#burjuvazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#burjuvazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.07.2022

sosyalizm ve din

marcel cachin

çağımızda, egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaptırmamak amacıyla dinlerin yaşamasını kendileri için yararlı görüyorlar. iktidarda bulunan burjuvazi; kitleleri uyuşturmak, gerçeği görmelerini önlemek üzere dini bir araç olarak kullanıyor. onun gözünde din, ezilenlerin acıları için bir uyuşturucudur, bir teselli kaynağıdır. bu yüzden, halkın bir dini olması egemen sınıfça isteniyor; oldum olası tutucu ve yavaşlatıcı bir büyük kuvvet şeklinde kendini gösteren dinsel geleneklerin sürüp gitmesine çalışılıyor. ama dinler kapitalizm için sonsuz bir korunak ve destek olmayacaktır.

tanrı düşüncesi özneldir, yani insan tarafından yaratılmıştır. insanoğlu tanrı'ya kendi özelliklerini vermiş, onu kendi hayaline göre biçimlendirmiştir. dinler insan zihninin ürünleridir; insan bilincinin dışa vurmuş izdüşümleri, tasarımlarıdır. ilkel toplumlarda, doğa güçlerinin yendiği, ezdiği insan, bu güçleri tanrılaştırmıştır. zihninin bu ürünleri, ona dışarıda özel bir yaşam sürüyormuş gibi görünmüştür. daha sonra, sınıflara ayrılmış toplumlarda, sömürülen sınıf köleleşmesinin nedenlerini bilmediğinden, bu ürünlere anlaşılmaz bir güç yükleyerek tanrı'yı yaratmıştır. 

çökmekte olan kapitalizmin doğurduğu acılarla ezilmiş üzgün insanlık için sosyalizmden başka bir kurtuluş yolu yoktur. sosyalizm, yalnızca insan uygarlıklarındaki ilerlemelerin doğurduğu bir ihtiyaç değil, aynı zamanda modern bilimin aydınlattığı aklın da bir gereğidir. bir zorunluluktur.

7.10.2021

burjuvazi

walter benjamin

1860-90 arasının oymalarla kaplı dev büfeleri, palmiyelerin durduğu günyüzü görmez köşeleri, parmaklıklarının arkasında siper almış balkonları ve gaz lambalarındaki alevlerin oynaştığı uzun koridorlarıyla burjuva iç mekânları ancak bir ceset için uygun bir barınak olabilir.

burjuvazi eyleme karşı ne kadar duyarlıysa, skandala karşı da o kadar vurdumduymazdır.

burjuva partilerinin programı nedir ki? ağzına kadar teşbihlerle dolu kötü bir bahar şiiri. sosyalistin "çocuklarımızın ve torunlarımızın güzel geleceği"nden anladığı ise, herkesin "melek gibi" davrandığı, herkesin "zenginmiş gibi" herşeye sahip olduğu, "özgürmüş gibi" yaşadığı bir toplum. melekler, zenginlik, özgürlük, bunların izi bile yok. bunlar yalnızca birer imge.

3.12.2019

niteliksiz adam

ernst fischer

niteliksiz adam, görünüşte romanın içeriğiyle hiçbir ilintisi bulunmayan küçük bir olayla başlar. bir kamyon bir yayayı ezmiştir. bir bey ile bir hanım yaklaşırlar.

"hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: 'burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.' hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu; fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu."

bu görünüşte önemsiz olay, ortaya bir leitmotif çıkarır: insanlar ancak bir düzen içerisinde yaşayabilirler. iç düzen yitirilmiştir ama burjuva insanı kendisi için çoktan yabancılaşmış ve anlaşılmaz olmuş bir dış düzene sarılmaktadır. yeni gerçekliği algılamaksızın, özünü tekerlemenin oluşturduğu, salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. anlamını kavramadığı ama kendisine tanıdık gelen herhangi bir söylem, onu rahatlatabilmektedir. tedirginliğin sesi bastırılmaktadır ve burjuva insanı, sorumluluğundan kurtarılmıştır. iğrenç olan, artık onu ilgilendirmemektedir. iğrençlik, teknik bir soruna dönüşmüştür. bu sorun konusunda yetkili olanlar artık uzmanlardır, teknisyenler, politikacılar, bürokratlardır, herhangi biridir, sorumlu olmayan tek kişi, "burjuva bireyi"dir.

musil, yeni ve tedirgin edici bir gerçekliğin ayrıntılarını acımaksızın, burjuvaya tanıdık gelen bir söylemle açıklamaya kalkışmaksızın, şoka uğratırcasına betimlemekte kararlıdır. ayrıntıyı en uç noktaya kadar yoğunlaştırır; çünkü amaç burjuva insanını rahat ettirmek değildir. başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını tedirgin etmektir.

10.10.2019

çatışma

karl marx / friedrich engels

insanlığın günümüze kadar olan tarihi, sınıfların çatışmasının tarihidir. efendi ile köle, patriçi ile pleb, derebeyi ile serf, lonca ustası ile kalfa, kısacası ezenle ezilen sürekli bir çatışma içinde bulunurlar. bu, bütün toplumun değişmesi ya da çarpışanların silinmesiyle sonuçlanan, bazen açık bazen kapalı olarak yürütülen ve ardı arkası kesilmeyen bir çatışmadır. derebeylik toplumunun yıkıntıları üstünde yükselen modern burjuva toplumu da bu çatışmayı ortadan kaldırmadı. eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni baskı ve zulüm koşulları, yeni savaş biçimleri koymakla kaldı. bununla birlikte, çağımız yani burjuvazinin çağı, şu ayırıcı özelliği taşıyor: bütün toplum gitgide birbirine karşıt iki geniş kampa, doğrudan doğruya birbirine düşman iki büyük sınıfa ayrılıyor: burjuvazi ve proletarya.

5.02.2018

dinlerin kökeni

raoul vaneigem

tanrılar ve din adamları surların toz, duman, çamur ve kanından doğdular.

ilahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. evrenin yaratıcısı, insanın efendisi ya da kaderinin tek buyurucusu bir tanrı fikri, özgül anlamda insani gerçek güç olan yaratıcılığın çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.

toplayıcı uygarlıkların peşinden kâr ve iktidar arayışının egemenliğindeki bir uygarlık geldi. toprağın kârlılığına köle olmak göğün tiranlığının temeli oldu, din adamlarından ve krallardan oluşan it kopuk takımını doğurdu.

mitik manzaralar ne kadar çeşitli olsa da din, yok olmuş paleolitik toplumların belli belirsiz anısı ile yeryüzü varlığının ötesinde bulunan ve savaşçı kralların muzaffer ölümünün büyük kapısını açtığı, kölelerin sefil ölümünün ise küçük kapısını açtığı her yer ve hiçbir yer serabı arasında allak bullak edici bir kargaşayı besler.

dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ıstırabının, ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler.

insanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir, ekonomik mekanizmaların hoşnutlukla girmiş bir tevekkül halidir. semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir.

ekonominin hakimlerinin üstlendikleri göksel vekaletin sahibi olan tanrılar, metayı per saecula saeculorum (sonsuza dek) üretmeye mahkum olan bireyin ve toplumun bağrında açılan uçurumdan doğarlar.

sahiplenme hazzın yerine geçer, iktidar da var olma erkinin yerini alır. var olmanın hazzı yerini sahip olmanın kaygı verici açgözlülüğüne bırakır. fetih tanrısı savaşçılara, din adamlarına, efendilere ve kölelere ihtiyaç duyar; onun insan varlıklarına ihtiyacı yoktur.

20.01.2018

faşizm

nazım hikmet

faşizm, burjuvazi ile işçi kavgasında burjuvaziyi tutmaktır.

cemiyet içindeki sınıfları paralize ederek sermayedar diktatoryasını kuvvetlendirmektir.

işçi hareketlerine, teşekküllerine, siyası fırkalara, halkın serbest cemiyet kurmasına mani olmaktır.

parlamenter demokrasiyi kaldırmak; kelam, içtima, fikir hürriyetini boğmaktır.

mali sermayenin hakimiyetini temin etmektir.

emperyalizmi kuvvetlendirmek, müstemlekeler elde etmektir.

büyük devletler arasındaki karşıtlıkları çoğaltarak, bütün dünyayı harbe sürüklemektir.

7.01.2018

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.

23.06.2017

devrim yolunda

vedat türkali

"insanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır." (paul eluard)

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

bu aşağılık toplum öylesine yamru yumru ediyor ki insanları.. insan sevgisi çamura batmış. nasıl arınacak? öylesine pis ki her şey..

tefeci-bezirgan, finans-kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. bu gerçek. bizim sınıfa dayanma çabamızın teori planından pek öteye gidemeyişi de bu yüzden. burada iki yol çıkar karşımıza. ya sorunu böyle koyup işi pratiğe geçirmenin umudu, uğraşıyla güçleniriz ya da bir çöküntüye kaptırırız kendimizi. yapacağımız seçim kişiliğimizi belirler.

düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi. cinsel tutkularımızı abartıp duruyor. dergisi, radyosu, sineması.. şeytana dayanmak zor bu çağda! tanrı gençlerin yardımcısı olsun! poligam yaratıklarız aslında. monogamlık zorlama. inanç işi. kimileri aldırmıyor. kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.

ülkemizin dramı burada yatıyor bence. bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi; ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. batılı aydının geçmişinde, burjuvazinin, batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. bacon var, descartes var, montaigne, rabelais, diderot var o düşüncenin temelinde. bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans-kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. kırım harbi'nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. kapayıverirler. aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. kocaman bir karanlık. umutsuz..

hele devletçiliğimizden sonra.. batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. o özgürlük masalının batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. en sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. bu da onların dramı diyelim. bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. aydın için umut kırıcı hiç değilse. korku dağları bekler diyor. ne dağları? bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil.

bizde aydınlar böyledir; korkarlar, karşı düşüncede gibi görünürler. söz gelimi peyami safa bal gibi komünisttir, korkusundan tam karşıtı görünür. susarlar. çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın, ortak yanı tümünün: korkar. korku tek sığınağı özgür aydınımızın. doğruları anlamaya başlayan bir yürekli çıksa da dayanamaz uzun boylu; politikacı, sanatçı, yazar, nice ünlü kişi aramızdan kaçıp gitmiştir karşı yana. geçmişindeki bu olay da, ya örtbas edilen bir yüzkarası, ya da acı tatlı anımsanan bir gençlik günahıdır. uzaktan gizli gizli kaş göz eder bize kimisi de. tavşanın kaçışını gördüm, etinden iğrendim, diyor halk.

namık kemal'den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. burada biter bizim yiğitliğimiz. düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur.

biliyor musunuz? daha osmanlı'da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist, grev sözcükleri. aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. çıkmayagörsün böyle biri, ilk onlar saldırır: "vurun!.. koman!.. yaşatman!.. tiz boğun!.." tam osmanlı işi. dudak büker hiç değilse.. doğruluğuna inanmadıklarından mı? değil. yasaklanmış doğrulardır da onun için. korkularından. aşağılık kompleksi bir tür.

eskilerde canına kıyan materyalist beşir fuat'tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. nasıl tanımlıyoruz faşizmi: "finans-kapitalin en geri, en şoven ögelerinin açık terörist diktatörlüğü." sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. bazı açık, bazı örtülü biçimde. ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. alın size bir kısır döngü. aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. orada da yolunu kesen bir başka mutsuzluk var. çok eskilerden, tarihten gelen. on üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş türk aydını. işin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygumuzla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. 700 yıldır ayrıyız.

ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş türk halkı. türkmen hocasını, yunus emre'yi çıkarmış. en soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!.. bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

öyle bir balçık sıvanmış ki devrimci bile küçücük bir adımı çeyrek yüzyılda atıyor ancak. osmanlı saray kurmuş, arapçalı, farsçalı, ayrıcalıklı. ilkel toplumsal yaşantı ile islamlığı uyuşturan yığınlardan, asya'dan kopup gelen türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş osmanlı. dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun osmanlı aydını öylesine yabancılaşmış bu yığına ki, düşman bellemiş yüzyıllar boyu. sömürmüşler, kırmışlar bu yığını. sürekli başkaldırmış o da. ezmişler, ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. ayrı bir dünyada yürütmüş yaşantısını. küsmüş, kapalı.. yunus'un yolunu sürdürmüş. kaygusuz, pir sultan, adı sanı unutulmuş yüzlercesi.. ahilik. fütüvvet örgütlerini, babai ayaklanmalarını, alevi, sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. türk halkıdır. aydın nerede? osmanlı sarayında, yöresinde.

bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce, sanat, edebiyat, dil olarak yararlı ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık osmanlı aydınından? bugün baki, nefi, naili mi yakındır bize? yunus, pir sultan, karacaoğlan mı? hangisinde bütünleşiriz halkımızla? birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. en ateşli savunucuları bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. ölmüş.. halkla yaşamamış ki. hangisinden güç alırız? bir düzyazımız yoksa, osmanlı'dan yoktur. aşıkpaşazade, mercimek ahmet, osmanlı'nın başlarındadır ancak. sonra?.. çürümüşüz osmanlı'ya baktıkça. osmanlı'da sınıf yok ha?.. hele dirlik düzenini yıkan kesim düzeninde! söyleyenler inanıyor mu buna? kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik incelemeleri, sınıf olmasa, halka böylesine -duvar çekilir gibi- bir yabancılaşma olur mu?

bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı cumhuriyet'in ilk yıllarında. osmanlı'ya karşıydı ankara'ya yerleşmiş mustafa kemalciler. ulusçuluk adına söyledikleri buna benzer şeylerdi. peki onlar ne yaptılar? kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? daha da artırdılar. batı'ya, doğrusunu söyleyelim şunun, batı kapitalizminin geliştirdiği toplumlara özenen, o ekine, o ürüne, o yaşama bağlı, vurgun atatürkçü aydınımızla halk arasında osmanlı'dakinden daha büyük uçurum var şimdi. bir de iyice ortaya dökülen yaşantı biçimi, kadın-erkek ilişkilerindeki zıtlık, ahlak sorunu, din sorunu bindirdi.

devrimler yaptı atatürkçü aydınlarımız!.. bir tek devrim, temelde devrim, gerçek devrim yapabilseydi ya, halkla el ele verip. halkı ekonomik özgürlüğüne kavuşturacak devrim. değişmeyen tefeci-bezirgan, finans-kapital düzeninde çiğnenen, ezilen, sömürülen halkın, şapka giymeye, latin harfini kullanmaya, kızını okula göndermeye, karısını çarşafsız gezdirmeye zorlanması, bunları savunan aydınla halkı kanlı bıçaklı etmekten başka ne sonuç verdi? öyle bir tefeci-bezirgan, finans-kapital oyunu ki kötü şeyler diyemiyoruz bunlara işin kötüsü!..

demokratlar on yıldır bu oyunun ürününü devşiriyor. köksüz, temelsiz ülkede aydınlar; kendi kendilerine.. düzene başkaldıran ormana kaçar sıkıştı mı; saklanmak, güçlenmek için. orman halktır burada. kaçacak, sığınacak ormanı yok bizim aydının. tefeci-bezirgan, finans-kapital kılıcının gölgesinde yaşamak zorunda. abdülhamit devrindeki jurnalci aydınları düşünün. kimler satılmamış ki? biliyorsunuz, ittihatçılar beyazıt alanı'nda yaktılar jurnalleri. kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı besbelli.

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

3.05.2014

kentsoylu

elsa morante

anlatırlar ki insan, başlangıçta, cennetin saflığından, bilinç uğruna vazgeçmiş. bu seçim de tarihin deneyiminden, daha doğrusu devrim ile iktidar kuklası arasındaki, sonunda kukla kazanıncaya kadar süren, insanı en aşağı hayvanların bile daha arkasına iten mücadeleden geçmesini gerektiriyormuş. işte şimdi, bu sürece tanık oluyoruz! aslında, yaşayan tüm öteki canlı türleri, hiç olmazsa gerilemediler: ilk gün nerede idiyseler, orada kaldılar, cennette, doğa aleminde! bu arada sadece insanlık geriye gitmiştir! yalnızca tarihsel bilinç derecesinden değil, hayvansal doğasının derecesinden de geriye gitmiştir. biyolojiyi ve tarihi bir kez daha gözden geçirmek yeter. şimdiye kadar hiçbir zaman, hiçbir canlı türü, modern çağda insan toplumunun doğurduğu gibi, doğanın da gerisinde kalan bir canavar doğurmamıştır: kentsoyluluk!

hiç olmazsa, kentsoyluluk öncesi iktidarlar, togalarına bürünmüş, başlarına taç giymiş, tahtlara, mihraplara kurulmuş ya da ata binmiş halde ne denli yozlaşmış olurlarsa olsunlar, gene de belki evrensel bilincin diyelim, gecikmiş bir özlemini duyuyorlardı. bu utançtan -hiç olmazsa kısmen- kurtulmak için, insanlara yaptıklarının -hiç olmazsa kısmen- ceremesini ödemek ya da onlara bir kurtuluş umudu vermek için yaşamı sürdürecek, yararlı bir eser bırakıyorlardı. bir başka deyişle, kokuşmadan önce, parlak bir iz bırakıyorlardı işte. ama kentsoylu iktidar, geçtiği yerlerde, iğrenç bir salyalı izden, yara iltihabından öte bir şey bırakmaz. yapıştığı yerde her türlü canlı maddeyi -hatta her ölü maddeyi bile- çürüğe, kangrenli dokuya dönüştürür, cüzam gibi. bundan utanmaz da! gerçekten utanma da bilincin bir belirtisidir ve kentsoylular, insanın onuru olan bilinci kesip atmışlardır. kendilerini eksiksiz yaratıklar sanırlar; oysaki hepsi de sakattır. en büyük talihsizlikleri de bu inatçı, söz dinlemez bilgisizlikleridir.

doğa, tüm canlıların malıdır; özgür, açık doğmuştur ve onlar doğayı kendi ceplerine sokabilmek için sıkıştırdılar, ezdiler. başkalarının emeğini borsa senetlerine, dünyanın tarlalarını gelire ve insan yaşantısının tüm değerlerini; sanatı, aşkı, dostluğu alınıp cebe atılabilecek mallara dönüştürdüler. devletleri, başkalarının emeğinin ve bilincinin bedelini kendi pis işlerine yatıran faizci bankalarıdır: silah üretimiymiş, pislik üretimiymiş, baskınlarmış, savaşlarmış, adam öldürmeymiş, ırza saldırmaymış, işleri bunlar! ürün fabrikaları kendi çıkarlarının hizmetinde, lanet olası köle kamplarıdır. bütün değerleri sahtedir, sahtelikle yaşarlar. ve başkalarının sırtından geçinirler. ama başkalarının onlara karşı çıkması hala umut edilebilir mi? belki de onlar, geleceğin tarihinin tek malzemesi olarak kalacaklardır. tarihin bilgin hesapçılarının, hatta en iyilerinin bile ne yazık ki yanıldıkları, hesabı şaşırdıkları yer, o en önemli, tersyüz olma noktası, belki de burasıdır. kentsoyluluk hastalığına, bir sınıfın belirtisi olarak teşhis koydular; oysa kentsoylu hastalığı, tarihi yozlaştıran onmak bilmez yaranın en son, cerahatlenmiş kokuşmasıdır. bir veba salgınıdır. ve kentsoyluluk, toprak yakma taktiğini uygular. iktidarı bırakmadan önce tüm toprağı mahvedecek, evrensel bilinci tohumuna varıncaya dek yozlaştıracaktır. böylelikle mutluluk umudu ortadan kalkmıştır! her devrim, daha başından yitirilmiştir!

25.12.2011

burjuva ailesi

elsa morante

"ben burjuva bir ailede doğdum. babam mühendisti, bir inşaat şirketinde çalışırdı. maaş yüksek. normal zamanlarda oturduğumuz evden başka bir de sayfiyede köşkümüz vardı, kendi malımız, çiftliği bir yarıcı işletirdi -kirada birkaç dairemiz vardı, iyi gelir getiriyordu- tabii otomobil -bir lancia- ayrıca da bankada kim bilir ne hisse senetleri vardı."

böylece mali dökümünü yaptıktan sonra, çok yorulmuş gibi durdu. sonra yeniden sözü sürdürerek, işte orada, aile yuvasında, ta küçüklüğünden beri, kentsoylu hastalığının belirtilerini teşhise başladığını söyledi. bunlar onu giderek daha sarsıyor, isyan ettiriyordu, o derece ki zaman zaman, çocukken, ana babasını görmeye bile dayanamaz, tiksinti nöbetlerine kapılırdı, gene dişlerini gıcırdatarak ekledi: "haksız da değildim."

sonra öne doğru iki büklüm olunca, sesi bir mırıltı kadar hafifledi, masanın tahtasına önemsiz ve saçma sapan bir şeyler fısıldıyormuş gibi alçak sesle ailesini anlatmaya koyuldu. söz gelimi babasının bir sürü, çeşit çeşit saplantısı varmış; hatta çeşit çeşit sesleri varmış, patronlarla konuşurken başka, meslektaşlarla konuşurken başka, işçilerle konuşurken daha başka. babasıyla anası, hiçbir kötü niyetleri olmaksızın hizmetlerinde çalışan kişilere aşağı tabaka derlermiş; onlara karşı alışılmış nazik davranışlarında bile hep bir tür yukarıdan bakma varmış. esasında hep aşağılayıcı olan ve seyrek işledikleri hayırlara, verdikleri sadakalara iyilikseverlik derlermiş. her tür sosyete sahteciliğini de görev diye adlandırırlarmış: yemek çağrılarına karşılık vermek, can sıkıcı bir ziyaret yapmak, şu münasebetle şu ceketi giymek, belirli bir sergide görünmek veya tatsız bir törene katılmak gibi. konuşmalarının ve tartışmalarının konuları aşağı yukarı hep aynıymış. şehir veya aile dedikoduları, oğulların ileride varacakları mesleki başarıları konusunda beslenen umutlar, vazgeçilmez veya fırsat sayılacak satın almalar, mal edinmeler, harcamalar, yükselişler, düşüşler, vazgeçmeler.. ama tesadüfen beethoven'ın 9. senfonisi veya tristan ve isolde ya da sistine kilisesi gibi yüksek konulara değinecek olsalar hemen özel bir yücelmişlik pozu takınırlarmış; sanki böyle yüksek şeyler bile sınıf ayrıcalıklarıymış gibi. otomobilmiş, giysilermiş, ev eşyasıymış, onlara günlük kullanma eşyası değil de bir tür toplumsal düzenin göstergeleri gözüyle bakarlarmış.

ailesinin yaşantısında yapmacık ve kokuşmuş olmayan hiçbir şey yokmuş, hiç: ne davranışları ne sözcükleri ne düşünceleri. gündelik seçimlerinin tümü de en önemsizine varıncaya dek, üstün bir ahlakın kurallarıymışçasına, harfi harfine uyguladıkları, birtakım dar kafalı inançları temel alıyormuş: filanca davet edilmeliymiş; çünkü kontmuş; falanca kahveye girilmezmiş; çünkü aşağı sınıftanmış. ama ahlakın gerçek yasaları karşısındaki şaşkınlıkları, onları alay konusu edebilirmiş. babasına göre, şantiyede çalışanlardan biri, bir kangal bakır tele el koyacak olsa, hırsız demekti; ama biri çıkıp da babasına, o ünlü hisse senetlerinin, işçilerin ücretlerinden çalınmış olduğunu söylese herhalde güler geçer, inanmazdı. silahlı bir soyguncu, zorla evlerine girip zarar verse, adam öldürse, anasıyla babası pek yerinde olarak onu ipe çekilmeye layık aşağılık bir cani olarak göreceklerdi; gel gör ki faşist saldırganlar etiyopya topraklarında bu biçimde davrandıkları zaman, onlara yardıma kalkışılmıştı. kendilerinin rahat yaşadığı bir sistem, onları hiç kuşkulandırmıyordu. tembellikten, politikaya yanaşmıyorlardı; nasıl olsa hükümet, onları her tür sorumluluktan kurtarıyor değil miydi? kördüler, körlerce yargılanan ve başka körlerce güdülen körler; ama farkında değillerdi. kendilerini haklı sayıyorlardı, buna tam bir inançları vardı, bu inancı da kimse kalkıp yalanlamıyordu. babası herkes tarafından pek kibar bir kişi sayılırdı, anası lekesiz bir hanımefendi, kız kardeşi ise iyi yetişmiş bir kızdı. öyleydi de gerçekten, ana babanın yasasına uygun olarak yetiştirilmişti ve onları öylesine doğal biçimde taklit ediyordu ki, zaman olur, kalıtım genlerinin aktardığı ana babanın tıpatıp bir örneği gibi görünürdü gözüne. onların hak bilirlik inançları, kızda da -embriyon halinde bile olsa- yerleşmekteydi. söz gelimi, küçük bir çocuk olduğu halde, yarım yüzyıldır evde çalışan ve yaşı bakımından ninesinin anası olabilecek bir kadına hizmet ettirmek -hatta ayakkabılarını bağlatmak- ona pek olağan görünüyordu. vitrinde gördüğü kareli bir paltoyu aldırmak için -dolapta en azından iki yeni paltosu vardı- ana babasına diretmek ve neden olarak da karelinin moda olduğunu, bütün arkadaşlarının aldığını göstermek, ona hiç de mantıkdışı gelmiyordu. ama bu arkadaşlar arasında, paltosu bile olmayanlar; hatta kışın ayağına giyecek ayakkabısı bile bulunmayanlar varmış, burası önemli değildi: sanki onlar başka bir gezegenin insanlarıydı.

ilk çatışmalarından birini hiçbir zaman unutamamıştı. "10 yaşlarındaydım ya da on bir. babam beni otomobille okula götürürken, yolda, ansızın fren yapmak zorunda kalıyor, birisi kesmiş yolumuzu, meydan okur gibi değil; hatta özür dilercesine. anlaşılan, bir gün önce bir şantiyeden yol verilmiş bir işçiymiş, doğrudan doğruya babamın yüzünden -öyle anlaşılıyor-. nedenini hiç öğrenemedim. henüz yaşlı sayılmaz -40 yaşlarında- ama kaşlarında kırlar var; orta boylu, şişman değil; ama güçlü, öyle ki, daha uzun boylu duruyor. geniş bir yüzü var, sağlam yüz çizgileri, gene de bizim oralılar gibi, çocuksu kalmış. muşamba bir ceket ve bir bere giymiş, kireç lekeleri var, besbelli duvarcı. ağzından her sözüyle birlikte duman çıkıyor -demek ki bu olay kışın geçmiş-. orada öyle durmuş, elini kolunu sallayarak derdini anlatmaya uğraşıyor; hatta babamı yumuşatmak için gülümsemeye bile çabalıyor. ama babam onu konuşturmuyor bile, öfkeden kabarmış, haykırıyor: 'nasıl cüret edersin! tek kelime istemem! bas git işine! hadi! defol!' o anda adamın yüzünden bir titreme geçtiğini görür gibi oldum. bir yandan da içimden kanım küt küt atıyor, önüne geçemediğim şiddetli bir istek duyuyorum: şu adam babama yumruklarıyla, hatta bıçakla saldırsın. ama ne gezer, beriki yolun kıyısına çekiliyor; hatta elini beresine götürüp selam bile veriyor. bu arada babam ise, öfkeyle, onu ezmek pahasına gaza basmış. hala söyleniyor, 'gizlenecek delik aramalıydı! aşağılık herifler! serseri!' diyor. dikkat ediyorum, öfkesinden, çenesiyle yakası arasında kalan eti, kırmızımtırak, adi kıvrımlar yapıyor. oysa sokakta kalakalmış o adamda hiçbir adilik belirtisi görmemiştim. o zaman içime öylesine bir sıkıntı bastı ki lancia'da babamın yanında olmaktansa, darağacına giden idam hükümlüsünün arabasında olmaya razıydım. anladım ki, gerçekte biz, tüm bizim gibi burjuvalar dünyanın aşağılıklarıydık ve yolda kalakalan o adamla benzerleri de soyluları. gerçekte bu adamın yaşında olup kendi yaşıtına boyun eğerek emeğini bir şey karşılığında sunabilen bir kişi ancak soylu bir yaratık, krallara layık onur sahibi biri, her türlü alçaklıktan ve adilikten uzak biri olabilirdi; bunu anladım. hiç unutmam, yolun ondan sonraki bölümünde, şu tanrısal duvarcının öcünü babamdan almak için ağır sıklet halter şampiyonu olmaya karar vermiştim. gün boyu ne babamla ne annemle ne kardeşimle tek kelime konuşmadım, onlardan öylesine nefret ediyordum. öyle sanıyorum ki, oradan başladı işte. artık onları aynı gözle görmüyordum: hep bir mercekle bakıyor gibiydim onlara.. sabit.. şaşmaz.."

5.09.2010

burjuvazi

şerif mardin

biri burjuva sınıfından geldiği için yalnız burjuvaziyi destekleyen partiye oy verirse ve içtenlikle bu partinin herkese en çok faydayı sağlayacağına inanırsa bu tam bir yanlış bilinç örneğidir. marx'ın ifadesiyle: "ama küçük burjuvazinin sadece bencil sınıf çıkarlarını elde etmek için yola koyulduğu gibi dar bir görüşe varılmamalıdır. bu sınıf daha çok kendi kurtuluşunun özel koşullarının modern toplumun kurtarılabileceği koşullar olduğuna inanmaktadır.

gerçekten de, bir sistemi en iyi inceleyenler genellikle bu düzenin "kenarında" yer alan kimselerdir.

11.10.2009

küçükburjuva ve kapitalizm

john reader

"çeliğin, sadece taşı güçlendirmekten her kattaki duvar yükünü taşımaya doğru dönüşümü, roma döneminden beri mimari tarihinde katedilen en önemli aşamadır. mimari, taş ağırlığının zincirlerinden tek bir hamlede kurtulmuş ve inanılmayacak derecede esnekleşmiş; aniden yeni bir boyut kazanmıştır: yükseklik." (stern/gilmartin/mellins)

yaşanan hareketlilikle beraber, her yeni icadın doğurduğu yeni talepler ve bunların ilham verdiği icatlarla, her aşaması ekonomik gelişime hız kazandıran çeliğe dayalı sanayi ekonomisi, kısa zamanda kendi kendine yeter hale geldi. ve sanayi, artan faaliyetleri için finansman ararken, üretim imtiyazları fabrika zemininden yönetim kurulu odasına ve bankaya doğru kaydı. neyin ne kadar ve kimin için yapılacağına dair üretim kararları, öncelikli olarak finans piyasalarının gereklerine, yani kar ya da hisse senedine -tercihen ikisine de- göre hareket eden insanların onayını gerektiriyordu. finansçılar ekonomik ve toplumsal meselelerin yasama prosedürlerini takip eden ve lobi faaliyetlerine açık kamu fonlarını kontrol eden hükümetlere kulak mesafesindeki yerel ve ulusal şehirlerde toplanmayı benimsediler. bankalar ve sigorta şirketleri ile beraber, büyük sanayi şirketlerinin merkez ofisleri, medya ve pazarlama ajansları da geldi.

20. yüzyılın başı itibariyle bankacılık, muhasebe, idarecilik, hukuk, gazetecilik ve reklamcılıkta, insanlığın kentsel uzmanlaşma etkinliğinin yeni bir modeli kendini pekiştirmiş vaziyetteydi: beyaz yakalı kent büro çalışanı. makul bir refah seviyesine ve düzenli bir gelirin güvencesine sahip bu yeni vatandaşlar, şehir toplumlarındaki hem çok zenginlerden hem de çok fakirlerden sayıca fazlalardı. aslında bunlar tamamen yeni bir toplumsal sınıftı: yeni birtakım ihtiyaç ve arzuları ile bir orta sınıf. devamlı artan miktarlarda konaklama, gıda ve hizmet, giysi ve eğlence satın alıyorlardı; değer ve faydasından çok tarzı ve modası için alma eğilimindeydiler. orta sınıfın arzu ve ihtiyaçları o kadar çok ve o kadar gelgeç görünüyordu ki, onları ancak tamamen yeni bir sanayi tatmin edebilirdi: tüketici sanayisi.

tarihte ilk kez muazzam bir piyasa kitlesi, malları hizmet değerlerinden çok anlık cazibelerine göre alma eğilimindeydi. aynı zamanda gelişen kitle üretim imalat teknikleri, demode olma kavramını gereğince yücelterek, iknaya dayalı pazarlamayı bir gereklilik haline getirdi. giderek artan şekilde imalatçılar, insanların ihtiyaç duyduklarını bildikleri şeyleri değil, isteyebilecekleri şeyleri üretme çabası gösterdiler. böylece ürünler spekülatif şekilde üretilmeye başlandı ve talep yaratmak üzere reklamcılığa başvuruldu. ve sistem, yatırımlarının karşılığını alma beklentisi içindeki finans piyasalarının güdümünde olduğu için, tüketim sanayisinin sürekli büyümesi gerekiyordu. yeni taleplerin yaratılması ve karşılanması, yeni ufukların yakalanması gerekliydi: işte kapitalizm.

15.04.2008

burjuvazi

vladimir ilyiç lenin

burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu bürokrasi ve sürekli ordudur. marx ve engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. işçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir. bu nedenle işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unutarak, onu genel olarak kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.