witold gombrowicz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
witold gombrowicz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.04.2019

taammüden cinayet

witold gombrowicz

inanın dostlarım, eylemin fiziksel görünümü, gövdedeki belirtiler, odadaki dağınıklık, benzeri bütün izler, yalnızca ikinci dereceden ayrıntılardır, doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek bir cinayetin basit tamamlayıcılarıdır; birer adli tıp formalitesi, adalet önünde suçlunun bir nezaket gösterisidir, hepsi o kadar. cinayet tam anlamıyla ruhlarda gerçekleşir.

dış ayrıntılar? pöh. size bir tek örnek vereceğim: bir yeğen otuz yıldır karıştırdığı haltları keşfeden amcasının sırtına şu eski, uzun şapka iğnelerinden birini saplıyor. görüyorsunuz: böyle büyük bir psikolojik suç ve böylesine küçük fiziksel, ayırt edilmez bir iz, sırtta küçücük bir iğne deliği. söz konusu yeğen sonradan, dalgınlıkla amcasının sırtıyla, kuzeninin şapkasını karıştırmış olduğunu açıklamayı denemişti. kim bunu ciddiye alır ki? evet, evet, fiziksel düzeyde, cinayet bir hiçtir, önemi ruhlar düzeyindedir. organizmanın son derece dayanıksız olması, rastlantıyla veya şu yeğenin yaptığı gibi dalgınlıkla birini öldürmek olasıdır, nasıl olduğunu bilemeden birden dannn! bir ceset.

bir gün, balayının tam ortasında, tırnaklarının ucuna kadar kocasına âşık olan çok erdemli, sadık bir kadın, adamın ahududu tabağının üzerine beyaz bir şey sarktığını fark eder: solucan. kocanın dünyada en nefret ettiği şeyin de bu iğrenç kurtlar olduğunu bilmekte yarar var. uyaracağına, muzip bir gülümsemeyle izleyip, sonra "solucan yedin" der, "olamaz" diye haykırır adam ürpererek, "yedin, yedin" diye karşılık verip bir güzel betimler: işte şöyle, böyle, tombul, bembeyaz, falan. güler şakalaşırlar, koca kızmış gibi yapıp ellerini göğe kaldırır ve karısının kötülüğünden yakınır. olay unutulur. ama bir iki haftaya kalmadan kadın şaşkınlık içinde kocasının zayıfladığını, kuruduğunu, bütün yediklerini çıkardığını, kendinden tiksinmeye başladığını, zamanını kusmakla geçirdiğini gözlemler. gitgide tiksinmeye, korkunç hastalığa kapılmaya başlar. günlerden bir gün ağlamalar, inlemeler: adam birden ölmüş, kendi kendini kusmuştur. bir kafa bir gırtlak kalmıştır, gerisini kovaya boşaltmıştır. dul umutsuzluğa kapılır. ancak sıkı bir soru yağmuruna tutulunca itiraf eder: benliğinin en gizemli derinliklerinde, ahududu meselesinden önce kocasının patakladığı buldog köpeğine karşı doğal olmayan bir eğilim duymuştur.

veya bir aristokrat ailede, alaycı bir tonla "lütfen otursanıza" diye hiç durmadan tekrarlayarak annesini öldüren oğul vakasını alabiliriz. adaletin önünde sonuna kadar masumları oynamıştı. ah, cinayet öylesine kolaydır ki, bu kadar insanın doğal olarak ölmesine şaşmamak elde değil. özellikle yürek işe karışırsa: yürek, insanlar arasındaki şu gizemli bağ, sen ve ben arasındaki şu dolambaçlı yeraltı geçidi, şu emme basma tulumba, emmesini de basmasını da ne güzel bilir! ardından yalnızca büyük yas, cenaze yüzleri, acının onuru, ölü hazretleri, ha! ha! bütün bunlar ıstırap "saygı görsün" de kazayla, gizlice öldürülen yürek incelenmesin diye!

28.10.2017

nar çiçekleri

mehmed uzun

"kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?" (walter benjamin)

ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir; insan ve kültür sevgisini verebilir.

sürgün, hüzünlü, zor bir şeydir ama, bir yazar için de o kadar yaratıcıdır.

italo calvino: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.

bilinmezliğiyle bana heyecan veren her yeni kapı, bildiğim ve nasıl davranacağıma ilişkin emin olduğum eski bir kapıyı kapattı.

erasmus: insanlar, kendileri için onca gerekli olan birliğe, tüm diğerlerinden daha yatkın olmaları gereken insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan doğanın sesine sağır kalır.

kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
en yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın
hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş (sappho)

bir hüzün olan ayrılık zenginleştirici, yenileyici olabilir. hüzün, tüm insanlığa sunulan bir coşkulu yaratıcılığın kaynağı da olabilir. insanları, kültürleri, dilleri, deneyleri yakınlaştırıcı, birleştirici de olabilir. hepimizin kendi alışkanlıklarımızla, tat ve renklerimizle içinde yer aldığımız heyecanlı, coşkulu bir insanlık "agora"sı da olabilir.

"sürgün bir mezarlıktır." (witold gombrowicz)

kürtlerin ülkesi tarihi olarak bir kültürler ve medeniyetler durağıdır.

albert camus: yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: gerçeği ve özgürlüğü. sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz.

dünyada en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali, çaresizlik ve acizliğin ruh halidir. diyalog yerine şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir.

bir insanın ismini değiştirmek, köyünün ismini değiştirmek, dilini ve kültürünü yok etmek, zorla gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırmaya çalışmak bir insanlık suçudur, büyük bir ayıptır.

"kan kanla yıkanmaz." (kürt atasözü)

yaşar kemal: ben aydınlığın yazarıyım. sevincin türkücüsüyüm.

türkiye gibi insani güzellikleri kendi eliyle katletmiş bir ülkede güzellikler bulmak, hele onlarla yaşamak büyük bir hüner ister.

hiçbir şey kendiliğinden başlamaz. her şey emekle, çabayla öğrenilir, daha önce var olanın üzerine kurulur.

16.05.2015

bakakai

witold gombrowicz

bir bakireyi gerektiği gibi sevmek için, insanın kendisinin de bakir ve cahil olması gerek.

tanrı evrenin en büyük yalnızıdır, evrenin ezeli ve ebedi yeniyetmesi.

dehşetin sınırı yoktur; hatta daha da kötüsü, tersine, mutlak, sınırsız bir acımasızlık vardır. iğrençlik üst üste gelmeye, birbiri ardına dizilmeyegörsün, daima daha da yükselecek derecede üst üste yığılarak işe koyulur ve art arda gelir; çoğalmaya, kendini aşmaya başlar, gerçek bir mekanizma gibi.

su ve sıkıntı denizcinin belasıdır.

bir yerde duramamanıza neden olan, kadınlardır.

aristokrasiye asla güven olmaz; aristokrasiye, evcilleştirilmiş bir leopardan daha sakınımlı yaklaşmak gerekir.

dış, için yansıdığı bir aynadır.

fantezileri ödemek gerekir, fanteziler için tarife yoktur.

hiçbir şey insanoğlu kadar zor ve hassas, hatta kutsal değildir; giderek birbirini korkunç zincirlerle bağlamak üzere, herhangi bir yücelik ya da neden olmaksızın yabancı kişiler arasında doğan bu gizemli bağların açgözlü gücüne denk hiçbir şey olamaz.

insan eti açıkça, başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir şeye sahiptir.

kirlilik her zaman sizindir, temizlik her zaman başkalarının.

bilgi çirkinleştirir, cahillik güzelleştirir.

genç kız betimlemelerimizden ve bu amaçla uydurulan karşılaştırmalardan daha yapay bir şey yoktur. kiraz gibi dudaklar, gül goncası gibi göğüsler.. ah, gidip manavdan birkaç meyve ve sebze almakla iş bitseydi! hem bir ağızda gerçekten de olgun bir kiraz tadı olsaydı kim aşık olabilirdi ki? gerçek anlamda bir şeker kadar tatlı olan bir öpücüğe kim kaptırabilir kendini?

ah! yaşam bize ne çılgınca ihanetler hazırlıyor!

22.09.2013

pornografi

witold gombrowicz

insan olmak, hiçbir zaman kendi olmamak demektir.

kadınlar, ayrıntılardaki soylu inceliklere, mesela uçlarında bakımlı tırnaklar bulunan uzun parmaklı bir elin kibar çizgilerine hayran kaldıkları kadar, güzel bir davranışa da hayran kalırlar.

insan nedir? bunu bildiğini kim iddia edebilir ki? insanoğlu bir muammadır. bir aynadan çok daha dobra, hem melek hem şeytan bir gayya kuyusudur insan.

belki de farklı kuşaklar arasındaki duygu ve düşünce birliğinin gizi, insanlığın en karanlık ve en karmaşık gizlerinden biridir.

insan tek başınayken, aklını kaçırıp kaçırmadığından hiçbir zaman kesinlikle emin olamaz. iki kişi olunca durum değişir. iki kişi olunca garanti vardır, hem de nesnel bir garanti. iki kişi varsa delilik yoktur.

olgun bir insan tüm olgun insanlardan nefret eder. insan için, başka bir insandan daha tiksindirici bir şey yoktur.

4.04.2013

ferdydurke

witold gombrowicz

sevilen bir kişinin yalnızca bize sert davrandığını görmek değil, yokluğumuzda da sanki her türlü olasılığa karşı sertliğini bilmek kadar bize acı çektiren bir şey yoktur.

bedenin belli başlı parçası, o pek senli benli olduğumuz sevimli kıç; davranış onunla başlar, tabanı o oluşturur. bir ağacın gövdesi gibi çeşitli dallara ayrılmalar, yani parmaklar, eller, gözler, dişler, kulaklar ondan türer ve bedenin kimi başka parçaları karışık, aldatıcı biçim ve yapı değiştirmeler sayesinde yavaş yavaş başkalaşırlar. yüze gelince (ona surat da denebilir), o en yüksek noktadadır, kıçtan başlayarak gelişen ağacın tepesidir: kıçtan başlayan devir böylece yüzde tamamlanır. ağza gelindiğinde, bana bedenin öteki parçalarına geri dönüp sonunda yeniden kıça gelmekten başka ne kalıyor?

aldırmazlık, kabalık, kısa konuşma ve çok serbestlik: işte, modern gençlerin şiirsellik buldukları şeyler bunlardı.

anılar! insanlığın şanssızlığı şu ki bu dünyada varoluşumuz hiçbir belli ve kalıcı hiyerarşi içinde yürümüyor, her şey akıp gidiyor, her şey yapılıyor, her şey kımıldayıp duruyor ve herkes herkesi etkiliyor; zır cahil, dar görüşlü, anlayışı kıt insanların yargıları zeki, parlak, becerikli insanların yargılarından daha az önemli olmuyor. bir insan bir başka insanın ruhundaki yansımasına sıkı sıkıya bağlı; bu ruh bir budalanın ruhu olsa da. bu noktada, dar kafalıların düşünceleri karşısında odi profanum vulgus (cahil halktan nefret ederim/horatius) diyerek aristokratik bir tavır takınan meslektaşlarına kesinlikle karşıyım. gerçeklikten kaçmanın ne zavallı, ne zayıf bir yolu; yapmacık bir üstünlük duygusuna ne bayağıca bir kaçış bu! bence, tam tersine, bir düşünce ne kadar sınırlı ve dar ise, bizim için o ölçüde önemli ve güçlüdür, tıpkı insanın dar bir ayakkabıyı ayağına tam olarak uyan bir ayakkabıdan daha iyi hissetmesi gibi.

dünya duruyorsa bunun tek nedeni, geri adım atmak için her zaman çok geç kalınmasıdır.

birçok güzel, odasında yalnız kaldığı zaman kesinlikle iğrenç bir biçimde davranır.

ah, iğrenç bölümler! okuyucuların çok küçük bir bölümünün bu yapıtın bir parçacığını hem de kısmen sindirmesi için bir bütün oluşturmak zorunda mıyız?

ölüm cezası bir boş inançtır.

şakalar kendiliklerinden oluşurlar. bizi çok acımasızca gülünç duruma düşüren şeylerden alay yoluyla kurtulmayı uzun süredir öğrenmiş bulunuyoruz. ciddi bir peri bir gün gelip de kaba saba gülmeden, yaşamın somut küçüklüklerine çekinmeksizin bakabilecek mi? ve bu küçüklüklere karşılık büyüklüğünü kim ortaya koyacak? peki sen, ey benim fazla parıldayan, fazla hafif biçemim! sana ne demeli?

kendinizi, karşınıza çıkan kim olursa olsun ona ders verebilecek, onu aydınlatabilecek, ona yol gösterebilecek ya da onu düzeltebilecek üstün insan sanmaktan vazgeçmenizin zamanı gelmiştir. bu üstünlüğe sizi kim inandırıyor? yüksek çevrelerin adamı olduğunuz nerede yazılı? sizi kim aristokrat yaptı? size olgunluğa sunulmak üzere güven mektubunu kim verdi?

benim düşündüğüm yazar kendisini olgunlaşmış saydığı için değil, tersine, olgunlaşmamış olduğunu bildiği için yazmaya başlayacaktır; henüz biçimi alt edemediğini ve yukarıya çıkmak isteyen; ancak tepeye daha ulaşmamış biri olduğunu, kişiliğini bulmak isteyen; ancak daha bulamamış biri olduğunu iyice bilerek yazmaya başlayacaktır. saçma ve kusurlu bir yapıt ortaya koyacak olursa, şöyle diyecektir: "bravo doğrusu! budalaca şeyler yazdım; ama ille de akıllıca ve kusursuz kitaplar yazacağım diye hiçbir anlaşma yapmamıştım. budalalığımı dile getirebildim; bundan dolayı da sevinçliyim; çünkü neden olduğum eleştiri ve tiksinti üzerimde etki yapıyor, beni eğitiyor, bir bakıma yeniden yaratıyor ve sonunda yeniden doğmuş oluyorum.

büyük dehalara saygı göstermeyi insanın kafasına sokmak için okuldan başka bir yer yoktur.

en yaşlı insanı en genç insan yetiştirir.

vakti gelmiştir, saati çalmıştır; biçimi aşmaya, biçimden kurtulmaya çabalayın! sizi sınırlayan şeylerle özdeşleşmekten vazgeçin. siz ki sanatçısınız, kendi duygu ve düşüncelerinizi açıklamaktan kaçının. kendi sözlerinize güvenmeyin. inancınıza da güvenmeyin, duygularınıza inanmayın. görünüşünüzden kurtulun ve kuş yılandan nasıl korkarsa, siz de her türlü dışavurmadan öyle korkun.

artık hiçbir şey kalmamıştı; ne genç, ne yaşlı, ne modern, ne eski, ne öğrenci, ne çocuk, ne olgun, ne ham; şimdi ben nötr idim, artık hiçbir şey değildim.. dosdoğru giderek uzaklaşmak, uzaklaşarak dosdoğru gitmek ve anıları bile unutmak. ne mutlu aldırmazlık! ne mutlu unutma! içimizde her şey ölmüş ve yeniden yaratmak için hiç kimsenin henüz zamanı olmamış. ah, ölüm için, insanın içinde her şeyin öldüğünü, her şeyin ıssızlık ve sessizliğe, arılığa ve boşluğa dönüştüğünü hissetmek için yaşamak zahmete değer! uzaklaşırken yalnız gitmediğimi, kendimi de birlikte götürdüğümü sandım: yanıbaşımda ya da içimde ya da çevremde benzer, aynı, beni andıran ya da bana eşlik eden biri gidiyordu ve aramızda aşk, kin, istek, tiksinme, çirkinlik, güzellik, gülme, bedenin parçaları yoktu; hiçbir duygu ve düzen de yoktu; hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey..

dünyada ve yaşamda az çok çocuksu olan yerler vardır; ama en çocuksu olanı herhalde köy yurtluğudur. burada efendiler ve halk birbirlerine hep çocuk gibi bakarlar, her biri ötekinin gözünde çocuktur.

ah, çavdar tarlalarının ortasından geçen bu keçi yollarında olgunluğun hiç olmazsa görünüşünü kurtarmak için ne kadar işkenceye katlanmak zorunda kaldım! oysa bu sırada köylüler ve efendiler orada, o yurtlukta, utanılacak şekilde gökyüzünde asılı o popo, en yüksek noktasında korkunç, acımasız güneş, keskin ışıklarını, milyonlarca okunu fırlatıyordu.. ah, bu onduran, şiddetli gevşeme, bu tehlikeli sevecenlik, bu karşılıklı hayranlıklar, bu romans!.. ah, öylesine aşka susamış, bu aşk düzenlemelerine öylesine hazır, hayranlık konusu olmaya öylesine can atan bu kadıncağızların küstahlığı!.. bu cansız, nötr, değersiz kişi nasıl oluyor da benim aşkıma inanıp hayranlığımı kabul etmeye, kendisine karşı gösterdiğim saygıyı açgözlülükle, oburca kullanmaya cesaret ediyordu? dünyada ve gökyüzünün o yakıcı poposunun altında, bu anlaşılmaz kadın sıcaklığından, bu utanç verici kısıntılı hayranlıklardan ve kucaklaşmalardan daha kötü bir şey var mı?

kaçıp sığınılacak yer, bir başka yüzün içindedir; bir insandan kaçıp bir yere sığınmak ancak bir başka insanın aracılığıyla olabilir.

2.09.2012

sürgünlüğün bin yüzü

feridun andaç

juan goytisolo: atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. bu girişim bana italyanca bir deyimi anımsatıyor: "çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

edward said: sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. 

lamennais: dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. sürgün her yerde yalnızdır.

rainer maria rilke: içinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

walter benjamin: kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

juan goytisolo: sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

ali akay: sürgün insan ilkede yalnızdır. yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

ernesto sabato: eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. edebiyat öncelikle bir eylemdir. insanı engellemelerden ve delilkten kurtaran bir başkaldırıdır. en ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı olarak ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

witold gombrowicz: sürgün bir mezarlıktır.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

theodor adorno: sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

george orwell: hangi ülkeden olursa olsun, ingiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. evet, ingiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. özel bir tadı var bunların.

edward said: sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

gündüz vassaf: sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

tahar ben jelloun: yazmak, ayrılmaktır. ananın bedenin terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. yazmak, adında yaşamaktır.

edward said: yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

bahar lemee: yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

megaralı theogonis: kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

rafael alberti: dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

demir özlü: edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. her kuşaktan.. bugün salah birsel, oktay akbal, adnan özyalçıner, ahmet cemal.. daha birçok ad. aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.

27.11.2009

biçim

witold gombrowicz

sanatla çocuk gibi oynamaktan vazgeçin; tanrı aşkına, sanatı büyütmek, şişirmek alışkanlığını bırakın; söylencelerle oyalanacak yerde, olgulardan ders alın. yalnızca bu bile sizi gerçekliği algılamaya elverişli duruma getirerek, ciddi bir rahatlama sağlayacaktır; ama aklınızı yoksullaştıracak ya da darlaştıracak diye korkmayın artık. gerçeklik budalaca kuruntulardan, uydurma kurgulardan her zaman daha zengindir.

sanatın biçimin yetkinleşmesine dayandığı kesindir. ne var ki -sizin ikinci büyük yanlışınız burada- onun biçim planında yetkin yapıtlar yaratmakta toplandığını sanıyorsunuz; biçimi yaratmanın bu evrensel ve sonu gelmez sürecini şiirler ve senfoniler üretmeye indirgiyorsunuz; oysa biçimin yaşamımızda oynadığı çok önemli rolü sezmeyi ve bunu başkalarına anlatmayı bile hiçbir zaman beceremediniz. ruhbilimde bile ona hak ettiği yeri veremediniz. tutumumuzun duygular, içgüdüler ve düşüncelerle belirlendiğini sanmaya devam ediyorsunuz ve biçimi yapay bir eklenti, basit bir süs gibi görmek eğilimindesiniz. ölen kocasının cenazesini izleyen dul kalmış bir kadın hıçkıra hıçkıra ağladığında, onun dayanılmaz bir kayba uğradığı için böyle ağladığını düşünüyorsunuz. herhangi bir mühendis, avukat ya da doktor karısını, çocuklarını ya da bir dostunu öldürdüğünde, onun kendisini kan dökücü içgüdülerine kaptırdığını sanıyorsunuz. bir politikacı budalaca konuştuğunda ise, en budalaca sözleri söylediği için onun budala olduğu sonucuna varıyorsunuz; ama gerçekte bakın nasıl oluyor: insanoğlu doğrudan doğruya ve doğasına uygun olarak konuşmuyor; her zaman belli bir biçimden geçiyor. bu biçim, bu biçem, bu varoluş biçimi yalnızca ondan kaynaklanmıyor, aynı zamanda ona dıştan zorla kabul ettiriliyor; işte bu yüzdendir ki aynı kişi, akıllıca ya da tersine, budalaca, kan dökücü bir biçimde ya da melekler gibi, olgunluk ya da hamlıkla, kendine düşen biçem ve başkalarına bağlılığına göre kendini dışa yansıtabiliyor. kurtlar ve böcekler nasıl bütün gün yiyecek peşinde iseler, biz de zamanımızı biçim aramakla geçiriyoruz, başka insanlarla bir biçem, bir yaşam biçimi için savaşıyoruz; ister tramvayda gidelim, ister kendi arabamızı kullanalım, ister eğlenelim, ister dinlenelim ya da iş görelim, her zaman ve her durumda biçim ararız; biçimle haz duyarız, onunla acı çekeriz, ona boyun eğeriz ya da onu bozarız ya da paramparça ederiz ya da onun bizi eğlendirmesine izin veririz, amin.

ey biçimin gücü! biçimle ölür uluslar. biçim savaşlara yol açar. biçim içimizde bizden kaynaklanmayan bir şeyi ortaya çıkartır. biçimi bilmiyorsanız hiçbir zaman budalalığı, kötülüğü, adam öldürmeyi açıklayamazsınız. en ufak tepkilerimize kumanda eden odur. kolektif yaşamın temelinde o bulunur. ama sizin için biçim ve biçem yalnızca kağıt üzerinde vardır, anlatılarınızın biçemidir. baylar, sanat sunağının önünde diz çöktüğünüzde insanlara çekinmeden gösterdiğiniz o kıçınıza kim bir şaplak indirecek? sizin için biçim canlı, insani, pratik, deyim yerindeyse gündelik bir şey değil; bir tür görkemli simge. kağıdınızın üstüne eğildiğiniz sırada kendi kişiliğinizi unutuyor ve kişisel, canlı biçeminizi yetkinleştirmek yerine, keyfi biçem oluşturmalara kalkışıyorsunuz. sanattan yararlanacak yerde siz ona hizmet ediyorsunuz ve koyun gibi, onun sizin gelişmenizi engellemesine, sizi uyuşukluğun içine atmasına izin veriyorsunuz.