erica jong etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erica jong etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.11.2021

sanatçı

erica jong

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma. 

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

7.12.2019

evlilik

erica jong

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.

aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

1.12.2016

hayat

erica jong

hayat ne bir trajedi ne de bir komedidir. her ikisinin karışımıdır. hem yumuşak pişmiş etlerin hem de ağzı yakan biberlerin bir arada sunulduğu bir şölen sofrasıdır. kokmuş etlerle seçkin meyveler, egzotik baharlar ve soslarla tatsız köy yemekleri bir aradadır.

üzüntü hem çok sert hem de çok kaprisli bir efendidir. cenaze evlerindeki kanepelerin üzerinde yer alan zina olayları, balayı yatağında yer alan sevişmelerden bile fazladır. çünkü sevinç, kalplerimizi havalara uçururken her zaman cinsel ilişkiye sürüklemez. ama üzüntü bizi aşağıya doğru çektiği için insan vücudunun alt kısımlarının çağrısına daha fazla yaklaştırır. duyduğumuz acıyı bir yerlerde boşaltmak ihtiyacıyla kıvranırız ve yatak da genellikle buna en uygun yer olur.

şerefsizlik, ölümle karşılaştırılamayacak kadar önemsiz bir şeydir. hayat sürdükçe, şeref de yeniden elde edilebilir. hayata orospu olarak başlayan düşeslerin sayısı hiç de az değildir. ama hayat olmadı mı şerefin ne yararı olur? şeref açları doyuramaz, donanları giydiremez, hastaları iyileştiremez. şeref tıpkı göğse takılan madalyalara benzer. rehinci kabul etmez onu. sizi ne ısıtır ne doyurur. bir kol saati bile ondan iyidir.

insanoğlunun tüm saçma korkuları arasında en saçması, geleceğe duyulan korkudur. korkmakla geleceği kontrol altına alamayız. aldığımızı sansak da alamayız. kaygılar ve korkular, bir falcının kehanetleri kadar etkisizdir. ama biz yine de bu duygulardan vazgeçmeyiz.

burası çok zulme, az adalete tanık bir dünyadır. kardeşlerinden yardım umanın vay haline! daha yelkenini açmadan köpek balıklarına yem olur. toplum hayatı da doğadaki hayattan farklı değildir. insan hayatı kısadır, kötüdür, kabadır ve içi korkularla doludur. kalbine göre yaşayanlar bu hayatı daha da kısaltır, daha çok korkuyla doldururlar. kafayla yaşayanlarsa zevklerini artırırlar. öldüğümüz zaman yanımıza kar kalan tek şey birkaç iyi düzüşmedir.

11.04.2015

yaratıcı yazının sırları

roland fishman

robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.

zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.

mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.

albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.

david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.

frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.

erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.

john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.

harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.

ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.

victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.

1.01.2015

doğum

erica jong

doğum sürecinde bir kadının geçirdiği başkalaşımlar, solgun aydedenin evreleri kadar çoktur. önce hamileliğin birinci evresi gelir. o evrede insan, içindeki bebeği yok etmek ister. onun varlığı, vücudunun merkezinde bir işgal, bir istila hissi verir. ikinci evrede, insan kendi içinde yeni bir hayatın ilk kıpırtılarını hissetmeye başladığı zaman, bunun ilk baştaki evreden çok farklı olduğunu görür. üçüncü evrede çocuk biraz daha büyür; insanın içine, kımıldayan, gıdıklayan, yalayan bir köpek yavrusu gibi duygular verir. dördüncü evrede, boyu küçük bir kavun kadar olur, insanı saatte dört kere idrar etmeye yollar ve siz yatar yatmaz onun uyanacağı tutar. beşinci evrede çocuk gerçek bir yük haline gelir. kalbin altındaki ağırlığı kurşundan beter olur. ama ne gariptir ki o evrede daha da çok sevilir. çünkü anneye artık bir hayalden çok bir gerçek gibi gelmeye başlar ve ağırlığına dayanmak kolay olur. altıncı evrede anne, doğum yatağında ölme korkusuna kapılır. geceleri canavarlı, ejderhalı rüyalar görürken, gündüzleri de doğumla ilgili kabuslar kurup durur. yedinci evrede hamilelik, yazın en uzun günü gibi uzamaya başlar. anne, bir zamanlar incecik bir insan olduğunu unutur; bir daha tekrar ince olabileceğine bile inanmaz. her adım, sokak ortasına işememe gayretiyle birleşip bir zorluk haline gelir. her hareket acı verir, her gece uykusuz geçer. uykusunda ne tarafa dönerse dönsün, çocuk ya ciğerine tekme atar ya kemikli kafasını bağırsaklarına yaslar. sekizinci evre, inanılmaz bir sabırsızlık ve bezginlik getirir. anne, çocuğun hiçbir zaman doğamayacağına inanmaya başlar; bundan da memnun olur. çünkü o zaman doğum yatağında ölme korkusu ortadan kalkar; yalnızca sonsuzluğa kadar hamileliğe tahammül etmek kalır. dokuzuncu evrede anne, ölmekten o kadar çok korkar ki, önceki korkuları bununla karşılaştırılamaz bile. onuncu evrede sular yarılır, acılar başlar. önce yavaş yavaş, sonra sarsıcı biçimde. anne artık elinde seçme şansı olmadığını bilir. ya doğuracak ya çatlayacak. geriye dönemez, başka bir yola sapamaz. kendisi de bebeği gibi hayat dansına doğru itilir. döne döne, yuvarlana yuvarlana, inleye inleye, kıvrana kıvrana. ölecek mi, yoksa yaşayacak mı, bilemez. ama sonunda acılar artıp öyle bir düzeye gelir ki, aldırmaz bile!

3.12.2014

kadın

erica jong

erkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. ya bakiredir kadınlar ya da orospu. ya azize ya da günahkar. bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar.

kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür.

kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

biz hepimiz gömülü bir geçmişten çıkıp yükseliyoruz. mantıktan, aydınlıktan, doğanın büyük planından dem vuruyorlar ama, kadınlar için bu çağ en karanlık çağlardan biri. kadınların parlak güneşe benzetilip tapıldığı, solgun ayla bir tutulmadığı eski çağlardan çok uzak. mezarlarımızın üzerindeki tozu silkeleyip doğrulmaya, gerçek yüzümüzü göstermeye daha yeni yeni başlıyoruz.

bizler; hayat getirenler, hayat verenleriz. bunu bizden asla alamazlar. bu mucizeyi aşağılamaya, onu bizim onurumuz olmaktan çıkarıp mahvımızın nedeni haline getirmeye çalışsalar bile, gücümüzün esas kaynağı yine odur.

haç olsun, darağacı olsun, zindan parmaklıkları olsun, hep erkeklerin deliliğinin simgeleridir. kuvveti her zaman hayatın kendisinden önde tutarlar. ama kadının simgesi bir daire, bir halkadır. bacakların arasında beliren bir bebek başıdır, meme uçlarının yuvarlaklığıdır, göbek deliğidir, şişen karındır. güneştir o. halkaların ne başı ne de sonu vardır. oysa doğrular, ister yukarı ister aşağı gitsinler, ister haç, ister darağacı oluştursunlar, her zaman için erkeklerin ölüme taptığının kanıtlarıdır.

20.01.2014

fanny

erica jong

hiç kimse kendi uşağının gözünde kahraman değildir.

büyük evler, büyük adamlara benzer. dışları göz alıcı teras ve verandalarla süslü olabilir ama, içerisi yalnızca çılgınlık ve kalleşlikle doludur.

matematiksel hesaplamalara dayanan düzenlemelerden daha fazla gözü rahatsız eden hiçbir şey yoktur.

ruh dediğimiz şey insanoğluna yarı verilmiş, yarı alın teriyle kazanılmıştır. herkes kendi ruhunun mimarıdır.

bu dünyada hiçbir şeye, bu sıradan organ [penis] kadar çok ve çeşitli isimler takıldığı görülmemiştir.

mezara ne kadar yakınsak hayata o kadar sıkı sarılıyoruz; doğumdan ne kadar az uzaklaşmışsak hayat armağanına o kadar boş veriyoruz.

bir serveti elde etmek için kendimizden nefret etmek zorunda kalıyorsak ne değeri var öyle servetin? servet dediğin şey, hayatın çarkını döndürmek için gereken yağdan başka nedir ki?

saldırıdan masun olma duygusu kadar insanı özgürleştiren ikinci bir duygu yoktur.

korku, diğer her tür düşünceden daha yüksek seslidir. oysa düşüncelerin en budalaca olanıdır aslında.

doğruluk, ahlaktan da, masumiyetten de daha katı bir tanrıçadır.

kişilik sahibi bir kadın, bazılarının kendisine gülmesine, bazılarının da bilinçsiz bir hayranlık beslemesine asla engel olamaz.

en sevdiğimiz kitaplar, onları yaratanlar kadar kendine özgüdür.

"başkalarının bize gösterdiği şiddet, kendi kendimize gösterdiğimiz şiddetten daha az acı verir."

"tanrı her şeyi iyi yapar. insan eli değince kötüleşir."

insanın şansı onu olabilecek en kötü duruma düşürdüğünde, felaketlere, umutsuzluğa razı olan bir tavır yer alır içinde. çünkü hayatta mantıktan daha güçlü şeyler de vardır.

"doğada değişmeyen tek şey değişimdir."

bu dünyada bilgeliğin yolu genellikle dilini tutmakla başlar. insan her bildiğini vakti gelmeden ortalığa dökmemeli.

1.08.2012

jonathan swift

erica jong

swift, ingiltere'de kimsenin önem vermediği, oysa kendi ülkesi olan irlanda'da saygı gören bir kişi.

kısa boylu, elli yaşlarında bir adamdı. en dikkate değer yeri gözleriydi. masmavi, delici bakışları vardı. ya bir zamanlar guatr geçirmiş ya da dünyanın bu haline çok şaşmış gibi dışarıya uğraktı gözleri. yaman bir iskambil oyuncusuydu. parası az olmakla birlikte armağan vermeye bayılan bir insandı. hayattan hoşnut olmayan mutsuz bir insan olarak tanınmasına karşın, birlikte bulunması çok zevkli, davranışı çok şen bir insandı. sık sık baş dönmesinden ve kulaklarındaki bir arızadan şikayetçiydi. ama bunlara, eski romalılara özgü biçimde dayanırdı.

babası kayıplara karıştıktan aylar sonra dünyaya gelmişti. kendini bir tür yetim diye tanımlardı. dünya böyle kimselere, başkalarına oranla daha da acımasız davranır genellikle.

merakları pek çok, çelişkili ve her biri de epey aşırı idi. her tür fanatiklikten nefret ederdi. dünyayı geliştirecek projeler yapanlara hiç güveni olmadığı gibi, yazarların çevresini saran eleştirmenleri de hiç tutmazdı.

bir keresinde "eleştirmen demek, kendi güzel yazamayan ve bu nedenle tüm vaktini, yazabilenler için zorba kurallar koymaya harcayan adam demektir." demişti. en sevdiği yazar  la rochefoucauld'du; insanoğlunun iddia edildiği gibi mantıklı bir yaratık olmayıp çelişkili ihtirasla, şehvetle, gurur duygularıyla dolu bir varlık olduğunu en iyi o ortaya koyduğu için. kendi yazılarını ise, insanları oyalamaktan çok, paniğe uğratmak için yazdığını söylerdi. büsbütün geç kalmadan, mantık umudu büsbütün yok olmadan önce, insanoğlunun aklını başına getirmeyi amaçlıyordu.

kontrol edemediği, çelişkili bir yanı vardı. hem hayatta yükselmek ister hem de kendi özel güneşi altında durmayı seçip yükselmesine yardım edebilecek olanlara hakaretler yağdırırdı. "dilime ve kalemime hakim olabilsem ben de başkaları gibi yükselebilirdim." derdi sık sık. ama kalemini kısıtlaması, bir bülbülün şarkısını kısıtlaması kadar olanaksızdı. dünyaya kırbaç darbeleri indirmekte bir dahiydi. ve bu dehasını da pek pahalıya ödedi.

yükselmesine yardım edebilecek olanlar eleştirmenler, saray kadınları, nedimelerdi. bunlara hep orospular ve asalaklar derdi. onlar kendisinden öç almaya kalktıkları zaman da fena halde gücenirdi. ihtirası çok, tedbiri hiç yoktu. parlak bir zekaya sahip olduğu halde, diplomasi yeteneğinden yoksundu. yalandan nefret ederdi. hiç de beceremezdi.

onun kanısına göre evlilik, en kusursuz kadının bile huyunu bozar, onu durmadan azarlayan bir despot haline getirirdi. hem zaten dünya sevilmeyen çocuklarla dolmuş taşıyordu. bunların arasına yenilerini katmak doğru değildi. "dünyanın durumunu gördüğümüz zaman, bir çocuğun annesiyle babasına kendisini dünyaya getirdiler diye neden şükran duyması gerektiğini anlamak kolay değil." derdi. hayat bir kazanç değildi ona göre. zaten bebeğin öz annesiyle babası da bunu pek savunmazlardı. onların aşk konusundaki düşünceleri başka yönlere yönelikti.

22.03.2012

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.

25.03.2011

kadın ve çocuk

erica jong

eğer çocukları erkekler doğuruyor olsaydı insan nesli yok olurdu. hangi erkek bir bebek için kendi hayatını tehlikeye  atardı? bir namus anlaşmazlığı için başka bir erkekle düello etmeye razı olan, o zaman canını tehlikeye atmaya hazır olan erkek bile, kıpkırmızı, titrek bir et parçası uğruna acılar çekmeye ve belki de ölmeye hiçbir zaman razı olmazdı. kendine saygı göstermeyecek bir et parçası için! çünkü erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır. aklına saygı, esprisine saygı, cesaretine saygı, iki çarşaf arasındaki gizli organına saygı. oysa kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

her türlü kalleşliği gelecek neslin hatırı için üstlenmek de kadınların değişmez kaderidir. ırkın bekası gibi bir yükü taşımak bizim görevimiz olduğuna göre.. hayatı veren biz kadınlar olduğumuza göre.. biz olmasak ne krallar taç giyebilir ne de bakanlar entrikalarını çevirebilirlerdi. biz olmadan ne komediler olurdu, ne trajediler, ne epikler ne de tarih! biz olmadan doktorlar hastalıkları tartışamaz, astronomlar yıldızları konuşamaz, falcılar geleceği söyleyemez, askerler uygun adım yürüyemezdi. dansözler dans edemez, şarkıcılar şarkı söyleyemez, ressamlar kalplerini tuvallere yansıtamaz, artistler rol yapamazdı. biz toplumun zaferlerinin köküydük. felaketlerinin de. bilimin de temeliydik, cahilliğin de. tüm sağlığın ve tüm hastalığın sahibiydik. sanatın da. doğanın da. biz olmasak hayat dansı olduğu yerde dururdu. dansçılar da, ister maskeli olsunlar ister maskesiz, oldukları yere yığılır, bir daha yerlerinden kıpırdayamazlardı.

hayatın tüm iyilikleri karışıktır ama, hiçbiri de annelik kadar karışık değildir.

bir ayağı delilikte, bir ayağı ilahilikte bir durumdur hamilelik. başka hiçbir durum bu iki kavrama birden böylesine yakın değildir. en başta, ölüm korkusu vardır. doğuma yatan hiçbir kadın, bu işten sağ salim kurtulacağından emin değildir. sonra can acısı, korkusu vardır. bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yetersiz anne olma korkusu vardır. sevgisiz anne olma korkusu. her ağlayışında, çocuğa acıyacağı yerde, onun ölmesini isteyeceği korkusu.

ama bebek annenin karnında büyüdükçe kadındaki güven duygusu da artar, onun yazgısını kendininkiyle birleşmiş görmeye başlar. bir bakıma kendini o bebeğin annesi olarak tanımlamaya başlar. bebek ölürse o da ölü bir bebeğin annesi olur. yaşarsa, gülümserse, ağlarsa; o gülücükler, o gözyaşları hep anneye de aittir. bebek anneden ayrılırsa o kadın artık dünyada da, cennette de değişmiş bir insan olur. önce ikileşmiş, sonra yarıya bölünmüştür. ve bir daha da asla bütün olmayacaktır.

ıstırapların pek çoğu kadınların üzerine yığılıyor. ama zevklerin pek çoğu da öyle.yanağını bebeğinin yumuşacık pembe yanağına dayamaktan kim söz edebilir, kadından başka? süt akıtan memelerinden, o memelerden fışkırıp sanki gökteki yıldızlara kavuşmak isteyen ırmak ırmak sütlerden kim söz edebilir başka? bakışlarını netleştirmeyi beceremeyen gözlere, derin derin bakmayı kim bilir başka? neyi tuttuğunu bilmeden tutan parmakları ellemeyi, yürümeyi bilmeyen ayak parmaklarını öpmeyi başka kim bilebilir? yeni doğmuş bir bebek, erkek düşünürlerin gözünde akıldan ve mantıktan ne kadar uzak olursa olsun, kendi annesinin gözünde mantığın ta kendisidir. öylesine kapılmıştır anne onun çekiciliğine. kendisi uyumak isterken, gece boyunca ağlayıp duran bir yaratığı başka kim sevebilir? uyandığı zaman aç olan; ama ancak annesinin önüne yemek tabağı konduğu zaman canı emmek isteyen, tatlı sohbetten anlamayan, yalnızca aptal bir köpek yavrusu gibi dilini çıkarıp duran, gece gündüz kusan ve altına yapan bu yaratığı başka kim sevebilir? 

kadınların yeni doğmuş bebeklerine sevgileri olmasaydı bu nesil nasıl devam ederdi? belki olağan bir şeydir bu sevgi. ama aynı zamanda da bir mucizedir. çünkü insanın zaman zaman ağlamasını duymamak için o bebeği fırlatıp çöp sepetine atacağı gelse de, koruma, saklama, esirgeme güdüleri o kadar güçlüdür ki, bebeklerin annelerinden korkmaları için hiçbir neden yoktur. 

kadının bir bebek dünyaya getirirken çektiği acılar türünde yoğun acılar, bir erkeğe herhangi bir yaratıktan gelseydi, erkek o yaratıktan ebediyen, hırsla nefret ederdi. ama bizim cinsimizin büyüklüğü, tüm acılara tahammül ettikten sonra ortaya çıkan yaratığa kin tutmayışımızdadır. zaten bu yüzden birine düşman olacaksak, o da çocuk değil, erkek olmaktadır. dünyanın adaletsizliği yüzünden de ne kadar çok yük taşır, ne kadar çok sorumluluk yüklenirsek dünya bize o kadar az itibar etmektedir.

dünya bu yüzden kadınlara ne kadar tiksinti duyarsa duysun, çocuk doğurmak yeteneği bir mazhariyettir kadınlar için. tehlikeli olmakla birlikte, vücudu olduğu kadar ruhu da terbiye etmektedir. alevin içinden geçip sağ kalmak gibi bir şeydir. ama sağ kalabilenler, bundan sonra ömürleri boyunca daha sağlam olurlar.

doğum sancıları unutulabilir ve unutuluyor ama o mucizenin inanılmazlığı.. o en olağan mucizenin inanılmazlığı, kadın nesli var oldukça dilden dile anlatılacak bir öyküdür.

annelik, doğuştan var olan bir nitelik değildir. zamanla öğrenilen bir şeydir.

kadın vücudu ne kadar da sulu bir vücut! süt, gözyaşı, kan.. maddelerimiz bunlar. her an bunlardan birinin elinde oyuncağız. sulardan yapılmışız biz. denizler gibiyiz. her tür biçim ve renkteki hayatın şeklini alırız.

bir anne bebeğini dokuz ay karnında taşır ama, o bebek annesini ömrü boyunca kalbinde taşır.

1.12.2010

kadın

erica jong

"kadının vücuduna sahip olan, ruhuna da sahiptir."

evlilikte kadın kocaya, kocanın kendi babasına başlık olarak vereceği bazı topraklar karşılığında satılır ve yaşayacağı yüksek hayatın kirasını da etiyle öder.

evlilikte kadın nesi varsa verir. adını, servetini, sağlığını, fiziksel yapısını.. bunlar karşılığında kazandığı da, bir erkeğin arada sırada yapacağı gece ziyaretleridir. o erkekle tek ortak yanı da, başının üzerindeki dam ile bir oda dolusu ağlayıp haykıran bebeklerdir.

bu dünyadaki namuslu kadınlar nasıl tüm onurlarını kocalarından ve sevgililerinden kazanırlarsa orospular da kendilerine gelen erkeklerin ünlü ve ilginç oluşuyla değer kazanırlar.

hiçbir konu, sıradan insanların zihninde büyücülük konusu kadar saçmalıkla karışmış durumda değildir. bilge kadınlar hiçbir zaman şeytanla ilişki kurmadıkları gibi, süpürgelerini de ancak yerleri süpürmek için kullanırlar. onlar kendilerini eğitmek, hastaları iyileştirmek, eskiden kalma ot reçetelerini korumak, kendi zihinlerine ve vücutlarına hakim olmak, kadınlara çocuk doğurtmak, ürünleri doğru dürüst hasat etmek konularında bilgedirler. gerisi, kadınların güçlülüğünden korkan erkeklerin uydurduğu safsatadır.

erkeklerin kalleşliğinden bile daha çok dikkat etmek gereken şey, kadınların imrenmesidir. kendilerine imrenen kız kardeşleri tarafından mahva sürüklenen genç kızların sayısı, kendi güven dolu yürekleri tarafından mahva sürüklenenlerden bile fazladır.

erkeklerin çoğunu genelevlere iten şey, şehvet isteklerine cevap aramak kadar; bir anlayış, bir merhamet duygusu aramaktır. yalnızca onların vücutlarına önem veren, zihinlerine ilgi göstermeyen orospular bu meslekte hiçbir zaman fazla başarılı olamazlar.

onurunu dişilik organının çapıyla ölçen kadın budalanın biridir.

ilham daha çok erkekleri ziyaret eder. ilham perisi dişi olduğundan çevresinde daha çok erkek sevgililer aramaktadır. bu nedenle de kadın şair, doğanın bir saçmalığıdır. herkes ondan nefret eder, uzak durur; kaderi yalnızlıktır, melankolidir, umutsuzluktur ve sonunda da intihardır.

genellikle başkalarının bizim hakkımızdaki yargıları esas iç dünyamızdan çok daha karışıktır. bu nedenle bir kadının öğrenmesi gereken en önemli ders, dünyanın kendisi hakkında neler düşündüğüne tümüyle boşverip kendisinin kendi hakkındaki fikrine önem vermektir. çünkü dünya, erkeklerin karakterini yargılamakta bazen adil davranabilir -bunda bile pek sık yanılır- ama kadınların hiçbir karakteri olamayacağına inandığı ortadadır.

2.04.2010

elli yaş korkusu

erica jong

ün, en büyük karakter sınavıdır.

erkeklerin çoğunluğu prezervatifi kamışlarına takmaktansa nazara karşı muska gibi boyunlarına takmayı yeğ tutarlar.

bir maskenin ardına gizlenmeksizin doğruyu söylemek zordur.

gerçek bilgeliğin öfkeden değil kahkahadan doğduğunu bilecek yaştayım.

v.s. pritchett: dünyaya geliyoruz; bundan önce olup bitenler söylencedir.

dünyaya göz açmamızdan önceki günleri merak ve ilgiyle düşünüp dinleriz; çünkü, gerçekte bunlar bizim ölümlülüğümüzün ön habercisidir ve ölümlülüğümüzü kabul etmemiz de -edebilirsek eğer- ömür boyu süren bir uğraştır.

bellek, tüm varlıklarımızın en dayanıksızıdır. yittiği zaman da ardında, kaymış yıldızlar kadar bile iz bırakmaz.

insanlar, yaradılıştan sıra, sınıf gözeten yaratıklardır; demokrasi onların doğal dini değildir.

temelde köksüz olduğumuzdan köklü olmanın düşlerini kurarız.

okul, çoğu zaman, kültürümüzün en kötü ön yargılarını pekiştirir; zeka, sanki niceliği saptanabilir bir şeymiş gibi çocukları zekalarına göre sıralama eğilimi; cinsiyetleri kalıplaştırarak dişi ile erkeği, (hepimizin kişiliğinde var olan nitelikler yerine) ayrı ve zıt kimlikler olarak görme eğilimi; özgürlük ve ufuk genişletmesi yoluyla değil de ezber ve kısıtlama yoluyla eğitim verme eğilimi).

genç kadınlarını koruyamayan bir toplum çökmeye yazgılanmış bir toplumdur.

"bir azınlık grubunun üyeleri öfkelerini ezenlerden değil, birbirlerinden çıkarırlar."

"üstün zihinler yakındır deliliğe
inceciktir aradaki duvarlar" (dryden)

içerlek yerlerin insanıyım ben
dedikodu, bıçak bilemeler, mutfak şiirleri
oysa akıl erdiremem haritalara
çünkü kadınım, içimde saklarım her şeyi
süsledim mağarayı, postlar astım duvarlara
yerlere yün halılar serdim

piero o ilk sabah, saat on birde, merhaba, demeye geldi. meme başlarıma merhaba, dedi; boynuma, dudaklarıma, dilime, sonra elimden tutup beni yatak odasına götürdü, sırtımdakileri, çıplak kalan her yerimin güzelliğini ayrı ayrı öperek, ağır ağır çıkardı, yatağın üzerinde içime girdi ve içimde, bana sonsuz gibi gelen bir zaman boyunca sımsıkı kaldı; ben de armut ağacının üstündeki meyveler gibi balla doldum ve dalları sallayıp meyveleri yere döken bir fırtınaya tutulmuşçasına sarsılmaya başladım.

insan denen yaratık biçime her zaman içerikten daha çok önem verir.

bugün kitaplarda, sinemada ve televizyonda gördüğümüz cinsellik, gizemden öylesine yoksun ki beni ürkütüyor. gizem, insanlığımızın özüdür. bizi biz yapan şeydir.

oscar wilde: yirmi yıl aşk yaşamak kadını harabeye çevirir; oysa yirmi yıl evli kalmak onu kamusal bir anıta dönüştürür.

gene merton: yeryüzündeki tek gerçek mutluluk, kendi sahte kimliğimizin zindanından kaçabilmektir.

duyguları gözlemleyip betimleme yeteneği, bir tür çırılçıplaklığı yanında getirir. kaygısız ve umursamaz olamazsınız. yazarlar kuşkucudur, kendi kendilerine eza etmeye meraklı, saplantılı kimselerdir. işkenceye ancak kısa sürelerle ara verirler.

öğrenci hazır olduğunda öğretmen ortaya çıkar.

acı çekmek üstüne yazı yazmak, mutluluğu yazmaktan daha kolaydır. çünkü mutluluk dilsizdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği sözü edilemeyen şeylerde yatar.

bu genç adam librofilyak (kitap delisi) bir romantik, bir pikaresk roman kahramanıydı. zorlu kitaplarla uysal kadınları seviyordu.

aşk, inançsızlığı yenilgiye uğratmak için doğar.

ölümsüzlük, bizi sevmiş olanların belleğindeki anılarımızdır.

mesele kendimizin, doğa yolunda bir kaya değil de doğrudan yol olduğumuzu görebilmemizde.

"herkes her an herkesi yargılar."

kadınlar çok zaman kendi bedenlerinden tiksinirler. bazen bana öyle geliyor ki hiç değilse bir kez, kendi cinsimizden biriyle ilişkiye girmenin en önemli yönü, kadındaki bu öznefretle yüzleşmek ve onu özsevgiye dönüştürebilmektir.

cinsel arzunun tek gereksinimi kendisidir, çocuk kanıtı değil. kimsenin bakıp sevmeye olanak bulamadığı sayısı belirsiz çocuk yapacağımıza, birbirimizi çocukmuşuz gibi sevip esirgesek çok daha iyi değil mi?

lou andreas - salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir. yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.

"ben neysem bugün, nasıl biri olmuşsam
yaşlı, köksüz ve kendi gözümde asılsız
kurban edildiğim içindir
akıl sır ermez savrukluğuna hayatın
ve zalim tükenişine zamanın." (gore vidal)

özgürlüğü sevmek zordur; çünkü özgürlük bütün bahaneleri insanın elinden alır.

diktatörler kitap yakarlar; çünkü bilirler ki kitap, insanın duygularına sahip çıkmasını sağlar ve duygularına sahip çıkan insanı ezmek daha zordur.