yahya kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahya kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.07.2021

şiir

ahmet hamdi tanpınar: şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

mehmet h. doğan: şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.

yahya kemal beyatlı: kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. yoksa bugün türk şiiri ve nefsi taş yürekleri eriten bir şey olurdu. bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle; bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla, o kadar feyyaz bir devirdir. büyük millet şerefli zamanlarında lisanını, yunus emre ve süleyman çelebi gibi, fuzuli ve baki gibi, nefi ve nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. o şairler öldüler. milletten emanet aldıkları lisanı keşke beraber götürselerdi, götürmediler; katiplere terk ettiler.

26.06.2018

günübirlikler

cemal süreyya

orhan veli
şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.

kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.

yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."

bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."

roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.

lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.

"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.

şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.

sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.

hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.

sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."

"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!"
(kemal burkay)

françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.

kübik bir hayattır banka hayatı.

"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.

"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?

georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."

her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.

cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."

paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.

düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.

ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.

gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.

çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.

"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."

1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."

ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."

kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.

2.04.2016

mavi ve kara

sabahattin eyüboğlu

ateşe, putlara, tanrılara tapanlara, inandığımız inanmadığımız bütün peygamberlerin yolundan gidenlere, mevlana'ya, hacı bektaş'a, bütün ulu kişilerin müritlerine (nursuz nurcular hariç; çağ dışı, insaf dışı en kaba sağduyu dışı oldukları için hariç), biz müslüman, türk sünni, münni olanlardan selam ola!

ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de körletiyorlar.

iç sömürgenin okula vermediği parayı camiye verdiğini türkiye halkı son yirmi yıl içinde her zamankinden daha açık görmüş olsa gerek. dinin sosyal gelişmeye karşı silah olarak kullanılması, hele bizde, yeni olmamakla beraber halk bu gerçeğin bilincine yeni yeni varıyor. bugün sömürgen niçin din bezirganıyla el ele verip atatürk devrimleriyle savaşıyor? bunun tek nedeni atatürkçülüğün özünde sömürgene karşı sosyal adaletten yana bir gidiş olmasından ve bu gidişin gittikçe hızlanmasındandır.

atatürk: tbmm hükümeti, hayat ve istikbalini kurtarmayı yegane maksat ve gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakkümünden ve zulmünden kurtararak, idare ve hakimiyetinin yegane sahibi kılmakla, gayesine ulaşacağı kanaatindedir.

koyun olmayı kabul eden bir insan için kurban edilmek bir şereftir olsa olsa.

paul valéry: işinde iyi, düşünüşünde kötü bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktur.

yahya kemal: ufuk, ufuk diyorlar. nedir ufuk? bir boşluk nihayet. ne kadar bakarsan bak, görsen görsen kendini görürsün içinde. asıl ufuk nedir bilir misiniz? bir dostla bir masada karşı karşıya oturur, gözleri gözlerinizde konuşursunuz. işte o dost insandır ufuk.

"sevdiğine kavuşamazsan aşk olur."

ikiye ayırarak, karşılaştırarak düşünme, eskiden işe yaramış; ama bugün düşüncemizi kösteklemeye başlamış bir insan buluşu değil midir? her şeyin iç içe, her şeyin görece, her şeyin yerine göre olduğunu çoktan öğretmedi mi bize bilginlerimiz? çağımız, insanların güpegündüz karanlığa düşüp zifir karanlığında aydınlığı bulduklarını göstermedi mi bize? hangi çağ gördü bizimki kadar akların kara, karaların ak olabileceğini?

"aşk gelince cümle eksikler biter."

yahya kemal, necip fazıl, faruk nafiz bir süre ozan olarak, yurttaş olarak ilerici insanlardır; ama bir tarihten sonra her üçü de gericinin gericisi olmuş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüş. yeni türkiye'nin gelişmesine engel olmuşlardır.

ölünce toprağa karışıp gideceğime, insan kardeşlerin kafasında kalabilecek izlerden başka hiçbir varlığım kalmayacağına inanıyorum. cennetin, cehennemin iyilikler kötülükler için insanların çok eskiden düşünebildikleri karşılıklar olduğundan hiç ama hiç şüphem yok.

bizde din hala, atatürk gibi devrimci bir bilinçten, halife'ye karşı kurulmuş bir halk devletinden sonra bile, bir millet olarak gelişmemizin, çağdaş insanlığa uyma isteğimizin karşısındadır. bizim din adamımız her türlü değişmenin, gelişmenin karşısındadır. muhammed peygamberin sözcüleri ellerinden gelse, değil yıldızlara, diş hekimine gitmeye bile izin vermeyecekler neredeyse.

hayvan, hep aynı yuvayı yapması, bildiğinden şaşmaması bakımından softaya benzer; ama o, düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştiremeden yaşayan insan da denebilir. softa dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır. bugün yeni dünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey bizim softamızın fırsat bulur bulmaz yıkacağı şeydir.

amerikalıların tarihsiz bir millet olduğunu söyleyenler tarihin sadece çağlardan ibaret olduğunu zannedenlerdir. tarihsizlik tarih bilincinden yoksunluktur.

bizim geçmişte yaşamamız değil, geçmişin bizde yaşaması gerekir.

en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılan değil midir?

osmanlı devleti kendine kul olmak isteyenlerin sınıfına, dinine, mezhebine bakmamakta hayli demokrattı.

insan sefalet içinde edepli, terbiyeli ve saf kalmalı ki hem tezat sanatına elverişli olsun, hem de dünyanın başına bela kesilmesin.

13.10.2015

büyük türk şiiri antolojisi

ataol behramoğlu


köşe başını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim
(oktay rifat)

zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa
hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
(tevfik fikret)

geçmişten adam hisse kaparmış.. ne masal şey
beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi
tarihi "tekerrür" diye tarif ediyorlar
hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
(mehmet akif ersoy)

insan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar
(yahya kemal)

ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

herifçioğlu sen mişel'de koyuvermiş sakalı
neylesin bizim köy'ü, nitsin mahmut makal'ı
esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
cebinde dört dilberin telefon numarası
bir elinde telefon, bir elinde kesesi
uyyy!.. yesun oni nenesi
yesun oni nenesi
(bedri rahmi eyüboğlu)

ben sadece ölen babamdan ileri
doğacak çocuğumdan geriyim
(nazım hikmet)

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bir bulut
kadehimde gökyüzü
(oktay rifat)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir
(hüseyin avni dede)

25.04.2015

çağdaş türk şiiri antolojisi

memet fuat


"ölüm sürüye katılmaktır"

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
(yahya kemal beyatlı)

ölüm bir kez çalar kapıları
doğumdan öncesi, ölümden sonrası yalan
(ilhami bekir tez)

ölüm geliyor aklıma birden ölüm
bir ağacın gövdesine sarılıyorum
(cemal süreya)

sınırlamıyor beni sevda
yalnız senin görüntünle
ne sendeki güzelliğe bağımlı
ne benim duygularıma tutsak
birlikte omuzladığımız dünya
zincirleri yok kafamızda
yalnız birbirimizi düşünmenin
birlikte ürettiğimiz sevinç
çürüyüp giderdi çoktan
paylaşmasaydık başkalarıyla
(kemal özer)

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler
(özdemir asaf)

en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz
(ziya osman saba)

bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
meğer her şeyin aslı astarı insanmış
insan alemde hayal ettiği müddetçe değil
insanları sevdiği kadar yaşarmış
(bedri rahmi eyüboğlu)

kimse anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
bir yakınım öldü mü
(behçet necatigil)

kuşçu amca
bizim kuşumuz da var
ağacımız da
sen bize bulut ver sade
yüz paralık
(oktay rifat/orhan veli)

bir tencere kaynar ocakta
et mi kaynar, dert mi kaynar
bilinmez
(mehmed kemal)

durakta üç kişi
adam kadın ve çocuk
adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun elini tutmuş
adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel
(cemal süreya)

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan
(muzaffer tayyip uslu)

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı
(behçet necatigil)

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki
(arif damar)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kimbilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attila ilhan gibi
(attila ilhan)

gemiler geçiyor, sanki şakacıktan
gidiyorlar mı, geliyorlar mı belli değil
kuşlar uçuyorlar mı düşüyorlar mı belli değil
düşe kalka mırıldanmalarla
ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
belli değil
(özdemir asaf)

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
(edip cansever)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak
(cevat çapan)

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda
(ataol behramoğlu)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
(cemal süreya)

kendi sesinden tanır kışın geldiğini, kavak ağacı
bir parça kopar gibi buluttan
savrula döne iniyor denize martı
(güven turan)

geçiyorum kentin küçük sokağından
evler yeni bir yolculuktaki gibi taşın
çınlayan ıssızlığı siste nemli bodrumlar
yaşamaların pası denize uzanan
dağılan gökyüzü ötelerde
ey yitik ada ey yüreklerin eskidiği yer
balkonlardan çatılardan inen düşünce
(sabri altınel)

6.02.2014

edebiyat ve sanat üzerine yazılar

hilmi yavuz

türk şiirinde birey yoktur. şiir ister mitik, ister dinsel olsun, her iki düzlemde de, bir cemaat söylemi olmak konumundadır. şiirde birey olmadığı için felsefe de yoktur.

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

şiir dil değildir, söz'dür.
şiirin tarihi dil'den söz'e doğrudur.
şiirin tarihi, kopma'larla belirlenir.
şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
şiir dil iken kapalı, söz iken 'açık yapıt'tır.
şiir dil'den arındıkça, anlamdan da arınır.
şiirin gösterilen'i kavram değildir, imge'dir.
bir tanım: şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.

umberto eco: sorun şu ki, insan 'okurun niyeti'nin ne anlama geldiğini belki bilse bile, 'metnin niyeti'nin ne anlama geldiğini soyut olarak tanımlamak daha güç görünmektedir. metnin niyeti, metnin yüzeyince sergilenmez. dolayısıyla, metnin niyetinden ancak okurun bir tahmininin sonucu olarak söz edilebilir. okurun girişimi, temel olarak, metnin niyeti hakkında bir tahminde bulunmaktan ibarettir.

arda denkel: söyleyen birey meramını doğru dürüst anlatamasa bile onun doğru dürüst anlatamadığı dinleyence anlaşılabilmişse iletişim başarılmıştır.

levi-strauss: sanat yapıtı, ne nesnenin kendisidir ne de gönderme yaptığı nesneyle saymaca olmanın ötesinde hiçbir bağıntısı olmayan bir şey.

"lirik şiir, tekamül ede ede sazını bırakır, yalnız nağme kesilir." (yahya kemal)

balzac: çizgi, ışığın eşya üzerindeki etkisini anlamak için insanın uydurduğu bir şeydir. ama doğada çizgi yoktur, doğa tekdüzedir; resim yapmak eşyanın kalıbını çıkarmak, yani eşyayı çevresinden ayırmak demektir; vücuda görünüşünü veren ancak ışığın durumu, üzerine ışığın düşmesidir.

16.04.2013

mektuplar

ahmet hamdi tanpınar

belki bu seddi, bir türlü aşamadığım bu eşiği kırabilirim. hamlet'in tereddüdü bir kral için iyi olabilir. fakat bir sanatkarda daima miskin ve zavallı bir şeydir. benim zarımı masanın üzerine atmam lazım. fakat o iş için de bir parça kendimi bulmam, bu miskinliğimden kurtulmam lazım.

gökten ne yağmış ki yer götürmemiş.

insan yeteneğinin olmadığı işlere girmemeli.

heyhat o kadar az kendimiz oluyoruz ki.

seyyah her yerde olabileceği için hiçbir yerde değil.

insanın olabileceği şeyi seçip ona çalışması ne iyi şey, ne mazhariyet..

çok müstear bir hayatı yaşıyorum sanki.

medeni insan, işlerini başkasına gördüren insandır.

işte bu yalnızlık yok mu? insanı çıldırtabilir. kendi nesline dahi daha sonradan iltihak edilemiyor. halbuki onların gençliğinde ben de burada olsaydım, şimdi bir yığın dostum olurdu.

insana her şeyi ama her şeyi, lüzumu kadar öğreten bir kitap vardır. ve bazı insanlar bunu okumuş bulunuyorlar. yahut da ben imkansız şekilde cahil, dikkatsiz ve budalayım.

eski adetim, bir kitabı bitirmeden öbürüne başlayamıyorum.

vatan birkaç dosttur diyor gide. hakkı var. evet hakkı var.

hesap etmişler, üç yılda bir avrupa nüfusu yer değiştiriyormuş. hiç değilse on gün için!

insan hayatı hep aynı zembereklerle çalışıyor.

ister istemez kendi hayatımızı düşünüyorum. bizler çocukluğu bedbaht geçtiği için hayatına ve etrafına küskün yaşayan, eşya ile dahi barışamayan biçarelere benziyoruz. bu zihinsel gerginlikten, inkar ve öfkeden, dargınlıktan nasıl kurtulacağız?

üç gündür güzin, aragon'un la semaine sainte'ini öve öve bitiremedi. üstadın ne mal olduğunu bilmeme rağmen dün kitabı aldım.

tarihimizin öyle bir devrindeyiz ki, iyi niyet sahibi insanlar ancak kendilerini kurtarabiliyorlar. zaten toplumların zayıf ve buhranlı dönemlerinde büyük adamın görünmesi de bundan değil mi? insan sonsuz olduğuna göre.. hulasa bir trajedidir yaşıyoruz.

ben hatta asrımda yalnızım. haklı olmak, haklı olduğunu bilmek bir insanı, bir ordu içinde bile kuvvetli yapabilir.

türkiye'de toplumu itham etmeden konuşmak mümkün değil.

toplum hayatı ne korkunç. insan ölümün eşiğinde dahi etrafa bırakacağı etkiden korkuyor. biz hakikaten aristo'nun anladığından başka anlamda sosyal hayvanız. eskiler ölüm korkusuyla sokağa çıkarken temiz elbise, çamaşır giyerlerdi.

düzen, zorunlulukları tanımanın sonucudur.

demek sanat elli altmış yıl bir yalanı yaşamak, ona sahnedeki rol gibi inanmak.

ben teşhir edilmenin sefaleti içinde her şeyi unuttum. kendimi öyle çıplak, tekrar masada, mahremiyetimden uzak görünce, madde gibi ellenip tartıldığımı hissedince, bayağı hayat denen şeyden iğrendim. ölümün sefaletini biz idrak etmiyoruz. kutsal ve korkunç onu gizliyor. fakat hastanın sefaleti ve mahremiyetsizliği.. doktorlar bunu kabul etmiyorlar. yalnız hasta olan bölgeyi, filanı görürüz, diyorlar. ben de asıl feci bu ya, diyorum, eşya oluyoruz.

ben dolmakalemini kaybettiğim için sadece okuyan adamım.

hiçbir kaşif yoktur ki keşfini sona erdirmiş olsun. bazıları tohum saçar, bazıları tarlayı sürer, bazıları ekinleri biçer, tohumu ıslah eder, falan filan..

yahya kemal'in rakı için güzel bir cümlesi vardır: "geceyi aydınlatır; fakat sabahı yakar."

millet partisi'ne ne üzülüyorsun? kapanacaktı. açılması hata idi. türkiye'nin şartları bunu kaldırmazdı. ve lüzum da yoktu. bir toplum hayatında hatalar olur; fakat adım başı dönülmez.

almanca bir atasözü öğrendim: türkler gibi başlamak, almanlar gibi devam etmek ve ingilizler gibi bitirmek. bizi hakikaten iyi anlamışlar. hiçbir millet bizim kadar ateşle işe koyulmaz ve yine hiçbiri bizim kadar rahatça vazgeçmez.

insanların bazen yalnızlığa ihtiyaçları da vardır.

ben mutaassıp insanla karşılaşınca, benim gibi düşünmek imkanından mahrum bir mahlukla karşılaştığıma inanırım ve kaçarım. o değilse, çocuğu adam olur.

yeni yıl.. dünyanın en gülünç ve itibari hesabı. martta, yani resmi yıl daha makuldü. hiç olmazsa güneş hesaplarına uyar.

yahya kemal: insanın ufku insandır.

bir insan kendisini ancak hayatının küçük sorunlarından sıyrıldığı, yahut da onları zihinsel bir şekle soktuğu zaman bulabilir. talihimiz, içimizde çok gizli bir yerdedir. fakat ona erişebilmemiz için birçok şeyden kurtulmamız gerekir. bu, bende çok geç oldu.

sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir. sesimiz nabzımızla beraber değişir. alelade konuşma anında bile -eğer çok genel bir şeyden söz etmiyorsak- sesimiz daima değişir. hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir. çığlık şiirin yarısıdır. bütün sorun dili sesin kendisi yapmaktır. bu, adım adım, yani mısra mısra olur. şu halde her mısra şekildir.

şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. işte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım. onun için mümkün olduğu kadar kapalı alemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikayelerim verir.

fazla benimsenen fikirlerimden daima nefret etmişimdir. şahsiyete hürmet ederim. insanlığı severim. fakat her insanı beğenmem ve bütün insanlara acırım. bu demektir ki, oldukça yani herkes kadar hodbinimdir. maymunu sevmem, dedim. insana pek benzediği için. bütün kötü huylarımız bu acayip hayvanda vardır. hilkat onu sakat bir aynamız gibi yaratmıştır. kuşları hemen hemen bulutlar kadar severim. aksi daha doğru olur.

kendime gelince.. insan o kadar önemli değildir. ben de herkes gibiyim.

via zeynep kerman

27.08.2012

yahya kemal ve tanpınar

orhan pamuk

türk edebiyatının 20. yüzyıldaki en büyük şairiyle en büyük romancısı olacak yahya kemal ve tanpınar istanbul'un hüzünlü, ücra semtlerinde dolaşırken sanki kaybettikleri şeyleri ve melankoliyi daha da fazla içlerinde duymak istiyorlardı. niye? siyasi bir amaçları vardı: istanbul'un yıkıntıları içerisinde türk milletini ve türk milliyetçiliğini keşfetmek, büyük osmanlı imparatorluğu'nun yıkıldığını; ama onu yapan türk milletinin (rumları, ermenileri, yahudileri, kürtleri ve diğer azınlıkları türkiye cumhuriyeti devleti'yle birlikte unutmaya hevesle hazırdılar) hüzünle de olsa ayakta durduğunu göstermek istiyorlardı. ama türk milliyetçiliği fikrini, milliyetçi olmaları gerektiğini öğrenir öğrenmez, güzellikten yoksun otoriter bir söylem kullanan milliyetçi türk devleti'nin ideologları gibi değil, emir ve zordan uzak bir "güzellik" ile geliştirmek istiyorlardı. yahya kemal paris'te fransız şiirini ve edebiyatını tanıyarak 10 yıl geçirmişti ve türk milliyetçiliğinin, ancak "batılı gibi" düşünerek, bu milliyetçiliğe uygun batı tarzı bir imgeyle "güzelleştirilerek" yapılabileceğini biliyordu.

arka mahallelerin ya da yıkıntılarla ağaçların, otların ve doğanın rastlantısal güzelliğinden tat alabilmek için o mahalleye, yıkıntılarla kaplı o yoksul yere "yabancı" olmak gerekir. yıkık bir duvar, yasaklamalar yüzünden boşalmış ve bakımsız kalmış ahşap bir tekke binası, musluğu akmayan bir çeşme, artık üretim yapmayan 80 yıllık bir imalathane, milliyetçi baskılarla rumlar, ermeniler, yahudiler kovalandığı için boşalmış evler, kırık dökük yapılar, perspektife meydan okur gibi hepsi bir başka yana hafifçe yatmış (ya da kimileri, karikatüristlerin çok sevdiği gibi, birbirlerine yaslanarak eğilmiş) evler, çatıları, cumbaları, pencere pervazları yamulmuş yapılar, oralarda yaşayanlarda sağlamlık ve güzellik duygusu değil, yoksulluk, imkansızlık, çaresizlik ve ihmal duygusu uyandırırlar. kenar mahallelerin bu yoksulluk görüntüleriyle, bakımsız tarihi köşelerin sunduğu rastlantısal "güzellikten" zevk alanlar ya da yıkıntılardan pitoresk tatlar çıkaranlar bu yerlere dışarıdan gidenlerdir. (tıpkı şehir halkı ilgilenmezken roma'nın yıkıntılarından zevk alan, onların resmini yapan kuzey avrupalılar gibi.) yahya kemal ve tanpınar "fakir ve ücra istanbul'u", arka sokaklarda bütün gücüyle yaşayan geleneksel hayatı över, batılılaşma yüzünden bu "halis" kültür yok oluyor diye dertlenir, bu mahallelerin sunduğu "güzel" görüntülerin tadını çıkarır ve bu mahallelerde bir lonca ahlakı ve çalışma terbiyesiyle yaşayan "atalarımız, ecdadımız" düşüncesini icat edip kabul ettirmeye çalışırken; pera'da, yahya kemal'in "ezansız semtler" dediği ve tanpınar'ın nefrete yakın bir küçümseme ile bahsettiği, daha konforlu beyoğlu'nda yaşıyorlardı.

20.01.2011

öteki renkler

orhan pamuk

şeyh galip: her renge boyan da renk verme.

mutlu olabilmem için her gün bir mikta edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.

benim gibilerin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır.

insan ne kadar sıkılırsa o kadar hayal kurar.

edebiyat, yazdıklarımızı insanların hayallerinin bir parçası yapabilme sanatıdır.

yazarlık okura "bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.

yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır.

çekici olan şey bir yol seçmek değil, galiba bütün yolları seçebileceğimiz bir yerde olmaktır.

bir gün bir kızım oldu, bütün hayatım değişti.

yırtmak en büyük eleştiridir.

hemingway: akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz.

yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz zamanlar her şeyi söylemeye kalkarız. bu korku da bize herkesin söylediği şeyleri söyletir.

"paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez."

aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur.

ben her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam.

aşırı paranoya ve akılsız kumpas teorisinin en kuvvetli yanı karşı çıkılmaz oluşudur.

1991 doğumlu rüya hakkında hiç zorlanmadan, kendiliğinden yazabiliyorum. birisi hakkında kolayca ve istekle yazabilmek sorunsuz bir aşkın işareti midir?

herkes mutluyken mutsuz olmayı başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır.

bir kitap, bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır.

kafasını büyük hakikate takmış yazarlar bana kalırsa hayatın renklerini ve neşesini göremezler. büyük hakikatler konusunu hiç düşünmemiş, kendi sıradan hatıralarını ya da basit, hayali bir fanteziyi anlatmaya başlayan hünerli bir romancı ise bir gün öyle bir şey yazar ki o hakikat bu gündelik detaylar arasından beliriverir.

gençliğin acı verici yanı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü görmek, buna karşı bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak ve sonraları da bunu doğal karşılamaktır.

benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar. oradaki bir ayrıntıdan, bir cümleden. cevdet bey'deki gençlerden bir anlamda sessiz ev doğdu. sessiz ev'deki tarihçi faruk'tan beyaz kale çıktı. beyaz kale'nin düşsel ortamından, oradaki kimi tarihi sahnelerden, esrarlı mavi gece diyebileceğim karanlık sahnelerden kara kitap çıktı.

sanki saat bizde kesinliğine, matematikselliğine ulaşamadığımız batı dünyasını bu nesneyi kullanarak elde edebileceğimizi sandığımız bir tesellidir.

bizi modernlikten, modern olmaktan uzaklaştıran şey, alelacele bir an evvel modern olma gayretimizdir.

yahya kemal: resmimiz ve nesrimiz olsa, başka bir millet olurduk.

yağmurla keder, dağlarla coşku arasında zorunlu bir ilişki mi vardır, yoksa bunlar sanatın, edebiyatın, resmin bize öğrettiği şeyler midir?

borges: elbette, bütün genç insanlar gibi, ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; hamlet'le raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız.

valéry bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler.

kendi özel hayatını sıkı sıkıya koruyan, içine kapanık, yalnız, utangaç bir adamdır philip larkin. hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış, gezip tozmamış, şu veya bu şekilde iyi yaşamaktan ya da hayata sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmıştır hep.

mario vargas-llosa, kendini "dünyada margaret thatcher'a hayran olup fidel castro'dan nefret eden iki yazardan biriyim." diye tanımlamaya başladı. öteki yazar, daha doğrusu şair philip larkin'di.

salman rushdie: gerçek her zaman olağanüstü, acayip ve ihtimal dışıdır.

bütün modern ulus-devletlerin doğuşunun arkasında bir çeşit etnik temizlik, dil birliğinin sağlanması ve yerel özelliklerin ve iktidarların tahribi yatar.

başbakan erbakan'ın koltuğuna oturur oturmaz, dünyanın en yalnız, en batı karşıtı ve insan haklarına saygısızlığıyla en ünlü libya, nijerya, iran gibi devletlerine ziyarete gitmesi bu taşralaştırma azminin en belirgin işaretleri.

sinemada yalnızca "öteki" ile yüz yüze gelmeyiz; sinemanın gösterdiği her şey bir anda "öteki" oluverir.

o zamanlar niye mimar olmadığımı bana sordukları vakit aynı cevabı başka bir dille verirdim: "apartman yapmak istemediğim için!" apartmandan kastettiğim bir hayat tarzı, bir mimari anlayışıydı.

çetin altan: bizimki gibi köylü toplumlarında ise cinayetlerin zekaya dayalı bir özelliği pek yoktur. kıskançlıktan kafası bozulan koca, kaptığı gibi bıçağı karısını doğrayıverir orada, iş olup biter. yahut kan davasında hazırlıklı dolaşan kişi hasmını görünce beynine boşaltıverir kurşunları. kırsal kesimlerdeki tarla veya su kavgalarında ise çifteyi alıp pusuya yatma geleneği vardır. herkes de kimin kimi neden öldürdüğünü bilir. baltayla kabak yarar gibi pek kabasından işlenen bu tür cinayetler yazarları etkilemediği için bizde polis romancılığı gelişmemiştir.

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri.

maupassant: paris'in en güzel manzarası eyfel kulesi'nin tepesindedir; çünkü oradan eyfel kulesi görünmüyor.

ben dünyada yazdığı konuyu parmağı ile işaret ederek gösterebilen tek tarihi romancıyım.

türkiye'de özgürlüklerin kısıtlanması, kitapların yasaklanması, farklı düşünenlerin vatan haini ilan edilmesi için her gün çırpınan pek çok gazeteci, köşe yazarı var. sınırlı da olsa zihinsel faaliyet gösterdikleri için bu kişilere entelektüel denebilir belki ama bence onlar entelektüel değil de devleti, hükümeti destekleyen teknisyen konumundalar.

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son yirmi yılda türkiye'nin en önemli üç gazetesinin en önemli üç köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, otuz yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

günümüzün tabii ki en büyük entelektüel zevki iyi edebiyat. iyi edebiyat, iyi entelektüelden de az bulunur.

disiplinli modern ordular gibi rafları dolduran ciltli kitaplara düşkırıklığıyla baktım.

"avrupalılar görse ne der?" bir korku ve bir arzu. onlara benzemeyen yanlarımızı görüp bizi ayıplayacaklar diye hepimiz çok korkarız. hapishanelerde işkencenin azaltılmasını ya da iz bırakmadan yapılmasını bu yüzden isteriz. bazen de onlar gibi hiç olmadığımızı onlara teşhir etmenin zevklerini yaşamak isteriz: islamcı bir teröristin tanınma isteği, papa'yı vuran ilk türk olma isteği böyle duygulardır.

bu içe dönüş tepkim beni hayatın zorluklarından korudu; ama zenginliklerinden de uzak tuttu.

andré gide: bu topraklardan hiçbir şey çıkmamış. onca ırkın, tarihin, inancın ve medeniyetin sürtüşmesinin ve çatışmasının yarattığı kalın köpüğün altında yerli hiçbir şey yok. (istanbul hakkında)

andré gide: türklerin kıyafeti aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafet. ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ırk da bu elbiseyi hak ediyor.

andré gide: orada yaşayanları sevemeyince, dünyanın en güzel manzaralarına bile gönül veremiyorum.

andré gide: bu seyahatten payıma düşen hisse, ülkeye duyduğum tiksintiyle orantılı. bu ülkeyi daha fazla sevmediğim için memnunum.

gidé'in güncesinden bir seçme türkçeye çevrilmiş ve milli eğitim bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. bu kitapta türkiye hakkında notlar tabii sessizce dışarıda bırakılmıştır.

batılılaşmacı önce avrupalı olmadığı için utanır. sonra avrupalı olabilmek için yaptıklarından utanır (her zaman değil). avrupalı olabilmek için yaptıklarının yarım kalmasından utanır. avrupalı olacağım diye kendi kimliğini kaybetmekten utanır. kendi kimliğine sahip olmaktan ve olmamaktan utanır. zaman zaman şiddetlenip, zaman zaman kabul ettiği bu utançlarından da utanır. bu utançlarından söz edilmesinden de utanır.

israil'in filistin topraklarını zaptettiği, onlara haksızlık ettiği inancındayım. israil'de barışçı, uzlaşmacı bir çevrenin hakim olmasını, anlaşmazlıkların barışla halledilmesini isterim. israil'in filistinlilerden aldığı, üzerinde hala yerleşmiş olduğu topraklardan çıkmasını isterim. ama bu demek değildir ki fkö ile her konuda hemfikirim.

ilk büyük felaketle öğrendiğim şaşırtıcı hayat gerçeği, felaketlerin her zaman mutluluktan daha eğlenceli ve seyredilebilir olmalarıydı.

öte yandan, yakında ama kendisine zarar vermeyecek bir uzaklıkta bir felaket, bir dehşet olduğu hissi gecenin ortasında uyananlar için en iyi uyku ilacıdır.

beklenti gerginliğine, "ne olacağız" havasına karşın, gelecekten hep geçmişte kalmış bir şey gibi söz ediliyor.

sığınmacı kampına giderken, şırnak'ta yaşlı bir kürt bakkalın duvarına asılı bir eski levha görmüştüm: "dilerim benim hakkımda düşündüğünün iki misli senin başına gelir!" kürtlerin hiç bitmeyen çilesi düşünülürse, kötümser bir levha!

bizlere, fotoğraf makinelerine bakan herkes, "gazeteciler yazın!" diye başlayıp devletten, hırsız müteahhitlerden ve belediyelerden haykırarak şikayet ediyorlardı. çıkardıkları şikayet sesleri basında ve medyada iyi yansıtılıyordu; ama büyük ihtimal bütün bu insanlar şikayet ettikleri bu siyasetçileri, devlet adamlarını ve rüşvetçi belediye başkanlarını yeniden seçmeye ve verdikleri oylarla mağrurca övünmeye devam edecekler. ayrıca, bu şikayetçiler de büyük ihtimal hayatlarının bir döneminde yaptırdıkları inşaatların kuraldışı yanlarını onaylatmak için belediyelere rüşvet vermiş, vermemeyi de akılsızlık olarak görmüşlerdi.

cumhurbaşkanlarının rüşveti "pratik" bir iş olarak övdüğü, dolandırıcılarla senli benli olduğu bir kültürde hayali bir gelecekte olacak ve başkalarına zarar verecek depremin korkusuyla müteahhitlerin demir ve çimentodan çalmamalarını, kurallara uymalarını, bunun için fazladan "masraf" etmelerini sağlamak çok zor.

bu yalnızca bir organizasyon sorunu değil! vurmak, bastırmak, korkutmak, yasaklamak ve şiddet kullanmak mantığıyla örgütlenmiş devlet yardım etmeyi, yaraları sarmayı, halka hizmet etmeyi beceremiyor.

ben insanoğluna inanırım ve görüşlerini değiştirdi diye kimseyi ayıplamam.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız.

bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

madımak otelinde, 17. yüzyılda yaşamış, devletçe idam edilmiş sivaslı halk şairi pir sultan abdal'ı anmak için şehre gelmiş 60-70 kişilik bir yazar, müzisyen, gazeteci topluluğu kalıyordu. ama "şeytana ölüm" sloganlarından kalabalığın asıl hedefinin türkiye'nin en ünlü mizah yazarı aziz nesin olduğu anlaşılıyordu. toplantıya katılanlar arasındaki 78 yaşındaki aziz nesin, salman rüşdi'nin şeytan ayetleri'nin bir kısmını çevirtip başyazarlığını ve kısmen sahipliğini yaptığı aydınlık gazetesinde yayımlamıştı.

"halk ile polisi karşı karşıya getirmek" istemeyen hükümet kararsız kalınca, meraklıların, eğlenmek için toplananların katılımıyla iyice büyüyen kalabalık, akşam bastırırken, oteli yaktı. bütün ülkenin televizyonlardan seyrettiği görüntüye, tıpkı basit oryantalist, şematik ve anti-islam nitelikli propaganda filmlerinde olacağı gibi, kalabalığın duaları ve "işte cehennem ateşi" sözleri eşlik etti. aralarında ünlü şair, yazar ve eleştirmenlerin de olduğu otuz yedi kişi yanarak, boğularak öldü. 78 yaşındaki aziz nesin ise, son anda yetişebildiği itfaiye merdiveninden inerek ve bir itfaiyecinin "linç edilsin" diye kendisini kalabalığın ortasına atmasına rağmen, sopa darbeleriyle yaralanmış olarak kurtuldu.

sivas'taki otelin yakılmasından hemen sonra, yalnız ülkenin kadın başbakanının değil, kamuoyu denilen hakim gücü oluşturanların sesleri de, olayı onaylamadılarsa da, fundamentalist öfkeyi sert biçimde kınamaktan kaçındılar. "orada" oteli yakan kalabalıklar kışkırtılmıştı; şeytan ayetleri'ni yayımlayan biri "oraya" gitmemeliydi vs. herkesin bildiği; ama bildiğini bilmediği ya da söylemekten çekindiği şey "orası"nın, "taşra"nın, özellikle orta ve doğu anadolu'nun bambaşka yerler olduğuydu. insan ilişkilerinin, hukukun, demokrasinin, siyasetin, özgürlük düşüncesinin "orada" aldığı biçimler bambaşkaydı. "orası" da türkiye'nin sınırları içindeydi; ama başka bir ülkeydi de "orası".

on yıl önceki askeri darbe döneminde, kürt kelimesinin bile kullanılmasının yasaklandığı, kürt kimliğinin ve kültürünün ortaya konması için gösterilen her türlü demokratik ve barışçı çabanın şiddet ve işkenceyle ezildiği bir dönemde silaha başvuran pkk'nın prestiji ve gücü arttı. ülkenin ekonomik olarak da bu en az gelişmiş bölgesinin, gelişen sanayileşmenin nimetlerinden yararlanması için hiçbir şey yapılmadı ve bu, ülkenin yalnız kültürel olarak değil, ekonomik olarak da bölünmesine, kürt milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. pkk'nın acımasız terör yöntemlerine aynı acımasızlık ve kanla cevap veren türk ordusunun savaş yöntemleri de, kendini doğu anadolu'da yaşayan kürtlerin en güçlü siyasi temsilcisi olarak sunmak isteyen pkk'nın işine yarıyor. bugün pkk'ya destek veren gençler, kendi kürt kimliklerinin, radyo ve tv'de yasaklanan dillerinin, en basit demokratik haklarının şiddetle ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, bölgesel eşitsizlik, işsizlik kadar, inanılmaz boyutlara varan insan hakları ihlallerine, faili belli olmayan siyasi cinayetlere, kürt gazetecilerinin, milletvekillerinin öldürülmesine ve özellikle her iki yandan küçük köyleri, kasabaları sıkıştıran çirkin savaşa isyan ediyorlar. pek çok kürt, evlerini, topraklarını terk ederek doğu'dan batı anadolu'ya göç ediyor.

bir zamanlar askeri darbeciler tarafından radikal sola karşı bir panzehir olarak düşünülen din ise, siyasal islam'ı körüklemeye yatkın olduğunu çoktan ispatladı.

anadolu mutasavvıflarının sık sık kitaplarına aldıkları eski mi eski bir hikaye vardır, severim. aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

on yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

kuzey ırak'ta girişilen en son askeri harekattan çıkan yeni sonuç artık televizyon ekranlarında ceset gösterildiği için üzülmemek değil, gösterilmediği için üzülmek. yıllardır süren savaşın ta hücrelerimize kadar işlemiş zehiriyle kafaları iyice afyonlanmış olan bazıları kuzey ırak'ın işgali sırasında yeterince ceset ele geçirilemediği için bu askeri harekatın başarısından şüpheye düşüyor, kederleniyor, bu üzüntülerini de soğukkanlılığını hızla kaybetmekte olan kamuoyu önünde dile getiriyor, sorular soruyor.

bütün bir kültürün insani değerlerinin ayaklar altına alındığı, binlerce yıldır birlikte dostça kardeşçe aynı topraklarda yaşayan türklerle kürtlerin ağır ağır ve sinsice bir kardeş kavgasına itildiği bir noktadayız.

merkezi bir mantığın olmadığı zamanlarda anadolu'nun tasavvufi şairleri açıklamaktan çok ima etmeyi severlerdi.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden on beş yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

faili meçhul cinayetlere, mafya benzeri ölüm ve uyuşturucu çetelerine bulaşmış eski polis şefleri itibar kazanmak için siyasal islam'a karşı atatürkçü havaları atıyorlar.