29.4.17

uzun lafın kısası

alper canıgüz: kimse bir yalan olduğu fikrine inanmak istemez. ama öyledirler. herkes koca bir yalandır.

charles bukowski: her kılı özenle kesilmiş bıyığı olan birine asla güvenme.

jane austen: insanların karşısındakinden en çok şey bekledikleri ve kendi kendilerine karşı en az dürüst oldukları alışveriş evliliktir.

sylvia plath: bir milyon yıllık evrim; ve hâlâ hayvandan farkımız yok.

walter benjamin: her medeniyet belgesi, aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.

louis lavelle: en güzel şeyler hava, gök, ışık ve yaşam gibi en yaygın şeylerdir. ve ruhun içinde de en saf sevinçleri bize verenler en yaygın şeylerdir.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

mary wollstonecraft: bilgi olmadan ahlak da olamaz. cehalet, erdemi içine koyamayacağınız kadar dayanıksız bir kaptır.

robert musil: aşk yoktur artık; yalnızca cinsellik ve arkadaşlık vardır.

walker percy: bu yeryüzünde aynı kadının başka bir erkeğe bir zamanlar sana baktığı gibi baktığını görmek kadar büyük bir acı yok.

aleksandr herzen: gericiler tarafından kutsanmaktansa devrimle yok olmak çok daha iyidir.

voltaire: bu dünyayı, tıpkı dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz.

28.4.17

eve dönüş şarkısı

jodi picoult

mükemmel şeyler uzun sürmez.

zekanın en büyük göstergesi, etrafınızı sizden daha bilgili insanlarla doldurabilmektir.

geçmiş sadece geleceğin sıçrama tahtasıdır.

bazen bir yabancıyla konuşmak daha kolay olur. sorun şu ki, kalbinizi açıp birisinin görmesini sağladığınızda, o kişi sizin için artık isimsiz biri değildir.

müzeye soktuğunuz takdirde her şey -pisuvar veya karton kutu bile- sanat olabilir.

her hayatın bir albümü vardır. müzik belleğin dilidir. dinlediğimiz müzik kim olduğumuzu tanımlamayabilir. ama başlamak için iyi bir yerdir. metal grupların slow parçalarını dinleyen bir adama güven olmaz.

birini sevdiğin zaman hoşuna gitmeyen yanlarını görmüyorsun.

insanları asla sandığımız kadar iyi tanımayız ve buna kendimiz de dahildir. bir sabah eşcinsel olarak uyanabileceğinize inanmıyorum. ama bir sabah uyanıp hayatınızı içinde belirli bir kişi olmadan sürdüremeyeceğinizi anlayabileceğinizden artık eminim.

istediğiniz şeyi elde ederken dikkatli olun; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

hayatta da pentatonik gam olduğunu hayal edin; hangi adımı atarsanız atın yanlış notaya vuramayacağınızı düşünün.

önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.

bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.

bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.

birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.

kanunları yapanlar eşcinsellere ve lezbiyenlere medeni haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.

eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.

bir insanın hayatının son noktasında uçurum vardır; çoğumuz onun kenarında durup aşağıya bakarız, hayata tutunmaya çalışırız. işte bu nedenle, birisi kendini koyuvermeyi seçtiğinde bu karar dramatik bir şekilde belirginleşir. beden neredeyse şeffaflaşır. gözler geride kalanların göremeyeceği yerlere bakar.

tanrı bir kapıyı kapattığı zaman bunu sadece başka bir pencere açtığı için yapar.

denge, sisten ve aynalardan başka bir şey değildir. yumruğunuzu bile sıkamadan bir yumruk yiyebilirsiniz.

mimarla doktorun hatasını toprak örter. avukat hata yaparsa ne yapar, biliyor musun? kabahati ya mimara atar ya da doktora.

hayatın kıpırdanan kelebek heyecanını bugüne kadar içimde yaşamadım. henüz yaşamadım. ama umuda benzediğinden eminim. bir kez hissettiğiniz zaman yokluğunu da anlarsınız.

dilekle dua arasındaki tek fark, birincisinde evrenin insafına kalmanız, ikincisinde biraz yardım almanızdır.

inançlar, hayallerimize ulaşmak için seçtiğimiz yollardır. bir şeyi yapabileceğine -ya da yapamayacağına- inanırsan her deneyiminde bunun doğruluğunu göreceksin.

kaygı, sallanan koltuk gibidir. sana yapacak bir şey sağlar ama ilerleme kaydetmeni sağlamaz.

aşk hiçbir zaman kolay değildir ama ancak eşcinsel çiftler için engelli parkur gibidir.

bu çoğu insana tuhaf görünebilir ama biri size çekici geldiği zaman bunun nedeni genellikle detaylardır. iyilikleridir. gözleridir. gülüşleridir. en çok ihtiyacınız olduğu zaman sizi güldürebilmeleridir.

güvence göreli bir kavram. kıyıya onu ayağınızın altında hissedecek kadar yaklaşabilir, sonra bir anda kayaların arasında paramparça olabilirsiniz.

27.4.17

büyük insan

stefan zweig

bize verilmiş olan hayat biçimi daha iyi bir hale getirilebilir, yontulabilir, düzeltilebilir ve şüphesiz, ahlaki tutku, bilinçli ve sebatlı bir çalışma sayesinde, içimizdeki iyi şeyleri ve ahlaki duyguları geliştirebilir, kuvvetlendirebilir; ama karakterimizin temel çizgilerini hiçbir zaman büsbütün silemez, bedenimizi ve ruhumuzu bambaşka bir yapısal düzene göre yeniden biçimlendiremez.

bir insan, tek bir kişi, birtakım vaatlerde bulunarak insanlığa seslendiği zaman, bu inanç susuzluğunun duyarlı sinirine dokunmuş olur ve ayağa kalkma cesaretini göstererek her türlü sorumluluktan daha ağır olan şu sözü söylemeye cüret eden, "ben, gerçeği biliyorum." diyebilen biri, her zaman, kendini feda etmeye hazır sonsuz bir yedek kuvvet bulur karşısında.

kusursuzluk ancak insani olan şeyleri aştığımız zaman mümkündür: kutsal bir kişi, hatta yumuşaklığı öğütleyen bir havari, katı olabilmelidir; kutsallığa ulaşabilmek için babasını ve anasını, eşini ve çocuklarını kayıtsız bir şekilde terk etmeyi, neredeyse insanüstü ve insanlık dışı olan böyle bir şeyi müritlerinden isteyebilmelidir. kusursuz ve tutarlı bir hayat ancak yapayalnız bir insanın çıplak mekanı içerisinde gerçekleşebilir, hiçbir zaman başkalarıyla ilişki ve bağlantı kurarak değil. bunun içindir ki, bütün çağlarda, kutsal kişinin tuttuğu yol, kendisine uygun biricik ev ve biricik ocak olarak onu çöle götürmüştür.

insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. iradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir.

25.4.17

kuzey kore

daron acemoğlu / james a. robinson

kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.

bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.

kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.

sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.

kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.

para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.

hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.

2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.

20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.

1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.

rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.

yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.

bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.

sevgi ve evlilik

alfred adler

almanya'nın bir bölgesinde, nişanlı bir çiftin bir arada evlilik yaşamını sürdürmeye ne kadar elverişli sayılacağını saptamada başvurulan eski bir gelenek vardır. düğünden önce gelin ve güvey orman içindeki bir meydana gelirler. yerde kesilmiş bir ağaç durmaktadır. iki el için yapılmış bir bıçkının bir ucuna gelin, bir ucuna damat yapışır, ağaç gövdesini birlikte bıçkılayıp ikiye ayırmaya çalışırlar. bu sınav, onların bir arada yaşamaya ne ölçüde hazır ve istekli sayılacaklarını belli eder. ortada iki kişinin el birliğiyle yapacağı bir iş vardır. gelinle damat arasında bir güven ortamı yoksa, her biri bıçkının kolundan şöylece tutup, bütün işi diğerinin üzerine yıkmaya bakacak, dolayısıyla işin sonunu getiremeyeceklerdir. gelin ve damattan birinin önderliği ele alıp işi tek başına yapmak istemesi durumunda, öteki sesini çıkarmayıp buna razı olsa bile normalde iki kat fazla zaman gerekecektir. doğru olan, her ikisinin de işe aynı ölçüde sarılması ama iki taraflı çalışmanın uyum içinde birleşmesidir.

almanya'nın söz konusu bölgesinde yaşayan köylüler, işbirliği isteminin evlilik yaşamının temel koşulunu oluşturduğunu kavramıştır. sevgi ve evlilik nedir sorusu tarafıma yöneltilse, bu soruyu eksiksiz olduğu söylenemeyecek şekilde şöyle yanıtlardım: sevgi ve evlilik, eşlerden birinin karşı tarafa bedensel cazibenin, arkadaşlık ve çocuk sahibi olma isteminin dürtüsüyle kendini açığa vuran canı gönülden teslimiyetidir.

sevgi ve evliliğin yalnızca iki tarafın değil tüm insanlığın mutluluğu için bir iş birliği oluşturduğunu görmek zor değildir. evliliğin tüm insanlığın mutluluğu için yapılan bir iş birliği olması, sorunun tüm yönlerini açıklığa kavuşturur. insandaki dürtülerin en önemlisi sayılan bedensel cazibe de insanlık için son derece önemlidir. daha önce pek çok kez değindiğim gibi, insanlık yetersiz organsal donatımdan dolayı dünya dediğimiz bu zavallı gezegenin kabuğu üzerinde yaşamaya pek elverişli değildir. insan yaşamının sürdürülmesi için en önemli yol üreyip çoğalmak, insanlıktaki doğurganlığın ve hiç gücünü yitirmeyen bedensel cazibenin nedeni de bunu sağlamaktır.

kanımca sevgi ve evliliği birbirinden tümüyle bağımsız sorunlar gibi ele alıp değerlendiremeyiz. bir insan bu bakımdan asla tümüyle özgür sayılamaz; kendi sorunlarının çözümünü asla yalnızca kendi kişisel düşüncelerinin doğrultusunda ele geçiremez. her insan birtakım kesin bağımlılıklar içinde yaşar, gelişimi belirli bir çerçeve içinde gerçekleşir, vereceği kararları bu çerçeve içine yerleştirmek zorundadır. evrenin belirli bir yerinde yaşamamız, koşulların öngördüğü sınırlama ve olanakların izin verdiği ölçüde gelişebilmemiz, kendilerine uyum sağlamamız gereken insanlar arasında yaşamımızı sürdürmemiz, kadın ve erkek diye ikiye ayrılmamız ve soyumuzun sürüp gitmesinin bu iki cinsiyetin mensupları arasındaki ilişkiye bağlı olması, üç temel bağımlılığı oluşturur.

bu ikili çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için, iki kişiden her birinin kendisinden daha çok karşıdakini düşünmesi gerekir. sevgi ve evlilik yapısının, üzerinde başarıyla yükseleceği biricik temel budur.

taraflardan her birinin kendisinden çok karşısındakini düşünebilmesi için iki taraf arasında bir eşitliğin varlığı gerekir. böyle içten bir özverinin gerçekten söz konusu olması durumunda taraflardan hiçbiri kendini baskı altında ya da ikinci plana itilmiş hissetmeyecektir. eşitlik, ancak her iki tarafın böyle bir tutuma sahip olmasıyla sağlanabilir. taraflardan her biri ötekinin yaşamını kolaylaştırmaya ve zenginleştirmeye çaba harcayacaktır. ancak bu şekilde her iki taraf kendini güven içinde görür, taraflardan her biri öteki tarafından istendiği, ötekince önem taşıyıp işe yaradığı duygusuna sahip olacaktır. sağlıklı bir evliliğin temel güvencesini, evlilik ilişkisinde mutlu olabilmenin kesin koşulunu karşı taraf için bir önem taşındığı, yerinin bir başkasıyla doldurulamayacağı, karşı tarafça gereksinildiği, ona bir insan ve gerçek bir dost gözüyle bakıldığı duygusu oluşturur.

iki kişilik bir toplulukta iki taraftan hiçbiri ötekine hizmet eder konumda bulunamaz. birinin hükmetmek ve ötekini itaate zorlamak istemesi durumunda, iki insanın verimli bir birliktelik kurabileceği düşünülemez. günümüz koşullarında pek çok erkek hatta kadın ailede hükmedip emredecek, önder rolü oynayacak, sözünü geçirecek kişinin erkek olması gerektiği inancındadır. pek çok mutsuz evlilikle karşılaşmamızın nedeni de işte budur.

hiç kimse öfke ve nefret duygusuna kapılmadan bir başkasının kendisi üzerindeki tahakkümüne katlanamaz. hayat arkadaşlığı yapacak kişilerin eşit haklara sahip olması gerekir; ancak o zaman önlerine çıkacak güçlükleri yenebilecek güce kavuşurlar.

sevginin bin bir türü vardır; evlilik ödevlerinin üstesinden gelebilmenin en iyi yolu bir mesleğe, paylaşma duygusuna ve toplumsal bilince sahip olmaktır.

iyi bir evlilik bizden sonraki kuşağı doğru dürüst yetiştirmede en iyi yoldur. evli çiftlerin bunu asla akıllarından çıkarmaması gerekir.

24.4.17

sefiller

victor hugo

akıllı insan azla yetinerek yaşar. şatafatlı hayattan hoşlanmam. sırmalı, işlemeli elbiseler giymedim hiçbir zaman. kötü şekillenmiş ruhlara bıraktım bu sahte parıltıları.

en önde gelen adalet vicdandır.

bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. parasız öğrenim vermediği için toplum suçludur; yarattığı karanlığın sorumlusu odur. bir ruh eğer karanlıkla doluysa, günah orada işini görür. suçlu, günah işleyen değil, karanlığı yaratandır.

insan kalbinde boşluğa yer yoktur.

sizden kendisini barındırmanızı isteyen kişiye adını sormayınız. asıl adından sıkılan kişidir sığınağa muhtaç olan.

tahliye, kurtuluş değildir. hapishaneden çıkılır ama mahkumiyetten çıkılmaz.

masumiyet kendi kendisinin tacıdır. masumiyetin soyluluk unvanına ihtiyacı yoktur. paçavralar içindeyken de ipek şallar içindeyken olduğu kadar vakurdur.

gülmek güneştir, insanın yüzünden kışı kovar.

ilerlemenin haşinliklerine devrim denir. devrimler sona erdiği zaman farkına varılır ki, insanlık tartaklanmış ama yol almıştır.

kaderin tüketilebileceğini, herhangi bir şeyin dibine dokunulabileceğini sanmak hatadır.

hayatımızın esrarlı mermer kitlesini biz istediğimiz kadar en güzel şekli vererek yontmaya çalışalım, kaderin siyah damarı mutlaka bir yerden kendini gösterir.

bizler ne kadar samimi, ne kadar temiz olursak olalım hepimizin safiyeti üzerinde küçük, masum bir yalanın çatlağı bulunur.

elmaslar ancak toprağın karanlıklarında, gerçekler de ancak düşüncenin derinliklerinde bulunur.

en iyiler bile bencil düşüncelerden büsbütün arınmış değildirler.

gündüz pespaye şeydir; ancak kapalı bir kepenktir onun hakkı. kibar insanlar kafalarının ışığını, gök kubbe yıldızlarını yaktığı zaman yakarlar ancak.

kötülerin mutluluğu da kara bir mutluluktur.

toplumun altında büyük kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

en güçlü, en halim selim, en mantıklı olanların bile zaaf anları vardır.

çocuklarının ölümünü görmekten daha hazin bir şey var, onların kötü bir hayat sürdüklerini görmek.

ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

burjuvanın erkeği ahmak, kadını kurnaz, kızı güzeldir.

en zorunlu gibi görünen, çağdaşlarınca en iyi kabul gören bir gerçek bile, yalnızca gerçek olarak kalıp içinde çok az hak taşıyor veya hiç hak taşımıyorsa, zamanla mutlaka biçimsiz, iğrenç, hatta belki de ucube bir hal almaya mahkumdur. bunun gibi, devlet adamları da bazen hainlerle aynı anlama gelir.

çoğu zaman, insan bir ipliği düğümlediğini sanırken başka bir ipliği bağlar.

bir genç kızın ruhuna şekil vermek konusunda, dünyanın bütün rahibeleri bir araya gelse bir annenin yerini tutamazlar.

yolda çok fakir bir seven delikanlıya rastladım. şapkası eski, elbisesi yıpranmıştı; dirsekleri delinmişti; ayakkabılarına su, ruhuna yıldızlar giriyordu.

en yırtıcı yaratıklar bile yavruları okşandığı zaman yumuşarlar.

ruhun isyanları yanında bir şehrin deprenişleri nedir ki? halk büyük bir derinliktir, ama insan halktan da büyük bir derinliktir.

ey gençlik! ne muhteşem bir yıldızsın sen!

aziz mertebesine erişmek bir istisna, doğru olmak bir kuraldır. yanılın, kusurda bulunun, günah işleyin; ama doğru olun.

şeref kurallarına, yıldızları inceler gibi, pek uzaktan bakan kimseler vardır.

tanrı'nın, bunalımlar içindeyken bile aşka ve felakete layık bir ruh verdiği insana ne mutlu! bu dünyaya ait şeyleri ve insan kalplerini bu çifte ışık altında görmemiş olan kimse, hiçbir hakiki şey görmemiş, hiçbir şey bilmiyor demektir.

ah! mendebur ihtiyar dünya! insan sende çalışır çabalar, sende işsiz kalır, sende namussuz olur, sende kendini öldürür, sende her şeye alışır.

şimdi artık içelim, ısrar ediyorum; içelim. dünya büyük bir saçmalık.

23.4.17

gece

lale müldür



gece.
yitik adalar boyunca uzanıyor karanlık deniz
bir martı yitirilmiş bir şeyi umarsızca belli belirsiz
ışık kulelerine yaklaşıp kaçan kanatlı hayvanlar gecede
kahkahalarla sarsılan bir ses. adacıklardayız hepimiz
gözetleme kulelerinde. bir yağmur kuşu, seyrek, siyahçıl, tedirgin
karanlığın içinden geçen bir tren, tek boynuzlu bir at içinde
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden
bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri
dökülen inci seslerini belki de
yitikgillerden bir şey, ele geçirilen ve hemen kaybolan
bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan
yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde
göksel bir şey sıyırıp geçen bizi
ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi

kelimeler.. kelimeler

özdemir asaf


yarıda kalmış aşkların hesapları içinde
denizlere açıldı içimizden biri
niçin gittiğini söylemeden
doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri
yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden
bulacak sanıyordu yenilikleri
her an bir yeni su vardı
her yeni suda bir yeni an
deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
yaşananla düşünülenler arasındaki farkı
bitmiyordu köpüklerle renkler
bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek
yeni manzaralarla gelen yeni duygular
hani, eski kelimelerle olmasa
insanın ömrünce devam edecek
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
yeni rüzgarlarla esen yeni korkulara
yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini
anladı, bütün olmuşlarla olanların
ve bütün olacakların
o kelimelerin içinde
kendisine varmadan eskidiğini

22.4.17

fıkra

anonim

dört çocuk babası, tecrübeli bir hekim seyahate çıkıyordu, meslektaşlarından biri sordu:

"nasıl doktor, çocukları bıraktığına üzülüyor musun?"

"yo.. hepsi de okuldalar maşallah."

"isimleri neydi?"

"fuat, sedat, reşat, cihat."

"beşinci bir oğlun olsa, adını ne koyacaksın?"

doktor sakin sakin gülümsedi:

"imdat!"

**

ayakta duramayacak kadar körkütük sarhoş, otelin kapısından büyük üniforması sırtında çıkan amirale seslendi:

"baksana kuzum, bana şuradan bir taksi çağırıver."

"sen karşındaki adamın amiral olduğunun farkında değilsin galiba."

sarhoş gevrek gevrek güldü:

"ne kızıyorsun canım, o halde bir gemi çağır."

**

çiftçinin biri sırtında bir gübre çuvalı taşıyarak tımarhanenin önünden geçiyordu. delilerden biri adama takıldı:

"nedir sırtındaki?"

"gübre."

"ne yapacaksın gübreyi?"

"çileklerime koyacağım."

deli içini çekti:

"biz çileği kaymakla yeriz; gene de adımız deliye çıkmıştır."

**

camide hoca vaaz veriyordu:

"ey müslümanlar; bir yer vardır ki zengin, fakir, genç, ihtiyar, gamlı, kederli giren şen ve bahtiyar çıkar; neresidir orası bilin bakalım."

bektaşi arka sıralardan seslenir:

"bilirim hoca efendi; meyhane."

**

yaşlı adam oğlunun çalıştığı daire müdürüne geldi:

"affedersiniz müdür bey, oğlumu görmek istiyorum."

müdür cevap verdi:

"oğlunuz bugün gelmedi. cenazenizde bulunmak için izin almıştı."

**

iki pul meraklısı, üzerinde stalin'in resmi bulunan yeni bir puldan bahsediyorlardı. içlerinden biri:

"bu pullar iyi yapışmıyor" diye şikayet etti.

öteki cevap verdi:

"pulların hiçbir kusuru yok. halk, pulların ters tarafına tükürüyor da onun için yapışmıyor."

**

iki evli arkadaş geç vakit eve dönüyorlardı. biri sordu:

"böyle gece eve geç gidince karına ne diyeceğini hiç düşünmez misin?"

"düşünmem. karım şimdi ya uyuyordur, ya uyanıktır. uyuyorsa mesele yok; uyanıksa onun bana ne diyeceğini düşünürüm.

**

bektaşiye:

"cehennem yedi kattır" demişler, "birinci katında binamazlar yanacak, ikinci katında küfürbazlar, üçüncü katında kumarbazlar yanacak, dördüncü katında.."

bektaşi hemen atılmış:

"uzatma be imanım" demiş, "yanmayan yeri var mı şunun, sen ondan haber ver."

**

dalgınlığıyla ünlü bir biyoloji profesörü, öğleden sonraki dersinde elindeki bir paketi büyük bir dikkat ve itina ile çözüp açarken bir yandan da öğrencilere teşrih için hazırlanmış kurbağalar göstereceğini söylüyordu. fakat paketi açtığı zaman içinden kesilip biçilmiş kurbağa vücutları yerine iki sandviç, iki turp, bir muz ve bir tane de haşlanmış yumurta çıktı. profesör şaşkın şaşkın başını kaşıyarak şöyle mırıldandı:

"fakat ben öğle yemeğimi yemiştim. bu da nerden çıktı?"

**

“akşamleyin büfeye iki elma koymuştum. şimdiyse orada bir tane var; söyle bakalım selim, nasıl oldu da orda bir tane elma kaldı?”

selim: "çok karanlık olduğu için onu görememişim anneciğim!"

**

meşhur fransız romancısı balzac çok oburdu. bir gün arkadaşlarından biri onu lokantada, önünde iri bir tavuk olduğu halde gördü:

"bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz?"

aldığı cevap şu oldu:

"tabii ki hayır, bezelyeleri bekliyorum."

**

doktor sabahleyin yataktan kalktı, başı ağrıyordu. üzerinde bir kırgınlık vardı. gerinerek aynanın karşısına geçti, diline baktı, bembeyazdı. aynadaki aksine seslendi:

"hastam olsaydın müshili dayardım; ama ne çare ki hastam değilsin."

**

polis almak için imtihan yapılıyordu. tecrübeli komiser adaylara sordu:

"bir kalabalığı dağıtmak için ne yaparsınız?"

herkes cevaplar verdi ve sıra yahudi gencine geldi:

"derhal fakirler yararına yardım toplamaya başlarım."

**

doktor hasta kadını muayene etmiş, kocasıyla konuşuyordu:

"eşinizde önemli bir hastalık yok; sıkıntısı yaşının ilerlemesinden geliyor."

"aman doktor bey; ne olur bunu siz kendisine anlatın."

**

berlin'in sovyet işgali altındaki kısmında yaşayan biri, papağanını kaybetmişti. ilgili makamlara başvurarak kuşun bulununca kendisine iade edilmesini rica etti. bunun için de bir kağıda papağanın neye benzediğini yazdı. altına da şu sözleri ekledi:

"papağanın söyleyeceği şeylerden mesul değilim. söyleyeceği şeyler sahibinin değil, kendi fikirlerinin mahsulüdür." 

21.4.17

din

yuval noah harari

hristiyanlık ve müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

voltaire tanrı hakkında, "tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni boğazlar." demiştir. hammurabi aynısını hiyerarşi ilkesi hakkında, thomas jefferson da insan hakları için söylerdi. homo sapiens'in doğal hakları yoktur. tıpkı örümcekler, sırtlanlar ve şempanzelerin doğal hakları olmadığı gibi. ama bunu hizmetkârlarımıza söylememeliyiz; yoksa geceleyin bizi öldürürler.

bugün çoğunlukla ayrımcılık, anlaşmazlık ve nifak kaynağı olarak görülen din, insanlığı para ve imparatorluklarla birlikte en iyi birleştiren üçüncü şey olarak sayılabilir. tüm toplumsal düzenler ve hiyerarşiler hayali olduğundan kırılgandır ve toplum büyüdükçe kırılganlık artar. dinin kritik önemdeki tarihsel rolü, bu kırılgan yapılara adeta insanüstü bir meşruiyet vermesidir. dinler, yasalarımızın insanların kaprisi değil, mutlak ve üstün bir otorite tarafından buyurulmuş emirler olduğunu söylerler. bu da en azından bazı temel yasaların eleştiriden muaf olmasını sağlayarak toplumsal istikrarı sağlar.

romalıların uzun süre boyunca hoşgörü göstermeyi reddettiği tek tanrı hristiyanların tanrısıydı. roma imparatorluğu hristiyanlardan inançlarını ve ritüellerini bırakmalarını istemedi ama imparatorluğun koruyucu tanrılarına ve imparatorun ilahiliğine saygı duymalarını bekledi. bu bir siyasi sadakat meselesi olarak görülüyordu. hristiyanlar bunu şiddetle reddederek tüm uzlaşma çabalarını sonuçsuz bıraktıklarında, romalılar da siyasi olarak huzur bozucu gördükleri bu gruba zulmettiler. gene de bunu bile tüm güçlerini kullanarak yapmadılar. 

isa'nın çarmıha gerilmesinden konstantin'in hristiyan olmasına kadar geçen üç yüzyılda roma imparatorları hristiyanlara sadece dört kez saldırı düzenledi. hatta bazı yerel yöneticilerin kışkırtmasıyla meydana gelen hristiyanlık karşıtı şiddet olaylarının kurbanlarının sayısının birkaç binden fazla olmadığını görürüz. buna karşın, daha sonraki 1500 yılda hristiyanlar bu sevgi ve şefkat dininin farklı yorumları yüzünden milyonlarca başka hristiyanı öldürmüştü.

katolikler ve protestanlar arasındaki din savaşları avrupa'yı özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda kasıp kavurmuştu. bu savaşlara katılanların hepsi isa'nın ilahi özelliğini, sevgi ve şefkat hakikatini kabul ediyor ama bunları yaşama biçiminde anlaşamıyorlardı.

protestanlar, tanrının oğlunun insan bedeninde dünya geldiğini, insanlık için çarmıhta canını feda ettiğini, böylece kurtuluşun ve ölümsüzlüğün yolunu açarak kendisine inanan ve bu inancı yaşayan herkese de cennetin kapılarını açtığına inanırlar. katolikler bu inancı yeterli bulmazlar; cennete girmek için inananların kiliseye gitmeleri ve sevap işlemeleri de gerektiğini düşünürler. protestanlar reddettikleri bu inancın tanrı'nın büyüklüğünü ve sevgisini aşağıladığını ileri sürerler.

bu ilahiyat tartışmaları 16. ve 17. yüzyıllarda o kadar şiddetlendi ki katolikler ve protestanlar birbirlerini kitleler halinde yok ettiler. ağustos 1572'de fransız katolikleri, fransız protestanlarına saldırdı. st. bartholomew günü katliamı olarak bilinen bu saldırıda yirmi dört saatten az bir sürede yaklaşık 10 bin protestan katledildi. papa fransa'da olup bitenin haberini aldığında o kadar mutlu olmuştu ki, bu durumu kutlamak için özel ayinler düzenledi. hatta giorgio vasari'yi vatikan'ın odalarından birini katliamı betimleyen fresklerle donatması için görevlendirdi. bu yirmi dört saat içinde, koca roma imparatorluğu tarihinde öldürülenden çok daha fazla sayıda hristiyan, yine hristiyanlar tarafından öldürüldü.

tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. yahudi, hristiyan ve müslüman tektanrıcılar pek çok düalist inanç ve pratiği benimsedi, ayrıca bugün "tektanrıcılık" olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. sayısız hristiyan, müslüman ve yahudi kuvvetli bir kötü güce inanır. bu kötü güç bağımsız hareket eder, iyi tanrı'ya karşı mücadele eder ve tanrı'nın izni olmadan ortalığı karıştırarak her şeyi altüst eder.

islam, hristiyanlık, budizm ve konfüçyüsçülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. büyük tanrılar, kadiri mutlak tek tanrı veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi. incil'in, kuran'ın veya vedalar'ın evrenle ilgili bazı kritik bilgilere sahip olmadığını, hele de bu sırların etten kemikten yapılma yaratıklar tarafından keşfedileceğini düşünebilmek bile olanaksızdı.

muhammed peygamber de dini hayatına ilahi gerçeklerden haberi olmayan arapları eleştirerek başlamıştı. ancak muhammed kısa süre içinde kendisinin bu gerçekten haberdar olduğunu iddia etmeye başladı ve takipçileri onu "peygamberlerin mührü" olarak adlandırmaya başladı. bu andan itibaren muhammed'in vahiylerinden başkası gereksizdi.

modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahiptir. zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu bilir. darwin hiçbir zaman kendisinin "biyologların mührü" olduğunu ve hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmemiştir. yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. fizikçiler big bang'e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.

kendini gölgelere

rabindranath tagore

kendini gölgelere saklayarak, sevdiğim, nerede duruyorsun herkesin arkasında? hiçe sayıyorlar seni, tozlu yolda itip geçiyorlar. yolcular birer birer gelip çiçeklerimi alıncaya, sepetimi boşaltıncaya kadar bekliyorum yorgun saatlerde, sana sunacaklarımı önüme yayarak.

sabah geçti artık, öğle de. akşamın gölgesinde uyku bastı gözlerimi. evlerine giden adamlar bana bakıp gülümsüyorlar, utançla dolduruyorlar beni. bir dilenci kız gibi oturup eteğimi yüzüme çekiyorum; indirip gözlerimi yanıt vermiyorum sordukları zaman ne istediğimi.

seni beklediğimi nasıl, ah, nasıl söylerim onlara, gelmek için söz verdiğini? çeyiz olarak bu yoksulluğu taşıdığımı utançla nasıl söylerim? ah, bu onura sarılıyorum yüreğimin gizli yerlerinde.

çimenlere oturup göğe bakıyorum, parıltısını düşlüyorum ansızın gelişinin -bütün ışıklar yanmış; altın kanatlar uçuşuyor arabanın üstünde; yol kenarında ağzı açık duran onlar da, senin yerinden inip beni tozlardan kaldırdığını, paçavralar içindeki bu dilenci kızı yanına oturttuğunu görünce, yaz meltemindeki sürüngenler gibi titreyecekler utançla.

ama zaman kayıyor, arabanın tekerleklerinden ses yok hala. seslerle, gürültülerle, yengi çığlıklarıyla ne alaylar geçiyor. gölgede, herkesin arkasında sessizce duran sen misin? ya ağlayan yalnız ben miyim, yalnız ben miyim umutsuz bir özlemle kendi yüreğini kemiren?

20.4.17

öğrencinin sorunu

robert m. pirsig

öğrencinin en büyük sorunu, yıllardır kafasında oluşturulmuş, havuç ve kırbaca dayalı köle zihniyetidir; bu, "kırbaçlamazsan çalışmam" diyen, katır zihniyetidir.

küçük çocuklar "yalnızca kendilerinin hoşlandıkları" şeyleri yapmamaları için eğitilirler. peki, neyi yapmaları istenir? elbette başkalarının hoşlandıklarını. kimdir bu başkaları? ana-baba, öğretmenler, müfettişler, polisler, hakimler, memurlar, krallar, diktatörler. tüm otoriteler. "yalnızca senin hoşlandığın" şeyi hor görmek üzere eğitilirsen, elbette başkalarının daha uysal bir uşağı -iyi bir köle- olursun. "yalnızca senin hoşlandığın" şeyi yapmamayı öğrenirsen sistem seni sever.

okul size taklit etmeyi öğretir. öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.

şarlatan

andre gide

hiçbir başyapıt bir iş birliği ürünü değildir.

hiçbir şey herkes için iyi veya doğru değildir; herkese uygulanabilecek hiçbir yöntem, hiçbir kuram yoktur.

herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

yeryüzünde kötü olan ne varsa hepsinin şeytandan geldiğine inanmaya çalışıyoruz; başka türlü yapsak, tanrı'yı bağışlamaya güç bulamazdık.

güçlü bir kafanın kaçamadığı düşünsel zindan yoktur.

her güzel nedenin altında, çoğu zaman, kendisinden aşırıldığı sanılan şeyden kazanç sağlamayı bilen becerikli bir şeytan gizlenir.

başkalarının dumanından zehirlenmemek için kendisi de tüttürmeli insan.

aynı kalamamak, azalmak korkusuyla, gelişmek zorunda bulunmak aşka vergidir, aşkı dostluktan ayıran şey de budur.

ön yargılar uygarlığın temel direkleridir.

namuslu kentsoylular kendilerinden başka türlü de namuslu olunabileceğini anlamazlar.

en güzel yollar uçurumlarda biter.

kendi eğimine uymak iyi şeydir; yeter ki yukarı doğru olsun. yaşamda önemli olan, akıntıya kapılmamaktır. bir şey bir başkasını getirir, sonra insan nereye gittiğini bilmez artık.

sayıklamalar

charles bukowski

sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

harikulade düşünceler ve harikulade kadınlar kalıcı değildirler.

dengeli insan delidir.

aşk bir emre dönüştüğünde nefret hazza dönüşebilir.

bir kaplanı yakalayıp kafese koyabilirsiniz ama onu kırdığınızdan asla emin olamazsınız.

tanrı'nın nerede olduğunu bilmek istiyorsan ayyaşa sor.

acı hissetmemek duyguların kesintisi demektir; her coşku şeytanla pazarlıktır.

kumar oynamazsan asla kazanamazsın.

hayat ile sanat arasındaki fark sanatın daha katlanılır olmasıdır.

hayatta bir amerikan ayyaşı ölü bir yunan tanrısından daha çok ilgilendirir beni.

hiçbir şey gerçek kadar sıkıcı olamaz.

cesur insanın hayal gücü kısıtlıdır, korkaklık kötü beslenmenin bir sonucudur.

cinsel ilişki şarkı söylerken ölümün kıçına tekmeyi basmaktır.

egemenlik gerçekten milletin olduğunda hükümetlere gerek kalmayacak, o zamana kadar hapı yutmuşuz.

entelektüel basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir, sanatçı ise zor bir şeyi kolay.

damlayan musluklar, tutku osurukları ve patlak lastikler.. hepsi ölümden daha hüzün vericidir.

dostlarının nerede olduklarını bilmek istersen kodese gir.

hemen herkes dahi doğar, geri zekalı gömülür.

19.4.17

yazmak

inci aral

yazdıklarımıza yüklediğimiz anlamlar bizimle birlikte değişir ama hâlâ bizimdirler. eğer, bir gün belleğimizle ortak bellek arasındaki çizginin silinmeye başladığını hissedersek, geçmişle bağları sıkılaştırmak için yara izlerini yeniden göstermek ve unutulanı anımsatmak isteriz.

bazen yatağımın içi kitaplarla dolar. onlarla birlikte uyumayı, uykumun içinde onlara dokunmayı severim. kitaplarla neredeyse erotik bir ilişkim olduğunu düşünüyorsanız haklısınız! ateşli, derin, vazgeçilmez bir ilişki bu.

kim olduğunu hem biliyorum hem de bilmiyorum. hem bilmek hem de bilmemek istiyorum. sesimin sana nasıl, ne kadar uzanabileceğini elbette merak ediyorum. çünkü ben seni sarsmak, eğlendirmek, unutmuş olduklarını hatırlatmak ve aşındırdığın soruları yeniden canlandırmak için yazıyorum. yazarken sahteliğe düşmekten, sana yalan söylemekten ve olmadığım biri gibi görünmekten sakınıyorum ve o kadar kendim oluyorum ki dünyaya karşı korunaksız kalıyorum. benim için sana yüreğimi sunmanın tek ve en iyi bildiğim yolu yazmak. bunu sen de dahil bütün riskleri göze alarak yapıyorum. çünkü seni seviyorum ve dostluğumuz sonsuzluk vaadi taşıyor.

marguerite duras, yazmanın yalnızlıktan doğduğunu söylüyordu. doğru. bizi yazmadan yapamaz hale düşüren budur. belki de insan yalnızlıktan korktuğu için, daha çok da nedenini bilmediği tuhaf bir yalnızlığı hem sevdiği hem de umutsuzca yenmek istediği için yazıyor. evet, umutsuzca ve körlemesine.

umut

hakan günday

dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.

korkuyu beklerken'deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. ne adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. çünkü ne o kadar kelime vardı zihninde ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. ama dediği gibi, ölene kadar oradaydı. hatta öldükten sonra bile. orada. daima. gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe, iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde. bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde. cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde. oğuz atay nerede duruyorsa, orada. tutunamayıp nereye düştüyse orada. belki de düşmeyip yer çekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda. tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde.

belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. sadece yanlış anlayınca. ama her şeyi..

18.4.17

eğitim

jiddu krishnamurti

eğitim bizim doğayla, varlıklarla ve diğer insanlarla nasıl doğru ilişkiler kurabileceğimizi keşfetmenin bir yoludur.

dünyanın her yerinde politikacılar ve diğer liderler güya eğitimli insanlardır; unvanları, diplomaları, kepleri ve cüppeleri var; doktorlar ve bilim insanları onlar. yine de insanoğlunun mutlu bir hayat sürebileceği bir dünya kuramadılar. demek ki modern eğitim başarısızlığa uğradı, değil mi? ve eğer aynı eski yöntemle eğitim almakla yetinirseniz, siz de bir başka kasvetli perişan hayati hazırlarsınız.

hepimize yetecek kadar yiyecek, giyecek ve barınak sağlamaya elverişli bilimsel bilgiler var elimizde şu an, ama açlık ve sefalet kol geziyor.

araştırmak ve öğrenmek zihnin işlevidir. öğrenmekten kastım hafızanın geliştirilmesi veya bilgi birikimi değil, yanılsamaya düşmeden berrak ve sağlıklı düşünme, inançlardan ve ideallerden değil de olgulardan yola çıkma kapasitesidir. düşünce çıkarımlardan doğuyorsa öğrenme gerçekleşmez. salt bilgi veya malumat edinmek öğrenmek değildir. öğrenmek için anlamayı sevmek ve bir şeyi sırf o şey hatırına yapma hevesi duymak gerekir. hangi türde olursa olsun zorlamanın olduğu yerde öğrenme gerçekleşmez.

öğrencinin gün içindeki düşünceleri ve eylemleri yoluyla haberdar olduğu güdülerinin ve yönelimlerin farkına varmasına yardım etmektir özgürlük.

disiplinli bir zihin asla özgür bir zihin değildir; ne de baskı altındaki bir zihin özgür olmayı isteyebilir. zihin ancak arzunun tüm sürecini kavrayarak özgür olabilir. disiplin her zaman zihni belli bir inanç ya da düşünce sisteminin çatısı altındaki harekete hapseder, değil mi? ve böyle bir zihin asla zeki olma özgürlüğüne sahip değildir. disiplin otoriteye itaati getirir. disiplin, işlevsel beceri talep eden bir toplum yapısı içinde hareket etmeyi sağlar, ama kendi kapasitesine sahip zekayı uyandırmaz.

hafıza sayesinde kapasitesini artırmaktan başka bir şey yapmamış bir zihin bilgisayara benzer; o her ne kadar şaşırtıcı derecede beceri ve doğrulukla çalışsa da yine de bir makinedir. otorite zihni belli bir yönde düşünmeye ikna edebilir. fakat belli çizgilerde veya öngörülmüş bir çıkarımla düşünmeye yönlendirilmek hiç de düşünmek değildir; bu sadece insanın bir makine gibi çalışmasına benzer ki beraberinde yılgınlığı ve diğer sefaletleri getirir, düşüncesizliği ve hoşnutsuzluğu körükler.

zeka bir bütün olarak hayatla başa çıkma kapasitesidir ve öğrenciye notlar veya puanlar vermek zekayı garanti altına almaz. aksine bu, insanın saygınlığım zedeler. bu kıyaslamalı değerlendirme zihni köreltir. bunu derken öğretmenin öğrencinin gelişim sürecini gözlemlememesi ve kaydetmemesi gerektiğim söylemiyoruz. doğal olarak çocuklarının gelişim süreçlerini bilmeye meraklı olan ebeveynler bir rapor isteyeceklerdir; ama eğer eğitimcinin ne yapmaya çalıştığım anlayamazlarsa, maalesef bu rapor istedikleri sonuçları elde etmek için kullanılan bir baskı aracına dönüşür ve böylece eğitimcinin işini mahveder.

kelimenin gerçek anlamıyla öğrenmek ancak içsel ve dışsal zorlamanın bulunmadığı dikkat halinde mümkündür. doğru düşünmek ancak zihnin gelenek ve hafızanın buyruğu altında girmediği durumda ortaya çıkabilir. zihni sessizliğe kavuşturan dikkattir ve sessizlik yaratıcılığa açılan kapıdır. işte bu nedenle dikkat en büyük öneme sahiptir.

eğer ona meslek demek yerindeyse, öğretmenlik en saygın meslektir. öğretmenlik yalnızca zihinsel donanımı değil, ayrıca sonsuz sabrı ve sevgiyi gerektiren bir sanattır. doğru eğitim almak demek hayatımızın uçsuz bucaksız alanındaki her şeyle -para, mal mülk, insanlar, doğa- ilişkimizi anlamak demektir.

sınavlardan geçerek hayatin tüm anlamım kavrayacağınızı mı sanıyorsunuz? bazı insanlar sınavlardan geçme konusunda son derece becerikliler, ama bu onların zeki olduğunu göstermez. sınavlardan nasıl geçileceğini bilmeyen diğer kişiler çok daha zeki olabilirler; daha gelişmiş el becerilerine sahip olabilir ve olan bitenleri sırf sınavdan geçmek için bilgiyle dolup taşan kişilerden daha derinlemesine kavrayabilirler.

korkunun ortadan kaldırılması dikkatin başlangıcıdır. bütün hayal kırıklıkları ve çetrefilli çelişkileriyle falanca veya filanca olma çabası, başarı kazanma hırsı olduğu sürece korku varlığım sürdürür. konsantrasyonu öğretebilirsiniz ama korkudan kurtulmayı öğretemeyeceğiniz gibi, dikkati de öğretemezsiniz.

öte yandan korkuyu üreten sebepleri keşfedebilir ve bu sebepleri anlayarak korkuyu ortadan kaldırabiliriz. demek ki öğrencinin çevresindeki ortam sağlık ve mutlulukla doluysa, öğrenci kendini güvende ve rahat hissediyorsa ve sevgiyle beraber gelen önyargısız eylemin farkındaysa, o zaman dikkat kendiliğinden oluşur. sevgi karşılaştırma yapmaz ve dolayısıyla çekememezlik ve falanca veya filanca "olma" eziyeti de sona erer.