaçların arasındaki bir düzlüğe iner. burada, çürümüş geyik derisi torbalardan sarı bir derecik akar gider. toprağa gömülür. çevresinde uzun uzun otlar vardır bu derenin. üstü küflenmiştir. bu otlar ve küf onun sarılığını güneşten saklarlar. kurt burada bir süre dalıp kalır. sonra, gitmezden önce, bir defa uzun uzun ve acı acı ulur.

ama her zaman yalnız değildir o. uzun kış geceleri bastırınca, kurtlar avlarının peşinden vadilere indiği zamanlar, sürünün başında görürsünüz onu. solgun ayışığında ya da kuzeyin alev alev günbatımında, arkadaşlarının önünde bir dev gibi atlayıp ilerlediğini görürsünüz. daha genç bir dünyanın şarkısını, sürünün şarkısını söylerken görürsünüz.

18.8.08

şiddet, söz, yaşam

ahmet oktay

nihilistin amacı kişisel mutluluktur: ideali, düşünen gerçekçinin rasyonel yaşamıdır. devrimcinin amacı ise, başkalarının mutluluğudur. ideali acılarla dolu bir yaşam ve bir şehit olarak ölmektir.

"yeni düşüncelere yatkın olmadıklarından ötürü 25 yaşından yukarı herkes öldürülmelidir." (peter tkaçev)

teröristin, çevresine korku verdiğini gördükçe, bu korkunun kitle iletişim araçlarında yansıdığını anladıkça kendisinin doğruluğuna daha çok inanmaya başladığı söylenebilir.

ben'ini sahip olduğu nesnelerle özdeşleştiren kişi, onuruna yapılacak bir aşağılamaya aldırmazken, sahip olduğu nesnelere yapılacak bir saldırıyı yaşamına yapılmış bir saldırı olarak görür.

"ben gittikçe daha iddiasız ve alçak gönüllü bir durum alır; obje ise (örgüt ideali) gittikçe görkemli ve değerli bir aşamaya ulaşarak, ben'in kendisine yönelik tüm sevgisini ele geçirir; bunun sonucunda da ben'e, başvuracağı en doğal eylem olarak kendini feda etmek kalır. obje, ben'i yiyip tüketmiştir." (freud)

örgüt ve temsil ettiğini öne sürdüğü gerçek ideal, düşünsel içeriği, törel ilkeleri değil pragmatizmi ve sonuç alıcılığı öngördüğünden üyeden her türlü derinlemesine düşünmeyi, tefekkürü ve eleştirelliği terk etmesini ister.

eylemcilerin çoğunluğu gençlik kesimlerinden geliyor. yani etkiye, duygusallığa, serüvenciliğe, misyon arayışına vb en çok açık kesimden. dolayısıyla bir yer arayışı, aidiyet sorunu bu kesim içinde başlı başına etkin rol oynayan psikolojik bir faktör olarak beliriyor.

eylemciler, toplumsal gerilime, enflasyon ve hayat pahalılığından kültürel ve maddi doyumsuzluklara kadar uzanan en geniş taban üzerinde muhatap olan sınıf ve katmanlardan gelir.

çünkü siyasal düşüncesi ve eylemi dolayısıyla bir toplumsal atık durumuna getirildiğini düşünmektedir. kendisine yönelik devlet terörünün medya aracılığıyla görünmez kılındığına inanmakta, bu inancında haklı olduğundan kendi terörünü meşrulaştıracak zemini bulmaktadır.

eylemciler, etrafa verdikleri korku sayesinde de önem kazandıkları duygusuna kavuşmaktadırlar. tıpkı külünde dirilen anka gibi.

"kendini güçsüz hisseden ve yaşamdan çok az haz alan, düş kırıklığı içindeki bireyler ve toplumsal sınıflar arasında sadistliğe daha çok rastlanır." (fromm)

her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

marie antoinette'in sözü, kraliçenin fransa'ya gelmesinden ve 16. louis ile evlenmesinden 2 yıl önce yayımlanan j.j.rousseau'nun itiraflar adlı yapıtında adı anılmayan bir prensese atfedilerek anılmaktadır.

özgürlük, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

"boyunduruksuz, özgür, sınırsız ama eşit
ne sınıf, ne oymak, ne ulus
korkudan, baskıdan, ezilmekten uzak

kendi başına buyruk insan" (shelley)

insanın hastalıklarını iyileştirmek için insanal doğayı öldürmek gerekir.

iyileştirilmemiz şart mı ve iyileştirmek isteyenlerin iyileştirilmiş olduklarına niçin inanalım?

son gününü görmeden, hiç kimseye mutluluğa ermiş denemez.

marx, tarihin iki kez yaşandığını yazmıştı: ilkinde dram, ikincisinde komedi olarak.

"sınırsız özgürlükten yola çıkıp sınırsız bir baskıya varıyorum." (dostoyevski)

iyinin, güzelin, doğrunun baskı yoluyla yerleştirilebileceğini sanmak, saflıktan başka bir şey değil. yasaklamakla alaturka yok edilemez; çünkü topluma içselleşmiştir. kitleleri iyi müziğe alıştırmak daha iyi bir yöntemdir.

"elektroşok komalarıyla beni çalışmaktan alıkoyuyorlar. son elektroşok dizisi geçen kış yapıldı, bir yenisine başlamak akıllarından geçer mi, bilmiyorum ama kendimi bıçakla bile olsa savunmaya kararlıyım; çünkü her elektro şok öldürdü beni ve bir cinayete kurban gitmek istemiyorum. bir doktor yaptığımı sevmediği için, beni deli olarak ele alabilir ve kapatabilir." (antonin artaud)

"aykırı'nın, yadsıyıcının toplumdan sürüldüğünü ya da kendi kendini kurulu düzenin dışına sürdüğünü öne sürüyorlar. bu durumu da göçebe kavramında kuramsallaştırıyorlar." (deleuze/guattari)

"terör, siyasal şiddetin bir türevidir." (ahmet insel)

kamu yararı, genel ahlak ya da başka gerekçeler, aslında iktidar gücünün otoriteryen yanını gizlemeye yarıyor. istediği kadar demokratik olsun, sonunda devlet birilerinin devleti. dolayısıyla ötekilerin karşısında. inandığı gibi yaşamak isteyen de bu kısırdöngünün içinde bir bakıma. kovalanmaktan, sürülmekten usandıkça şiddete yönelmekten başka çaresi kalmıyor.

ruhsal dengesi bozulan bir genç, ortadan kaybolduktan çok uzun bir süre sonra bir başka kentte dilenirken bulunmuş. geci olan nokta şu: gazetenin haberine göre, zavallı gencin ayakları diz kapağından kesilmiş, hem de bir uzman tarafından. böylesine uzmanlık gerektiren bir işi, bir cerrahtan başka kim gerçekleştirmiş olabilir ki?

türkiye gelişme ve çürüme belirtilerini birlikte gösteriyor.

acımak, en ucuz insanseverlik belirtisidir. tam da bu yüzden insanal bir tavır bile sayılamaz.

demokratik ve özgür olmayı sağlayacak bir gelişme, ancak kültürel ve törel değerlerin de aynı oranda gelişmesi ile sağlanabilir. aksi, sadece gelişkin vahşettir.

17 yaşında bir taraftar, rakip taraftarlar tarafından dövülerek öldürülebiliyorsa, yaşadığımız toplumdan umutvar olabilir miyiz?

demokratik her ülkede olduğu gibi türkiye'de de kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlamakla görevli bulunması gereken habercilik anlayışı, bazı medya organlarında hiçbir kapitalist ülkede görülmeyen biçimde yozlaşmış ve sermayenin hizmetine girmiş görünüyor.

herkesi sorgulamak, yargılamak ve cezalandırmak istiyoruz. medyanın bu isteği büyük ölçüde beslediğini, kışkırttığını düşünüyorum. çünkü bireysel yaşamın her yanını görünür kılmak istiyor medya. bireysel yaşamları tüketmek, metalaştırmak istiyor. mahremiyetin tahribidir söz konusu olan.

herkes sadece komşusunun değil, herkesin yaşamını merak ediyor. toplumca dikizliyoruz, daha net söylemek gerekirse başkalarını gözetliyoruz. 12 mart ve 12 eylül rejimlerinde üretilen muhbir vatandaş kimliğini benimsemiş durumdayız.

che guevara, sabotaj eylemleri ile insanı hedef alan terör eylemini kesinlikle birbirinden ayırır ve teröre karşı çıkar.

türkiye'de gazeteler ve televizyonlar sermaye kesiminin çıkarlarını kollamakta ve egemen ideolojiyi kitlelere içselleştirmeye çalışmaktadırlar. haberlerin iletilmesinden çok haberlerin üretilmesi söz konusudur.

kamu, islamcı televizyon kanallarına dine bağlılığından değil sadece, bayağılıktan, müstehcenlikten ve geri zekalılıktan kurtulmak için de gidiyor.

edebiyat ve sanat, daha da genelinde düşünce şiddettir. ama kendiliğinden şiddet ne edebiyat, ne sanat ne de düşüncedir. çünkü üretken değildir; sadece tahripkardır.

medya, cinsel arzuları ve pratikleri çok uzun yıllar baskılanmış bir toplumun bilinçaltını tahrik etmek için her fırsattan yararlanmaktadır. özel yaşamlarımızı, yatak odalarımızı ve beynimizi izlemek istemektedir.

la boetie, iktidara güvenmediğini, her iktidarın önünde sonunda baskıcı bir kimlik kazanacağı inancını taşıdığını söyler.

çünkü eleştirilemeyen bir söylem, sonunda söylene, ideolojiye dönüşür.

john wayne, 1968 yılında yaptığı yeşil bereliler adlı filmde vietnam politikasını desteklemiş, bu emperyalist saldırıyı onayladığını belirtmişti.

coppola'nın apocalypse now (kıyamet) filmi, vietnamlıların savaşını amacından saptırıyor, onu bir vahşete dönüştürüyor. bu arada katolik bir şair olan t.s. elliot'ın kof adamlar (hollow men) şiirinden yapılan alıntılarla felsefi bir yapıt olduğu izlenimini yaratmaya da yöneliyordu.

amerikan yeni sağının bir başka starı stallone gişe rekorları kıran ilk kan filminde vietnam kahramanlarına sahip çıkarak onları ululuyordu. rocky 4'te spor alanından hızla politik düzeye sıçradı ve iki boksör arasında geçmesi gereken sportif olayı hep şoven bir tutumla sovyetler birliği/amerika karşıtlığı haline getirdi. bir diğer filminde politik savaşçılığını daha da açığa vurdu: afganlı mücahitleri sovyetlere karşı örgütleyerek.

mussolini ve hitler gibi diktatörler de halkın desteğini büyük ölçüde sağlamışlardı.

17.8.08

cesaretini yitirmek üzere olanlar için türkü

bertolt brecht


kanunları var onların, kararnameleri var
kaleleri var nazilerin ve zindanları
(sosyal dernekleri falan haydi bir yana)
yargıçları var ve de gardiyanları
bol ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
ne sanırlar, bizi avuçlarının içine mi alacaklar

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

gazeteleri var onların, kitapları var
hiç konuşturmamak isterler bizi
(politikacıları falan haydi bir yana)
papazları var ve de profesörleri
bol ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
gerçeklerden bu kadar çok mu korkarlar

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

topları var onların, tankları var
makineli tüfekleri var ve el bombaları
(ss kıtaları falan haydi bir yana)
gestapoları var ve de askerleri
az ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
düşmanları bu kadar da mı güçlü onların

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

bir şey mi olacak sanırlar güvenmekle bunlara
düşenler bu payandaya sarılır oldum olası
gelecek bir gün ama, belki de yarın
görecekler bir işe yaramadığını bunların
bağıracaklar o zaman avaz avaz: durun! durun
artık ne top korur onları o gün, ne para

16.8.08

solaris

stanislaw lem

bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabii; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.

insanın dışsallaştırmaya cüret edemediği; ama bir sapkınlık, bir çılgınlık anında zihnin kazara ürettiği şeyler, kazara ürettiği durumlar vardır. ve bir sonraki sahnede işte o düşünce ete kemiğe bürünür.

insan aklı ancak pek az şeyi aynı anda sindirebilme yetisindedir. ancak şuracıkta ve önümüzde olup biteni görebilir; ne ölçüde bütünleşmiş, ne ölçüde birbirini tamamlıyor olsa da bu süreçler silsilesine zihnimizde asla eşanlı yer veremeyiz. dolayısıyla algılama yetilerimiz de pek basit olgular karşısında bile sınırlıdır. tek insanın yazgısı anlamlı olabilir, birkaç yüz kişininki az da olsa yine anlamlı olabilir; ama binlerce, milyonlarca insanın öyküsü, sözcüğün geçerli hiçbir anlamıyla asla anlam taşımaz.

15.8.08

cumhuriyet

vedat türkali

dünya politikası gündeminin baş maddesini oluşturan ispanya iç savaşı, antifaşist bilinç vermeye çalışanların karşısına faşistleri, faşist eğilimlileri dikmişti bizde de. tutarlı antifaşist politik çizgi izleyen tek günlük gazete tan'dı. tüm ötekiler, sırası geldi mi tan'a dişlerini gösteriyorlardı ya, "tutarlı" faşist çizgide yürüyen tek büyük gazete de cumhuriyet'ti.

faşist ideolojinin ülkemizde mayalanmasında en etkin olmuş yayın kurumu cumhuriyet'tir. tek parti döneminde, sol da sağ da düşüncelerine, önerilerine kemalist iktidar partisinin altı okunu kendi anlayışlarına uygun biçimde yorumlayarak, etkinlik, yasallık kazandırma yarışındaydılar.

cumhuriyet, neredeyse "yarı resmi!" sayılacak biçimde iktidara yakın görülen gazeteydi. milliyetçi-devletçiliğin faşistçe yorumuna uygun ideolojik tutumuyla sivil-asker bürokratları, yarım aydın kalabalığını sürekli etki altında tuttu. savaş yıllarında, özellikle fransa yıkılıp almanlar, en kanlı biçimde balkanlar'a, sovyetler birliği'ne saldırdıklarında, nadir nadi'si, peyami safa'sı, abidin daver'i, hüsnü emir erkilet'i ile tam nazi almanya yanlısı yayın aygıtına dönüştü.

gazete sahibi yunus nadi'nin çok öncelerden, almanlardan parasal çıkar sağladığı konusunda öteden beri var olan söylentileri belgeleyen yeni bulgulardan da söz ediliyor bugün güven'de. bütün gençlik heyecanımızla içinde acılarım yaşadığımız o günler anlatılırken, faşist cumhuriyet'te çıkmış tarihli, imzalı yazılardan, belge niteliğinde örnekler de göstermemize karşın, cumhuriyet'in kalıtıyla övünen bugünkü kemalist "sosyalist", "devrimci" -hanedan dışı- şehzadesi bizi yalancılıkla suçluyormuş! ar damarı çatlamadan böyle bir suçlamaya nasıl kalkışabilir insan? ne diyeyim? allah layığını versin!

asıl sorun kanımca, yıllar öncesi olup bitmişlerin yadsınması değil, pembeli, karalı kâğıtlarla kaplanmış bugünkü kafalarının karanlığında aynı kara tepeden bakışlarının sinsice saklanmakta oluşudur.

ruhun ölümü

ernesto sabato


belki ruhumuz öldüğümüzde
bir karıncaya
bir ağaca
ya da bir bengal kaplanına girer
bedenimiz
çürürken solucanların arasında
yükselmek için daha sonra filizlere ve yapraklara
süzülürken toprağa belleğini yitirerek
akiğe ve yuyoya dönüşürken
ve hayvan yemine
ve herkese ait bir kana
ve iskelete
ve dışkıya
belki de daha ürkütücüdür kaderi
bir çocuğun bedeninde
ki, bir gün şiirler ve kitaplar yazar
arınır eski
savaşçı ya da katil günahlarından
(bilmeden)
kaygıların karanlığında
yeni korku ve dehşetleri yaşar
bir gazalın korkusu
iğrenç çirkinliği gelinciğin
bulanık durumu ceninin, tek gözlü devin, kertenkelenin
ünü, fahişenin, büyücünün
uzak yalnızlıkları
ve unutulmuş ihanetlerle korkaklıkları

öteki

dostoyevski

bazı insanlar vardır baylar, dümdüz yollarına giderler, sağa sola sapmayı sevmezler, yalnızca maskeli balolarda maske takarlar. bazı insanlar da vardır, insanın yaradılışının asıl amacının yalnızca döşemeleri çizmeleriyle daha iyi cilalamak olmadığını bilirler. öyle insanlar vardır, baylar, pantolonları üzerlerine güzel oturuyor diye mutlu olduklarını, yaşamlarının eksiksiz olduğunu söylemezler. nihayet, boşuna koşuşturup durmayı, onun bunun önünde yaltaklanmayı, en önemlisi de, hiç de istenmedikleri yerlere burunlarını sokmayı sevmeyen insanlar vardır.

elbette, bağışlamak ve uğranılan hakaretlerin üzerine sünger çekmek en büyük erdemdir. ama iyi de değildir.

bir lokma ekmek uğruna kötü niyet ile kıskançlığın insana asla bir yararı olmaz.

suçsuzluk suçsuz olduğu için güçlüdür.

14.8.08

andaval

reşat nuri güntekin

bir zamanlar kayseri'den niğde'ye üç arayatı ile gidilir ve yol gecelerinden biri andaval'da geçirilirmiş. andaval ahalisi hanedan kişilermiş; kasabalarına uğrayan yolcuları iyi karşılarlar ve onlara son derece ikram ederlermiş.

kayserililer, bu vaziyetten istifadeyi düşünmüşler. bu misafirperver memlekete uğradıkça yolda hastalandıklarını söyleyerek, yahut havanın fenalığını bahane ederek günlerce kendilerini besletmeye ve -ekmek elden, su gölden- bir nevi kür yapmaya başlamışlar.

derken bu hileyi niğdeliler de öğrenmişler. onlar da kayseri'ye giderken andaval'a uğramayı ve uzunca bir zaman oraya postu sermeyi adet etmişler. bir gün gelmiş ki zavallı andaval, anadolu ortasında bir büyük imarethaneye dönmüş. nihayet adamcağızlar bakmışlar ki olacak gibi değil. büyükada'da misafir akınından kaçan ev sahipleri gibi tası tarağı toplamışlar, civardaki dağlara kaçmışlar. eski asil ve mamur andaval da o gün bugün kuş uçmaz, kervan geçmez bir virane halini almış.

demek ki birçok insanlar gibi zavallı andaval ahalisi de sırf iyilik etmeyi sever asil ve yumuşak yüzlü insanlar oldukları için andavallı diye şöhret almışlar.

13.8.08

tohumlar tuz içinde

hasan hüseyin korkmazgil


güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

seviyorum yaprakta güneşin damar damar dolaşmasını
seviyorum ipekte yünde pamukta ketende insan sıcaklığını

"yar adını desem olmaz
düşer dillere dillere"

yoksullukta
elbette ki çabuk biter çocukluk
karabasan olur ekmek kavgası
doldurur uykuları
özlemler işkencedir
istekler tutsak kampı
o uçurtma
gözyaşıyla çekilir bulutlardan

hep suçluyu asıyorlar
suçu asmak yok gündemde
demek ki insan eksik
demek ki insan yarım
dönüp duruyor daha
maymunlarla aynı yerde

arkalanmak kolay bir iş devlete
devleti emekçiye saldırtmak kolay
kolaydır alçak başı süslemesi devlet kuşunun
kolaydır bu düzende
daha kolay olan şu ki
kuzgunlar döner leşe
böyle kapkaç böyle haram böyle insanlık dışı

how i met your mother

bir sihirbaz en iyi numarasının sırrını asla açıklamaz.

kızlar kutu süt gibidir. hepsinin bir seksilik son tarihi vardır. sıradan bir adam gelip dolabı açar, seni alır, koklar ve önemsemeyip bir yudum almaz demiyorum. ama ondan sonraki gidişat kötü.

hayatta, nelerin yıkılmasına dayanabileceğinize ve neleri, her ne olursa olsun muhafaza etmeniz gerektiğine karar vermeniz gereken bazı anlar vardır.

otobüste manyak bir insan göremiyorsanız o sizsiniz demektir.

gelecek insanı korkutur. ama sırf aşina olduğun için geçmişine geri dönemezsin. insanı cezbettiği doğru. ama hata yapmış olursun.

satrancın kilit noktası, mümkün olan tüm sonuçları görmeye çalışmaktır.

her iyi ilişkinin bir elde edeni bir de razı olanı vardır. biri kendi liginin dışında birini elde eder; diğeri de kendinden aşağı seviyedekine razı olur.

hayatta hiçbir şey hamlenizi yaparkenki o hoş, korku dolu heyecanla kıyaslanamaz. her şeyi kafanızda kurup gözünüzü kararttığınız o an kadar.

"görmek istediğiniz değişimin bir parçası olun." (gandhi)

arkadaşlarınız güzel bir haber verdiğinde onlar adına bir milisaniye süresince sevinirsiniz. sonra hemen kendinizi düşünmeye başlarsınız.

eski her zaman daha iyidir. yaşlanmak için sabırsızlanıyorum. esnek şeyler giyebilirsin. rujunu taşırmama gibi bir zorunluluğun olmaz. mağazadan bir şey çalıp kafan karışmış gibi yapabilirsin. her yerde uyuyabilirsin. araba kullanırken bile. harika bir şey. bitkin, yıpranmış ve kırış kırış olmak için sabırsızlanıyorum.

10.8.08

dörtlükler


hiçbir konuda boşboğazlığı benimseme
sorulmadan bir şey söyleme elaleme
çifte kulağa karşın tek ağız verilmiş
"iki dinle, bir söyle" denilmiş ademe

gizini öğrenen, yoluna düşen erler
özlerini dar görüşlülerden gizlerler
aklın almadığı şey kim tanrı'yı tanır
inanç sahibi olmuşsa "kafirdir" derler

mal mülk ne? sıkma canını elden kaçanla
karşılaştın mı sonsuza dek yaşayanla
iki soluk şu yaşam, bedende eğreti
eğreti geçinmeli, eğreti olanla

saygın olur başkasına saygılı olan
sayılmaz herkesin arkasından konuşan
çekiştirme hiç kimseyi, ister müslüman
ister yahudi olsun, ister hristiyan
(baba afdal kaşi)

günaha batsam da gönül affını umarız
nasıl olsa senin lütfun elimden tutar
"düşkünlük gününde el uzatırım" dedin
düştüğümden daha derin bir çukur mu var
(şeyh seyfüddin bahırzi)

şarabı içen, sakın sarhoşluk etmeye
şaraptan başka şeye el uzatmak niye
bilir misin niçin taparım ben şaraba
senin gibi, kendime tapmayayım diye
(kemal isfahani/enveri)

oruç tutayım, namaz kılayım sevapla
diye niyet etmiştim, sağlam bir hesapla
yele gitti tüm abdest, yellenince biraz
oruç bozuldu yarım yudumcuk şarapla
(ubeyd-i zakani)

9.8.08

devrimci

marcel cachin

yoksul toplumsal sınıflar içinde, kendi mesleklerine tutkun sanatçılar ve işçiler arasında, benimsedikleri ülkü uğruna her zaman için özveride bulunmaya hazır devrimci emekçiler arasında pek çok materyalist vardır. bu işçilerin arasına girenler, onların yürekliliğine, gücüne ve ilerleme yolundaki çabalarında, öğrenmek konusundaki derin isteklerinde görülen kişisel çıkarı hiçe sayma niteliğine hep saygı göstermişlerdir. tarihe örnek olan onlar değil midir? hitler'in işgal ettiği bütün avrupa ülkelerinde, gestapo cinayetlerine karşı ölünceye değin çarpışan insanlar anımsansın! bütün dünya halklarının kurtuluşunu sağlamak amacıyla yıllardır kurbanlar veren devrimci ulusların tanrısal fedakarlık anlayışı hatırlansın! ah, hayır! bütün bu insanlar ödevleri başında, namus ve şeref içinde yaşayıp öldüler ve dine ihtiyaç duymadılar. ahlakın doruğuna yükseldiler. büyük insanlık ülküsü uğruna, yarının gelişmesi uğruna ölmeyi bilen kişiler; kişisel çıkarlarıyla, cehennem korkusuyla ya da gökteki jandarmanın korkusuyla hareket eden insanlarla karşılaştırılamazlar.

devletin yanıtı

oya baydar

1970-1980 dönemi, türkiye'de toplumsal sınıfların, özellikle işçi ve emekçi kesimlerin hareketlendiği; aslında emekleme dönemini yaşayan, kitlelere inmemiş, deneyimsiz, bölük pörçük bir solun, hazır olmadığı iktidara -onların deyimiyle devrime- yürüdüğünü sandığı dönemdir. buna izin verilmeyeceği açıktı. soğuk savaş dönemi koşullarında, nato ülkelerinin hemen hemen tümünde devlet içinde oluşturulmuş, 1990'lardan sonra sancılı veya sancısız biçimde pasifize edilmiş, dağıtılmış gladio tipi gizli örgütlenme, bu dönemde türkiye'de gerçek işlevini buldu. devlet içindeki bu gizli nüvenin kendini saklamaya gerek duymadan ilk ortaya çıkışı 12 mart döneminde, "kontrgerilla" adı altında oldu. soldaki örgüt ve kişilerden, daha çok ordu bağlantılı ve sol darbe eğilimli olanlar tutuklanıp işkenceyle sorgulanırken, çoğu tanınmış yazar, aydın, subay olan bu kişilere, gözleri bağlı götürüldükleri yerde "burası genelkurmay'a bağlı kontrgerilla merkezi. buradan sağ çıkıp çıkmamanız bizim ve itiraf ederseniz tabii sizin elinizdedir." deniliyordu.

aslında yapılan bir hesap hatasıydı. 12 mart rejiminin bu kadar kısa süreceği, dünya ve türkiye koşullarının demokrasiye dönüşü umulandan öne alacağı hesaplanmamıştı. sonraları, varlığı dönemin tüm yetkilileri tarafından inkar edilse de, kontrgerilla gladio tipi örgütlenmeye verilen adlardan sadece bir tanesiydi.

1973 seçimleriyle demokrasiye geçildikten sonra, devletin bu yapısına dokunulamadı, dokunulmak da istenmedi. çünkü sol, giderek büyüyen bir tehlike olarak algılanıyordu. bu dönemin kısa bir panoraması; kanlı eylemler, terör, anarşi, ayaklanma provaları, sınıf savaşı veren sendikalar, gladio'nun tetikçi kadrolarını devşirdiği faşizan hareket, işçi hareketini denetimi altında tutar gibi görünen -ki bu sadece görünüşten ve devletin yanlış değerlendirmesinden ibaretti- yarı legal komünist partisi, sayıları kırkı aşan önemli önemsiz, irili ufaklı sosyalist parti ve gruplar, sadece ideolojik değil, aynı zamanda silahlı savaş vermeye çalışan, bir bölümü devlet içindeki gizli nüvenin kontrolündeki silahlı sol örgütlenmeler, derin bir istikrarsızlık ve güvensizlik ortamında çökmüş bir ekonomi ve şaşkın bir sermaye kesimi, iktidarsız iktidarlar, birbirini izleyen zayıf hükümetler olarak çizilebilir.

1976 yılında 1 mayıs, cumhuriyet tarihinde ilk kez yüz binlerce işçinin katılımıyla işçi bayramı olarak kutlandı. hazırlıklar devletçe biliniyor, izleniyordu; ama böyle bir kalabalık ve coşku beklenmiyordu. üstelik, işçi hareketine ve alana hakim olan siyasal gücün, 1920'lerden beri gizli çalışan, varlığıyla yokluğu belli olmayan, 1930'lardan beri dağıldığı ve türkiye dışına çıktığı sanılan, merkezi de kökü de dışarda olan türkiye komünist partisi olduğu istihbaratı vardı. işçi hareketi ilk kez gerçekten tehlikeli olma istidadı gösteriyordu ve ne pahasına olursa olsun bastırılması, geriletilmesi, pasifize edilmesi gerekmekteydi.

devletin cevabı bir yıl sonra, 1 mayıs 1977'de geldi. alanda toplanmış olanların üzerine, resmi söyleme göre "bilinmeyen", gerçekte kontrterör, kontrgerilla, gladio -adı önemli değil- bu misyona yıllardan beri hazırlanan odak tarafından açılan ateş altında otuzdan fazla insan öldü, yüzlercesi yaralandı. daha önce bu çapta bir kitle katliamı yaşamamış olan sol kesim açısından beklenmedik bir saldırıydı bu. hemen bir hafta sonra ana muhalefet partisi liderine seçim mitinginde suikast yapılacağı ihbarı, hem de dönemin başbakanından geldi.

işçi hareketi yükseldikçe ve sola kayma belirtileri gösterdikçe terör artıyor, kontrterör örgütü, daha doğrusu mekanizması giderek güçleniyor, hatta bağımsızlaşıyordu. devletin legal güçleri ve sorumluları da şaşkındı; ama müdahaleye güçleri ve niyetleri yoktu. 1970'lerin sonuna, 78'lere, 79'lara gelindiğinde, terör, anarşi ve kaos herkesin boyunu aşmış; özellikle demokrat aydınları, öncü işçileri, sendikaları hedef alan vahşi siyasal cinayetler, bir sağ-sol çatışması görünümü altında toplumu tümüyle destabilize etmişti.

8.8.08

menopoz ve kültür

tolga ersoy

gecekondu yaşamında, kadın üzerindeki dinsel ve geleneksel baskının şehir yaşamına bir tepki olarak daha da arttığı gözlemlenmektedir.

erkeklerin yaşam süresi kadınlardan daha kısadır ve bu nedenle yaşlı kadın sayısı erkeklerden daha fazladır.

menopozdan sonra kadınların %50’si kilo artışına eğilim gösterir.

din, adem'e elma sunarak onu ve tüm insanlığı günahkarlığa ittiği için, havva’nın ve tüm kadınların bir dizi ceza aldığını söyler. kadınlara verilen cezalar arasında, doğumu ağrılı yapmaları ve menstrüasyon da yer alır. burada ilginç olan, verilen cezaların doğrudan kadının üretkenliği ile ilgili olmasıdır. bu durum kadının, kendi üretkenliği üzerindeki egemenliğine yönelik bir erkek dayatmasının izleri olarak değerlendirilebilir.

kuşkusuz bu, akıllı bir tanrının verebileceği cezadan çok, ilkel toplulukların, mitsel gücü ancak görebildikleri dünyada aramalarının bir sonucudur ve paradoksal görülse bile çağdaş anlayışlarımıza göre daha gerçekçidir. bu algılayış farklılığından ötürü kitaplı dinler, bu kan’ı bir günahkarlık bağlamında ele almışlar ve bu dönemdeki kadına "kirli-mundar" gözüyle bakmışlardır.

birçok ilkel toplulukta adet gören kadının, topluluğun kutsal sayılan yerlerine giremediği, kutsal törenlere katılamadığına dair günümüze ulaşan bilgiler vardır.

zamanla birlikte hiyerarşinin erkekler dünyası lehine oluşması ve gelişmesiyle, üreme yetkinlikleri, onların toplayıcılıklarından miras kalan ev işlerindeki becerileri, hasta sağaltım yetenekleri, erkek dinlerin ideolojik bunaltısı altında sapkın değerlendirmelere yol açmış ve örneğin, orta çağ avrupasında birçok kadın bu rol değişimini ve statü farklılaşmasının bedelini "cadı" damgası yiyerek canlarıyla ödemişlerdir. 16. yüzyıla ait bir belgede bu dönemde cadılıkla suçlanan kadınların yaşlarının 41 ile 60 arasında değiştiği bilgisi yer alır.

anadolu’nun bazı yörelerinde "kazanılan bu statü kaybı" nedeniyle kadınlar, erkeklerle aynı kahvehanelerde oturma hakkını elde edebilmişlerdir. (aseksüel kimlik)

kuran’da, menopoza giren kadınların örtülerini bırakmalarında, diğer kadınlardakinin aksine günah olmayacağı bildirilmiştir ki, bu kadının cinsel kimliğinden bir sıyrılmanın işareti olarak da değerlendirilebilir.

yaşlı erkekler kadınlaşır, yaşlı kadınlar erkekleşir, yaşam korkusu ölüm korkusu olur.

üretkenliğinin sonlanmasıyla artık birer savaşçı doğurmaktan yoksun kalan ve varlığı ile de topluluğunun ekonomisine yük oluşturan yaşlı kadınların öldürüldüğü ilkel toplulukların varlığına da rastlanılmaktadır.

medya orta yaşlı kadını genellikle ruhsal açıdan dengesiz, çocukluğa geri dönme özlemi içinde ve tedavi gereksinimi olan bir kadın imajı ile sunar.

torunu olan bir kadının doğum yapması da çoğu kez kültürün ahlaki normları tarafından yadırganan bir durumdur.

ataerkil tarihimiz boyunca güç ve iktidarın simgesi haline gelen ereksiyonun azalması ya da yetersiz kalması ve bunun sonucunda ortaya çıkan cinsel istek ve eylemde azalma ve bu durumun toplumsal algılanışı andropoz ve kültür ilişkisini de önümüze getirmektedir. bu ilişkide önemli olan, üreme yeteneğinin değil, cinsel güç kavramının ön plana çıkmasıdır.

bu dönemin telafisini erkekler çoğu kez yaşamlarında yaptıkları küçük, büyük, hissedilebilir ya da sembolik değişimlerle sağlamaya çalışırlar. bu değişimler, örneğin, giyim tarzından, araba modeline dek ulaşabilir. gençleşme tutkusu ya da genç kaldığının kendine, çevresine ve topluma kanıtlanması düşüncesi bazen de toplum moral değerlerine ters düşen (örneğin çoğu kez oldukça genç olan yeni bir sevgili) davranışların ortaya çıkmasına yol açabilir. ancak bu sembolik dışavurumlar, menopozda olduğu ölçüde toplum tarafından yadırganmaz, karikatürize edilmez. toplumun andropoz ile menopoza genel bakışı arasındaki fark kültürel birikimlerin ve özellikle de ataerkil toplumsal yapılanmanın etkisinin çok açık bir şekilde görüleceği kadar belirgindir.

esirler

sabahattin ali

dünyada kuvvetlinin ve zayıfın, akıllının ve budalanın, faziletli olanın ve sefilin aynı derecede malik oldukları bir hak vardır: yaşamak hakkı! hiçbir meziyet, hiçbir kuvvet bu hakkı birisinden alıp diğerine verme hakkına sahip değildir.

lao-tse: hastalığını hastalık olarak bilen, hasta değildir.

güneş herkese aynı ışığı dağıttığı halde kuvveti ellerinde tutanlar bizim ondan kendileri kadar istifade etmemize hayret ediyorlar, buna müsaade etmek istemiyorlar. zannediyorlar ki, herhangi bir tesadüfün bugün kuvveti onlara vermiş olması bizim bu havayı daha az teneffüs etmemiz, bu güneşte daha az ısınmamız için bir sebeptir.

bir millete taze hayat vereceklerin ihtiyar olmamaları gerekir.

genç kızlar ilk aşklarında pek o kadar titiz değildirler; tesadüfün önlerine ilk çıkardığı adama çabucak minimini kalplerini verirler. seveceği insanları seçmek ve onlar üzerinde düşünmek, ancak, bu işlerde tecrübeli olduktan sonra başlar.

insanın etrafı kendisinden bir şey bekleyenler veya kendisine hiç sebepsiz fenalık etmek isteyenlerle doludur.

miguel de unamuno: önemli olan nokta, ne şekilde olursa olsun düşünmektir. düşünen adam fikirlere hakim olur, onlara hakim olmakla da alçaltıcı esaretlerden kurtulur.

sanat bütün detaylarıyla hayatı içermeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. hülasa sanat gaye değil, vasıtadır. gaye hayattır.

hiçbir şey ölümden daha korkunç değildir. bazı gece uyuyamazsın, içinden uykuyu alıp götüren büyük bir derdin vardır. yarın karşılaşacağını ve önünde ezileceğini bildiğin birçok müşkülat yakıcı bir güneşin ışığı gibi gözlerine vurur, seni uyutmaz. sen yorgun, bitkin, bir dakika kendini unutabilmek için çareler ararsın. kalbinin etrafında gürültü yaparak sana uykuyu haram eden bu düşünceleri bir an olsun kafandan çıkarmaya karar verir, yüze kadar sayar, yahut gözlerini sabit bir noktaya dikerek hiçbir şey düşünmezsin. yavaş yavaş tatlı bir dalgınlık vücuduna yayılmaya başlar, adeta her tarafının yumuşadığını duyarsın. fakat bu anda kafandan zorla çıkarıp attığın düşünceleri dışarda tutan eller de yumuşar. ve bir sandalın altındaki deliği kapayan tıkaç oradan alındığı zaman sular nasıl deli gibi içeri dolarsa, bu düşünceler de tekrar kafana hücum ederler. sen, kalbin şiddetle çarparak uyanırsın. aynı azap yeniden başlar. seni asıl harap eden, şimdi uyusan bile yarın akşam bu işkencenin gene tekrar edeceğini, hiç bitmeyeceğini bilmektir. o zaman gözlerinde bir uyku tüter. öyle bir uyku ki, ne çarpıntısı vardır, ne de yarını.. yorgun vücudun boylu boyunca yatıp dinlenecek ve hiçbir düşünce, hiçbir dert sana gelmeye yol bulamayacaktır. işte ölüm bu uykudur. geceleri gözlerini kapamayanların aradıkları uzun ve rüyasız uyku.