dante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.10.2022

cehennem

dan brown

gerçek, sadece ölümün gözlerinden görülebilir.

"cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır." (dante)

geçmişte verdiğimiz kararlar geleceğimizin mimarıdır.

her zaman böyle olmuştur: ölümün ardından doğum gelir. cennete ulaşmak için insanın cehennemden geçmesi gerekir.

tarih boyunca, tabii ki incil dışında hiçbir yazı, resim, müzik veya edebiyat eseri, ilahi komedya kadar alıntılanmamış, taklit edilmemiş, dönüştürülmemiş ve onurlandırılmamıştır.

karanlık bir tünelde yüzerken nefessiz kaldığın dönüşü olmayan bir nokta gelir. tek çaren, bilinmeyene doğru ileri yüzmek ve bir çıkış olması için dua etmektir.

hiçbir şey, amacı olan bir dehadan daha yaratıcı, daha yıkıcı değildir.

dâhiliğin muhataraları olmalı. bu özel zekâlar çoğu zaman, duygusal olgunluğa erişememek pahasına, istedikleri şeye başkalarından daha fazla yoğunlaşabilirler.

insan aklının hiçbir şey düşünmemesi fizyolojik olarak imkânsızdır. ruhun duyguya ihtiyacı vardır ve ister iyi ister kötü olsun, bu duygu için yakıt aramaya devam eder.

"bir insan hiç olmadıkça, tanrı ondan hiçbir şey yapamaz." (martin luther)

dünyadaki en kötü yalnızlık, yanlış anlaşılmaktan ötürü yalnız bırakılmaktır. insanın gerçekle bağlarını koparabilir.

eski bir söz vardır. genellikle dante'ye atfedilir: "bu geceyi unutma. çünkü sonsuzun başlangıcıdır."

tehlikeli zamanlarda, harekete geçmemekten daha büyük bir günah yoktur.

bir mucize olduğun gerçeğini asla unutma.

1.09.2022

transhümanizm

dan brown

şunu bir düşünün: bir milyar insana ulaşmak, ilk insandan 1800'lere kadar dünya nüfusunun binlerce yılını aldı. ama 1920'lerde nüfusun iki katına çıkıp iki milyara ulaşması şaşırtıcı bir şekilde sadece yüz yıl aldı. bundan sonra nüfusun yeniden ikiye katlanıp 1970'lerde dört milyara ulaşması ise sadece elli yıl aldı. tahmin edebileceğiniz gibi, pek yakında sekiz milyara ulaşacağız. sadece bugün, insan türü dünya gezegenine çeyrek milyon kişi daha kattı. çeyrek milyon. ve bu her gün oluyor.

kişi başına daha fazla temiz su düşmesini istiyorsanız, yeryüzünde daha az insan olması gerekir. araçların sebep olduğu kirliliği azaltmak istiyorsanız, daha az şoför olması gerekir. okyanusların yeniden balıkla dolmasını istiyorsanız, daha az insanın balık yemesi gerekir.

gözlerinizi açın! insanlık yok olmak üzere. liderlerimizse toplantı odalarında oturmuş güneş enerjisi, geri kazanım ve hibrit otomobil pazarlıkları yapıyor. ozon tabakasının delinmesi, susuzluk ve kirlilik birer hastalık değil, belirti. hastalık ise nüfus artışı. ve biz dünya nüfusuyla baş etmedikçe, hızla büyüyen kanserli bir tümöre yara bandı yapıştırmaktan başka bir şey yapıyor olmayız.

"kanser, kontrol dışı büyümeye başlayan sağlıklı bir hücreden başka bir şey değildir. fikirlerimi nahoş bulduğunuzu anlıyorum; ama sizi temin ederim, vakti geldiğinde diğer seçeneği çok daha nahoş bulacaksınız. cesur bir karar veremezsek..."

"örgütünüz doktorlardan oluşuyor ve bir hastası kangren olduğunda, hayatını kurtarmak için bacağını kesmekte tereddüt etmez. bazen insan kötünün iyisine razı olmak zorundadır."

dante'nin cehennemi kurmaca değil, kehanettir. berbat sefalet. ıstıraplı acı. bu, geleceğin manzarasıdır. insanlık eğer denetlenmezse veba ya da bir kanser gibi işler. bir vakitler faziletimizi ve kardeşliğimizi besleyen yeryüzü refahı tamamen tükeninceye dek, her yeni nesille birlikte artar sayımız. içimizdeki canavarlar ortaya çıkar. çocuklarımızı doyurmak için ölümüne bir savaş veririz. burası dante'nin dokuz daireli cehennemidir. bizi bekleyen budur. malthus'un matematiğiyle alevlenmiş gelecek üzerimize doğru savrulurken, cehennemin ilk dairesinde, tahminimizden çok daha hızlı bir şekilde düşmeye hazırlanarak.. yalpalarız.

transhümanizm bir tür felsefe, bir aydın hareketidir. bilim dünyasında hızla yayılmaya başladı. esasen, insan bedenindeki kalıtımsal zayıflıkları aşmamız gerektiğini ileri sürer. başka bir deyişle, insan evrimindeki bir sonraki aşamada, kendimizi biyolojik olarak düzenlememiz gerektiğini söyler.

transhümanizm, en basit şekliyle, insanların mevcut olan tüm teknolojileri kendi türünü daha güçlü kılmak için kullanması gerektiğini söyleyen, en güçlünün hayatta kalmasına dayanan bir felsefedir.

transhümanizm hareketi, genelde sorumluluk sahibi bireylerden oluşur. etik açıdan güvenilir bilim adamları, vizyon sahibi bireyler, hayalperestler. ama birçok harekette olduğu gibi bunda da hareketin yeteri kadar hızlı ilerlemediğini düşünen militan bir grup var. bunlar dünyanın sonunun yaklaştığına ve birinin türlerin geleceğini kurtarmak için harekete geçmesi gerektiğine inanan apokaliptik düşünürler.

hiçbir şey yapmamak; sıkışıp kalarak, açlık çekerek, günah içinde yuvarlanarak dante'nin cehennemine kucak açmaktır. ve ben de cesaretle eyleme geçtim. kimileri dehşetle bakacaktır; ama kurtuluşun bir bedeli vardır. dünya bir gün fedakârlığımın güzelliğini kavrayacaktır. çünkü ben sizin kurtuluşunuzum. ben gölge'yim. ben insanlık sonrası çağının kapısıyım.

geleceği senin zarif ellerinde terk ettiğimi bilerek huzur bulacağım. aşağıdaki görevim tamamlandı. artık, benim için yukarıdaki dünyaya tırmanma ve yeniden görme vaktim geldi yıldızları.

20.08.2022

ceza

mehmet h. doğan

vergilius, cehennemi gezdirirken dante'ye, orta bir yere gelirler, bakarlar bir sürü insan öylece ortada durmaktadır. vergilius der ki:

"gökler, güzelliklerine halel gelmesin diye bunları kabul etmez. bunları derin cehenneme de gönderemeyiz; bir iş yaptık, hiç olmazsa bir fenalık sanmasın diye bu pezevenkler."

dante, vergilius'e sorar: "cezaları nedir bunların?"

vergilius cevap verir:

"bunlar yeryüzünde ne iyilik yaptılar ne de kötülük. onun için ölmeyecek bunlar. yaşamadılar ki ölsünler. ölme umutları yoktur onların. non hanno speranze di morte."

25.08.2021

dante

sevan nişanyan

dante insanlık tarihinin en büyük şairlerinden biri; aynı zamanda ciddi bir düşünür, tarihçi ve siyasi aktivist. ilahi komedya'da dinî düşüncenin ve ahlak felsefesinin en temel konuları hakkında derin bir vizyonu ortaya koymuş. yaşadığı devirde italya'nın güneyinde henüz islam kültürünün ciddi kalıntıları vardır. yazarın islami düşünceye dair en azından birkaç önemli eser okumuş olduğunu biliyoruz. yani islam dininden habersiz biri değildir. başta selahaddin eyyubi olmak üzere bazı müslümanlar, komedya'nın ahlaki evreninde birçok hristiyan'dan daha yüksekte yer alırlar.

dante cehennem'in en dibinden bir önceki katmanında hz. muhammed ile karşılaşır. "şirk ve nifak tohumu ekenlerle" aynı kaderi paylaşan muhammed kötü durumdadır: (inferno, kanto 28.25 v.d.). bacakları arasından sarkıyordu bağırsakları; iç organları ortadaydı, yenilenlerden bok (merda) yapan zavallı keseyle birlikte. onu görmek için olanca dikkatimi verince, bana baktı, göğsünü açtı elleriyle, "bak nasıl yarıyorum kendimi" dedi, "bak muhammed nasıl paramparça edildi! önümde ağlayarak giden ali, alnından çenesine dek yüzü kesili. burada gördüğün öteki kişiler de yeryüzünde şirk ve nifak tohumları ektiler (seminator di scandalo e di scisma), bu nedenle ikiye bölündüler."

15.09.2020

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

15.02.2020

bitik adam

giovanni papini

"tüm hayatını yalnız ve yabanıl geçirdi.(ludovico ariosto)

yüreğinde mesihvari tutkuyu barındırmayan bir ülke parçalanmaya mahkumdur.

şişkin cüzdanların yakınında doğmuş olanlardan, istediklerini neredeyse her zaman satın alabilen o insanlardan daima nefret etmişimdir.

çocukluk aşktır, neşedir, kaygısızlıktır. ancak ben geçmişteki kendimi hep ayrık, mahzun, düşünceli görüyorum.

tanrı benim için hiç ölmedi; çünkü zaten ruhumda hiç var olmadı.

ruhumu kitaplara ve ölülere borçlu olduğum kadar ağaçlara ve dağlara da borçluyum. kırlar beni kütüphaneler kadar eğitmiştir. tek ve belli başlı bir kırsal bölge: içimdeki tüm şiirselliği, melankoliyi, karamsarlığı ve yalnızlığı toscana kırsalından, floransa çevresindeki kırlıklardan almışımdır.

en derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir.

hayat, katlanılabilir bir şey olsun diye yaşanır. duyarlılık onu yaratır ve anbean içini doldurur ve su misali sessizce akıp gitse bile en azından bizi değişmez ve ebedi görünebilecek bir akıntı misali beraberinde sürükler. ama hayat, düşünceyle, mantıkla, akılla, felsefeyle sorgulanıp, ayıklanıp soyulduğu vakit boşluk, dipsiz yüzünü gösterir, hiçlik dürüstçe bir hiç olduğunu itiraf eder ve umutsuzluk, tanrı'nın oğlunun terk edilmiş mezarı başına konan melek misali ruhun içine tüner.

"hülya kâsesinden büyük yudumlar içmek gerekir."

düşünce asla durmaz. kapatılan son sayfa yeni bir oyunun başlangıcından başka bir şey değildir ve çıkılan her zirve başka uçuşlar için kullanılan bir tramplendir.

sen göçüp gitmedin, lakin yittin / elbette ağlarsın, ey can kuşu (dante)

her şey görecelidir. yanlışlık burada, doğruluk oradadır. doğruluk bu yanda, yanlışlık ise diğer yandadır. tüm prensipler birbirini yalanlar. her metafizik, herhangi mistik bir bütünlüğe, anlaşılmaz, hiçbir şey olmayan, hiçbir anlama gelmeyen bir tekliğe indirgenen genel iki üç formülün değişik anlatım biçimleriyle yazıya geçirilmesinden ibarettir. yaşamımızdaki ön yargıları, duyguları, en banalleri de dahil olmak üzere ihtiyaçları haklı çıkarmak için felsefeler üretiliyor.

hatıraları silme hakkını ve gerçekliği yeni konular ve şekillerle tekrar örme gücünü kendimizde yalnızken, safken, bakirken ve arıyken buluruz.

dünya yanlış tasarlanmış, hayat uyumdan ve yücelikten mahrummuş gibi görünür bize; düşünce, yarım kalmış çılgınca bir amaç, henüz yeni başlamış bir hareket, kimsenin çizmediği karanlık ve karmakarışık bir çizim izlenimi yaratır üzerimizde.

felsefe bilgiydi (derin düşünme) ve evrensel olanın (birlik) arayışıydı.

herkesin yaşadığı yaşamdan iğreniyorum. ya büyük olmak ya da kendimi öldürmek istiyorum. bu kısa hayat ve dünyadaki köleliğimiz boyunca bize kimin verdiğini bilmediğim şu yegâne ruhu devleştirmek, arıtmak, çalışmak ve acı çekmek gerekir büyümek için. ruhu yüceltmek için küçük şeyleri bilmeye ihtiyaç vardır; onu arıtmak için tüm pislikleri, onu daha canlı ve güçlü kılmak için tüm korkuları ve küçük kalleşlikleri görmek lazımdır.

insanların, yakınındakilerin gözündeki çöpü görmekteki başarısı yeni bir şey değildir.

felsefe! canlılardan daha canlı hayaletlerin, bedenlerin en denizkızımsı gölgelerinin, şeylere ait en dolgun sözcüklerin, bir şiir kıtasından daha alevli formüllerin masalımsı dünyaları!

ulaşılamaz yükseklik yoktur, çok kısa kanatlar ve yetersiz soluklar vardır.

daha büyük bir gücün yenemeyeceği bir güç yoktur, daha kuvvetli birinin alt edemeyeceği bir düşman yoktur, mucizevi zenginliklere ulaşmayı engelleyecek yoksulluk yoktur; erimeyecek, ısıtılıp kaynatılamayacak buz yoktur. insan bir girişime başlarken bitirmek için nelere ihtiyacı olduğunun hesabını iyi yapmalıdır.

ey binbir gece masalları! sen tüm şiirlerin başyapıtısın.

elime geçen her şeyi soludum, emdim, çiğnedim ve sindirdim; şimdi ise nasıl mal ayrımı yapacağımı bilmiyorum. tamamen başkalarının teorilerine bulanmış, tıka basa kitaplarla dolmuş, makalelere doymuş, boğazıma kadar kelimelere ve imgelere batmış durumdayım. ben kültürün ve başkalarının çocuğuyum ama aslında bir dahi ve kendim olmak isterdim. bu belirsizlik yüreğimi dağlıyor: gerçekten kim olduğumu, yaptığım şeylerdeki şahsi tarafımın hangisi olduğunu bilmek isterdim.

her şeyini verene her şey verilecektir.

uydurmalar satan kişi, sıkılganların ve paralıların kölesidir; kendi içinde yeterince hayata sahip olamayan kimselere başkalarının uydurma hayatını satan bir çeşit muhabbet tellalıdır. netice olarak bir puroyla bir öykü, bir dramla bir şişe şarap arasında ne fark vardır? sigara içmek ve okumak beklemenin verdiği sıkıntıyı giderir; bir komedya dinleyerek ve iyice sarhoş olunarak başka bir dünyaya geçilir; hayaller kurulmaya ve olmayan şeyler görülmeye başlanır. aradaki fark sanattır.

insanların hemen hepsi, altmış yaşında bile olsalar çocuk gibidirler; keşiflere ve maceralara, pitoresk ve dokunaklı şeylere gereksinim duyarlar.

bir delinin de kendine ait konuları vardır ve onları bilgelikle dinlemek lazımdır.

profesyonel bir anlatıcının, normal hayatlarında yeterince eğlencesi olmayan küçük beyler ve küçük hanımlara, don kişot'un arkasından seve seve kahkaha atan ve kral lear için seve seve bir damla yaş döken anneler ve babalara sonradan sunmak için el atmadığı ve sahiplenmediği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

bütün müzik melankoliden ibaret, çaresizlik kuyusunun dibinde iğrenç olmayan tek şey şehvet.

şimdiye duyduğum nefret yüzünden birkaç ölü dahiye sığınıyordum; var olana duyduğum nefret yüzünden kendimi hayallere bırakıyordum; insanlara duyduğum nefret yüzünden doğanın yalnızlığını ve bitkilerin sessiz dostluğunu arıyordum. o zamanlardaki favori kelimem özgürlük idi. ondan ve bundan; şimdiden ve sonradan, buradan ve oradan özgür olmak: her şeyden özgür olmak.

30.04.2019

uzun lafın kısası

balzac:
güzel bir yaşam, en sağlam akıl yürütmeden daha güçlüdür.

dante: cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

nietzsche: herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur.

albert camus: hemcinslerinin basitliğini bütün çıplaklığıyla görmek, aslında insana acı veren bir deneydir.

dan brown: hiçbir şey, amacı olan bir dehadan daha yaratıcı, daha yıkıcı değildir.

ahmet hamdi tanpınar: bir cemaate ruhunu veren sanatkârdır. sanatkâr ilâve eder, sanatkâr tamamlar, sanatkâr yaratır. büyük realite, fikir ve sanattır.

antoine galland: büyük teşebbüslerin çoğunu bekleyen hazin bir kader var.

cemil meriç: dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

can dündar: iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.

hermann hesse: şu insanlar yok mu, karşılığında para gelsin yeter ki, isa'nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler.

gogol: bir erkek gönlünü bir kıza kaptırdı mı suya basılmış pabuç köselesine benzer. istediğin gibi eğer, bükersin onu.

jack london: cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.

27.08.2018

aynalar

eduardo galeano

kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

bu dünyada yazılan ilk kitap, ölmeyi reddeden kral gılgamış'ın maceralarını anlatır.

dante, muhammed'in terörist olduğunu düşünüyordu. yoksa onu, sonsuza kadar işkence görme cezasına çarptırarak cehennemin katlarından birine yerleştirmezdi. onu gördüğümde, demişti "ilahi komedya" adlı eserinde, sakalından göbeğinin altına kadar bir yarık açılmıştı bedeninde.

homoseksüellerin cezadan kurtulmak için kadın kılığına girip fahişelik yapmalarından dolayı on beşinci asrın sonlarında venedik'te fuhuş sektörü çalışanlarına memelerini açıkta bırakma zorunluluğu getirildi. fahişelerin, çıplak göğüslerini müşteri çekmeye çalıştıkları evlerin penceresinden göstermeleri gerekiyordu.

işini kaybetme paniği, bu korku çağında bize hükmeden bütün korkuların içinde en güçlü hissedilen korkulardan biridir.

marşlar, genel bir kural olarak tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit eder.

ilk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke haiti olmuştur. köleliği ingiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

şu cümle, ilk gastronomi kitapçığının yazarı brillat-savarin'e atfedilir: "bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

evrensel edebiyatın ilk aşk şiiri, yerle bir edilmesinden binlerce yıl önce ırak'ta doğdu:

"şarkıcı süslesin şarkılarıyla
sana anlatacağım öyküyü"

şiir, bir tanrıçayla bir çobanın buluşmasını sümer dilinde anlatır. tanrıça inanna o gece sanki ölümlüymüş gibi sevdi. çoban dumuzi ise bu gece boyunca ölümsüz oldu.

arthur conan doyle sir unvanı aldı ve bunu sherlock holmes'e borçlu değildi. yazarın soyluluk unvanı almasının sebebi emperyal davaya hizmet etmek için kaleme aldığı propaganda eserleriydi.

dünyanın güneyinde insan hayatı çok ucuzdur.

franco döneminde adalet yukarıda, kürsünün yüksek kısmında, kara cübbesine bürünmüş olan mahkeme başkanı oturuyor. onun sağında avukat, solundaysa savcı. daha aşağıdaki basamaklar, sanıkların oturduğu sıra henüz boş. yeni bir duruşma başlayacak. hakim alfonso hernandez pardo, mübaşire seslenir: "mahkumu getirsinler."

ilk başta bizim ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek.

biten aşk, sıkan hayat, ezip geçen ölüm. kaçınılmaz acılar vardır, bu böyledir, elden bir şey gelmez. ancak gezegendeki otoriteler acıya acı eklerler ve bize yaptıkları bu iyiliğin parasını alırlar. katma değer vergisini her gün, nakit parayla tıkır tıkır öderiz. katma acı vergisini her gün, mutsuzlukla tıkır tıkır öderiz. katma acı, hayatın geçiciliğinden doğan kederle işin geçiciliğinden doğan keder sanki aynı şeymiş gibi, kaderin kaçınılmazlığının kılığına giriyor.

25.09.2015

yakut yüzük

diane haeger

yalnızca ne istiyorsan onu yaparsın. eğer bu yalnızca yiyip içmek, izleyip dinlemekse öyle olsun. ama büyük bir sanatçı olmak için, hayatın sunduğu her şeyi anlaman gerekir.

amaç barışsa, mümkün olduğu kadar uzun süre tarafların hepsiyle müzakere, herhangi bir zorluk karşısında izlenebilecek en akıllıca yoldur.

bir erkek temel ihtiyaçlarını inkar etmemeli; yoksa tehlikeli bir yöne sapar.

"bir gülümsemenin parıltısıyla beni büyüleyerek dedi ki: "dön de dinle; çünkü yalnızca gözlerimde saklı değil cennet." (dante)

oyunu oynamayı bilen zeki kadınlar büyük ve nüfuzlu odalıklar olurlar.

hiç kimsenin, içinden gelmeyen bir şey yapman için seni zorlamasına izin verme.

hiçbir zaman yeri tam olarak doldurulamayacak türden bir kayıp ve ben de en iyisinin hiç denememek olduğuna karar verdim. en iyisi önemli anları içinde saklayıp beslemek; onlara özenle bakmak ama yalnızca bu kadar.

10.03.2014

görünmeyen

paul auster

savaş, insan ruhunun en yalın, en canlı ifadesidir.

onun elini ilk kez 1967 baharında sıktım. o tarihte columbia'nın ikinci sınıfında, kitaplara meraklı ve günün birinde kendime şair diyebilecek kadar iyi şiir yazacağına inanan -ya da vehmeden- toy bir yeniyetmeydim; çok şiir okuduğum için onun adaşına dante'nin cehenneminde, inferno'nun 28. kıtasının son dizelerinde gezinen bir ölü olarak rastlamıştım. kesik başını saçlarından tutup fener gibi bir öne bir arkaya sallayarak taşıyan, provencelı 12. yüzyıl şairi bertran de born -hiç kuşkusuz, kitap uzunluğundaki o sanrılar ve işkenceler kataloğunun en sakil görüntülerinden biriydi o. dante, de born'un yazdıklarının ateşli bir savunucusuydu; ama de born, prens henry'yi babası kral ii. henry'ye karşı isyana kışkırttığı, baba ile oğulun arasına ikilik sokarak onları birbirine düşman ettiği için, dante de onu sonsuz lanete mahkum etmişti. dante'nin verdiği incelikli ceza, de born'u kendisinden koparmaktı. işte o yüzden, kafası kopuk beden, yeraltı dünyasında feryat figan ederek floransalı gezgine kendi çektiğinden daha büyük eza olup olamayacağını soruyordu.

sanat, mutlu azınlık içindir.

hiçbir zaman hiçbir şeyin hayalinden başka hiçbir şey olmaz
hiçbir zaman her şeyin hayalinden başka herhangi bir şey olmaz

istediklerimizle elde ettiklerimiz çok nadir örtüşür.

22.03.2012

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.

1.01.2011

ilahi komedya

dante alighieri



ey gökyüzüne uçmak için yaratılan insan
niçin düşüyorsun en ufak bir rüzgarda

bir nesnenin kusurları eksildikçe
aldığı tat da, duyduğu acı da artar

üne kavuşmadan yaşamı tüketen kişi
dumanın havada, köpüğün suda bıraktığı iz gibi
bir iz bırakır yeryüzünde

akıl, kötü niyetle
kaba kuvvetle birleşirse
kimse karşı koyamaz bu güce

erdemle tutuşan bir sevgi
tutuşturur hep başka bir sevgiyi
yeter ki dışarı vursun alevi

ne mutlu onlara ki, damak keyifleri
yol açmaz aşırı isteklere, ölçülü bir acıkma
duymakla yetinirler

oğul, şunu bil ki
sürgünün gerçek nedeni
meyveyi tatmak değil, sınırı geçmekti

8.07.2008

sınıf arkadaşları

cevdet kudret

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

dante: sefalet zamanında mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

moliere: benden daha iyi bilirsiniz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bütün kapıları açan anahtar, paradır. nice insanların başlarını döndüren o canım maden, savaşta olduğu gibi aşkta da zaferleri kolaylaştırır.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dostoyevski: ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

john steinbeck: mal, insan demektir; ondan daha kuvvetlidir ve insan küçüktür, büyük değildir. yalnız, insanın malları kendisinden büyüktür ve insan, malının uşağıdır.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

j.j. rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

ticaret hayatında büyük kazançlar parayla değil, dostlukla elde edilir.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

silone: gençlik hayalleri şiirdir; hayatın kendisi ise nesir.