29.4.17

uzun lafın kısası

alper canıgüz: kimse bir yalan olduğu fikrine inanmak istemez. ama öyledirler. herkes koca bir yalandır.

charles bukowski: her kılı özenle kesilmiş bıyığı olan birine asla güvenme.

jane austen: insanların karşısındakinden en çok şey bekledikleri ve kendi kendilerine karşı en az dürüst oldukları alışveriş evliliktir.

sylvia plath: bir milyon yıllık evrim; ve hâlâ hayvandan farkımız yok.

walter benjamin: her medeniyet belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.

louis lavelle: en güzel şeyler hava, gök, ışık ve yaşam gibi en yaygın şeylerdir. ve ruhun içinde de en saf sevinçleri bize verenler en yaygın şeylerdir.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

mary wollstonecraft: bilgi olmadan ahlak da olamaz. cehalet, erdemi içine koyamayacağınız kadar dayanıksız bir kaptır.

robert musil: aşk yoktur artık; yalnızca cinsellik ve arkadaşlık vardır.

walker percy: bu yeryüzünde aynı kadının başka bir erkeğe bir zamanlar sana baktığı gibi baktığını görmek kadar büyük bir acı yok.

aleksandr herzen: gericiler tarafından kutsanmaktansa devrimle yok olmak çok daha iyidir.

voltaire: bu dünyayı, tıpkı dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz.

28.4.17

eve dönüş şarkısı

jodi picoult

mükemmel şeyler uzun sürmez.

zekanın en büyük göstergesi, etrafınızı sizden daha bilgili insanlarla doldurabilmektir.

geçmiş sadece geleceğin sıçrama tahtasıdır.

bazen bir yabancıyla konuşmak daha kolay olur. sorun şu ki, kalbinizi açıp birisinin görmesini sağladığınızda, o kişi sizin için artık isimsiz biri değildir.

müzeye soktuğunuz takdirde her şey -pisuvar veya karton kutu bile- sanat olabilir.

her hayatın bir albümü vardır. müzik belleğin dilidir. dinlediğimiz müzik kim olduğumuzu tanımlamayabilir. ama başlamak için iyi bir yerdir. metal grupların slow parçalarını dinleyen bir adama güven olmaz.

birini sevdiğin zaman hoşuna gitmeyen yanlarını görmüyorsun.

insanları asla sandığımız kadar iyi tanımayız ve buna kendimiz de dahildir. bir sabah eşcinsel olarak uyanabileceğinize inanmıyorum. ama bir sabah uyanıp hayatınızı içinde belirli bir kişi olmadan sürdüremeyeceğinizi anlayabileceğinizden artık eminim.

24.4.17

sefiller

victor hugo

akıllı insan azla yetinerek yaşar. şatafatlı hayattan hoşlanmam. sırmalı, işlemeli elbiseler giymedim hiçbir zaman. kötü şekillenmiş ruhlara bıraktım bu sahte parıltıları.

en önde gelen adalet vicdandır.

bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. parasız öğrenim vermediği için toplum suçludur; yarattığı karanlığın sorumlusu odur. bir ruh eğer karanlıkla doluysa, günah orada işini görür. suçlu, günah işleyen değil, karanlığı yaratandır.

insan kalbinde boşluğa yer yoktur.

sizden kendisini barındırmanızı isteyen kişiye adını sormayınız. asıl adından sıkılan kişidir sığınağa muhtaç olan.

tahliye, kurtuluş değildir. hapishaneden çıkılır ama mahkumiyetten çıkılmaz.

masumiyet kendi kendisinin tacıdır. masumiyetin soyluluk unvanına ihtiyacı yoktur. paçavralar içindeyken de ipek şallar içindeyken olduğu kadar vakurdur.

gülmek güneştir, insanın yüzünden kışı kovar.

ilerlemenin haşinliklerine devrim denir. devrimler sona erdiği zaman farkına varılır ki, insanlık tartaklanmış ama yol almıştır.

kaderin tüketilebileceğini, herhangi bir şeyin dibine dokunulabileceğini sanmak hatadır.

hayatımızın esrarlı mermer kitlesini biz istediğimiz kadar en güzel şekli vererek yontmaya çalışalım, kaderin siyah damarı mutlaka bir yerden kendini gösterir.

23.4.17

kelimeler.. kelimeler

özdemir asaf


yarıda kalmış aşkların hesapları içinde
denizlere açıldı içimizden biri
niçin gittiğini söylemeden
doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri
yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden
bulacak sanıyordu yenilikleri
her an bir yeni su vardı
her yeni suda bir yeni an
deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
yaşananla düşünülenler arasındaki farkı
bitmiyordu köpüklerle renkler
bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek
yeni manzaralarla gelen yeni duygular
hani, eski kelimelerle olmasa
insanın ömrünce devam edecek
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
yeni rüzgarlarla esen yeni korkulara
yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini
anladı, bütün olmuşlarla olanların
ve bütün olacakların
o kelimelerin içinde
kendisine varmadan eskidiğini

21.4.17

din

yuval noah harari

hristiyanlık ve müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

voltaire tanrı hakkında, "tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni boğazlar." demiştir. hammurabi aynısını hiyerarşi ilkesi hakkında, thomas jefferson da insan hakları için söylerdi. homo sapiens'in doğal hakları yoktur. tıpkı örümcekler, sırtlanlar ve şempanzelerin doğal hakları olmadığı gibi. ama bunu hizmetkârlarımıza söylememeliyiz; yoksa geceleyin bizi öldürürler.

bugün çoğunlukla ayrımcılık, anlaşmazlık ve nifak kaynağı olarak görülen din, insanlığı para ve imparatorluklarla birlikte en iyi birleştiren üçüncü şey olarak sayılabilir. tüm toplumsal düzenler ve hiyerarşiler hayali olduğundan kırılgandır ve toplum büyüdükçe kırılganlık artar. dinin kritik önemdeki tarihsel rolü, bu kırılgan yapılara adeta insanüstü bir meşruiyet vermesidir. dinler, yasalarımızın insanların kaprisi değil, mutlak ve üstün bir otorite tarafından buyurulmuş emirler olduğunu söylerler. bu da en azından bazı temel yasaların eleştiriden muaf olmasını sağlayarak toplumsal istikrarı sağlar.

romalıların uzun süre boyunca hoşgörü göstermeyi reddettiği tek tanrı hristiyanların tanrısıydı. roma imparatorluğu hristiyanlardan inançlarını ve ritüellerini bırakmalarını istemedi ama imparatorluğun koruyucu tanrılarına ve imparatorun ilahiliğine saygı duymalarını bekledi. bu bir siyasi sadakat meselesi olarak görülüyordu. hristiyanlar bunu şiddetle reddederek tüm uzlaşma çabalarını sonuçsuz bıraktıklarında, romalılar da siyasi olarak huzur bozucu gördükleri bu gruba zulmettiler. gene de bunu bile tüm güçlerini kullanarak yapmadılar. 

isa'nın çarmıha gerilmesinden konstantin'in hristiyan olmasına kadar geçen üç yüzyılda roma imparatorları hristiyanlara sadece dört kez saldırı düzenledi. hatta bazı yerel yöneticilerin kışkırtmasıyla meydana gelen hristiyanlık karşıtı şiddet olaylarının kurbanlarının sayısının birkaç binden fazla olmadığını görürüz. buna karşın, daha sonraki 1500 yılda hristiyanlar bu sevgi ve şefkat dininin farklı yorumları yüzünden milyonlarca başka hristiyanı öldürmüştü.

katolikler ve protestanlar arasındaki din savaşları avrupa'yı özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda kasıp kavurmuştu. bu savaşlara katılanların hepsi isa'nın ilahi özelliğini, sevgi ve şefkat hakikatini kabul ediyor ama bunları yaşama biçiminde anlaşamıyorlardı.

protestanlar, tanrının oğlunun insan bedeninde dünya geldiğini, insanlık için çarmıhta canını feda ettiğini, böylece kurtuluşun ve ölümsüzlüğün yolunu açarak kendisine inanan ve bu inancı yaşayan herkese de cennetin kapılarını açtığına inanırlar. katolikler bu inancı yeterli bulmazlar; cennete girmek için inananların kiliseye gitmeleri ve sevap işlemeleri de gerektiğini düşünürler. protestanlar reddettikleri bu inancın tanrı'nın büyüklüğünü ve sevgisini aşağıladığını ileri sürerler.

bu ilahiyat tartışmaları 16. ve 17. yüzyıllarda o kadar şiddetlendi ki katolikler ve protestanlar birbirlerini kitleler halinde yok ettiler. ağustos 1572'de fransız katolikleri, fransız protestanlarına saldırdı. st. bartholomew günü katliamı olarak bilinen bu saldırıda yirmi dört saatten az bir sürede yaklaşık 10 bin protestan katledildi. papa fransa'da olup bitenin haberini aldığında o kadar mutlu olmuştu ki, bu durumu kutlamak için özel ayinler düzenledi. hatta giorgio vasari'yi vatikan'ın odalarından birini katliamı betimleyen fresklerle donatması için görevlendirdi. bu yirmi dört saat içinde, koca roma imparatorluğu tarihinde öldürülenden çok daha fazla sayıda hristiyan, yine hristiyanlar tarafından öldürüldü.

tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. yahudi, hristiyan ve müslüman tektanrıcılar pek çok düalist inanç ve pratiği benimsedi, ayrıca bugün "tektanrıcılık" olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. sayısız hristiyan, müslüman ve yahudi kuvvetli bir kötü güce inanır. bu kötü güç bağımsız hareket eder, iyi tanrı'ya karşı mücadele eder ve tanrı'nın izni olmadan ortalığı karıştırarak her şeyi altüst eder.

15.4.17

sen ne zaman büyüdün

hasan hüseyin korkmazgil


eski duvar diplerinde karanlık sular
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar!

ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum
bir külüstür mapusane zindanların en kötüsü
gözlerinin moru vurmuş ak mendillere
bir kelepçe sabahı ki türkülerin en acısı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı, iğdeler ay kokardı
öflez ışıkları yol boylarında osmanlı karakolların
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı, canım yiğit, süzüm süzüm, canım oğul gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

ekmek yedim su içtim, ben nasıl yadsıyayım
nurhak dağlarının hemencecik eteğinde o yerde
toprak kına gibidir, etlidir, damarlıdır
sanırsın balla yoğrulmuştur kehribar üzümleri
kütükleri hititlerden, kan gütmesi osmanlıdan
ekmek yedim su içtim, ben nasıl yadsıyayım
taze peynir gibi taze, sarı yabangülü selam
ya nasıl yadsıyayım o ishaklı selvilerde ayışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

sen ne zaman büyüdün de ne zaman kaptırdın gönlünü o nurhaklara
sen daha bebek bebek, sen daha baba baba
canım oğul, o kıraç topraklarımın yabangülü yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan toylardan sorar oldun
hala duruyor mu telefon tellerinde o mavi kargaları maraş topraklarının
o karamuk çalıları, o çobandöşekleri, o müslüman kayalar
beni sordun mu gözüm, o kanlı toprakların menekşeli sabahlarından
çıkınımda kara zeytin bile yok
kara alman kelepçesi bileklerimde
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

bileklerim, canım oğul, yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün demek o damar damar kınalı topraklara
tüketmişim yirmi yılı, canım yiğit, bir salkım üzüm gibi
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar!

ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

14.4.17

kinyas ve kayra

hakan günday

herkesin kendine göre bir şeyi var.

ne yapmak istediğini bilememek kadar acı verici bir şey daha yoktur.

kadın suratını boyar; çünkü suratı kendisine değil, güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. kimse kendi yarattığı bir boku boyamaz.

en kötü kabus bile iyidir hayatın kendisinden.

"kitaplarımı asla okumam. ilgilendirmiyorlar beni. edebiyata büyük bir yeteneğim var ama ona inanmıyorum." (louis-ferdinand celine)

üçüncü dünya ülkelerinde rütbe yoktur. tanrı ve kulları vardır.

resmi kurumlar tanımlayamadıkları her şeyden korkarlar. eğer herhangi bir devlet, karşısına çıkan canlı hakkında bir bilgi kırıntısına sahip değilse deliye döner. kendini tecavüze uğramış gibi hisseder. otorite sadece bilinenler üzerinde kurulduğu için, tanınmayanlar doğal düşmanlardır.

yeterli miktarda komisyonla banka şubelerine yaptırılmayacak iş yoktur dünyada.

hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. her yere aitmiş gibi davranırlar.

bitkilerin hayatının insanlarınkinden çok daha ilginç olduğuna eminim. en azından onlarda karakter denilen işe yaramaz bölüm yoktur. dolayısıyla birbirlerinden nefret etmek için de bir neden bulamıyorlar.

9.4.17

aşk

ilhan berk



sen varken kötü bir şey bilmiyorduk
mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu
sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
nicedir bir pencereden deniz güzel değil
nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden
sen gel bizi yeni vakitlere çıkar

8.4.17

küçük ağaç'ın eğitimi

forrest carter

güz, doğanın merhamet saatidir.

iyi bir şeyle karşılaştığın zaman yapman gereken ilk şey, bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır.

çobanaldatanlar gece huzuru ve iyi rüyaların işaretidir.

bazı insanlar ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; işte onlar yürüyen ölü insanlardır. 

geçmişi bilmezsen bir geleceğin olmaz. 

bir adama kendi başına yapmayı öğretirsen, o zaman iyi adam olur. oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, ona yanlış bir hizmette bulunmuşsundur; çünkü sana bağımlı olursa, onun kişiliğini çalmış olursun.

bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi sever; çünkü bu, onları kibirli kılar, verdiği kişiden daha iyi gösterir. 

bir ölüm yürüyüşü romantik değildir.

uzakta bir yerde, hatta büyük sularda ölürsen, dağlıysan, yas tutan güvercin tarafından hatırlanacağını bilirsin. bunu bilmek bir insana huzur verir.

6.4.17

yozgat

şükrü erbaş


yozgat bir kar kentidir
sürmeli bir türküdür
serttir soğuktur küçüktür
iki dağın dudağına kısılmış
incecik bir sudur! içinde zamandan başka her şeyin aktığı
güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
ömrü çiçeklerin rengi kadardır
ağaçları çatılardan yüksek
avluları evlerinden geniş
bir rüzgâr kentidir yozgat
çam kokuları, bıçkın delikanlılarıyla
yıllardır kesilmeden esen
yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
dar sokaklar eğri evler boyunca kadim bir eski zaman resmidir
işin ve konuşmanın tutkun aynasında
erkeği odalar dolusu ağırlık
duruldukça rengini bulan sular gibi
çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
bir taşra kentidir yozgat
zor inanıp güç değişen
durur zamanın alnında donuk
bir basma entarinin eteğinde
soluk, eski desenler gibi günler içinde bir gün
dokundu parmakları hayatın
ufkumun bunalan perdesine
fırınları sinemaları minareleriyle
hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
yozgat, girdi ömrüme

5.4.17

öncesiz yargı

paul eluard


okuma!
kitapların birçok satırındaki sözcükleri birbirinden ayıran aralıkların oluşturduğu beyaz biçimlere bak ve bundan esinlen.

saklasınlar diye başkalarına ver elini.

yokuşlarda yatma.

[us çağında çıkardığın zırhı yeniden giy.
düzeni olduğu yerde bırak, yoldaki taşları bozup dağıt.]

kanıyorsan ve bir insansan, taş tahtadaki son sözcüğü sil
gözlerini kapat, böylece biçim ver onlara.

[unuttuğun düşlere ver tanımadığın şeyin değerini.]

üç demiryolu fenercisi tanıdım ben, beş geçit bekçisi kadın, bir de geçit bekçisi erkek. ya sen?

[bağırdığın sözleri hazırlama.
boşaltılmış evlerde yatıp kalk. yalnız seninle şenlendi onlar.
bir okşamalar yatağı ser okşamalarına.]

kapını vururlarsa, son isteklerini anahtarla yaz.

sesteki anlamı çal, parlak giysilerin içlerine dek gizlenmiş davullar vardır.

ifritlerin büyük acımasını türküle. truva atının üstünde ayağa kalkmış bütün kadınları an.

[su içme.]

tıpkı o harfi gibi, t harfi gibi, ortaya doğru kanadı ve yılanı bulacaksın.

[seni kışkırtan deliliğe göre konuş.
parlak renklerle giyin, alışkanlık değildir bu.]

bulduğun şey, ancak elin uzandığı sırada senindir.

yargılarının kakumunu ısırırken yalan söyle.

yaşamını budayansın sen.

as kendini, yiğit crillon, onlar seni pek kulak asma'larıyla yere indirecekler.

[vefasız bacakları bağla.
bırak, düşlerinin pasını yeniden tutuştursun tan.]

ayakların önde beklemeyi bil. böylece çıkacaksın yakında, öpörtülü.

[yak, ışıt görüngülerini yorgunluğunun.]

yenecek neyin varsa sat, açlıktan ölecek ne varsa satın al.

olmak eyleminin gelecek zamanıyla etmek eyleminin geçmiş zamanını karıştırmayarak şaşırt onları.

yeni pencere camına yerleştirilmiş taşa cam ol.

avucunun içini görmek isteyene göğün daha bulunmamış gezegenlerini göster.

[anılan günde, yaprak-böceğin o güzel mi güzel boyutlarını hesaplayacaksın.

sevdiğin kadının çıplaklığını gözünde canlandırabilmek için, ellerine bak, yüzü yere eğilmiştir.

tebeşiri kömürden, gelincikleri kandan ayırt et.]

ayaklarımın ucunda içeri girip çıkma zevkini bağışla bana.

noktalı virgül: noktalamada bile ne denli şaşırtıcı olduklarını gör.

yat, kalk, şimdi yine yat.

yeni buyruğa dek, manastırın yeni buyruğuna dek, diyeceğim en güzel genç kadınların çarmıh biçimindeki yakayı benimsemelerine dek: göğüsleri ortaya seren iki yatay dal, karnın altında çıplak çarmıhın hafifçe kızarmış ayak bölümü.

[omuzlarının üstünde başı olandan sakın.
yürüyüşünü fırtınalarınkine bakarak düzenle.
hiçbir gece kuşunu öldürme.]

gündüzsefasının çiçeğine bak: anlamak olanağı vermez insana.

yüreğini okla delmen gerektiğinde, görünür hedefe kaptırma kendini.

tansıklar gerçekleştir; ama yadsımak için.

kocamış karga "yirmi yıl" diyor, sen de yetiş onun yaşına.

[kötü beğeninin arabacılarından koru kendini.
içindeki sıkıntının bedavadan oyunlarını çiz tozlara.
yeniden başlama zamanını ele geçirme.]

başının, daha düşmediği için, hint kestanelerinin tersine, kesinlikle ağırlıksız olduğunu savun.

kıvılcımla yaldızla demir örsün onsuz kara hapını.

olası bir kırlangıçlar düşüncesine kılını kıpırdatmadan alıştır kendini.

ele geçirilmezi yaz kum üzerine.

[ananı babanı düzelt.
sağduyuya zarar vermeyen şeyi üstünde saklama.
düşün ki bu kadın üç sözcüğe sığar ve bu tepe bir uçurumdur.]

yazdığın gerçek aşk mektuplarını zındıkça davranılmış kutsal ekmekle mühürle.

şunu tabancaya söylemekten geri kalma: çok hoş; ama sanıyorum ki sizi bir yerlerde gördüm ben.

dışardaki kelebeklerin tek istedikleri içerdeki kelebeklere kavuşmaktır: sokak fenerinin tek bir camını; eğer kırıldıysa, kendinle değiştirme.

cehenneme yolla saf olanı; saflık sende cehennemliktir.

[aydınlığı körlerin aynasında gözlemle.]

dünyanın en küçük, hem de en kaygı verici kitabı senin olsun ister misin? yazdığın aşk mektuplarının pullarını ciltlet ve ağla, her şeye karşın varlık içindesin.

[hiç bekleme.
iyice bak şu iki eve: onda da ölüsün, ötesinde de.]

düşün seninle konuşan beni, yanıtlamak için kendini koy benim yerime.

[yalnızken ve sana seslenildiğini duyduğunda, duvar kaplamalarının önünden geçme sakın.]

gövdeni başka gövdelerin üstünde yiğitçe bur: bu sağlık ilkesini yiğitçe benimse.

yaprak biçimindeki kuşları yeme: hayvansal ağaç güze dayanabilir.

senin özgürlüğün beni kahkahalarla güldüren özgürlüktür.

[sisin önündeki sisi kovala.
nesnelerin ölümlü doğasının sana üstün bir zaman erki vermediğini göz önünde tutup kendini ağaç köküyle as.
seni uyandırma sorumluluğunu aptal yastığa bırak.]

ağaçları kes istersen, taşları kır; ama sakın kendini, yararlılığın mor aydınlığından sakın.

[gözünün biriyle bakıyorsan ötekini kapat.]

yok etme güneşin kızıl ışınlarını.

sağdaki üçüncü yola sapıyorsun, sonra soldaki ilk yola; bir alana varıyorsun, bildiğin kahvenin yanından dolanıyorsun, soldaki ilk sokağa sapıyorsun, sonra sağdaki üçüncü sokağa; kendi yontunu fırlatıyorsun yere ve kalıyorsun orada.

[kaldır şu kadının düşürdüğü yelpazeyi, ne yapacağını bilmeden.
vur kapıya, bağır: giriniz; ama girme.
ölmeden önce yapacak bir şeyin yok.]

3.4.17

aforizmalar

~criminal minds

orson welles: bizim cinsimizden olan kuşların tüyleri dişilerden albenilidir; çünkü erkekler varlıklarını kanıtlamak zorundadırlar. zamanımızın çoğunu "bana bak, bana bak!" diye bağırarak geçiririz.

euripides: iyi bir adamın canı yandığında iyi olarak bilinenlerin hepsi onunla birlikte acı çekmelidir.

robert oxton bolton: inanç, yalnızca aklın egemen olduğu bir fikir değil, akla egemen olan bir fikirdir.

robespierre: suç, hakimiyetini korumak için masumiyeti katleder ve masumiyet suça karşı her şeyiyle mücadele eder.

elbert hubbard: eğer erkekler yalnızca birbirlerini tanısaydı, ne sevebilir ne de nefret edebilirlerdi.

dale turner mused: en iyi dersleri geçmişteki hatalarımızdan alırız. geçmişteki hatalar, geleceğin bilgeliğidir.

helen keller: dünya ıstırap dolu olsa da yaşama sevinci çoğu zaman ağır basar.

gandhi: şiddete karşıyım. çünkü iyiliğe ulaşmak için şiddet kullanıldığında ulaşılan iyilik geçicidir. yol açtığı kötülük ise daimi olur.

2.4.17

kayıtsızlık şenliği

milan kundera

mümkün olan tek bir direniş vardır: dünyayı ciddiye almamak.

dikkat çekici bir tip, bir kadını baştan çıkarmaya çalıştığında, kadın rekabete girdiği izlenimine kapılır. kadın da kendini dikkat çekmek zorunda hisseder. direnmeden teslim olmamak zorunda hisseder. oysa kayıtsızlık kadını özgür kılar. tedbir almaktan kurtarır. pratik zeka gerektirmez. kadını kaygılardan arındırır, böylece onu daha ulaşılabilir kılar.

kayıtsızlık varoluşun özüdür. her zaman ve her yerde bizimledir. kimsenin görmek istemediği yerde bile mevcuttur o: dehşette, kanlı savaşlarda, en kötü felaketlerde. dramatik durumlarda onu kabul etmek ve adlı adınca anmak çoğunlukla cesaret ister. ne var ki, onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir.

hem bir davetsiz misafir hem de müşfik olan biri, acımasız bir mantığın sonucu olarak, hayatı boyunca özür dilemeye mahkumdur.

yaşam ölümden daha güçlüdür; çünkü yaşam ölümle beslenir.

şu insanlara bak! bak! gördüklerinin en azından yarısı çirkin. çirkin olmak da insan haklarının bir parçası mı? peki, hayatın boyunca bu çirkinlikle yaşamanın ne demek olduğunu biliyor musun? hiç ara vermeden? cinsiyetini de kendin seçmedin. gözlerinin rengini de. yaşadığın yüzyılı da. ülkeni de. anneni de. önemi olan hiçbir şeyi kendin seçmedin. bir insanın sahip olabileceği haklar, uğruna savaşılmasını ya da meşhur beyannameler yazılmasını gerektirecek hiçbir neden bulunmayan zırvalardan ibaret!

kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır: ben hep bunların üç tane olduğunu düşünmüşümdür: uyluklar, kalçalar, memeler.

1.4.17

çiçek

özdemir asaf

yoldan geçiyordu, durdu. bir bahçe vardı. donuk adımlarla, adım adım bahçenin duvarına yöneldi. donuk gözlerle çiçeklere baktı, baktı. çiçekler sıcaktı. donmuş bir sesle bahçıvana sustu. "bu çiçekler kesilecek mi? bu çiçekler gidecek mi?" bahçıvan dizlerine bahçeyi çöktü. yüzüne çiçekleri döndü. bir ışık yanmıyordu, yandı, söndü. elleri gözlerine baktı, gözleri ellerine aktı. gözleri ellerini gördü. elleri kördü. sönen ışık yandı. yanan ışık söndü. dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, bugün dindi. ağlayacaktı. kim anlayacaktı.