31.8.08

uzun lafın kısası

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

emerson: bir ulus ne zaman yurtseverlik çığlıkları atmaya başlar; hemen aklıma ellerinin temizliğini, ruhunun aklığını araştırmak gelir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizde tüm haklara sahiptir.

karl marx: insanların yaşayışını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine, bilinçlerini belirleyen toplumsal yaşama biçimleridir.

hakan günday: yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez.

mario vargas llosa: öğrendiğim bir şey varsa o da insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır.

alain de botton: erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir. 

nilüfer kuyaş: yaratıcılığımızı uyandıran herkes, içimizde çeşitli şekillerde yaşamaya devam eder. dünyadaki en önemli ölümsüzlük budur.

wilhelm reich: halkın cinsel mutluluğu genel toplumsal güvenliğin en iyi güvencesidir.

spinoza: devlet, insanın doğasına aykırı gelen biçimlerde hareket ediyorsa onu yıkmak o kadar da kötü bir şey değildir.

jose saramago: okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.

vladimir makanin: hepimiz toprakta olacağız. tabut ya da kutularda. ölüler susar. çürüme ve küldür payımıza düşen.

30.8.08

koşan zaman

ali püsküllüoğlu


önemsiz demeyin
hafiften esen bir yel bile
önemsiz değil. zaman yaklaşsa da
unutmam sizi; çünkü bir düşte
sonsuz bir anımsayıştır yaşamak
ah, elbet yaşamak! yaşamak
bunu derken o an suya iniyor bir suna
aşktır, çoğalıyor yeryüzünde
bir tay gibi koşuyor saatler
iyi kötü yaşanıyor yine de

29.8.08

bruegel

ülkü tamer


gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor
köpeklerin bakışlarında birer keman tadı
avcılar ve kuşlar avdan dönüyor
zaten her yanda hüzün görülür
uzakta çocuklar kayıyorsa
kızaklar tahtadan yapılmışsa
kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar
insan anlamışsa ansızın, başladığını
gökyüzünün, ayaklarının ucunda

kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
birer sirk emeklisine benzeyen avcıların
soluk alır, tüy verirler yorulunca
yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur
içinde tazılar yaban ördeklerini
çantalı okullular kar tanelerini avlar
norveç'in nüfusunu bilir de okullular
karın nüfusunu bilmezler nedense
zaten her zaman hüzün bulunur biraz
norveç'ten söz açan şiirlerde

gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor
ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı
gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor
sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
bir kayığın yelkeni geçseydi elime
unutmazdım, yelkenin bir köşesine
tabut başlı bir avcı yerleştirirdim
içime çektiğim hava değil, gökyüzüdür

27.8.08

tanrının krallığı

john fowles

tanrının krallığı bir gereklilik değildir. eğer bir şeyin olması gerekiyorsa, isa'nın orada yeri yoktur. bir fahişenin her zaman bir fahişe olarak kalması gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. erkeğin kadını her zaman idare etmesi gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. çocukların açlıktan ölmeleri gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. bütün insanların doğuştan itibaren ıstırap çekmeleri gerekir: isa'nın burada yeri yoktur. bu dünyanın ışıkları altında görülen hiçbir gereklilikte, isa'nın yeri yoktur. bu dünyanın günahlarından ötürü kapatıldığı mezardır bu, karanlıktır.

dizeler


derman arardım derdime
derdim bana derman imiş
bürhan sorardım aslıma
aslım bana bürhan imiş
(niyazi mısri)

seyyah oldum şu alemi gezerim
bir dost bulamadım gün akşam oldu
kendi efkarımca okur yazarım
bir dost bulamadım gün akşam oldu
(kul himmet)

adem'i balçıktan yoğurdun yaptın
yapıp da neylersin bundan sana ne
halk ettin insanı saldın cihana
salıp da neylersin bundan sana ne
(kaygusuz abdal)

ormanda büyüyen adam azgını
çarşıda pazarda insan beğenmez
medrese kaçkını softa bozgunu
selam vermek için derviş beğenmez
(kazak abdal)

dünya gamın bırak yürü
kalır dünyanın her varı
muhabbetten geri kalma
muhabbettir baki kalan
(aşık meluli)

belimizde kılıcımız kirmani
taşı deler mızrağımın temreni
hakkımızda devlet etmiş fermanı
ferman padişahın dağlar bizimdir
(dadaloğlu)

bir şah olsam hükmeylesem cihana
başta haksızlığı yıkar giderdim
okullar yapardım bütün insana
cehaleti kökten yakar giderdim
(kul ahmet)

insanlıktan yoktur bende bir nişan
zayıftır idrakim aklım perişan
akılsız akraba güldürür düşman
böyle adam yurtta kalsa ne fayda
(aşık şenlik)

benim bu gidişe aklım ermiyor
fukara halini kimse sormuyor
padişah sikkesi selam vermiyor
kefensiz kalacak ölümüz bizim
(aşık serdari)

seçmedik yarimiz ağyarımızdan
kimse vakıf değil esrarımızdan
(aşık mirati)

gülümdün sen canım benim
dokununca kanar tenim
feryat benim gurbet sensin
vaay
(öksüz dede)

bana olan cefa senden değildir
benim kendi bahtım kara sevdiğim
sana meyil vermek benden değildir
gönül düştü nedir çare sevdiğim
(aşık dertli)

bu gönlüm şehrini seyran ederken
dedi sırrım bana seyran içinde
aşka düştün niçin derman ararsın
aşıklar dert arar derman içinde
(eşrefoğlu rumi)

çoktan uğramadım dostun köyüne
o yar kahırlanıp küstü mü bilmem
gelip giden yoktur bir haber almam
benden umudunu kesti mi bilmem
(devrani)

26.8.08

tohumlar tuz içinde

hasan hüseyin korkmazgil


güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

seviyorum yaprakta güneşin damar damar dolaşmasını
seviyorum ipekte yünde pamukta ketende insan sıcaklığını

"yar adını desem olmaz
düşer dillere dillere"

yoksullukta
elbette ki çabuk biter çocukluk
karabasan olur ekmek kavgası
doldurur uykuları
özlemler işkencedir
istekler tutsak kampı
o uçurtma
gözyaşıyla çekilir bulutlardan

hep suçluyu asıyorlar
suçu asmak yok gündemde
demek ki insan eksik
demek ki insan yarım
dönüp duruyor daha
maymunlarla aynı yerde

arkalanmak kolay bir iş devlete
devleti emekçiye saldırtmak kolay
kolaydır alçak başı süslemesi devlet kuşunun
kolaydır bu düzende
daha kolay olan şu ki
kuzgunlar döner leşe
böyle kapkaç böyle haram böyle insanlık dışı

25.8.08

lacenaire

cemil meriç

ünlü katil (1803-1836). derbeder bir hayat. bir liseden öte­kine kovularak tamamlamış öğrenimini. aşı­rı bir edebiyat sevgisi. kalemiyle yaşamak istemiş, matbuattan yüz bulamamış. askere almışlar, kaçmış. yirmi beş yaşında ver elini paris! önce kumarla yaşamış, sonra kalpazanlıkla. sonra savaş açmış topluma. hırsızlık, hapishane. hürriyete kavuşunca yeniden hırsızlık. altaroş isimli bir gazeteci ile tanışmış, lacenaire zindanı boylayınca, herif lacenaire'in bassın diye verdiği bir şiiri kendi imzasıyla yayımlamaz mı? küplere binmiş lacenaire, şu şiiri yazmış:

ben bir hırsızım, namussuzum, 
düpedüz bir haytayım, doğru! 
ama meteliğim yoktu çalarken. 
aç köpek fırın deler demişler. 
ama siz beynimi çalıyorsunuz, 
ne kadar beyinsizmişsiniz meğer! 

sonra soygunlar. nihayet cinayet üstüne cinayet. kellesi [giyotinle] kesilmeden önce "hatıralar"ını kaleme almış.

cesaretini yitirmek üzere olanlar için türkü

bertolt brecht


kanunları var onların, kararnameleri var
kaleleri var nazilerin ve zindanları
(sosyal dernekleri falan haydi bir yana)
yargıçları var ve de gardiyanları
bol ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
ne sanırlar, bizi avuçlarının içine mi alacaklar

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

gazeteleri var onların, kitapları var
hiç konuşturmamak isterler bizi
(politikacıları falan haydi bir yana)
papazları var ve de profesörleri
bol ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
gerçeklerden bu kadar çok mu korkarlar

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

topları var onların, tankları var
makineli tüfekleri var ve el bombaları
(ss kıtaları falan haydi bir yana)
gestapoları var ve de askerleri
az ücretli ve her şeyi yapmaya hazırlar
bütün bunlar neden peki
düşmanları bu kadar da mı güçlü onların

görürler yakında, yok olmazdan önce
bunların hiçbiri bir işe yaramayacak
ama hiçbiri

bir şey mi olacak sanırlar güvenmekle bunlara
düşenler bu payandaya sarılır oldum olası
gelecek bir gün ama, belki de yarın
görecekler bir işe yaramadığını bunların
bağıracaklar o zaman avaz avaz: durun! durun
artık ne top korur onları o gün, ne para

24.8.08

türk sineması

kurtuluş kayalı

sinema, diğer altı sanatı içinde barındırır.

baskı dönemlerinin öncelikle ortadan kaldırdığı şey slogancı sanattır. bu anlamda baskı dönemleri sanatçı için yüksek estetik düzeye ve anlatım yalınlığına yol açarak belli ölçüde daha olumlu ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 12 mart sonrasında slogancı sanat ürünlerinin bollaşması bir rastlantı değildir.

yerli sinemaya yöneltilen eleştirilerden biri de filmlerin sonunun baştan belli olmasıdır.

sinemanın sürpriz sonlara ulaşması zorunluluğu yoktur.

sinema ne bir sanat eseri, ne bir kültür aracı, ne bir ekonomi metaı, ne bir sanayi ürünü, ne ticari meta ne de bir kitle haberleşme aracıdır. sinema bunların tümüdür.

gündelik olaylara sıkı sıkıya bağlı kalan bir perspektif çoğu zaman başarısızdır. (georg lukacs)

devlet insan içindir.

sinemada pencereden baktının tercümesi belki de bir çiçektir ya da bir kedi, bir iskemledir. sinemada şöyle bir uyarlama hatasına düşülüyor: pencereden baktı ifadesi pencereden bakan adam olarak görüntüye dönüşüyor. böyle olunca sinemasal bir tehlike söz konusu oluyor.

biz insanı çok rahat harcayabilen bir toplumuz.

batıcılık hiçbir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bir bireyci aydın ütopyasıdır.

kişiler maddi şartlarından soyutlanamaz.

hayatınızdan memnun değilseniz düzene karşı koymalısınız.

bizim sevgimizde tezahürat yoktur.

23.8.08

dünyanın güzelliği

toni morrison

hayatın bir yerinde dünyanın güzelliği yeter olur. onu fotoğraflamanız, resmini yapmanız, hatta anımsamanız bile gerekmez. yeter bu güzellik. artık kaydını tutmanız, birisiyle bu güzelliği paylaşmanız, bunu ona anlatmanız gerekmez. bu olduğu zaman -yani bu koyveriş- öyle yapmak elinizden geldiği için koyuverirsiniz. dünya her zaman yerinde duracaktır; siz uyurken de duracaktır, uyandığınızda da. bu yüzden uyuyabilirsiniz, uyanmanız için de bir nedeniniz vardır. solmuş bir ortanca da yeni çiçek açan bir ortanca kadar şaşırtıcı ve hoştur. karanlık bir gökyüzü, güneş kadar baştan çıkarıcıdır, çiçek açmayan, meyve vermeyen minyatür portakal ağaçları kusurlu sayılmaz; onlar öyledirler. seranın camları açılıp içerisi havalandırılabilir. kapının sürgüsü açık bırakılabilir, müslin bez de kaldırılabilir; çünkü işçi karıncalar da güzeldir, ne yaparlarsa yapsınlar, bu işin bir parçası olacaklardır.

çöl

bret easton ellis

eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisin geriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatımı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görünür olanla hesaplaşma biçimimdi. benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi hiç, insanlar iyi midir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha iyi mi olur ya da birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi; "ruh cömertliği" lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey.. insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi.

22.8.08

şehrin aynaları

elif şafak

luis de leon: hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.

şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi.

onlar işledikleri günahlardan ötürü ölmüyorlar, ilk günahtan ötürü ölüyorlar.

geçmişin ardından gözyaşı dökmek de manasızdı, adına dövüşmek de. ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralarsan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.

sigmund freud: .. ilkin yaşanıp da, sonradan unutulmuş olayları travmalar diye niteliyoruz.

oysa tek şaşıran o değildi. sular durulduğunda, karaya vuran miguel'in yüzünde, beatriz'inkinden daha derin bir şaşkınlık gizliydi. anlaşılan, genç kadın için ilk olabileceğini daha önce aklından bile geçirmemişti. gerçi bunu fark ettiğinde, geri adım atamamış, çark edememişti ama böylesini sevmezdi; tıpkı kıpırtısızlığı ve teslimiyetçiliği sevmediği gibi. bir çiçek bile ah ederdi hoyratça dokunulduğunda; bakireler gıkını çıkarmazdı. bir ceset bile aşka gelirdi sarıp sarmalandığında; bakireler kıpırdamazdı. ve bir kader bile sermest olurdu içine şarap akıtıldığında; bakireler kafayı bulmazdı. hem sıkıcı hem de tehlikeli bulurdu onları. sıkıcıydılar çünkü hep el üstünde tutulmak ister, devamlı kendilerini naza çekerlerdi. tehlikeliydiler çünkü emsalsiz bir ihsanda bulunduklarını zannedip, borçlu konumuna düşürdüklerinden verdiklerinin karşılığını beklerlerdi. bakirelerden ziyade, ihtişamının fazlasıyla farkında olan, nasıl haz alıp haz verebileceğini bilen, kendi kendisiyle sevişebilen kadınları severdi. aynada kendine tebessüm edip öpücük gönderen kadınları severdi. durduk yerde meme uçlarını emebilmek için iki büklüm olup taklalar ve şen şakrak kahkahalar atan şehvetperest kadınları severdi. miguel pereira'nın gözünde kadın dediğin hem topraktı -bereketli, gani gani- hem suydu -amansız, gürül gürül- hem ateşti -sıcacık, cayır cayır- hem havaydı -deliduman, püfür püfür-. velhasıl, karmakarışıktı kadın vücudu; başı sonu olmayan, merkezi bulunmayan gizemli bir labirentti. o labirentte, çıkışa ulaşmak ümidiyle değil, tamamen kaybolabilmek için seviştiği kadının kendisine rehber olmasını isterdi. tıpkı seneler evvel, o yağmurlu sonbahar sabahında onun yaptığı gibi.

oysa beatriz'in bunları anlayabileceğinden emin değildi. o kendinin farkında değildi ki, fark edilsin. vücuduna dokunmamıştı ki, bir başkasının dokunuşundan keyif alsın. miguel'e göre, onun senelerdir üstüne kilit vurup sakladığı hazine, aslında beş para etmez bir bakır parçasıydı. aslolan perdenin açılması değil, perdenin ötesinde nelerin yattığıydı. fakat ona bunları anlatamazdı. bu sebepten, daha fazla batmadan paçayı kurtarmanın yollarını aramış; acıklı acıklı, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuştu. beatriz ise, aşığının yüzündeki bu garip ifadeyi bir şükran nişanesi saymıştı.

jeanette winterson: her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. sapılmayan dönemeç, unutulan acı.

hepsi birden, tek kelime etmeden aynı şeye, aynı yere bakıp kaldılar: küçük kızın saçlarına. saçları beyaza kesmiş, bembeyaz olmuştu. adı yaşlı kaldı bundan sonra. kadınlar, yaşlı'yı uğurlarken, ona doğduğu topraklarda bet bereket görmeyenlerin tez elden gurbete gitmeleri gerektiğini söylediler.

halil cibran: bu adamın [isa] acısının bir ayine dönüştürülmesi ne gariptir!

ilk taşı atan, ilk çiçeği verendi.

ismim, benden başkalarına söz etmen için lazım. oysa benden söz edersen, bir daha çıkmam karşına.

kadın inci gibidir isabel. bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. kendi bile.

cemil meriç: ummanların ötesinde bir altın şehir yok.

halil cibran: sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.

her isim bir başlangıç demekti; her başlangıç, ayrı bir yol hikayeler haritasında. başka tercihi olmadığı için değil, olduğu halde yaşamaktı yakışan insana.

mezarlıkları severdi. onlara "matem kusan gümüş mesken" ismini vermişti.

ah çocuğum! bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.

korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. bil ki çember senin içindedir. demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. çemberi hatırla. korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek. sebebi felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek.

cemil meriç: bana hakikati değil, kendini ver. kendini, yani rüyanı.

yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. bunlardan ilki kıskançlık (yılan), ikincisi öfke (horoz), üçüncüsü şehvet (keçi), dördüncüsü açgözlülük (karakurbağası), beşincisi tembellik (katır), altıncısı gurur (tavuskuşu), yedinci ve son günah ise oburluktu (domuz).

fernando de rojas: bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.

kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek
delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek

her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatrı sahnesiydi, hayatın göbeğinde kurulmuş.

loştu kilise ve sanki boştu
bir sesten, bir notadan ibaretti koro ve adeta yoktu
tıpkı bir yel gibi taşıyordu müzik
incir ağaçlarının kokusunu
kanın mahremiyeti de incir gibi kokuyordu

an kopukluktu, zaman süreklilik. zaman nizamdı, an düzensizlik. akıl zamanın ellerinde yeşerirdi, sezgiyse anın. şeytan anın efendisiydi, tanrıysa zamanın.

ateşin içinde bir nem, bir atımlık barut, kül kahraman
zamanın içinde dem, bir sıkımlık canı, efendisi şeytan

bilge karasu: yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var.

spinoza: hür bir insanda, öyle ise, tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metinliğinin kanıtlarıdır.

cemil meriç: arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır.

şu.. şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi. işte bu.. bu benim kanımı donduruyor. insan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha evvel gördüklerine bakar gibi değil. her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen bir şeyler var orada. çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte her şeye, hayretle.

gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez" demiş, "dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "peki" demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. hayret! kapı zaten açıkmış.

güneş için başka, deniz için başkaydı zaman
peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?

hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.

fakat sevgili ustam, bence mutsuzlardan değil, hala mutlu kalanlardan şüphe duymak gerekir.

tom robbins: kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak.

otların düşmanı yoktur, böceklerin de. yaşayıp giderler çünkü. bir de bana bak. ota benziyor muyum hiç ya da böceğe?

öfkeyi seviyorum, öfke de beni. öfkesi olmayanın aklından şüphe ederim zaten, ruhundan da.

halil cibran: kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan niceleri var.

lucien febvre: akdeniz, yollardır.

batık gemilerle doludur akdeniz
oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular

dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkabilir. firar ederken kök salar kimileri, kök salarken firar edenler de olabilir. her merhalenin bir arpa boyu yol olması, telaşı olup da huzuru olmayanlara pek ağır gelebilir. öfkeli ruhlar nedense hep aynı tohumla rahme düşüp, hep aynı rüzgarla dehre gelir. bir bedçehre, başka bir bedçehrenin daha ilk bakışta okur şeceresini. o kadar azdırlar ki, kaybetmek istemezler birbirlerini. sevişirler, sevişmek iyi gelir bazen.taammüden öldürmek için hafızalarını, darı dünyadaki en münasip cinayet mekanını bulabilmek ümidiyle yollara düşerler. hep doğuyu gösterir pusulaları, gerçi dünya yuvarlaktır. sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. varsa vardır, o kadar.

işte o zaman hançer dedi ki, bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. velhasıl, karıncayı bile incitmeyen, bir cana kastedebilir. fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek..

21.8.08

aşk

platon

bir insan öteki yarısıyla, kendi hakiki yarısıyla karşılaştığı zaman aşktan, dostluktan ve samimiyetten doğan şaşkınlıkla kendinden geçer. bu ikili bundan böyle birbirlerinden bir an bile ayrı kalmaya dayanamaz. hayatları boyunca beraber yaşar; lakin birbirlerinden ne beklediklerini açıklayamazlar.

birbirleriyle olmaktan bu denli zevk alan iki insanın beraberliklerinin sadece cinsel arzu olabileceğini kimse düşünemez. ruhun muradının bambaşka bir şey olduğu aşikar olsa da, bu kolay kolay açıklanamadığındandır ki, muğlak ve esrarengiz bir önsezi olarak kalır.

20.8.08

bulantı

jean-paul sartre

insanlık bulantıdır.

benim dostlarım bütün insanlardır.

günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. insan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar.

varoluşmak için onların da birlikte bulunmaları gerekiyor.

insan yalnız yaşayınca bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor: dostlarla birlikte inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. olaylar da öyle. insan onlara da aldırmaz oluyor. bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. duyduğunuzu anlatın deseler kötü tanıklık edersiniz.

ama ben insanların yanı başında, tehlikeyle karşılaşınca onların arasına sığınmaya iyice kararlı olarak yaşıyordum.

bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar! bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir.

çok korkardık ondan, çünkü yalnız olduğunu sezerdik.

yedi dereden su getirip yalan söylememize bayılıyorum doğrusu.

britania otelinden çıkarken, yerde sürüklenen bir kağıdı almak istedim ama beceremedim. hepsi bu kadar; bir olay bile sayılmaz. ama doğrusunu söylemek gerekirse, bu olay ta içime işledi. artık hür olmadığımı düşündüm.

benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. çünkü canlı değillerdir. aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koruz. onlar sadece yararlıdırlar. oysa, bana dokunuyorlar. çekilmez bir durum bu. onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. sanki hepsi birer canlı.

saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya da çok erken.

insanın içine kapanması için bundan elverişli gün olmaz. güneşin merhametsiz bir yargı gibi yaratıkların üzerine saçtığı bu soğuk aydınlıklar, gözlerimden içime akıyor; yoksullaştırıcı bir ışıkla aydınlanıyorum. kendi kendimden tiksinmenin doruğuna erişmem için on beş dakika yeter; eminim.

karanlık bastırınca, nesneler de ben de tenlerimizden sıyrılacağız.

adhemar de rollebon konuşurken tasvir yapmazdı. sesini yükseltip alçaltmaktan, el kol hareketi yapmaktan da kaçınırdı. gözlerini yarı kapalı tutardı. kirpiklerinin arasından gri gözbebeklerinin kenarı zar zor görülürdü.

1787'de moulins yakınlarında bir handa, filozofların etkisinde yetişmiş ve diderot ile arkadaşlığı olan bir ihtiyar ölmek üzereydi. civardaki papazlar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı ama çabaları boşa gitmişti. ihtiyar, dinin son gereklerinin yerine getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu çünkü heptanrıcıydı. hiçbir şeye inanmayan m de rollebon da o civardaydı. ihtiyarı iki saat içinde hıristiyan dinine döndüreceğini söyleyerek moulin papazıyla bahse girişti. papaz, bahsi kabul etti ve kaybetti. rollebon, sabahın üçünde işe girişti, ihtiyar beşte günah çıkarttı ve yedide öldü. papaz, "tartışma sanatında ne kadar güçlüymüşsünüz! bizi bile geçtiniz" dedi. rollebon: "onunla tartışmadım, cehennemden söz açıp içine korku saldım." diye cevap verdi.

yüzüm çirkin galiba. çünkü böyle olduğunu söylediler. bana dokunan bu değil. yüzüme böyle nitelikler verilebilmesine şaşıyorum aslında. bir toprak parçasına ya da bir kayaya güzel ya da çirkin demek gibi bir şey bu.

uzun zaman aynaya bakarsan, orada bir maymun görürsün.

yüzlerini yargılarken başkaları da benim kadar güçlük çekiyorlar mı acaba?

insanın kendi yüzünü anlayabilmesi belki de elinden gelmiyor. belki de tek başıma yaşadığım için böyle oluyor. topluluk içinde yaşayanlar kendilerini arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa, aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. benim arkadaşım yok. tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? buna, insansız, evet insansız tabiat denebilir.

çalışmak gelmiyor içimden. geceyi beklemekten başka yapacak şeyim yok.

bugüne kadar kahveler tek sığınağımdı. insanla dolup taştıkları, aydınlık oldukları için.

ama zaman çok geniş, tüketilemiyor. zamanın içine sokulan her şey yumuşuyor, uzuyor.

nakaratın dik kayalıkların denize uzanışı gibi ansızın ortaya çıkışı..

canlanmaya, mutluluk duymaya başlıyorum. şaşılacak bir şey değil bu. bulantının küçük bir mutluluğu. yavşak bira birikintisinin, bizim çağımızın (mavi askılar, çökük banketler çağının) dibinde uzayan mutluluk. bu mutluluk, yağ lekesi gibi genişleyen kocaman, yumuşak anlardan kurulmuştur. doğar doğmaz eskiyiverir. onu yirmi yıldır tanıdığımı sanıyorum.

bu sağlamlığın bu kadar dayanıksız olması heyecanlandırıyor insanı.

some of these days
you'll miss me honey

bulantı ortadan kayboldu. kadın sessizlik içinde şarkıya başlayınca, gövdemin katılaştığını, bulantının ortadan kaybolduğunu duydum. birden oldu bu. böyle kaskatı ve pırıl pırıl kesilmek kolay dayanılır şey değil. o ara, müziğin süresi bir hortum gibi genişliyor, şişiyordu.

az kalsın aynaların tuzağına düşüyordum. kurtardım kendimi ama bu sefer pencereye yakalandım.

bu zamanın ta kendisi, hem de çırılçıplak zaman. ağır ağır varoluyor, bekletiyor insanı. ama ortaya çıktığı zaman canınızı sıkıyor çünkü çoktan beri orada bulunduğunu anlıyorsunuz.

pencereden çekip alıyorum kendimi, sallana sallana odanın öte yanına gidiyorum, aynaya yakalandım, bakıyorum, tiksinmek geliyor içimden. işte sona ermeyen bir süre daha. aynadaki görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.

gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın yalnız vücudum ve ondan kabarcıklar gibi yükselen sudan düşüncelerle sınırlı oluşunu bugünkü kadar kuvvetle hissetmemiştim hiç. hatıralarımı şimdiden türetiyorum. şimdinin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum.

her çeşit serüveni tatmak isterdim. yanlış trene binmek. bilmedik bir şehirde inmek. cüzdanını kaybetmek, yanlışlıkla tevkif edilip geceyi içerde geçirmek. bence serüven, ille de olağanüstü olması gerekmeyen ama olağanın dışına çıkan bir olay diye tanımlanabilir.

galiba yalan söylüyorum, galiba bütün hayatım boyunca bir tek serüven bile yaşamadım; ya da serüven kelimesinin ne gibi bir anlamı olduğunu bile bilmiyorum.

başımdan tek serüven geçmedi. hikayeler, olaylar, kazalar ne isterseniz var bende. ama serüven yok. bu kelimelerle ilgili bir soru değil, şimdi anlıyorum. farkında olmadan, kendisine her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. aşk değildi bu, tanrı da değildi, ün kazanmak, zengin olmak da değildi. bu.. kısacası, belli zamanlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanacağını ummuştum. olağanüstü durumlar söz konusu değildi. bütün istediğim biraz şaşmazlıktı. hayatımın göz alıcı hiçbir yanı yoktu; ama ara sıra, örneğin kahvelerde müzik çalındığı zaman, geçmişe yönelip, bir zamanlar londra'da, meknes'te, tokyo'da tatlı anlar geçirmiştim, benim de başımdan serüvenler geçmişti diyordum. bu, elimden alındı bugün. ortada hiçbir neden yokken, birden, on yıldır kendime yalan söyleyip durduğumu anladım. serüvenler kitaplardadır. kitaplarda anlatılanların hepsi hayatta gerçekleşebilir tabi; ama aynı biçimde değil. oysa, benim için o gerçekleşme biçimi önemliydi.

önce, başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyordu.

öyle mi? istediğin bu muydu? ama sen onu hiç elde etmedin ki. kendini kelimelerle aldattığını, seyahatlerinin hiçliğini, kızlarla oynaşmayı, heriflerle dalaşmayı, cıncık boncuğu serüven diye adlandırdığını hatırlasana! istediğini hiçbir zaman da elde edemeyeceksin. başka birisi de elde edemeyecek.

en bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmanız gerekir ve yeter.

ama, ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.

yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, yalnız. başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur, sonu gelmez, yeknesak bir ekleniştir bu.

yapayalnızım ama bir şehre yürüyen ordu gibiyim.

içim boğuntuyla dolu, en önemsiz hareketim bile bağımlıyor beni.

yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. yoksa, hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?

şu serüven duygusunun olaylardan gelmediği belli, kanıtlandı bu. serüven duygusu anların art artda geliş biçimine bağlı.

yanlış hatırlamıyorsam, buna zamanın geri çevrilmezliği diyorlar. öyleyse, serüven duygusu, zamanın geri çevrilmezliğinden başka şey olmamalı. peki, öyleyse bu duyguyu niçin her zaman yaşamıyoruz. yoksa, zamanın geri çevrilmez olmadığı anlar mı var?

her şeye sıkı sıkıya bağlanır; ama kolayca kurtulmayı bilirdi.

zarfların üstünde adımı okumak çok hoşuma gider.

gülümsüyordu. önce gözlerini, sonra incecik gövdesini unuttum. gülüşünü elimden geldiği kadar uzun zaman tuttum aklımda. üç yıl önce onu da kaybettim.

birbirimizi sevdiğimiz sürece, en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrıntılarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. bütün bunlar canlılıklarını yitirmemişler, bugün bile bize acı ya da sevinç vermişlerdi. tek bir hatıra bile yok. söndürülmez ve yakıcı bir aşk. geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak elden gelmiyor. üç yıl tek bir an gibi duruyor. anny'le bu yüzden ayrılmıştık.

geçmiş, mal sahibinin bir lüksüdür.

ben geçmişimi nerede saklayacağım? geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. onu koyacak bir evimiz olmalı. gövdemden başka şeyim yok. yapayalnız bir adam, yalnız gövdesiyle hatıraları durdurup saklayamaz. hatıralar üzerinden geçip gider onun. ama yakınmamalıyım. çünkü hür olmaktan başka şey istememiştim.

yapayalnız, toplumsal değeri olmayan birisinin karşısında yelkenleri suya indirmenin ne değeri var! bundan söz edilmeye değmez bile. hemen unutulur bu.

doktorlar, papazlar, yargıçlar, subaylar böyledir. insanı sanki kendileri yaratmış gibi tanırlar.

tecrübe satarak geçinenleri bilirim. hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. sabırsızlanıp evlenmişler, rastgele çocuk yapmışlar. öteki insanlarla, kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. ara sıra kargaşalığa kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır. çevrelerinde olup biten her şey, onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir. upuzun, kara biçimler, uzaklardan gelen olaylar yanlarından geçip gitmiş; onlara bakmak istedikleri an, her şey çoktan sona ermiştir. kırk yaşına gelince, o minicik inatçılıklarını ve birkaç atasözünü tecrübe diye adlandırmışlardır. para atılınca bir şeyler veren makinelere dönmüşlerdir. sol deliğe bir beşlik atınca, yaldızlı kağıda sarılı kıssalar, sağdakine bir beşlik atınca, dişlere yumuşak karamelalar gibi yapışan değerli öğütler alırsınız.

ben de böyle bir adam gibi davranıp ahbaplar edinebilir ve bitimsizliğin yüce bir yolcusu olduğumu söylemelerini sağlayabilirim.

içim boşalmış ve yatışmış bir halde, şu kullanılmamış gökyüzü altında, rastgele yürüyorum.

kendimi asmaya ne kadar isteğim varsa, onunla yemeğe gitmeyi de o kadar istiyorum.

bu nesneler, böylece, hiç olmazsa olasılığın sınırlarını belirliyorlar.

dünya, her gün aynı yüzle ortaya çıkıyorsa, bunun sebebi tembelliktir sanırım.

yönetmek, seçkinlerin bir hakkı değil temel ödevidir.

kendi geçmişimi elimde tutamamış olan ben, bir başkasının geçmişini kurtaracağımı nasıl umabilirim?

şimdinin  gerçek özü kendini açığa vuruyordu. şimdi varolandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. geçmiş varolan bir şey değildi. hem de hiç değildi. ne eşyada, hatta ne de düşüncede varoluşuyordu.

eşyanın, görünüşünü aşan bir varlığı yok. onların ardında hiçbir şey yok.

geçmiş diye bir şey yoktur.

dayanılmaz bir yoksunluk duygusu kapladı içimi.

kendimde değil, onda varoluşuyordum.

en önemlisi kıpırdamamak, kıpırdamamak, ah!

hürlüğe kavuşmuş, bağlarını koparmış varoluş üstüme taşıyor. varoluşmaktayım.

varoluşmaktayım. tatlı; öyle tatlı, öyle ağır bir şey ki bu! hem de hafif; sanki kendi kendine havalarda uçup duruyor. kıpraşıyor. her yanda eriyip kaybolan deyişler sanki. öyle tatlı, öyle tatlı ki! ağzımda köpüklü bir su var. yutuyorum, boğazımdan aşağı kayıyor, okşuyor beni. işte yeniden doğuyor, dilime değip geçen küçük beyazımsı bir su birikintisi (yerli yerinde) eksilmiyor ağzımdan. bu birikinti de benim. dil de, boğaz da benim.

düşünmek istemiyorum. düşünmek istemediğimi düşünüyorum. düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek. bitmek bilmeyecek mi bu?

düşündüğüm ile varoluşmaktayım. oysa düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. şu anda bile (korkunç bir şey) varoluşmaktaysam, bu varoluşmaktan ürküntü duymamdan ötürüdür. özlediğim hiçlikten kendimi çekip alan benim. nefret ya da varoluşmak tiksintisi, kendimi varoluşturma, varoluşun içine oturtma biçimlerinden başka şey değil.

kalsam da, bir köşede sessizliğe gömülsem de kendimi unutamayacağım. burada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerine çökecek. varım ben.

düşünüyorum, öyleyse varım, varım çünkü düşünüyorum, peki niçin düşünüyorum? düşünmek istemiyorum artık, varolmak istemediğim düşündüğüm için varım, düşünüyorum. çünkü..

varoluş yumuşaktır, yuvarlanır ve gidip gelir.

varoluş düşen bir düşüştür, varoluş bir yetkinsizliktir.

varım, çünkü bu benim hakkımdır. varolmak hakkım var, öyleyse düşünmemek hakkım da var.

varoluştan kurtardım onu. (öldürerek)

on sekizinci yüzyılda doğru denilen şeylere bugün kimse inanmıyor. öyleyse, bu yüzyılın güzel dediği şeylerden hala tat almamız niçin isteniyor?

aşk ürkütülmemesi gereken şiirsel bir şey.

o değerli varoluşumuzu sürdürmek için yiyip içiyoruz. oysa, varolmaya devam etmemiz için hiçbir ama hiçbir neden yok.

anlam verilmek istenirse, hayatın bir anlamı vardır. önce hareket etmek, bir işe girişmek gerekiyor. daha sonra düşünüldüğü zaman, zarlar atılmış, insan bağımlanmış olur.

hayatımızın anlamını bu kadar uzaklarda aramak zorunda değiliz.

tanrıya inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafından yalanlanmış bulunmaktadır.

ama toplama kamplarında insanlara inanmayı öğrendim.

bir gün, tanımadığım  birinin cenaze törenine bile katıldım, diyor gülümseyerek. umutsuzluğa kapıldığım bir gün de pul koleksiyonumu ateşe attım. ama tutacağım yolu buldum.

.. öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki, canıma kıymayı bile düşünmüştüm. bu işten caymama neden, ölümümden kimsenin duygulanmayacağını, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir.

benim dostlarım, bütün insanlardır.

insanları oldukları gibi seven hümanist, olmaları gerektiği gibi seven hümanist..

ıssız bir adada olsanız yazar mıydınız? başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?

çünkü hümanizm, bütün insansal davranışları kendi malı haline getirir ve hepsini birbirine katıştırır. ona dosdoğru karşı gelirseniz, oyununa düşmüş olursunuz, çünkü hümanizm karşıtlıklarına dayanarak yaşar.

başkalarından tiksinen bir insanoğludur, öyleyse hümanistin de belli bir yere kadar başkalarından tiksinmesi gerekir. ama o, tiksinme ve nefretini dozunda kullanan bilimsel bir insansevmezdir. insanlardan, onları daha iyi sevebilmek için, önce nefret etmiştir.

insanın başkalarından, onları sevdiğinden daha fazla nefret edemeyeceğini düşünürüm.

çünkü aşk gerçek bir tanıyış değildir.

ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.

insanlar, insanları sevmek gerek. insanlar hayranlık duyulacak yaratıklardır. kusmak istiyorum.. ve birden, tamam işte: bulantı.

nesneler dokunulsunlar diye yapılmamışlardır ki! onlardan elden geldiğince kaçınarak, aralarından süzülmek daha iyi.

şimdi biliyorum. varım (dünya da var) ve dünyanın varolduğunu biliyorum. hepsi bu. benim için önemli değil. benim için hiçbir şeyin önemi olmaması çok acayip; korkuyorum bundan.

nesneler elinizde varoluşuveriyorlar.

şu peynir bıçağını autodidacte'ın gözüne sokabilirim. bir hareket yapmamın, gereksiz bir olayın ortaya çıkmasına önayak olmamın gerekliliği, yok mu işte o durduruyor beni.

kadının ağzı, bir tavuğun gerisini hatırlatıyor.

camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmeye ihtiyacım yok.

deniz de bir dua kitabıdır, tanrıdan söz eder.

gerçek deniz soğuk ve karadır.

nesnelerin, o adlandırılamayanların arasındayım. yapayalnız, kelimesiz, güçsüz, beni kuşatıyorlar; altımı, üstümü, ardımı dolduruyorlar. bir şey istedikleri yok, kendilerini kabul de ettirmiyorlar, şuradalar sadece.

dayanamıyordum. nesnelerin bunca yakın olmalarına dayanamıyordum.

boğuluyorum; varoluş her tarafımdan, gözlerimden, burnumdan, ağzımdan içeri dalıyor.

varoluş kendini saklar. varoluş şuradadır, çevremizdedir, bizdedir; bizdir, onsan söz açmadan iki kelime söyleyemeyiz ama ona dokunulmaz da. varoluş üzerine düşündüğümü sandığımda, hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.

varoluş nedir diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan, nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir derdim.

varoluş bir bükülmedir.

bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış varolandan başka bir şey değildik. burada bulunmamız için tek bir neden yoktu; hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her varolan, ötekilerin karşısında kendini fazlalık olarak hissediyordu. fazlalık.

ve ben, (yumuşak, güçsüz, müstehcen, sindirim yapıp duran, kara düşüncelerle salınan) ben de fazlalıktım.

şu gereksiz varoluşlardan hiç olmazsa birini ortadan kaldırmak için canıma kıymayı düşünür gibi oluyordum. ama ölümüm bile fazlalık olacaktı. zamanın bitmezliğince fazlalıktım ben.

insanların küçücük renkli dünyasında bir olay ancak bir başka gerçeğe göre saçmadır, yani kendisine eşlik eden durum ve şartlara göre saçmadır.

açıklamaların ve nedenlerin dünyası varoluşun dünyası değildir.

bütün bunların özü zorunsuzluktur. yani, varoluş zorunluluk değildir.

var olmak, şurada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir; ama hiçbir zaman çıkar sayamayız onları.

hiçbir zorunlu varlık, varoluşu açıklayamaz.

her şey salınmaya başlar. bulantı budur işte.

atkestanesinin köküydüm ben.

varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir. ya da hiçbir şey yoktur artık.

hareket dediğimiz şey de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz anlardan başka bir şey değil.

varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili tek bir hatırası bile yoktur. her yanda varoluş bitimsiz, fazladan, her yerde ve her zaman varoluş, ancak yine varoluşla sınırlanan varoluş!

peki ama, birbirlerine bu kadar benzediklerine göre, niçin bu kadar varolan var?

bu bolluk, yüce bir elaçıklığına benzemiyordu. tersine, kasvetli, acı çeken, kendi kendinden sıkılan br bolluktu bu.

ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. ama melodi varoluşan bir şey değildir. var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rastgele ölür.

varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.

hiçliği tasarlamak için, önceden şurada, dünyanın ortasında, gözler faltaşı gibi açılmış, canlı olarak bulunmak gerekiyordu.

nesneler, yarı yolda duraklayan, kendilerini ve düşünmek istediklerini unutan, öylece kalıveren, kendilerini aşan bir anlamcıkla, bir o yana, bir bu yana giden düşüncelerdi sanki.

ölümümden sonra yaşıyorum.

birisini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. enerji, kendini veriş, körlük ister. hatta başlangıçta, bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.

ben onun gibi umutsuz değilim; çünkü beklediğim fazla bir şey yok.

karanlık ve soğuk bir denizin yüzünde güneşin şöyle bir yansıyışını andırıyordu onlar.

bahçeler boyunca uzayan şu beyaz sokakta yalnızım. yalnız ve hür. ama bu hürlük ölüme benziyor biraz.

öldükten sonra yaşamaya devam edeceğim. yemek, uyumak, uyumak, yemek. ağır ağır, usul usul varolup gitmek; ağaçlar, bir su birikintisi, tramvaydaki kırmızı banket gibi.

boşlukta bütün nesneler aynı hızla düşer.

benim asıl korkum varoluştan.

önce korkuyu, yılgıyı duyacak, uykusuz geceler geçirecek, sonra bitip bitip tükenmeyen sürgün günleri, art arda sökün edecek.

kadın, ruhsal kargaşalık içine batıyor ve kendinden geçiyorsa, varlığında kendisini bana bağlayan bir şey kalmamış demektir. zevk duyuyorsa, ben onun için sanki hiç karşısına çıkmamış bir insandan farksızım, beni bir anda içinden çıkarıp attı demektir.

'ben' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. bende kalan bütün gerçeklik, varolduğunu hisseden varoluş sadece. yavaş yavaş, uzun uzun esniyorum. kimse, hiç kimse için! antoine roquentin ne ki? soyut bir şey o. bilincimde kendimle ilgili ufacık, renksiz bir hatıra sallanıyor. antoine roquentin. birden, 'ben' soluyor, soluyor işte söndü.

varoluşunun anlamı da şu: bilinç, fazlalık olmanın bilincidir.

autodidacte kendisini unutmayan yırtıcı bir şehirde dolaşıyor. onu düşünenler var: korsikalı şişman kadın, belki de şehirdeki herkes. henüz kaybolmuş değil o, ben dediği şeyi kaybedemez. işkenceyle kıvranan; iyice öldürmedikleri kanlı benliğini unutamaz.

hayır, bu yumuşak ve her yanı çevrili ruh ölümü düşünemez.

evet umut var, çok umut var
ama bizim için değil (kafka)

insanların ne olduklarını öğrenmek hoşa giden bir şey değil mi?

bir şey yapmak, bir parça varoluş daha yaratmak demektir; oysa şu durumda gerektiği kadar varoluş var.

aslında, kalemi elimden bırakamıyorum; bulantıya kapılacağım diye korkuyorum. yazarken onu geciktiriyorum gibime geliyor. bu yüzden aklıma geleni yazıyorum.

güzel sanatlarla acılarını avutan avanaklara ne buyrulur?

anny'le, boşa gitmiş hayatımla ilgili düşünceler. daha altta da, bulantı, bir şafak gibi çekingen duruyordu.

bir varolan bir başka varolanın varoluşunu haklı çıkaramaz.

bu kitabın çelik gibi sert ve güzel olması; insanlara, varoluşları yüzünden utanç duyurması gerek.