ernest hemingway etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ernest hemingway etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.05.2022

ateizm

voltaire: "ateist: din adamlarının yanılmaz akıllarının boşluğunda, ona tanıtmaya karar verdikleri tanrı'ya inanmayı reddeden kişilere din adamları tarafından verilen isim."

mihail bakunin: biz materyalist ateistleriz ve gerçeklerle övünürüz.

annie besant: ateist en büyük unvanlardan biridir. ateizm dünyanın kahramanlarının erdem nişanıdır: copernicus, spinoza, voltaire, paine, presley.

john bice: ahirete inanmanın bu hayatı olduğundan daha az eşsiz ve değerli kılması kaçınılmazdır. sırtına bir bomba yapıştırmak ya da uçurduğu uçakla bir binaya çarpmak konusunda istekli olan bir ateist bulmak neredeyse imkansızdır.

ernest hemingway: düşünen tüm insanlar ateisttir.

joseph mccabe: bu yüzyılda ateizm, medenileşmiş insanların ortak tutumu olacaktır.

carl van doren: tarih araştırmalarım sırasında, inançsızların dünyaya inançlılardan daha az zarar verdiklerini fark ettim. onu vahşi savaşlarla, haçlı seferleri ya da zulümlerle, kayıtsızlık ve cehaletle doldurmamışlardır. bunun yerine, onu bilgi ve güzellik, ılımlılık ve adalet, görgü ve mutlulukla doldurabilmek için ellerinden geleni yapmışlardır. kendi işlerine bakarak barışın hakim olduğu alanları genişletme sanatında, inançlılardan geri kalmadıkları kesindir.

james buchanan: din tarafından dünya görüşü daraltılmamış ve bozulmamış zeki insanlara nadiren rastlarım.

james morrow: bir agnostik, cesaretini yitirmiş bir ateisttir.

martin buber: ateistlerin çoğu, tanrı'ya, onun kendilerinin yarattıkları yanlış imgesine kapılan dindarlardan daha yakındır.

john buchan: ateist, arkasında kendisini destekleyecek görünmez güçler olmayan kişidir.

12.08.2018

usta ile margarita

mihail bulgakov

bazen iyilik, insanın hiç beklemediği bir anda, büyük bir sinsilikle, en ufak deliklerden süzülmeyi becerir.

alexander herzen: kahrolsun eğretilemeler, üstü kapalı sözler. özgür insanlarız, köle değil; gerçeği masal kılığına sokmaya ihtiyacımız yok!

"kadınlardan çekinilmesi gereken tek bir durum var, aptal olmaları. yazar, aptal bir kadına düşmüşse hapı yuttu demektir."

müteahhitler nadir rastlanan bir haydut çeşididir.

nikolay zabolotsky: hep böyledir zaten. doğa her canlı varlığı, özellikle de insanı koruyacak bir yol bulur her zaman; üstelik insanın bazen ona efendilik taslamasına karşın. kişiliğimiz beş yaşında oluşur, bundan eminim. sonradan, kişiliğin üstüne zırh gelir. savunacak bir şey olsun yeter. hemen uyum yeteneği ve korunma içgüdüsü ortaya çıkar; herkes için aynı olmaz belki ama bizim için kaçınılmaz bir şey bu.

içinde sürpriz barındırmayan, kendi kabuğunda yaşayan bir insanın, ilginç bir tarafı olmaz.

sergey yermolinski: insanın güvenini yitirip tepetaklak yuvarlanmasının kolay olduğu kriz günlerinde, kendini üzüntünün kollarına bırakıp bir kurban olarak görmesinden, her şeyden büyük bir acıyla söz etmesinden daha kötüsü yoktur.

akıllı kişilerin akıllılığı, en karışık işleri çözebilmelerinden gelir. hem de en basit yoldan.

doğrusunu isterseniz, şaraptan, kumardan, güzel kadınların dostluğundan ve yemek sonrası konuşmalarından kaçan bir erkekte sağlıklı olmayan bir şey vardır. böyle adamlar ya ağır hastadır ya da çevrelerindekilerden gizlice nefret ederler. tabii, birtakım istisnalar da çıkabilir.

bazı şeyler vardır ki onlara karşı ne toplumu bölen duvarlar, hatta ne de ülkeleri ayıran sınırlar para eder.

oda hizmetçileri, her zaman her şeyi bilirler. onların kör olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.

gogol: bu dünyada olup bitenler bazen ne kadar da saçma oluyor. insan şunu, bunu, bir başka olayı kabul edebilir elbette. hatta en akla gelmeyeni bile. hem sonra saçmalığın bulunmadığı bir yer var mı? ne denirse densin bu tür olaylarla karşılaşılabilir. seyrek de olsa karşılaşılabilir.

evli olmadığım için de mutluyum. ah efendimiz, bekarlığın özgürlüğü bu dayanılmaz yüke tercih edilir mi hiç?

kedilerin sinsi bir görünüşü varsa ne yapalım? bu onların yaradılıştan kötü olmalarından değil, her zaman kendilerinden güçlü bir varlığın -köpek ya da insan- onlara kötülük edeceği ya da bir yerlerini sakatlayacağı korkusundan ileri gelir. her ikisini de yapmak kolay iştir, ama bu kimseye bir şey kazandırmaz, bakın söylüyorum, hiç, hiçbir şey kazandırmaz!

hiçbir şeyi unutmamalı insan, önemsiz olanları bile.

hemingway, "yaratıcının yaratmaktan başka kaygısı olmamalı." der.

ey tanrılar, tanrılar! toprak, akşamları nasıl da kasvetlidir! bataklıkların üstünde uçuşan sisler ne de çok sırla doludur! bu sislerin arasında gezinen, ölmeden önce çok acı çeken, çok ağır bir yük taşıyarak bu toprağın üzerinde uçan kişi bilir bunu! bu yorgunluğun ne olduğunu bilen bilir. ve en ufak bir pişmanlık duymaksızın bu toprağın sislerinden, ırmaklarından, göllerinden kopar, yüreği tüy gibi, kendini ölümün elleri arasına bırakır. ölümün, yalnız ölümün huzur vereceğini bilir.

13.11.2017

intihar

zülfü livaneli

amerikalı şair sylvia plath ise bir sabah çocukları henüz uyurken, başını gaz fırınının içine sokarak intihar etti. bu ölüm, yıllar sonra onun üstüne tez yazan şair nilgün marmara'nın da 29 yaşında intihar etmesinde rol oynadı.

fransız yazar gerard de nerval de ruhsal hastalıklarla boğuşmuş, birkaç kez sanatoryuma yatırılmıştı. tedavisi pek bir sonuç vermemiş olmalı ki nerval de kendini asarak hayatını sonlandırmayı seçen yazarlar kervanına katıldı.

avcılığıyla ünlü ernest hemingway'in son avı kendisi oldu. çiftesini ağzına sokarak tetiğe bastı. yaşlılığı kabul etmek istemediği, ölümü bir erkek yiğitliğiyle karşılamak istediği söylendi. ama hemingway'in ailesinde de intihar eğilimi vardı. babası, iki kardeşi ve bir torunu intihar etti.

romancı jerzy kosinski, çocukluğunun polonyasında savaşın büyük acılarını yaşamıştı ve ruhunda açılan yaralar hiçbir zaman kapanmadı. bir banyo küvetinde kendisini plastik bir torbayla boğmadan önce "her zamankinden biraz daha uzun sürecek bir uykuya dalıyorum" diye yazmıştı.

italya'da antifaşist hareketin önemli ismi ve bu dilin en büyük yazarlarından cesare pavese, depresyon ve aşk acısı yüzünden intihar edenler arasında.

yasunari kawabata, walter benjamin, jack london derken liste uzayıp gidebilir.

orta doğu ve türk edebiyatında, 1887 yılında damarlarını kesen ve kendi kanıyla ölüm anlarını not eden beşir fuat ve viyana sefiriyken ağzına havagazı hortumunu sokarak intihar eden şair sadullah paşa en bilinen örnekler. sadullah paşa'nın intiharını abdülhamit baskısına bağlayanlar da var, elçilikte âşık olduğu anna schumann'ın gayrı meşru bir çocuk doğurmasına da.

ziya gökalp de kafasına bir kurşun sıkmış ama ölmemişti.

ülkesindeki kötü gidişe dayanamadığı için paris'te intihar eden iranlı yazar sadık hidayet, doğu edebiyatında intihar denilince akla gelen ilk isim.

bizimki gibi ülkelerde entelektüel intiharlarına pek fazla rastlanmamasına karşın öldürülen, hapsedilen, zulüm gören şair-yazar sayısı çok kabarık. belki de bu yüzden intihar etmeye fırsat bulamamışlardır. çünkü onların bu işi gören, yaratıcı insanları yavaş veya hızlı ölümlere iten devletleri ve toplumları vardır.

25.11.2015

aforizmalar

~criminal minds

carl gustav jung: sağlıklı bir insan başkalarına işkence yapmaz. genellikle işkence yapanlar daha önce işkence görmüşlerdir.

nietzsche: uçuruma çok uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar.

james reese bir keresinde "olay mahallinde çeşitli ipuçları vardır ve bunlar doğal olarak incelenmek veya toplanmak için kendiliğinden ortaya çıkmazlar." demişti. kim aşkı, öfkeyi, nefreti, korkuyu toplayabilir ki?

thomas fuller: tilkilere karşı tilki olmak gerekir.

ernest hemingway: bir insanın avlandığı gibi avlanan yoktur: yeterince uzun avlanan ve bundan hoşlanan silahlı adamlar, başka hiçbir şeyi gerçekten umursamaz.

euripides: aşk aşırı olduğunda bir erkekte ne onur ne de liyakat bırakır.

peter ustinov: ne yazık ki çok fazla rüya görmenin bedeli, kabus görme olasılığının artmasıdır.

eugene ionesco: ideolojiler bizi ayırır; rüyalar ve acılar ise bir araya getirir.

john steinbeck: kim zihninin derinliklerindeki karanlık sulara dalmamıştır ki?

11.04.2015

yaratıcı yazının sırları

roland fishman

robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.

zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.

mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.

albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.

david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.

frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.

erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.

john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.

harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.

ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.

victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.

31.03.2015

uzun lafın kısası

konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.

andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.

oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.

salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.

henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.

melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

27.02.2015

uzun lafın kısası

salah birsel: her şahın işi, eninde sonunda iyi bir piyade ile biter.

andre malraux: yoksullar savaşmaya kararlı olduklarında zenginleri her zaman yenerler.

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

konfüçyüs: insanların yanlışları, sınıflarının özelliğidir.

chuck palahniuk: seks yaparken bir erkeğe annesini sorarsanız büyük patlamayı sonsuza kadar geciktirebilirsiniz.

ernest hemingway: erkek yenilgi için yaratılmamıştır. erkek mahvedilebilir ama yenilmez.

harper lee: bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

melih cevdet anday: ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

tacitus: iyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. bu ölçüyü aştılar mı onları minnetle değil nefretle karşılarız.

george sand: şefkat ve özverili bir dostluktan başka her şey geçicidir.

wolfgang günter lerch: sahtekarlar gerçek anlamlarını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar.

17.04.2011

ernest hemingway

güler dikmen nalbantoğlu

"insan yok edilebilir ama yenilmez."

hemingway, 1920'de chicago'da çalıştığı yayınevinde hikayeci sherwood anderson'la tanıştı ve 1921'de bir gazetenin avrupa muhabiri olarak amerika'dan ayrıldı.

paris'e varır varmaz, sherwood anderson'ın kendisini gertrude stein'e tanıtan bir mektubunu, miss stein'e götürdü.

öğretmenleri ezra pound ve gertrude stein'di. sonradan çıraklık yılları hakkında hemingway, "ezra'nın söylediklerinin yarısı doğruydu; gertrude stein her zaman haklıydı." demiştir.

hemingway "gençken talihim vardı" derdi, "kendimden yaşça büyük insanlarla arkadaş oldum." ve eklerdi, "şimdi yine talihim var; çünkü gençlerle arkadaşlık ediyorum."

genç bir yazara gönderdiği mektupta "karşınızda birisi konuşurken bütün benliğinizle dinleyin söylediklerini. insanların çoğu dinlemeyi bilmezler." diyordu.

hemingway sabahları erken kalkar ve saat sekizde masanın başına geçerek çalışmaya başlardı. "durmak için en uygun zaman romanın rahatça ilerlediği andır." derdi. "ondan sonra ne yazacağınızı bildiğiniz bir anda durursanız, ertesi gün devam etmekte güçlük çekmezsiniz."

yazma sanatını hala öğrenmekte olduğunu söyleyen hemingway, "ben ölünceye kadar çırak kalacağım." derdi. "aptallar usta olduğumu söylüyorlar. fakat kimse bu işin ustası olmamıştır ve her yazarın sanatında daha da ilerlemesi olasıdır."

arthur koestler, "hemingway'i küçümsemeyin. basmakalıp yazıyor belki; ama yine de bugün hayatta olan en büyük yazar odur." demişti.

bir romancı arkadaşına "ulusal yazar, serüven yazarı, şu yazarı, bu yazarı diye bir şey yoktur. eğer çanağında balı varsa yazar düpedüz yazardır." demişti.

hemingway, "bir insanı sağlıklı olmak, iyi çalışmak, arkadaşlarla yiyip içmek, cinsellik ilgilendirir." diyordu.

bir alman gazeteci, "bay hemingway, ölüm hakkındaki düşüncenizi açıklar mısınız?" diye sorduğunda, "evet, o da başka bir fahişe." diye yanıtlamıştı.

yaşamı, eşinin, çevresinin bütün önleme çabalarına karşın, kendi eliyle, silahlarından birini temizlerken son buldu.

20.01.2011

öteki renkler

orhan pamuk

şeyh galip: her renge boyan da renk verme.

mutlu olabilmem için her gün bir mikta edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.

benim gibilerin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır.

insan ne kadar sıkılırsa o kadar hayal kurar.

edebiyat, yazdıklarımızı insanların hayallerinin bir parçası yapabilme sanatıdır.

yazarlık okura "bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.

yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır.

çekici olan şey bir yol seçmek değil, galiba bütün yolları seçebileceğimiz bir yerde olmaktır.

bir gün bir kızım oldu, bütün hayatım değişti.

yırtmak en büyük eleştiridir.

hemingway: akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz.

yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz zamanlar her şeyi söylemeye kalkarız. bu korku da bize herkesin söylediği şeyleri söyletir.

"paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez."

aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur.

ben her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam.

aşırı paranoya ve akılsız kumpas teorisinin en kuvvetli yanı karşı çıkılmaz oluşudur.

1991 doğumlu rüya hakkında hiç zorlanmadan, kendiliğinden yazabiliyorum. birisi hakkında kolayca ve istekle yazabilmek sorunsuz bir aşkın işareti midir?

herkes mutluyken mutsuz olmayı başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır.

bir kitap, bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır.

kafasını büyük hakikate takmış yazarlar bana kalırsa hayatın renklerini ve neşesini göremezler. büyük hakikatler konusunu hiç düşünmemiş, kendi sıradan hatıralarını ya da basit, hayali bir fanteziyi anlatmaya başlayan hünerli bir romancı ise bir gün öyle bir şey yazar ki o hakikat bu gündelik detaylar arasından beliriverir.

gençliğin acı verici yanı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü görmek, buna karşı bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak ve sonraları da bunu doğal karşılamaktır.

benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar. oradaki bir ayrıntıdan, bir cümleden. cevdet bey'deki gençlerden bir anlamda sessiz ev doğdu. sessiz ev'deki tarihçi faruk'tan beyaz kale çıktı. beyaz kale'nin düşsel ortamından, oradaki kimi tarihi sahnelerden, esrarlı mavi gece diyebileceğim karanlık sahnelerden kara kitap çıktı.

sanki saat bizde kesinliğine, matematikselliğine ulaşamadığımız batı dünyasını bu nesneyi kullanarak elde edebileceğimizi sandığımız bir tesellidir.

bizi modernlikten, modern olmaktan uzaklaştıran şey, alelacele bir an evvel modern olma gayretimizdir.

yahya kemal: resmimiz ve nesrimiz olsa, başka bir millet olurduk.

yağmurla keder, dağlarla coşku arasında zorunlu bir ilişki mi vardır, yoksa bunlar sanatın, edebiyatın, resmin bize öğrettiği şeyler midir?

borges: elbette, bütün genç insanlar gibi, ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; hamlet'le raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız.

valéry bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler.

kendi özel hayatını sıkı sıkıya koruyan, içine kapanık, yalnız, utangaç bir adamdır philip larkin. hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış, gezip tozmamış, şu veya bu şekilde iyi yaşamaktan ya da hayata sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmıştır hep.

mario vargas-llosa, kendini "dünyada margaret thatcher'a hayran olup fidel castro'dan nefret eden iki yazardan biriyim." diye tanımlamaya başladı. öteki yazar, daha doğrusu şair philip larkin'di.

salman rushdie: gerçek her zaman olağanüstü, acayip ve ihtimal dışıdır.

bütün modern ulus-devletlerin doğuşunun arkasında bir çeşit etnik temizlik, dil birliğinin sağlanması ve yerel özelliklerin ve iktidarların tahribi yatar.

başbakan erbakan'ın koltuğuna oturur oturmaz, dünyanın en yalnız, en batı karşıtı ve insan haklarına saygısızlığıyla en ünlü libya, nijerya, iran gibi devletlerine ziyarete gitmesi bu taşralaştırma azminin en belirgin işaretleri.

sinemada yalnızca "öteki" ile yüz yüze gelmeyiz; sinemanın gösterdiği her şey bir anda "öteki" oluverir.

o zamanlar niye mimar olmadığımı bana sordukları vakit aynı cevabı başka bir dille verirdim: "apartman yapmak istemediğim için!" apartmandan kastettiğim bir hayat tarzı, bir mimari anlayışıydı.

çetin altan: bizimki gibi köylü toplumlarında ise cinayetlerin zekaya dayalı bir özelliği pek yoktur. kıskançlıktan kafası bozulan koca, kaptığı gibi bıçağı karısını doğrayıverir orada, iş olup biter. yahut kan davasında hazırlıklı dolaşan kişi hasmını görünce beynine boşaltıverir kurşunları. kırsal kesimlerdeki tarla veya su kavgalarında ise çifteyi alıp pusuya yatma geleneği vardır. herkes de kimin kimi neden öldürdüğünü bilir. baltayla kabak yarar gibi pek kabasından işlenen bu tür cinayetler yazarları etkilemediği için bizde polis romancılığı gelişmemiştir.

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri.

maupassant: paris'in en güzel manzarası eyfel kulesi'nin tepesindedir; çünkü oradan eyfel kulesi görünmüyor.

ben dünyada yazdığı konuyu parmağı ile işaret ederek gösterebilen tek tarihi romancıyım.

türkiye'de özgürlüklerin kısıtlanması, kitapların yasaklanması, farklı düşünenlerin vatan haini ilan edilmesi için her gün çırpınan pek çok gazeteci, köşe yazarı var. sınırlı da olsa zihinsel faaliyet gösterdikleri için bu kişilere entelektüel denebilir belki ama bence onlar entelektüel değil de devleti, hükümeti destekleyen teknisyen konumundalar.

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son yirmi yılda türkiye'nin en önemli üç gazetesinin en önemli üç köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, otuz yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

günümüzün tabii ki en büyük entelektüel zevki iyi edebiyat. iyi edebiyat, iyi entelektüelden de az bulunur.

disiplinli modern ordular gibi rafları dolduran ciltli kitaplara düşkırıklığıyla baktım.

"avrupalılar görse ne der?" bir korku ve bir arzu. onlara benzemeyen yanlarımızı görüp bizi ayıplayacaklar diye hepimiz çok korkarız. hapishanelerde işkencenin azaltılmasını ya da iz bırakmadan yapılmasını bu yüzden isteriz. bazen de onlar gibi hiç olmadığımızı onlara teşhir etmenin zevklerini yaşamak isteriz: islamcı bir teröristin tanınma isteği, papa'yı vuran ilk türk olma isteği böyle duygulardır.

bu içe dönüş tepkim beni hayatın zorluklarından korudu; ama zenginliklerinden de uzak tuttu.

andré gide: bu topraklardan hiçbir şey çıkmamış. onca ırkın, tarihin, inancın ve medeniyetin sürtüşmesinin ve çatışmasının yarattığı kalın köpüğün altında yerli hiçbir şey yok. (istanbul hakkında)

andré gide: türklerin kıyafeti aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafet. ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ırk da bu elbiseyi hak ediyor.

andré gide: orada yaşayanları sevemeyince, dünyanın en güzel manzaralarına bile gönül veremiyorum.

andré gide: bu seyahatten payıma düşen hisse, ülkeye duyduğum tiksintiyle orantılı. bu ülkeyi daha fazla sevmediğim için memnunum.

gidé'in güncesinden bir seçme türkçeye çevrilmiş ve milli eğitim bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. bu kitapta türkiye hakkında notlar tabii sessizce dışarıda bırakılmıştır.

batılılaşmacı önce avrupalı olmadığı için utanır. sonra avrupalı olabilmek için yaptıklarından utanır (her zaman değil). avrupalı olabilmek için yaptıklarının yarım kalmasından utanır. avrupalı olacağım diye kendi kimliğini kaybetmekten utanır. kendi kimliğine sahip olmaktan ve olmamaktan utanır. zaman zaman şiddetlenip, zaman zaman kabul ettiği bu utançlarından da utanır. bu utançlarından söz edilmesinden de utanır.

israil'in filistin topraklarını zaptettiği, onlara haksızlık ettiği inancındayım. israil'de barışçı, uzlaşmacı bir çevrenin hakim olmasını, anlaşmazlıkların barışla halledilmesini isterim. israil'in filistinlilerden aldığı, üzerinde hala yerleşmiş olduğu topraklardan çıkmasını isterim. ama bu demek değildir ki fkö ile her konuda hemfikirim.

ilk büyük felaketle öğrendiğim şaşırtıcı hayat gerçeği, felaketlerin her zaman mutluluktan daha eğlenceli ve seyredilebilir olmalarıydı.

öte yandan, yakında ama kendisine zarar vermeyecek bir uzaklıkta bir felaket, bir dehşet olduğu hissi gecenin ortasında uyananlar için en iyi uyku ilacıdır.

beklenti gerginliğine, "ne olacağız" havasına karşın, gelecekten hep geçmişte kalmış bir şey gibi söz ediliyor.

sığınmacı kampına giderken, şırnak'ta yaşlı bir kürt bakkalın duvarına asılı bir eski levha görmüştüm: "dilerim benim hakkımda düşündüğünün iki misli senin başına gelir!" kürtlerin hiç bitmeyen çilesi düşünülürse, kötümser bir levha!

bizlere, fotoğraf makinelerine bakan herkes, "gazeteciler yazın!" diye başlayıp devletten, hırsız müteahhitlerden ve belediyelerden haykırarak şikayet ediyorlardı. çıkardıkları şikayet sesleri basında ve medyada iyi yansıtılıyordu; ama büyük ihtimal bütün bu insanlar şikayet ettikleri bu siyasetçileri, devlet adamlarını ve rüşvetçi belediye başkanlarını yeniden seçmeye ve verdikleri oylarla mağrurca övünmeye devam edecekler. ayrıca, bu şikayetçiler de büyük ihtimal hayatlarının bir döneminde yaptırdıkları inşaatların kuraldışı yanlarını onaylatmak için belediyelere rüşvet vermiş, vermemeyi de akılsızlık olarak görmüşlerdi.

cumhurbaşkanlarının rüşveti "pratik" bir iş olarak övdüğü, dolandırıcılarla senli benli olduğu bir kültürde hayali bir gelecekte olacak ve başkalarına zarar verecek depremin korkusuyla müteahhitlerin demir ve çimentodan çalmamalarını, kurallara uymalarını, bunun için fazladan "masraf" etmelerini sağlamak çok zor.

bu yalnızca bir organizasyon sorunu değil! vurmak, bastırmak, korkutmak, yasaklamak ve şiddet kullanmak mantığıyla örgütlenmiş devlet yardım etmeyi, yaraları sarmayı, halka hizmet etmeyi beceremiyor.

ben insanoğluna inanırım ve görüşlerini değiştirdi diye kimseyi ayıplamam.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız.

bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

madımak otelinde, 17. yüzyılda yaşamış, devletçe idam edilmiş sivaslı halk şairi pir sultan abdal'ı anmak için şehre gelmiş 60-70 kişilik bir yazar, müzisyen, gazeteci topluluğu kalıyordu. ama "şeytana ölüm" sloganlarından kalabalığın asıl hedefinin türkiye'nin en ünlü mizah yazarı aziz nesin olduğu anlaşılıyordu. toplantıya katılanlar arasındaki 78 yaşındaki aziz nesin, salman rüşdi'nin şeytan ayetleri'nin bir kısmını çevirtip başyazarlığını ve kısmen sahipliğini yaptığı aydınlık gazetesinde yayımlamıştı.

"halk ile polisi karşı karşıya getirmek" istemeyen hükümet kararsız kalınca, meraklıların, eğlenmek için toplananların katılımıyla iyice büyüyen kalabalık, akşam bastırırken, oteli yaktı. bütün ülkenin televizyonlardan seyrettiği görüntüye, tıpkı basit oryantalist, şematik ve anti-islam nitelikli propaganda filmlerinde olacağı gibi, kalabalığın duaları ve "işte cehennem ateşi" sözleri eşlik etti. aralarında ünlü şair, yazar ve eleştirmenlerin de olduğu otuz yedi kişi yanarak, boğularak öldü. 78 yaşındaki aziz nesin ise, son anda yetişebildiği itfaiye merdiveninden inerek ve bir itfaiyecinin "linç edilsin" diye kendisini kalabalığın ortasına atmasına rağmen, sopa darbeleriyle yaralanmış olarak kurtuldu.

sivas'taki otelin yakılmasından hemen sonra, yalnız ülkenin kadın başbakanının değil, kamuoyu denilen hakim gücü oluşturanların sesleri de, olayı onaylamadılarsa da, fundamentalist öfkeyi sert biçimde kınamaktan kaçındılar. "orada" oteli yakan kalabalıklar kışkırtılmıştı; şeytan ayetleri'ni yayımlayan biri "oraya" gitmemeliydi vs. herkesin bildiği; ama bildiğini bilmediği ya da söylemekten çekindiği şey "orası"nın, "taşra"nın, özellikle orta ve doğu anadolu'nun bambaşka yerler olduğuydu. insan ilişkilerinin, hukukun, demokrasinin, siyasetin, özgürlük düşüncesinin "orada" aldığı biçimler bambaşkaydı. "orası" da türkiye'nin sınırları içindeydi; ama başka bir ülkeydi de "orası".

on yıl önceki askeri darbe döneminde, kürt kelimesinin bile kullanılmasının yasaklandığı, kürt kimliğinin ve kültürünün ortaya konması için gösterilen her türlü demokratik ve barışçı çabanın şiddet ve işkenceyle ezildiği bir dönemde silaha başvuran pkk'nın prestiji ve gücü arttı. ülkenin ekonomik olarak da bu en az gelişmiş bölgesinin, gelişen sanayileşmenin nimetlerinden yararlanması için hiçbir şey yapılmadı ve bu, ülkenin yalnız kültürel olarak değil, ekonomik olarak da bölünmesine, kürt milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. pkk'nın acımasız terör yöntemlerine aynı acımasızlık ve kanla cevap veren türk ordusunun savaş yöntemleri de, kendini doğu anadolu'da yaşayan kürtlerin en güçlü siyasi temsilcisi olarak sunmak isteyen pkk'nın işine yarıyor. bugün pkk'ya destek veren gençler, kendi kürt kimliklerinin, radyo ve tv'de yasaklanan dillerinin, en basit demokratik haklarının şiddetle ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, bölgesel eşitsizlik, işsizlik kadar, inanılmaz boyutlara varan insan hakları ihlallerine, faili belli olmayan siyasi cinayetlere, kürt gazetecilerinin, milletvekillerinin öldürülmesine ve özellikle her iki yandan küçük köyleri, kasabaları sıkıştıran çirkin savaşa isyan ediyorlar. pek çok kürt, evlerini, topraklarını terk ederek doğu'dan batı anadolu'ya göç ediyor.

bir zamanlar askeri darbeciler tarafından radikal sola karşı bir panzehir olarak düşünülen din ise, siyasal islam'ı körüklemeye yatkın olduğunu çoktan ispatladı.

anadolu mutasavvıflarının sık sık kitaplarına aldıkları eski mi eski bir hikaye vardır, severim. aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

on yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

kuzey ırak'ta girişilen en son askeri harekattan çıkan yeni sonuç artık televizyon ekranlarında ceset gösterildiği için üzülmemek değil, gösterilmediği için üzülmek. yıllardır süren savaşın ta hücrelerimize kadar işlemiş zehiriyle kafaları iyice afyonlanmış olan bazıları kuzey ırak'ın işgali sırasında yeterince ceset ele geçirilemediği için bu askeri harekatın başarısından şüpheye düşüyor, kederleniyor, bu üzüntülerini de soğukkanlılığını hızla kaybetmekte olan kamuoyu önünde dile getiriyor, sorular soruyor.

bütün bir kültürün insani değerlerinin ayaklar altına alındığı, binlerce yıldır birlikte dostça kardeşçe aynı topraklarda yaşayan türklerle kürtlerin ağır ağır ve sinsice bir kardeş kavgasına itildiği bir noktadayız.

merkezi bir mantığın olmadığı zamanlarda anadolu'nun tasavvufi şairleri açıklamaktan çok ima etmeyi severlerdi.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden on beş yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

faili meçhul cinayetlere, mafya benzeri ölüm ve uyuşturucu çetelerine bulaşmış eski polis şefleri itibar kazanmak için siyasal islam'a karşı atatürkçü havaları atıyorlar.

29.09.2010

uzun lafın kısası

edith wharton: fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

g.b. shaw: allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

joyce carol oates: bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

ernst haeckel: üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.

philipp vandenberg: hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

fay weldon: umudumuz ne denli büyükse, mutluluğun ne denli yakınına tırmanmışsak, o denli derine düşer ve inciniriz.

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

simone de beauvoir: dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

eugene varlin: bir insanın başka bir insanı çalıştırması gibi bir şey sürdükçe özgürlük olmayacaktır.

adam smith: bir fabrikada hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insan yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

7.09.2008

atım kaçtı ben vuruldum

tarık dursun k.

aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir." (d.h. lawrence)

bernard shaw: dünyanın en hayalperest insanı bisiklete binen insandır. bisikletin kendisini götürdüğünü zanneder.

"ayartma dışında her şeye direnebilirim." (oscar wilde)

dünyanın ve zenginliğin en zirvesindeki adam, yaşam hikayesini şöyle anlatır: babası ona 1 dolar vermiştir, o da gider, 1 elma alır, parlatır parlatır ve 2 dolara satar. sonra gider, bu kez 2 elma alır, parlatır parlatır ve 4 dolara satar elmaları. gider bu kez de 4 elma alır, parlatır parlatır, 8 dolara satar. gider, bu kez tam 8 elma alacakken multimilyoner halası ölür ve miras elmacı çocuğa kalır.

bertrand russell: bir kadını elde etmekte güçlük çekmeyen bir erkeğin duyguları, romantik aşk biçimine girmez.

"hiç kimse yaşamını biri ya da bir şey tarafından ayartılmadan geçirmiş olamaz."

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

benimle birlikte yaşlan
son yarısı yaşamın
ilk yarısı içindir
ve inan bana sevdiğim
bu son yarı
en iyisidir (robert browning)

yazar, hayata katkıda bulunur; hayattan katkı beklemez.

zamanın en büyük yenilgisi uçağa binmektir.

insanlar arasında iletişim dediğimiz olgu, teknolojinin önlenemez ilerlemesiyle birlikte durmadan ve hızla biçim değiştiriyor. artık kimse kimseye mektup yazmıyor. insanların kalıcı olan şeylere karşı ilgisi azaldı; çünkü kendisinin bile kalıcı olmadığını görüyor, duyabiliyor insan. hayat, hayatı hayat yapan ögeler artık kimse tarafından ciddiye alınmıyor. bu hızlılık içinde günün kurtarılması sözkonusu. her şey, elbette dürüst olmak gerekirse, cinselliğe bağlanacak eninde sonunda; çünkü dünyamızın en elle tutulur gerçeği o.

dünyayı en iyi çingeneler tanır; bir de çağdaş, çingene olmayan çingene ruhlular.

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerde azınlıktayım
her yerde dışardan bir türküyüm
yalnız dostların dinlediği
az duyulur bir türküyüm -göçerim
(şiir de göçer göçebedir
bütün güzel ellerde gezer
ozan hep yalnızlığa göçmen gider
çünkü dostum -ne acı
şiir her yerde azınlıktadır
ozan her yerde yabancı) (özcan yalım)

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. ama iyisi, görkemlisi aklın kurallarını aşar. onun güzelliğini tam ve sağlıklı olarak görenler bir şimşeğin görkemine benzer bir parıltı görmekle kalırlar. büyük şiir, düşünme gücümüzü doyumsamaz, allak bullak eder.

"insan, yalnız başkaldırdığı sürece insandır; ne melektir ne şeytan." (jean bruller)

victor hugo: şiir gerilemez. neden? ilerleyemez de ondan. şiir bir doğa ögesidir; ne bozulur ne azalır. etkilere karşı koyar. deniz gibi o da, söyleyeceği ne varsa, her defasında söyler. sonra rahat ve ağırbaşlı, bir oluşa özgü, o bitmez tükenmez değişiklikle yeniden başlar. bir tekdüzelik içindeki değişiklik sonsuzluğun mucizesidir.

atatürk bir başına yıkılmaz, güç yetmez buna; ama devrimlerine saldırırsanız, o devrimleri gün gelir pekala da yıkarsınız. mustafa kemal atatürk salt bir kurtarıcı değildi. devrimciydi; onu atatürk yapan da yaptığı, uyguladığı devrimlerdir.

8.07.2008

silahlara veda

ernest hemingway

o yıl, yazın sonlarına doğru, ırmağa, ovaya, dağlara açılan bir evde oturuyorduk köyün birinde. ırmağın yatağında çakıllar vardı, kaya parçaları, güneşin altında kuru ve ak, su duruyordu, mavi mavi kayıp gidiyordu yatağında. bölük bölük askerler geçerdi evin önünden, yoldan aşağı giderlerdi, kaldırdıkları toz ağaçların yapraklarına konardı. ağaçların gövdeleri de tozluydu, o yıl yapraklar erken düşmeye başlamıştı, yol boyunca yürüyen bölük bölük askerler görürdük; toz duman olurdu ortalık; meltemin titrettiği düşen yapraklar, yürüyen askerler görürdük, derken yaprakla kaplı çıplak beyaz yolu.

ova ürün yatağıydı, sürü sürü yemiş bahçeleri vardı, ovanın ötesindeki dağlar kahverengiydi, çıplaktı. dağlarda savaş vardı, geceleyin topçu alevlerini görürdük. karanlıkta çakan yaz şimşekleri gibiydi; geceler serindi ama, fırtına kopacağa da benzemiyordu pek.

kimi zaman, karanlıkta, pencerenin altından geçen askerleri ve topçekerlerin arkasından giden topların sesini duyardık. geceleyin trafik gürültüsü bitip tükenmek bilmezdi hiç: heybelerinin gözleri cephane kutuları dolu bir sürü katır geçerdi yoldan; insan taşıyan kurşuni kamyonlar vardı, üstleri yelken beziyle kaplı, yüklü kamyonlar vardı; bunlar daha yavaş giderdi ötekilerden.

topçekerlerin arkasından kocaman toplar geçerdi gündüzün, topların uzun namluları, topçekerlerin üstüne serilen asmalarla, yeşil dallarla, yeşil yapraklı dallarla kaplıydı. kuzeye doğru, bir vadinin ötesinde, bir kestane ormanı vardı; onun arkasında, ırmağın beri yanında bir başka dağ daha. o dağ için de çarpışılıyordu; ama başarı elde edilemiyordu, sonbaharda yağmurlar başlayınca bütün yapraklar kestane ağaçlarından düştüler, dallar çıplak kaldı, gövdelerini de yağmur kararttı. bağlar sıskalaştı, asma dalları soyundu, derken güz her yeri kapladı; ıslak, kahverengi ve ölü. ırmağın üzerinde sis vardı, dağın üstünde bulutlar, kamyonlar çamur sıçratıyordu yollarda, askerler de pelerinlerinin altında, palaskalarının önünde iki meşin fişeklik, içinde 6.5 mm uzun ince kurşunlar olan, kurşuni renkte meşin kutular, pelerinlerinin altından kabarıyorlardı; öyle ki yolda geçerken görseniz altı aylık gebe sanırdınız.

küçük kurşuni arabalar vardı; pek hızlı geçerlerdi; çoğu zaman şoförün yanında bir subay otururdu, arkada da başka subaylar. bu arabalar kamyonlardan daha çok çamur sıçratırdı; arkada, yüzü ayırt edilemeyecek kadar küçük, kasketinin tepesiyle daracık sırtından başka görünen yanı olmayan, iki general arasına sıkışmış birini gördünüz mü, hele arabası da özel bir hızla sürülüyorsa, bilinsin ki kral'dı o. udine'de oturur, hemen her gün bu yoldan gelir, işlerin nasıl gittiğine bakardı. işler de pek kötü gidiyordu. kışın başlangıcında bitmez tükenmez yağmurlar geldi, yağmurlarla da kolera. ama önlenmişti; sonunda ancak yedi bin kişi öldü.