10.06.2020
mutluluk
boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.
andrey platonov: sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.
irene nemirovsky: mutluluk. onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin; oysaki şuracıktadır; artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar.
charles baudelaire: bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.
connie palmen: ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.
shakespeare: mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.
konfüçyüs: yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, şan, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.
duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.
margaret atwood: mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. cennette hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.
30.10.2019
uzun lafın kısası
shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.
thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.
jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.
doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.
campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.
godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.
yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.
wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.
charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.
alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.
john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.
william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.
27.02.2018
uzun lafın kısası
vasili grossman: savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.
reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.
simone de beauvoir: biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.
stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.
kellner/ryan: kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır.
victor hugo: tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.
charles dickens: dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.
g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kişidir.
halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim; fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya götürdüğünü, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.
19.09.2017
mutluluk
boethius: ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.
charles dickens: zaman olur, cehalet saadettir.
demir özlü: nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?
choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.
javier marias: insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.
wittgenstein: mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.
viktor emil frankl: mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.
daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.
walter benjamin: mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.
17.08.2017
şiir
nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.
nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!
memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.
veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.
georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.
dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.
şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.
charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.
margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!
d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.
11.08.2017
sevgi
susanna tamaro: sevgi özendir.andrey platonov: sevgi, yokluk ve kederden oluşur. insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi hiç.
alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.
gustave flaubert: insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence, sevmedikleriyle yaşamasıdır.
nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.
juli zeh: hayatta en önemli şey sevgidir. sevgi doğadır, özgürlüktür; kadınlar, balık tutmak, düzeni bozmaktır. farklı olmaktır. düzeni daha da bozmaktır.
viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.
philipp vandenberg: sevgi her zaman bir yolunu bulur.
charles dickens: bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.
"sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil." (via erich fromm)
hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.
29.07.2017
deha
stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.
alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.
danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.
apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.
james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.
saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.
philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.
charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.
oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.
19.11.2016
üç büyük usta
hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. dostoyevski: insanların, var olduğunu ve sevildiğini bildikleri bir ağacın yanından mutluluk duymadan nasıl geçebildiklerini anlayamıyorum. hayatın her adımı en soysuz kişilerin bile bir mucize olarak duyumsadığı ne çok harika şeyle dolu!
hakiki yazar için yaratmaktan, hayal kurmaktan başka her türlü tutku bir sapmadır.
dostoyevski: ölümden daha geri döndürülemez mutsuzluk yoktur.
balzac: dahi, düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. ama gerçekten büyük bir dahi bu eylemini aralıksız sürdürmez; aksi halde tanrı'ya çok fazla benzerdi.
charles dickens: küçük şeyler, hayatın anlamını oluşturan şeylerdir.
dostoyevski: insan için, önünde eğitebileceği bir şey bulmaktan daha kesintisiz ve daha acı verici bir korku yoktur.
büyüklük çabayla elde edilmez, kahramanlıksa öğrenilmez.
mutluluğun en yüksek noktası kimi insanlarda bir manzarayı izlemek, bir kadına sahip olmak, ahenk duygusu; ama her seferinde dünyevi durumlardan elde edilen kazanımdır.
dostoyevski: sadece acı sayesinde hayatı sevmeyi öğrenebiliriz.
geleceğe ulaşmak isteyen, onu aşmak zorundadır.
dünyayı genişletenler soğukkanlı bilim adamları, kendi memleketini tanıyan coğrafyacılar değil, bilinmeyen okyanusları aşıp yeni hindistan'a varan o öfkeli adamlar oldu. modern ruhun bütün derinliklerine ulaşanlar psikologlar, bilim insanları değil, ölçüsüz yazarlar, sınırları aşan şairler oldu.
dostoyevski: hayatı, hayatın anlamından daha çok sevin.
31.07.2015
ölüm
charles dickens
ölüm her genç ve masum insanı pençesine alıp bu naif ten kafesinden ruhu ayırdığı zaman merhamet, hayır ve muhabbet şeklinde tezahür eden nice faziletler, dünyamızı takdis eder. bu gibi taze kabirlere fanilerin döktüğü her gözyaşından bir iyilik doğar; daha yumuşak bir kalp tahassül eder, ölümün kuvvetli ve tahripkâr pençesine meydan okuyan yeni ve parlak hilkatler zuhur eder ve ölümün karanlık yolu cennete giden ışıklı bir yol olur.
bu gibi ölümlerin öğrettiği dersi mühimsemek zor bir iştir; fakat hiç kimse bunu küçümsememelidir; çünkü bu, büyük ve alemşümul bir hakikattir.
ölümü takip eden boşluk, üzgünlük ve bezginliği, en iradeli insanlara arız olan perişanlığı bilmeyenler; yokluğu her an hissedilen, sevilen bir yakın için duyulan kederi; cansız cisimlerle hatırdan çıkmayan bu insan arasındaki rabıta ve münasebeti ve her eşyanın bir abide ve her odanın bir mezar kesildiğini bilip nefsinde tecrübe etmeyenler; ihtiyar adamın üzgün ve perişan bir halde aradığını bulamayan bir insan rahatsızlığı ile nasıl vakit geçirdiğini anlayamazlar.
acaba insanların maddeten ayrılmaları manevi ayrılmalarından niçin daha güçtür? ve niçin ayrılabilmek kuvvetini gösterdiğimiz halde bunu söylemek cesaretini bulamayız? uzun bir yolculuğa çıkarken, senelerce sürecek bir uzaklaşmanın arifesinde, birbirine merbut olanlar aynı bakışlar ve aynı el sıkışı ile ertesi gün için son bir veda tasarlayıp dururken, bir daha buluşmayacaklarını pekala bilerek allahaısmarladık demek acısından kendilerini korurlar. yoksa ihtimallere tahammül etmek hakikate tahammülden daha mı zordur?
ölüm döşeğindeki dostlarımıza karşı şefkat ve muhabbet hisleriyle mütehassıs olduğumuz halde, onlara açıkça veda etmeyişimiz bütün hayatımızca ekseriya bir ukde kalır.
8.06.2015
mister pickwick'in serüvenleri
kadınlar hayatımızın büyük desteği ve tesellisidir.büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.
kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.
insanlar güneşi bütün ihtişamıyla görebilmek için erken kalkmalılar; zira parlaklığının bütün gün sürdüğü çok enderdir.
zaman olur, cehalet saadettir.
henry fielding: erkek ateş, kadın kavdır; şeytan onları tutuşturur.
ruhumuzda yanan ateş, dünyevi sıkıntıların ve dertlerin ağır yükünü taşıyan bir hamal düğümüdür; ateş söndüğü an o yük artık taşınamayacak kadar ağırlaşır, altında çökeriz.
"her mermiye konaklayacağı bir yer bulunur."
umutsuzluk, felaketin ilk zalim saldırısına nadiren eşlik eder. sınanmamış arkadaşlıklara hala güvenir insan; mutlu günlerinde dostların ihtiyaç duyulmazken bol keseden sundukları hizmetleri hatırlar; mutlu tecrübesizliğinden ötürü henüz umudunu yitirmemiştir ve ilk şokun altında ne kadar eğilse de hayal kırıklığı ve ihmallerin samyeli altında boynu bükülene kadar o umut, yüreğinde kısa bir süre yeniden canlanır.
yanlış adama gülmek her zaman tehlikelidir.
yoksulların kayıplarından sakin sakin söz açıp bunun ölen kişi için acı çekmekten mutlu bir kurtuluş, geride kalan içinse tanrı'nın merhameti sayesinde masraftan tasarruf olduğunu söyleyenler hiç bilmezler bu kayıpların ne denli dayanılmaz acılara malolduğunu.
sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.
bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.
yeryüzünde bütün saray adamlarının adetidir: kralın tekmelediğini sen de tekmeleyeceksin, kucakladığını kucaklayacaksın.
avukatlar iki tür kötü tanık vardır derler: isteksiz bir tanıkla fazla istekli bir tanık.
herkes kendi hesabına içerken çok iyi arkadaşlık ederiz; ama başkası uğruna kendine zarar vermeye hiçbirimiz yokuzdur, hiçbir zaman.
gariptir benim hayatım. bir acayip hikayedir. olağanüstü değilse de bambaşkadır.
20.09.2014
ölüm
ah, insanın candan sevdiği birinin hayatı sallantıdayken, elleri böğründe beklemek zorunda kalmanın heyecanı; bu keskin, korkunç heyecan! ah, insanın beynine doluşan ve canlandırdıkları düşlerin gücüyle yüreği deli gibi çarptırıp soluğu sıklaştıran kahredici düşünceler! sevdiğimiz insanın acısını dindirip tehlikeyi hafifletebilmek için bir şeyler yapmak ihtiyacı ve hiçbir şey yapamayacağımızı bilmek! çaresizliğimizin doğurduğu iç çöküntüsü ve hüzün! hangi işkence bu kadar ağır olabilir! o anın ateşi içinde, kendimizi ve kafamızı ne kadar zorlarsak zorlayalım bu işkenceden imkanı yok kurtulamayız!çevremizdekilere karşı dikkatli olmalıyız. çünkü her ölüm geride kalan bir avuç kimseye öyle düşünceler miras bırakır ki; yapılabilecekken yapılmamış, unutulmuş, boş verilmiş şeyler.. onarılabileceği halde onarılmamış kırgınlıklar, giderilmemiş eksiklikler.. insan için bunlardan daha acı bir düşünce olamaz! hiçbir pişmanlık, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık kadar acı değildir.
29.01.2014
charles dickens
o zamanlar okurları postanın geleceği günleri iple çekerlerdi, elinde tuttuğu dickens'ın mavi fasikülünü nihayet getiren postacıyı evde oturup beklerken zaman geçmek bilmezdi. bütün bir ay boyunca onun açlığını çekerler, beklerler, umut ederler, copperfield'ın dora'yla ya da agnes'le evlenip evlenmeyeceği konusunda tartışırlar, micawber'in ilişkilerinin yine krize dönüşmesine sevinirlerdi; çünkü onun bu sıkıntıları sıcak punç ve mizacı sayesinde kahramanca atlatacağını elbette biliyorlardı.
yaşlı genç, herkes her ay o belli günde kitabı daha önce elde edebilmek için iki mil yol kat edip postacıya koşuyorlardı. daha dönüş yolunda okumaya başlıyorlar, bazıları yüksek sesle okuyor ve sadece en iyi kalpli olanlar ganimeti kaptığı gibi koşarak karısına ve çocuklarına götürüyordu.
o zamanlar her köy, her şehir, bütün ülke, hatta çok daha ötelere, dünyanın her yerine dağılmış bütün ingiliz dünyası charles dickens'ı seviyordu; karşılaştıkları ilk andan hayatının son anına kadar sevdiler onu. 19. yüzyılda, dünyanın hiçbir yerinde bir yazar ve halkı arasında bu derece sıkı bir gönül ilişkisi kurulmamıştır.
pickwick'in ilk fasikülü 400 adet basılmış, daha 15. fasikülünde bu sayı 40 bine ulaşmıştı; onun ünü bir çığ gibi çağın üzerine düşmüştü.
dickens eserlerini bizzat halka okumaya karar verdiğinde, okuruyla ilk kez göz göze geldiğinde ingiltere sallandı, insanlar salonlara koştu ve salonları tıklım tıklım doldurdu; bazı hayranları, sırf sevdikleri yazarı dinleyebilmek için sütunlara tırmanıyor, bazıları sürünerek kürsünün altına giriyordu. amerika'da insanlar en dondurucu kış soğuklarında gişelerin önüne serdikleri yataklarda geceliyor, yakın lokantalardan garsonlar yemeklerini getiriyor, kalabalığın ardı arkası bir türlü kesilmiyordu. bütün salonlar küçük gelmeye başlamıştı ve en sonunda brooklyn'de bir kilise yazar için okuma salonuna dönüştürüldü. dickens da vaiz kürsüsüne çıkıp oliver twist'in maceralarını ve küçük nell'in hikayesini okudu.
bu ün geçici değildi, walter scott'un ününü bir kenara itti, thackeray'ın dehasını hayat boyu gölgede bıraktı ve ateş söndüğünde, dickens öldüğünde bütün ingiliz dünyasını baştan başa yaran bir çatlak meydana geldi. sokakta yabancılar birbirlerine bundan söz ediyordu, londra'yı sanki bir savaş kaybedilmiş gibi derin bir keder sarmıştı. onu ingiltere'nin panteonu "westminster abbey kilisesi"ne, shakespeare ile fielding'in arasına gömdüler, binlerce insan oraya akın etti ve o sade mezar günlerce çiçek ve çelenk yağmuruna tutuldu.
bugün hala, oradan minnettar bir elin serptiği çiçekleri görmeden geçmek pek mümkün değildir: sevgi ve ün bütün bu yıllar içinde hiç solmamıştır. tıpkı o zamanlar olduğu gibi bugün de ingiltere bu isimsiz yazarın eline dünya çapında, beklenmedik bir ün hediyesi tutuşturduğu için, charles dickens bütün ingiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir.
kimileri şiddeti yaratır, kimileri huzuru. charles dickens dünyadaki bir huzur anını şiire yerleştirmiştir.
8.10.2011
büyük umutlar
kimin tarafından yetiştirilirse yetiştirilsin, bir çocuğun küçücük evreninde en derinden sezilen, en ince algılanan şey, haksızlıktır.tüm yaşantımız boyunca en kötü zayıflıklarımızla hainliklerimizi en tiksindiğimiz kişiler uğruna yaparız.
sevmek demek güçsüzlük demektir.
insancıl, temiz yürekli, çalışkan bir kişinin dünya üzerindeki etkisinin kapsamı ne denli geniş olur? bunu kestirebilmek olanaksızdır. gelgelelim böyle bir kişinin kendi üzerimizdeki etkisinin nasıl güçlü olabileceğini çok iyi biliriz.
kendi kendilerini kandıranların yanında dünyanın başkaca tüm dolandırıcıları hiç kalır.
14.02.2011
oliver twist
bütün güzellikleri ciltlerinden ibaret olan kitaplar vardır.şu kadın milletinin en kötü tarafı şudur ki, en ufacık bir şey, tutar içlerinde çoktan küllenmiş bir duyguyu alevlendiriverir. en iyi tarafları da şudur ki, bu durum hemen geçer.
bizim din adamlarımız, yüzlerini ancak üzerlerinde gülümseyiş filan varsa yok olsun diye silerler ve sonra da her defasında gökyüzünün en karanlık tarafına doğru dönerler.
bazen tatlı bir müzik nağmesi, sessiz bir yerdeki bir su şıpırtısı, bir çiçek kokusu ya da tanıdık bir söz insanın hayalinde ansızın, silik bir anı uyandırıverir ki, bir soluk gibi uçup giden bu anı sanki bu yaşadığımız hayattan değildir de kafamızı ne kadar zorlasak asla hatırlayamayacağımız, çok eski, çok daha mutlu bir başka hayattan bize yadigar kalmıştır.
yüksek dağın üstünden kar eksik olmaz.
ölüm gibi suç da sadece yaşlıların ve çirkinlerin tekelinde değildir. çok zaman kurbanlarını en genç ve en güzellerin arasından seçer.
ah, insanın candan sevdiği birinin hayatı sallantıdayken, elleri böğründe beklemek zorunda kalmanın heyecanı; bu keskin, korkunç heyecan! ah, insanın beynine doluşan ve canlandırdıkları düşlerin gücüyle yüreği deli gibi çarptırıp soluğu sıklaştıran kahredici düşünceler! sevdiğimiz insanın acısını dindirip tehlikeyi hafifletebilmek için bir şeyler yapmak ihtiyacı ve hiçbir şey yapamayacağımızı bilmek! çaresizliğimizin doğurduğu iç çöküntüsü ve hüzün! hangi işkence bu kadar ağır olabilir! o anın ateşi içinde, kendimizi ve kafamızı ne kadar zorlarsak zorlayalım bu işkenceden imkanı yok kurtulamayız!
günah denen şey, birçok tapınakların içine sızmayı başarır.
çevremizdekilere karşı dikkatli olmalıyız. çünkü her ölüm geride kalan bir avuç kimseye öyle düşünceler miras bırakır ki; yapılabilecekken yapılmamış, unutulmuş, boş verilmiş şeyler.. onarılabileceği halde onarılmamış kırgınlıklar, giderilmemiş eksiklikler.. insan için bunlardan daha acı bir düşünce olamaz! hiçbir pişmanlık, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık kadar acı değildir.
dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır. ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.
25.06.2010
antikacı dükkanı
charles dickens
namuslu ve şeref sahibi bir insanın tanrının en mümtaz eseri olduğunu söyleyen şairle aynı fikirdeyim. bir taraftan alp dağları, diğer taraftan arı kuşu namuslu bir insan yanında bir hiç demektir.
vicdan, pek çokları için eğilip bükülebilen elastiki bir maddeden yapılmıştır. yani uzayıp kısalabilir ve hadiselerin türlüsüne uyabilir. yine bazı insanlar zaman geçtikçe sıcak havada birer birer atılan fanila ve yelekler gibi vicdanı elden bırakmayı öğrenirler. bazıları da vicdanı arzu edildikçe giyilip çıkarılan bir elbiseye döndürürler. hepsinden elverişlisi de bu olduğu için gittikçe rağbet kazanıyor.
bazı insanlar neşelenmeyi bilir; fakat akılları yoktur. bazılarının da akılları vardır -daha doğrusu olduğunu zannederler- fakat neşe nedir bilmezler.
bu ihtiyarlar o kadar insanı günaha sokan, o kadar insafsız ve garazkâr mahluklardır ki, şayet aile içinde nüzul illeti yoksa ne kadar yaşayacaklarını hesap etmek güç bir meseledir. hatta yine de insan aldanır.
çocuk ve çocuklaşan ihtiyar arasındaki fark, bizi utandıracak kadar büyüktür.
hassas olan insanlar kendi kederleriyle diğerlerinin de kederlenmesini isterler.
talihi azarlamaya gelmez. yoksa yanımıza uğramaz. ben bunu çok kere tecrübe ettim.
"korkak bezirgan ne kâr eder ne zarar."
hiçbir şey üzülmeden sıkılmadan elde edilmez. hiçbir şey.
büyük ihtiyaç zamanlarında, hakiki vatanseverler; ormanıyla, deresiyle ve toprağın verdiği mahsulleriyle, sahip oldukları araziye tapanlar mı, yoksa koca ülkede bir avuç toprağa olmayanlar mıdır?
iyi olsun, kötü olsun, hayatımızda her şey bize tezatlar halinde tesir eder.
insanların iyi işlerinin hakiki kaynakları bulunacak olsa ölüm bile ne kadar güzelleşir; hayırlı işler, merhamet ve muhabbetin tozlu mezarlarda yetiştiği görülürdü.
insan kalbinde öyle garip teller vardır ki, en şiddetli ve samimi çağrılara karşı hissiz ve sessiz kaldıkları halde, nihayet en hafif ve tesadüfi bir temasa cevap verirler.
en duygusuz ve çocukça dimağlarda bile sanatın pek ender kıymetlendirdiği, liyakatin pek az yardım ettiği öyle bir düşünce zinciri vardır ki, tıpkı büyük hakikatler gibi, onu keşfeden en basit bir gaye peşinde olduğu sırada, kendiliğinden doğup gelişir.
bugün az iş olursa yarın çok olabilir. hayatı tatlılaştıran kanaattir.
adaletsizlik her alicenap ve doğru insan için en tahammül edilmez, en fazla azap veren bir ezadır. bu yüzden nice temiz vicdan sahipleri kahırlarından ölmüş; nice temiz kalpler kırılmıştır. çünkü masumiyetleri ıstıraplarını arttırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.
hapis ve endişe, en cesaretli yürekleri sindirir.
on gün için bile olsa, yalnız taş duvarlar ve taş gibi hissiz çehrelerden başka bir şey görmeyen bir zavallı için, hayat dolu, büyük bir salon, insanı hayli ürkütüp irkilten bir haldir.
geniş bir halk tabakası için, perukalı bir hayat, baş üstünde tabii saçlı hayattan çok daha dehşetli ve heybetlidir.
31.03.2009
uzun lafın kısası
alain de botton: aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.
elsa morante: para olunca meryem ana bile satın alınır. tanrı baba bile.
victor hugo: kocanızdan başka bir adamı mı seviyorsunuz? öyleyse ona gidin. sevmediğiniz kişinin yanında onun fahişesi olursunuz; sevdiğiniz kişiyleyseniz onun karısı olursunuz. cinslerin birleşmesinde yasayı kalp yapar. özgürce sevip düşünün. kalanı tanrıyı ilgilendirir.
juvenalis: fiyatı ne kadar pahalı olursa aldıkları zevk o kadar büyük olur.
pierre schoendoerffer: bir düşler kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş bir düşler mezarlığıdır. ne israf!
nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.
yevgeni zamyatin: insanoğlu bir roman gibidir: son sayfaya gelinceye kadar nasıl biteceğini kimse bilemez. yoksa okumaya değmezdi.
spinoza: değerli olan her şey zor olduğu kadar enderdir de.
proudhon: yönetilmek; yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına başüstüne demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmak demektir.
viktor emil frankl: insanlığımızı gösteren en iyi şey mizahtır.
paulo freire: her gün dünyaya açık ol, düşünmeye hazır ol; söyleneni sadece söylendiği için kabul etmeye hazır olma, okuduğunu yeniden okumaya eğilimli ol. her gün sorgula, sor ve kuşku duy. en gerekli olanı kuşku duymaktır.
1.01.2009
perili ev
charles dickens
kötü arkadaş iyi huyu bozar.
siz tamamen sıradan biri değilseniz herhangi bir şeyin size sıradan görünebileceğini pek sanmam.
eldeki bir kuş saldaki iki kuştan daha değerlidir. gerçekten ben de aynı fikirdeyim, dedim. ama doğrusu, dal değil midir?
gündüz ve gecenin yirmi dört saatlik zaman diliminin hiçbir bölümü sabahın erken saatleri kadar özel değildir benim için.
insan ancak bir evde zil çalacak kimse yokken zilin çalmasını, kapıları çarpacak kimse yokken kapıların çarpmasını ve ortalıkta kimse yokken ayak sesleri duymak istiyorsa, işte o zaman, dedi han sahibi, o evde uyuyabilir.
gece yaşantımıza gelecek olursam, şüphe ve korku bulaşıcı bir hastalık gibi dolaşıyordu aramızda ve yeryüzünde bunlar kadar bulaşıcı başka bir şey yoktur.
28.10.2008
iki şehrin hikayesi
zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.
kalıcı olan tek felsefe baskıdır. korku ve esaretten kaynaklanan bu hayırsız hürmet var ya azizim, başımız şu çatının altında olduğu sürece köpeklerin kamçıya itaat etmesini sağlar.
gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm. her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde. en berbat şeyler, hatta ölüm bile böyledir.
acı ve ümitsizlik, müthiş bir güç barındırır içinde.
sevdiğim şu kitabın sayfalarını daha fazla çeviremem artık, boş yere bir gün hepsini okumuş olmayı umarım. bir zamanlar, üzerinde ışık parladıkça dibe çökmüş hazinenin ve diğer batıkların göründüğü suyun dipsiz derinliklerine bakamam artık.
yüksek tabakadan nefret etmek, aşağı tabakanın istemsizce gösterdiği bir çeşit hürmettir.
göze hoş görünüyor burası ama bir bütün olarak bakıldığında, bu gökkubbenin altında, gün ışığında israfın, kötü yönetimin, zorbalığın, borcun, ipoteğin, zulmün, açlığın, çıplaklığın ve acının üst üste yığıldığı bir kule aslında.
3.05.2008
fransız ihtilali
olaylar çok sert ve hızlı bir şekilde gelişiyordu. yeni bir dönem başlamıştı. kral yargılanmış, idama mahkûm edilmiş ve kellesi uçurulmuştu. dünyaya kafa tutup "ya zafer ya da ölüm!" diyerek özgürlük, eşitlik, kardeşlik ya da ölüm cumhuriyeti ilan edilmişti. kara bayrak gece gündüz notre dame'nin yüksek kulelerinde dalgalanıyordu.
fransa'nın dört bir yanından üç yüz bin adam, toprak sahiplerine karşı ayaklanmak için toplanmıştı. ejderhanın toprağa ekilen dişlerini toplama vakti gelmiş gibiydi. bunlar dağda, ovada, kayada, çakıllıkta, alüvyonlu çamurda, güney'in parlak göğünün ve kuzey'in bulutlarının altında, otlakta ve ormanda, bağlarda, zeytinliklerde ve biçilmiş çimlerle mısır tarlalarında, geniş nehirlerin verimli kıyılarında ve deniz kenarındaki kumsallarda, akla gelebilecek her yerde eşit ölçüde mahsul vermişti.
daha özgürlüğün ilk yılındaki bu sele -ki bu sel yukarıdan akmıyor, aşağıdan yukarı taşıyordu ve gökyüzünün pencereleri açık değil, kapalıydı- kim tek başına karşı koyabilirdi ki?
ne bir duraksama, ne acıma, ne huzur, ne insafa gelip bir ara vermek ne de zaman mefhumu vardı. gece ve gündüz birbirini eski zamanlardaki düzenleriyle takip etseler de, aynı gün içinde gene bir sabah ve bir akşam yaşansa da, başka hiçbir zaman ölçüsü kalmamıştı. tıpkı ateşli bir hasta gibi, halk bu deli öfkenin ateşinde zamanı tamamen unutmuştu. şimdi cellat, koskoca şehrin alışılmamış sessizliğini bozarak halka kral'ın kellesini gösteriyordu -ve şimdi, hemen peşinden olmuş gibi gelse de insana, dul bir kadın olarak hapiste geçirdiği zorlu ve ıstıraplı sekiz ayın ardından, güzel karısının saçları ağarmış başını elinde tutuyordu cellat.
böylece, bu tür durumlarda kaçınılmaz olan tezatlıklar yasasına uygun olarak, aradan uzun bir zaman geçti ve ateş kısa sürede her yanı sardı. başkentte bir ihtilal mahkemesi, ülke genelinde de elli bine yakın ihtilal komitesi kuruldu. şüpheliler için çıkan yasa, hem özgürlükleri hem de hayatı tehlikeye atmıştı; bu yüzden iyi ve masum kişilerin, kötü ve suçlu kişilerin eline düştüğü oluyordu. hapishaneler hiçbir günahı olmayan ve kendine savunma şansı verilmemiş insanlarla tıka basa doluydu. artık düzen buydu ve işler böyle yürüyordu ve daha aradan yalnızca birkaç hafta geçmişken eskiden beri süregelen bir âdet gibi görülüyordu.
en kötüsü, bir iğrenç figür vardı ki, sanki dünya kurulalı beri varmış gibi aşinaydı artık halk buna -sert bayan, giyotinin ta kendisiydi bu.
bununla ilgili bir sürü şaka yapılıyordu. baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiği söyleniyordu. çok temiz tıraş eden "milli ustura" deniyordu hatta ona. bayan giyotini öpenler, ufak pencereden bakıp çuvala aksırmış oluyordu. insan ırkının yenilenmesinin sembolü olmuştu bu. haçın yerini almıştı bir bakıma. insanların göğüslerinde, haçtan boş kalan yerde, çeşit çeşit giyotin modelleri asılıydı artık ve haçın inkâr edildiği her yerde bunun önünde eğiliniyor, buna inanılıyordu.
devrim o kadar fazla kelle uçurmuştu ki, hem kendisi hem de kirlettiği toprak kıpkırmızı olmuştu artık. genç bir şeytan için düzenlenmiş oyuncak bir yap boz gibi parçalara ayrılmıştı ve gerektiğinde yeniden birleştiriliyordu. güzel konuşanı susturuyor, güçlüyü deviriyor, güzeli ve iyiyi ortadan kaldırıyordu. halka mal olmuş yirmi iki arkadaş, yirmi biri hayatta, biri ölü, derken bir sabah peş peşe hepsinin kafaları uçuyordu. kralın başını uçuran güçlü kuvvetli cellat, baş görevli mertebesine inmişti ama silahlı olduğu için adaşından hem daha güçlüydü hem de daha kördü ve her gün tanrı'nın kendi mabedinin kapılarını yıkmakla meşguldü.
gelgelelim zaman öyle güçlü ve derin akıyor ve her şey öyle büyük bir hızla olup bitiyordu ki, doktor'un hâlâ sağlam ve kendinden emin adımlarla ilerlediği günlerde charles, bir yıl üç aydır hapisteydi. aralık ayında devrim öyle zalim ve çılgın bir hal almıştı ki güney nehirleri geceleyin boğulup feci şekilde can vermiş cesetlerden geçilmiyordu ve mahkumlar güneyin kış güneşinin altında topluca kurşuna diziliyorlardı. ama doktor, tüm bu vahşetin içinde hâlâ başı dik ilerliyordu.
o günlerde paris'te herkes biliyordu artık onu. herkesten başkaydı. sessiz, insancıl, hem hastane hem hapishane kapılarında, mesleğini hem katiller hem de kurbanlar için eşit derecede icra eden bambaşka bir insandı. iş başındayken hali tavrı ve bastille mahkumu hikayesi onu diğer herkesten farklı kılıyordu. kimse ondan şüphelenmiyor, kimse bir şey sormuyordu ona. tek bilmek istedikleri gerçekten on sekiz yıl önce hayata döndürülüp döndürülmediği ya da faniler arasında dolaşan bir ruh olup olmadığıydı.
ölüm arabaları paris caddeleri boyunca gıcırtılar ve gümbürtüler eşliğinde ilerliyor. günün şaraplarını giyotine altı araba taşıyor. akla hayale sığmaz bütün o açgözlü, her şeyi silip süpüren canavarlar sanki tek bir bedende toplanmış, giyotine dönüşmüştür. fransa'nın o zengin topraklarında ve çeşitli ikliminde bile bu korkuyu yaratan şartlardan daha belirgin bir şekilde olgunlaşacak hiçbir çalı, yaprak, kök, filiz ya da biber tanesi yoktur. insanlığı, benzer şekilde, çekiçlerle ezecek olsan gene eski sıkıntılı haline döner. aynı açgözlülük ve baskı tohumunu eksen belli ki yine aynı sonucu elde edersin.
8.04.2008
charles dickens
dickens 7 şubat 1812'de portsmouth'ta doğdu. dedesi hali vakti yerinde bir aileden bir bahriye subayıydı; babası ise sevimli, hoş ama ayağını yere bir türlü sağlam basmayan, yakası mali zorluklardan kurtulamayan biriydi.
aile ilk birkaç güzel yılın ardından kırsal chatham'ı terk edip londra'ya yerleşmek zorunda kaldı. bu kırsal yerleşim yeri büyük umutlar romanının atmosferine damgasını basan yerdir. dickens yaşlılık yıllarında buraya geri dönecektir.
aile 1822'de londra'ya yerleştiğinde, dickens kendini gittikçe yalnız, terk edilmiş hissetmeye başlayacak ve bir hırsız, serseri olmayışını tanrı'nın onu korumuş olmasına bağlayacaktır. özellikle babası mali kaynaklarının neredeyse tükenmiş olması nedeniyle tamamen kendi derdine düşmüş, dickens bu büyük kentin cangılında, onu yetiştirmeyi hemen hemen unutmuş olan babasının kumara düşkünlüğü yüzünden iyice batması üzerine, okulu bırakıp kundura boyası fabrikasında işe girmek zorunda kalmıştır. burada şişeleri doldurup üzerlerine etiketler yapıştırmaktadır.
dickens, romanlarından da çıkartabileceğimiz gibi kendini bu cangılda terk edilmiş, yalnız hissetmektedir; yetenek ve becerilerin eğitimle geliştirilebileceği umudunu iyice yitirmiştir. böylesine sıradan bir işe o yaşta nasıl öylesine kolayca layık görüldüğünü bir türlü anlayamayacaktır.
baba dickens borçlarından ötürü üç ay hapis cezasını çekmek üzere cezaevine konur, çıktıktan sonra oğlunun çalıştığı yere gider ve pencerelerden birinden, içeride çalışan oğlunu görünce, onu hemen işten çıkartmaya karar verir; ancak bu kararına eşi direnir. dickens gerek o işyerindeki günlerini gerekse de annesinin kendisine böyle bir iş hayatını layık görmesini bir türlü unutamayacaktır. geçmiş öylesine bir travmadır ki, dickens ileride ne eşine ne çocuklarına hayat öyküsünün bu parçasını anlatacaktır.
genç dickens artık okula gidebilecektir. bir avukatlık bürosunda çırak-kâtip olarak çalışmaya başlar. ardından parlamento muhabirliği, gazete haberciliği yapar. derken ilk edebiyat karalamalarını okurlar ile buluşturma olanağı bulur ve boz'un karalamaları'nın ardından bay pickwick'in serüvenleri ile edebiyat alanında hızla yükseleceğinin sinyallerini verir. mesleki alanda olduğu kadar para kazanma alanında da attığı başarılı adımlar, dickens'ın travmatik izler bırakmış olan geçmişiyle başa çıkmasına elbette yetmeyecekti.
büyük kentin ormanında yitip gitmek, bir iz veya etki bırakmadan, yaşadığından kimsenin haberi olmadan yok olmak, orta sınıf bir aile düzeyinden alt sınıfların, lümpen kesimin düzeyine düşme korkusundan kurtulamamak, ahlaki dayanak ve ilkelerini yitirme endişesi vb. etmenler bu travmatik çocukluk ve ilk gençlik yıllarının belirleyici olgularıydı.
anlayıştan yoksun, kendi derdine düşmüş bir yetişkinler dünyasında savrulup gitmiş, kimsesiz çocukların başlarına gelenler, sahipsiz çocuk figürleri, hemen bütün dickens romanlarında baş kişi ya da yan figürler olarak karşımıza çıkarlar: oliver twist, nicholas nickleby, antikacı dükkânı, dombey ile oğlu, david copperfield ve nihayet büyük umutlar.
dickens'ın birinci tekil kişi (ben-anlatım) tekniğiyle sunduğu david copperfield, sadist bir üvey babanın, insafsız, baskıcı bir eğitim kurumunun ve bir fabrikadaki insan onurunu hiçe sayan uygulamaların çemberinde çıkış arayan, kendi gücü ve dış destekler yardımıyla yolunu çizip hayata atılan, bütün engellere rağmen toplumdaki kendine uygun yeri bulan bir çocuğun öyküsünü anlatır. bu varoluş mücadelesinin fonunda fabrika işçiliği, öğrenim yılları, parlamento muhabirliği, maria beadnell'e duyulan aşk vb. otobiyografik olaylar yer alır.
ahlaklı, erdemli olmanın ödülünün eninde sonunda elde edildiği, umutların boşa çıkmadığı bir hayatın romanıdır david copperfield. dickens anlatının otobiyografik özelliğini kendi içine bakışın açtığı pencereden sunar bize; kendine yönelik derin bir kavrama kaygısı taşır anlatı ve charles dickens biyografi yazarı edgar johnson'un 1952'de belirttiği gibi "özeleştiri yaparken kendine karşı müthiş insafsızdır."












