31.1.09

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

30.1.09

anna karenina

tolstoy

bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

insanın karısı varsa derdi var demektir; ama sahip olduğu kadın karısı değilse derdi daha da büyüktür.

iktidar, para, ün.. kadınların asıl istedikleri bunlardır.

bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

vladimir nabokov: aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar.

gerçeği yadsımak hiçbir zaman bir yanıt olamaz.

yaşamın güzelliği, çeşitliliği, olağanüstülüğü gölgelerden, ışıktan oluşur.

insanlar vardır, hangi konuda olursa olsun, kendilerinden şanslı rakiplerinin iyi yanlarının hepsini yadsımaya, yalnız kötü yanlarını görmeye hazırdırlar. bazı insanlar da bunun tam tersine, bu şanslı rakiplerinde, onları zafere ulaştıran özellikleri görmek isterler. yürekleri sızlayarak onlarda yalnız iyi şeyler ararlar.

onu sarhoş eden, çevresindeki herkesin ona gösterdiği hayranlık değil, bir kişinin hayranlığıdır.

akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.

gerçek aşkı tanımak için önce yanılmalı insan, sonra doğruyu bulmalı.

ben iyi atı üzerindeki bazı belirtilerden, aşık genci de gözlerinden tanırım.

vladimir nabokov: insanı üzen, onun gerçekle yüz yüze geldiğinde kendi benliğini her zaman tanıyamamış olmasıdır.

pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.

kadın dediğin öyle bir yaratık ki, istediğin kadar incele, gene de hiç bilmediğin yanlarıyla karşılaşıyorsun.

boks gibi, boğa güreşi gibi sporlar barbarlığın belirtisidir.

eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

ölümü düşününce yaşamaktan daha az tat alır insan; ama daha sakin yaşar.

insan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.

okula ya da benzeri kuruluşlara insanın yürekten bağlanması olanaksızdır. sanırım şu yardımseverler kuruluşlarının her zaman böylesine yetersiz sonuçlar vermesinin nedeni de budur.

aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

mantık varoluş mücadelesini keşfetmiştir. isteklerimi engelleyen herkesi gırtlaklamam gerektiğini söyleyen yasayı keşfetmiştir. mantığın çıkardığı bir sonuçtur bu. başkalarını sevmeyi mantık bulmuş olamaz. mantığa aykırıdır çünkü sevmek.

savaşı gerekli mi buluyorsun? çok güzel. savaştan yana olanları, savaşı savunanları ileri hatlarda çarpışacak özel bir birlikte toplayıp en önce sürün savaşa, hücuma kaldırın.

28.1.09

yatak odasında felsefe

marquis de sade

filozof küçük insani gururları asla okşamaz; onun her zaman için büyük bir tutkuyla istediği şey, hakikati aramaktır, özsaygının aptalca önyargıları altından hakikati bulup çıkarır, hakikate erişir, onu geliştirir ve onu şaşkın dünyaya cesurca gösterir.

tüm erkekler, tüm kadınlar birbirine benzer: sağlıklı bir düşünmenin etkilerine direnebilecek aşk kesinlikle yoktur. duyuların sonucunu bizim içimize gömerek, bizi asla bir şey göremeyecek hale sokan; ancak çılgınca tapılan bu nesneyle var olmamıza yol açan bu sarhoşluk ne büyük bir aldatmacadır!

cehaletin ve aptallığın tüm engellerini parçalama şerefi yalnızca dehalara aittir.

en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

asla sırrını ağzından kaçırma, sevgilim; ve özellikle tek başına hareket et: suç ortaklarından daha tehlikeli bir şey olamaz; bize en yakın olanlardan sakınalım her zaman: ya hiç suç ortağınız olmasın ya da bize hizmet eder etmez onlardan kurtulmak gerekir, der macchiavelli.

herkes ikiyüzlü davranır; sorarım size, samimi bir kişi sahtekarlar cemiyetinde nasıl olur da her zaman başarısızlığa uğramaz!

tarım ağaçlara nasıl zarar veriyorsa eğitim de doğanın kutsal etkilerine o kadar zarar vermektedir.

tüm ahlaki hatalarımızın kaynağında, hıristiyanların kendi bahtsız ve felaketle dolu yüzyıllarında uydurdukları şu kardeşlik bağının gülünççe kabulü yatar.

insanları ancak kendimiz için sevmeliyiz; onları kendileri için sevmek bir aldatmacadır; doğa asla insanlara kendilerine iyi gelebilecek hareketlerden, duygulardan başka bir şey esinlemez; doğadan daha egoist bir şey olamaz; o halde, doğanın yasalarına uymak istiyorsak, böyle davranalım.

eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder.

doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri önceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlak bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. hayasızlığın sonuçlarının, yurttaşı cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlaksızlık halinde tuttuğuna inanan lykurgos ve solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar. hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu.

insan nedir? onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? kesinlikle hiç fark yoktur. insan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer.

bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim önyargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin önyargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. yine de soruyu hemen soralım. bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkar edemezsiniz.

her şeyin kendisi için yapıldığına inanan insanın aptalca kibri, insan soyunun tümüyle yok edilmesinin ardından doğada hiçbir şeyin değişmediğini ve yıldızların dönmesinin hiç de gecikmediğini görünce pek şaşırmış olacaktır.

kesin olarak şunu aklında tut ki, basit ve ödlek adam, salakların insanlık diye adlandırdıkları şey, korkudan ve bencillikten doğmuş bir zayıflıktan başka bir şey değildir; bu kuruntu ürünü erdem, yalnızca zayıf insanları zincire bağlar, karakterleri stoacılıktan, cesaret ve felsefeden oluşanlar insanlık diye bir şey bilmezler.

siki kalktığında despot olmayan erkek yoktur. eğer diğerleri de onun kadar zevk alıyor gözükürse o daha az alır. o sırada pek doğal olan bir kibirle, hissettiği şeyi anlamaya yatkın dünyadaki tek kişi olmak ister; kendi gibi bir başkasının da zevk aldığını görme fikri ona bir tür eşitlik duygusu verir ki bu duygu despotizmin hissettirdiği tarifsiz güzelliklere zarar verir.

doğanın insan yüreğine yerleştirdiği despotizmi sergilemenin gizli bir yolunu insana vermezsek, bu despotizmi uygulayabilmek için etrafındaki nesnelere saldırır, yönetimi karıştırır.

tanrıya inanan salaklar, varlığımızı yalnızca ona borçlu olduğumuza inanmış olanlar, bir embriyon olgunlaşmakta olduğunda, tanrıdan gelen küçük bir can görerek onu hemen canlandıranlar; bu sersemler, bu küçük yaratığın yok edilmesini temel bir suç olarak kabul ederler kesinlikle; çünkü, onlara göre, o artık insanlara ait değildir. tanrının ürünüdür o; tanrıya aittir.

ilkelerinizi uzaklara taşımanın boş onuruyla, kendi içinizdeki mutluluğa özen göstermeyi bir yana bırakırsanız, uyuklamakta olan despotizm yeniden doğar, iç anlaşmazlıklarla parçalanırsınız, maliyenizi ve alım gücünüzü tüketirsiniz ve tüm bunlar, siz yok olduğunuzda size boyun eğdirecek olan tiranların dayatacakları prangaları yeniden öpmek içindir. arzuladığınız her şeyi kendi evinizden ayrılmadan yapabilirsiniz; diğer halklar sizin mutlu olduğunuzu gördüklerinde sizin onlar için çizdiğiniz yoldan onlar da mutluluğa koşacaklardır.

davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

bilumum yaş ve cinsiyetten şehvetperestler, bu kitabı yalnızca sizlere armağan ediyorum: bu kitaptaki ilkelerle beslenin, sizin tutkularınızın destekçisidir onlar. sevimsiz, duygusuz, kişiliksiz ve dalkavuk ahlakçıların sizi korkuttukları bu tutkular, doğanın insanı eriştirmek istediği yere ulaştırmada kullandığı araçlardan başka bir şey değildir; tadına doyum olmaz bu tutkulardan başkasına kulak vermeyin; sizi mutluluğa yalnızca bu tutkuların sesleri götürebilir.

26.1.09

beatrice'ten sonra birinci yüzyıl

amin maalouf

daha ileri gitmeyi beceremeyenler, varacakları yere ulaştıklarını söylerler.

vatanımız olan dünya ve ulusumuz olan insanlık, küçük ve aşağılık hesaplar yüzünden, eskimiş geleneklerle kokuşmuş bir bilimin bir araya gelmesi yüzünden, tarihin en karışık dönemini yaşayacaktır ve tanrının gönderdiği afet gibi bir mazerete sığınamayacaktır.

insanı, kendi üzüntüsü kadar yenilgiye uğratan bir başka şey yoktur.

değersiz olan ile olağanüstü olanı aynı yatay kağıdın üzerine geçirmek, yazının hünerlerinden biri değil mi? bir kitapta her şey kurumuş mürekkebin önemsenmeyecek kalınlığına bürünür.

şayet gelecekte, erkekler ile kadınlar, kolay bir yolla çocuklarının cinsiyetini tayin edebilirlerse, bazı uluslar sadece erkekleri seçer. böylece üremez olurlar, kaybolup giderler. bugün toplumsal bir kusur olan erkeğe tapınma düşüncesi, o zaman toplu bir intihara dönüşür. bilimin ilerleyişi ve zihniyetlerin durağanlığı göz önünde tutulursa, böyle bir varsayım yakın bir gelecekte gerçekleşmiş olacaktır.

mizah yazısı kelebek gibidir, yeğni ve havai olması doğaldır.

günümüz dünyasına bir bakın. kesinlikle ikiye ayrılmış durumda. bir yanda, istikrarlı nüfusa sahip, her gün biraz daha zenginleşen, her gün daha demokratikleşen, teknik ilerlemeleri neredeyse her gün artan, ortalama insan ömrünün sürekli yükseldiği, tarihte bugüne dek görülmemiş biçimde barışın, özgürlüğün, refahın, ilerlemenin altın çağını yaşayan topluluklar var. öte yanda, giderek kalabalıklaşan ama her zaman daha fazla yoksullaşan toplumlar, gittikçe genişleyen ama dışarıdan beslenen metropoller, birbiri ardından kaosa sürüklenen devletler var.

dünya, kırılması zor bir cevizdir.

kamuoyunu uyuyan iri bir insan gibi düşünmeli. ara sıra sarsılarak uyandığında, bunu fırsat bilerek, ona bir düşünce fısıldamaya çalışmalı; ama en basit, en belirgin düşünceyi; çünkü kamuoyu daha o an gerinir, arkasını döner, esner, tekrar uykuya dalar ve sense onu ne engelleyebilir ne de uyandırabilirsin. o zaman, yatağı sarsılsın diye beklemeye başlarsın.

nefret, sonsuza kadar basit bir gerçek olarak kalmaz. günün birinde, herhangi bir bahaneyle patlak verir ve yüz yıldır, bin yıldır, iki bin yıldır, hiçbir şeyin unutulmadığı anlaşılır, ne bir şamarın, ne de bir korkunun. nefret söz konusu olduğunda, bellek zamanın içinden geçerek, her şeyle beslenir, kimi zaman sevgiyle bile.

tarih boyunca pek az öğreti, nefreti söküp atabilmiştir, çoğu nefrete hedef saptırmada bulmuştur çareyi. nefreti zındığa, yabancıya, dönmeye, efendiye, köleye, babaya yöneltmiştir. tabii nefretin adı, başkalarında görüldüğünde nefrettir de kendimizde duyumsadığımızda, bin türlü adı vardır.

yazarlar gibi konuşmacılar da, cümlenin kopup gittiği anı, bir uyanıştan diğerine geçercesine kavrayıverirler bazen. bir heyecan, bir değişimdir o. insan artık konuşmuyordur sanki, kendini bırakır ve kulak verir sözlerine. yazı yazmıyordur artık, sadece elini, yani koyulduğu yola aldırmayan o binek hayvanını besliyordur, kendisine ihanet etmemesi için.

tek kelimeyle, toplumsal bir yaratık değilim, hiç olmadım. yarın diye düşünüyordum, sakalıma bürünmüş olarak her zaman olmak istediğim adam olacağım yeniden: minicik hayvancıkların büyüsüne kapılmış, büyük hayvanlara bütünüyle ilgisiz, düşünen bir yürüyüşçü.

meraklı bir parmağı arı sokması, saldırıya uğrayan kovanın içindeki kızgınlık hakkında doğru bir fikir verebilir mi?

büyük felaketler için bu böyledir, sinsi acılar için de. doğmazlar, ilan edilirler. savaşlar da öyle.

insan topluluklarında ve bireylerde, saldırıyı simgeleyen bir erkek ilke ile, devamlılığı simgeleyen bir dişi ilke vardır. bazı insanlar, aşırı derecede erkek hormonuna ya da aşırı sayıda erkek kromozomuna sahiptir; bu insanlar çok zeki olabilirler ama belirtildiğine göre zekaları, aşırı saldırganlığa veya sıklıkla suça yönelebilir; mahkeme kayıtlarında bu türden adamlara çok rastlanır. clarence ile béatrice'in sordukları şuydu: şu anda evrensel çapta böyle bir durumla karşı karşıya değil miyiz? hiçbir ahlaki değere sahip olmayan birkaç bilgin yüzünden, ayrıca hiç kimsenin öngöremediği şu "yatay çatlak" yüzünden topluluklar, etnik gruplar, uluslar ve belki de bütün insanlık muazzam bir denge bozukluğu içinde değil mi?

korku, canavar doğurur.

gerilemeyi önceden haber vermeye kim cesaret edebilirdi? gerileme üzücü, gülünç, kalıtımsal, tutarsız bir düşünce. tarihe, düz bir arazide akan, engebeli topraklarda seken, kimi yerlerde çağlayanlara bağlanan bir nehir gibi bakmakta inat ediyoruz. ama ya yatağı önceden kazılmamışsa? ya denize ulaşamayıp çölde kayboluyor, kıpırtısız bataklıklar yapbozunda yitip gidiyorsa?

her şeyi göz önünde bulundurursak hayat, benim kurduğum iskeleleri bütünüyle yıkmadı. sadece biraz yerinden oynattı, hayatın devamını sağlayacak kadar.

aşk ilişkilerinde gidiş hazırlığı yapılmaz.

denize bir şişe atılırsa, birinin onu bulması istenir; ama yanıbaşında yüzülmez.

eskiden horgörücü bir ırkçılıkla karşı karşıyaydık; bugün saygılı bir ırkçılıkla karşı karşıyayız. özlemlerimize ilgisiz, ataletimize karşı müşfik. yaşamın en berbat hali, sakatlığın en aşağılayıcısı "kültürel miras" diye adlandırılıyor. herkes kendi yüzyılında yaşıyor.

24.1.09

aylak adam

yusuf atılgan

ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

yoksa her şey benim olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

önce oda kapısı kapandı, sonra dış kapı. terliklerini giydi. gitti pencereyi açtı. soğuk. dışarıya eğilip gökyüzüne baktı. kurşun rengi, yağdı yağacak bugün. ceketini giyip ayakyoluna girdi. "kötü yazarın yasak bölgesi. neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. hiç mi çişi gelmedi? inanılacak şey değil. parktayken sıkışmış, gövdesi kalın bir ağaca yanaşmış, kimse geliyor mu diye yanına yöresine bakındıktan sonra ağacın dibine işemiştir.

çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. sat çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

insanlardaki her duygu bir renktir.

herkes onun gibi değil miydi? en az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı.

kadınsız hikaye tuzsuz aşa benzer.

dalgın olduk mu gerçek benliğimizle davranıyoruz.

kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: yalnız kalabilmek için.

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinizden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

insanlarla barışmak iyiydi. böyle bir gün tatlıcıda bir kadınla tanıştı. kadının çocuk gibi sık sık burnunu çekişi onu daha kadınlaştırıyor, hoşuna gidiyordu. üç gün sürdü. sık sık burnunu çekiyor diye kadını bıraktı.

"iş avutur." derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın anlamı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir; geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.

birden anladı. dilencinin niye beş gün gelip iki gün gelmediğini, niye hep bu vakit burada olduğunu artık biliyordu. güldü. yaman adamdı bu dilenci. insanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. cumartesileri, pazarları gelmiyordu. yufka yüreklidirler. ucuza numara alırlar. kişioğlu böyleydi. kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı.

bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. doğar doğmaz, o bilmeyen başkaları veriyor. ama yapışıp kalıyor ona. onsuz olamıyor.

ikinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam.

insanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünüyordu.

alışmaktan korkuyordu. böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. bir yerleri olması kötüydü. sonra insan kendisinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.

çevresine bakındı. yoktu. oturma odasını da aradı. orada da yoktu. bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.

insanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba?

aylak olmak dünyanın en güç işiydi.

sigara içmek istiyordu. hep böyleydi. bir şey en gerektiği anda olmazdı.

hepimiz korkağız. korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. en kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız.

çabuk kurtulma özgürlüğü elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktu.

bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?

sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular olmuyor.

paul eluard: gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar.

bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. insan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz.

evlenen iki kişinin gitgide sevgilerini yitirmelerinin baş sebebini aynı yatakta uyumalarında görürdü. uykuda başına buyruk yaşayan insan bedeninin kendini koyvermişliği; horlaması, yellenmesi, hepsinden çok o biteviye uyku soluması, kişinin bu bedende aramaktan hoşlanacağı gizlerin değerini düşürürdü. yoksa, kim olursa olsun, bir başkasının kendini uyurken seyretmesini mi istemiyordu? yaşadığında hiç kimseyle bir yatakta uyumamıştı.

normal insanlardan korkarım ben.

evlenmek! can sıkıcı dairelerden birinde, tanımadığımız bir adamın bizi birleştirmek görevine boyun eğmek.

açık korku kişiye adam öldürtür; gizlisi uslu uslu oturtur.

hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. içimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. olmuyordu. kendi kendimle oynardım. 17 yaşında geneleve gittim. odadan çıkınca bomboştum; kötüydüm. bir daha gitmedim.

insanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. olmak istedikleri, olamadıkları kişiyi anlatırlar.

insanlar her yerde böyleydiler. kısasından isterlerdi. hep aynı çamurdandılar; sevgiymiş, dostlukmuş; laftı.

insanlar haksızken daha çok bağırırlar.

olmuyordu. huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.

iki çeşit insan vardır. biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. bir de şu çevrendekilere bak. bunlar neden içiyorlar? toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. böylesi az içer. ya ben? içiyorum da kurtulabiliyor muyum? belki yalnız baş ağrısından..

neden? neden böylesiniz? olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı.

23.1.09

din

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

george eliot: çocukluğum derin acılar çekerek geçti -kolik, boğmaca öksürükleri; hayaletlerden, cehennemden ve şeytandan korkmak ve gökyüzündeki, çok fazla kuru üzümlü kek yediğimde bana sinirlenen bir tanrı.

harvey fierstein: katolik kilisesi, sadece taciz edilen çocukların ailelerine sus payı ödemek adına örtülü ödenekten para ayıran, kayıtlara geçmiş tek kurumdur.

george moore: kadınlar asla bir din icat etmemiştir; onlar bu çılgınlıkla lekelenmemişlerdir ve ahlakçı değillerdir.

polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.

peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.

adonis: dini kurumlar ve devletin uzun zaman önce birbirlerinden ayrıldığı ve cinsiyetler arası eşitliğin tamamen kabul edildiği ülkelerdeki kadınları hala başörtüsü takmak zorunda bırakan dini uygulamalar, sadece başörtüsü takan kadınların sahip olduğu zihniyeti açığa vurmakla kalmayıp erkeklerin, toplumun, hayatın bütününün gizlendiğini, mantığın ta kendisinin başörtüsüyle silikleştirildiğini gözler önüne serer.

22.1.09

fragmanlar

sappho



gel, şimdi bana yeniden
kurtar beni zulmünden kaygının
söndür yanıp tutuşan gönlümü
kavgaya katıl benim safımda

kimi der, en güzel şey kara toprağın üstünde
bir süvari birliği; kimi, piyadelerden bir ordu
kimi, gemilerden bir filo; derim ki
gönül verdiğidir insanın en güzel şey

rüzgarlar, kederler alıp götürsün uzağa
beni azarlayanı

geldin, gözümde tütüyordun
söndürdün arzudan tutuşan yüreğimi

n'eylesem, ikiye bölünmüş aklım

kızlık
kızaran elma gibi en tepedeki dalda
toplayanların unuttuğu
hayır, unuttuğu değil, koparamadığı

öylece dur önümde beni seviyorsan
saç dört yana gözlerinden güzelliği

diyorum, gün gelir, bir hatırlayan çıkar bizi

öğren dostum, admetos'un öyküsünü
iyiyi sev ve uzak dur değersiz olandan

uçtum sana, bir çocuk nasıl koşarsa annesine

20.1.09

üç silahşor

alexandre dumas

talih kibar bir fahişe gibidir: dün yanınızdayken yarın karşınızda olabilir.

çok şükür, evlilik sözleşmesine göre, her şey sağ kalan eşe kalıyor.

fare kapanı günümüzde icat edilmemiştir. toplumlar geliştikçe bir polis teşkilatına ihtiyaç duyulmuş ve bu teşkilat da fare kapanını icat etmiştir. herhangi bir suçtan aranan şüpheli bir şahsın tutuklandığı evde, bu tutuklama gizlenerek 4-5 kişilik bir karakol kurulur ve kapıyı çalanlar içeri alınarak aynı şekilde tutuklanır; böylece 2-3 gün içinde eve gelip gidenlerin neredeyse tamamı yakalanmış olur. işte fare kapanı budur.

postu deldirmek! düşmanlarının gözünün içine dik dik bakanların hak ettiği de budur.

genç ve güçlü bir adam, yaralı ve güçten düşmüş bir rakiple karşılaştığında, mağlup olursa rakibinin zaferini ikiye katlar; galip gelirse, fırsatçı ve ucuz kahraman olarak suçlanır.

soylu kafalar kendilerini çok uzaktan belli ederler.

aşk dünyadaki tutkuların en bencilidir.

bazı insanlarda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

soylular bir sırrı istemeden ağızlarından kaçırabilirler; ama uşaklar neredeyse her zaman sırları satarlar.

bir kadın sizi 10 altına satar.

insanın genç ve güzel bir karısı varsa, mutluluğun peşinden koşmasına gerek kalmıyor; mutluluk gelip sizi buluyor.

bu dünyada her erkek, sevgilisinin kendisini sevdiğine inanır ve her erkek de sevgilisi tarafından aldatılır.

hayatın kendisi 3 sözcükle çözümlenebilir: erat, est, fuit.

herkesle zar atılabilir; ama insan yalnızca dengiyle dövüşür.

en iyi yürekli kadın bile rakibesinin acılarına karşı duyarsızdır.

soylu yüreklerin fethedilmesi güçtür.

gerçek aşkta imkansız diye bir şey yoktur.

yarının neler getireceği belli olmaz.

bazen bir hatıra insanın canını çok acıtsa da, gerçekle karşılaşmak kadar yaralayıcı olmuyor.

bir püriten yalnızca bakirelere hayranlık duyar, bunu da ellerini kavuşturarak yapar. bir silahşor ise kadınları kollarının arasına alarak sever.

insanların yüz ifadelerine inanmamak gerektiğini söylerler; ama tanrı'nın bu en güzel yapıtına güvenilemezse neye güvenilecek? belki de bütün hayatım boyunca yanılacağım; yine de yüzü sempati uyandıran herkese inanmaya devam edeceğim.

18.1.09

ölüme yakın

orhan veli kanık


akşamüstüne doğru, kış vakti
bir hasta odasının penceresinde
yalnız bende değil yalnızlık hali
deniz de karanlık gökyüzü de
bir acayip kuşların hali

bakma fakirmişim, kimsesizmişim
-akşamüstüne doğru, kış vakti-
benim de sevdalar geçti başımdan
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
zamanla anlıyor insan dünyayı

ölürüz diye mi üzülüyoruz
ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
kötülükten gayrı

ölünce kirlerimizden temizlenir
ölünce biz de iyi adam oluruz
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
hepsini unuturuz

16.1.09

beyaz kale

orhan pamuk

insanın kim olduğunun ne önemi var; önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır.

her şeyi birbiriyle ilgili görmek, sanırım günümüzün hastalığıdır.

önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikayelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklarında, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler.

insan, seçtiği hayatı sonradan benimseyecek kadar sevmeli.

hoca okuldan dönmüş, halimi görünce sevindiğini sezdim. beni korkak bulduğu için kendine olan güveninin arttığını görüyor, sinirleniyordum. korkusuzluğun boş gururundan kurtulsun istedim: heyecanımı denetlemeye çalışarak bütün tıbbi ve edebi bilgimi ortaya döktüm: hipokrat'tan, thukidides'ten, boccaccio'dan aklımda kalan veba sahnelerini anlattım, hastalığın bulaşıcı olduğuna inanıldığını söyledim; ama sözlerim beni daha da hor görmesinden başak bir şeye yaramadı: vebadan korkmuyormuş; çünkü hastalık allah'ın takdiriymiş, insanın öleceği varsa ölürmüş; bu yüzden de benim korkakça saçmaladığım gibi, eve kapanıp dışarıyla ilişkiyi kesmek ya da istanbul'dan kaçmaya çalışmak faydasızmış. yazılmışsa orada da gelir ölüm bizi bulurmuş. niye korkuyormuşum?

hikayemdeki gibi tuhaf ve şaşırtıcı olanı aramalıymışız; evet, dünyanın bu bıkkınlık verici sıkıcılığına karşı yapabileceğimiz belki de tek şey buymuş.

kaybettiğimiz hayatı ve düşleri yeniden ele geçirmek için, onları yeniden düşlemek gerektiğini herkes bilir: ben hikayeme inandım!

"bir düzenin yıkılacağı tahminini yürütmek, o düzeni devirmek için fena bir yol sayılmaz."

15.1.09

suç yatkın insan

alfred adler

anne ve babasının davranışına karşı çıkan çocuk, yönelteceği saldırı için onların en zayıf noktalarını arayıp bulur.

tanınmış bir alman toplumbilimcisi, suç işleyenlerden şaşırtıcı derecede büyük bir bölümünün, suçların önlenmesiyle görevli ailelerden, örneğin yargıç, polis ve gardiyan ailelerinden geldiğini saptamıştır. öğretmen ailelerinin çocukları, gelişimlerini inatla ağırdan alırlar. hekimlerin çocukları arasında şaşılacak denli çok sayıda nevrozluya, rahiplerin çocukları arasında da yine şaşılacak denli çok suçluya rastlanır. anne ve babalarının böbrek ve mesane fonksiyonları üzerinde aşırı önemle durmaları, çocukların kendilerine özgü bir istemleri bulunduğunu anne ve babalarına göstermeleri için ele geçmez bir fırsat oluşturur.

suça yönelik kişiler kendilerinin cesur olduklarını düşünürlerse de, bu bizi aldatmamalıdır; suç, kahramanlığın bir korkak tarafından taklit edilmesinden başka şey değildir. suça yönelik kişiler kendini beğenmişlik karışımı bir kişisel üstünlük amacına ulaşmaya çalışır, birer kahraman olduklarına inanmaya bayılırlar.

suça yönelik kişilerin yaşam öykülerinde sık karşılaştığımız bir şeydir, bu kişiler eğlenmeyi seven bir kızla ilişki kurar hep.

çocukluğunda toplumsal bilinci felce uğratan neden ya da nedenler bulunup çıkarılmadıkça, bir suçluyu ıslah umudundan söz açılamaz. suça yönelik bir kişiye yardım elini uzatabilmemiz ve kendisinde toplumsallık duygusunu uyandırabilmemiz için, söz konusu koşulların onun geleceği üzerinde yapacağı etkileri bilmemiz zorunludur.

büyük çapta sorunları bulunan çocukları üç gruba ayırabiliriz: birincisi yetersiz organlarla dünyaya gelmiş, ikincisi nazlı ve şımarık büyütülmüş, üçüncüsü de ihmal edilmiş çocuklar.

organsal yetersizliği bulunanlar, doğanın kendilerine üvey evlat gibi davrandığı duygusunu taşırlar içlerinde. başkalarıyla paylaşma duyguları eğitim aracılığıyla gerektiği gibi geliştirilmezse, kendi kendileriyle aşırı derecede ilgilenme eğilimi gösterir, başkalarını sultaları altına almak için fırsat kollarlar. benim tanık olduğum bir olayda, ilgilendiği kızın, flört girişimlerini soğuk karşılaması üzerine kendini aşağılanmış hisseden bir oğlan, kendinden küçük ve aptal bir arkadaşını kandırıp kızı öldürtmüştü.

nazlı büyütülmüş çocuklar aşırı sevecen anne ve babalarından bir türlü kopamaz, ilgi alanlarını başkalarını da içine alacak gibi genişletemezler.

hiçbir çocuk yoktur ki tümüyle ihmal edilsin. yoksa süt çocukluğu döneminin ilk aylarından bile sağ çıkamaz. buna karşılık yetimler, evlilik dışı doğmuşlar, istenmeyen, çirkin ve anomalili çocuklar arasında ihmal edilmiş diye nitelendirilebilecek pek çok çocuğa rastlarız. biri ihmal edilmiş çirkin, diğeri şımarık büyütülmüş sevimli olmak üzere suça yönelik çocukların iki ana tipte yer almasını anlamak zor değildir.

ne yazık ki uygarlığımızda insanların çoğu ancak sınırlı ölçüde toplumsal işbirliği duygusuna sahiptir; bu sınırın dışına çıkılmasını gerektiren durumlarda, söz konusu insanlar başarısızlıkla karşı karşıya kalır. bu yüzden zor dönemlerde suça eğilimde bir artış gözlenir. sözünü ettiğimiz yoldan suçun kökünü güvenilir şekilde kurutmaya kalksaydık, insanlardan büyük bir bölümünü tedaviden geçirmemiz gerekirdi. ne var ki her suçluyu ya da suça yönelecek bir kişiyi bu yoldan iyi bir vatandaş yapmak, yakın bir gelecekte gerçekleşecek bir amaç gibi görünmüyor.

bir suçluyu doğru yola yöneltecek tek şey, onun kendi durumunu gereği gibi anlamasıdır.

suç işleyenlere kuşkusuz insanca davranmamız gerekir; ölüm cezasının suçluların gözünü yıldıracağı kuruntusuna asla kapılmamalıyız. ölüm cezası, bazen oynanan oyunun heyecanını artırmaktan başka işe yaramaz. elektrikli sandalyeyle idam edilen suçlular bile idamdan önceki son saatlerini hangi yanlışı yaparak yakayı ele verdiklerini düşünmekle geçirirler.

14.1.09

aylaklığa övgü

bertrand russell

eski yunan uygarlığının bizim uygarlığımızdan üstün olan yanı, eski yunan polisinin yetersizliğidir; zira namuslu insanların önemli bir yüzdesi polisin bu yetersizliği sayesinde kaçıp kurtulabiliyordu.

dünya, kendine bir çekidüzen vermeye son derece hevesli; ama durmadan ona içki ikram eden nazik dostlarla çevrili ve bu yüzden her defasında yine kendini kapıp koyuveren bir ayyaş durumundadır. bu örnekteki nazik dostlar, dünyanın bahtsız eğilimini sömürerek para kazanan adamlardır ve dünyanın kendine çekidüzen vermesi için atılacak ilk adım, bu dostlardan yakayı kurtarmak olmalıdır.

ne zaman serinkanlılıkla, akıllıca düşünmek için çaba harcanacak olsa, hemen yurtseverlik ve ulusal onur duygularına hitap eden kılıklara bürünmüş olarak propaganda işe karışır.

günümüzde kitap sayısı, kitapların kalite düşüklüğü oranında yüksektir.

insanın kendi uygarlığını doğru perspektiften görmesi hiç de kolay değildir. kendi uygarlığını doğru perspektiften görmenin belli üç yolu vardır; bunlar da seyahat, tarih ve antropolojidir.

bir insan kazandığını harcadığı sürece, kazanırken başkalarının ağzından aldığı lokmaları en aşağı katıyla, kazandığını harcarken yine başkalarına veriyor demektir. bu görüş açısından bakıldığında asıl kötü insan, biriktiren insandır. eğer insan, kazandıklarını bir çorabın içine tıkıp biriktirmekle yetiniyorsa, bu biriktirilen kazançların kimseye bir iş sağlamadığı açıktır.

modern dünyada çalışmanın erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer. çalışma ahlakı, köle ahlakıdır; modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur.

uygarlık için boş vakit şarttır.

yüzyıllarca, zenginler ve zenginlerin çanak yalayıcıları "namuslu emek" üzerine övgüler düzmüşler, basit yaşayışı övmüşler, yoksulların cennete gitme olasılığının zenginlerinkinden çok olduğunu aşılayan bir dini öğretmişler ve genellikle, tıpkı kadınların cinsel köleliklerinden özel bir soyluluk kazandıkları fikrine erkeklerin onları inandırmaya çalışmaları gibi, bedenleriyle çalışan işçilerin, maddenin uzaydaki durumunu değiştirmenin onlara özel bir soyluluk kazandıracağı fikrine inandırmaya çalışmışlardır.

biz iktisadi adaleti gerçekleştirmeye kalkışmadığımız için tüm ulusal gelirin büyük yüzdesi, nüfus içinde büyük bir bölümü hiç çalışmayan küçük bir azınlığa gider. üretim hiçbir şekilde bir merkezden yönetilmediği için, sürüyle gereksiz şey üretiriz. nüfusun bir bölümünü gerektiğinden çok çalıştırmak suretiyle geri kalanların emeğinden vazgeçebildiğimiz için, çalışan nüfusun büyük yüzdesini aylak bırakırız. bu yöntemler yetersiz kalınca da savaş çıkarırız; havai fişekleri ömründe ilk kez görmüş çocuklar gibi, bir kısım insanlara yüksek güçte patlayıcı maddeler yaptırır, bir kısmına da bunları patlattırırız. bütün bu düzenleri bir araya getirerek, sıradan insanların kaderinin çetin bir bedensel çalışma olduğu fikrini, güç de olsa yaşatmayı beceririz.

bilinçli eylem bütünüyle bir tek belirli amaç üzerinde toplandığı zaman, pek çok insanda bunun kesin sonucu olarak bir dengesizlik ve bu dengesizliğin yanı sıra sinir bozukluğu başgösterir.

insanlığın makinelerin verimliliğinden yararlanabilmesini sağlayacak daha iyi bir iktisadi örgütlenme, daha çok boş zaman kalmasına yol açardı; boş zamanın çoğu ise, hatırı sayılır beyinsel çalışmaları ve merakı olanlar dışında, insanlara sıkıcı gelir. boş zamanı bulunan bir toplumun mutlu olabilmesi için bu toplumun eğitilmiş, hem de teknik bilginin dolaysız yararı kadar, beyinsel zevk de gözönünde bulundurularak eğitilmiş bir toplum olması gerekir.

büyük küçük, insan doğasında, çeşitli biçimlerde kendini gösteren hatırı sayılır bir zalimlik ögesi vardır.

yalnız kişisel nitelikli amaçlara yönelmiş bir hayat büyük ihtimalle, er ya da geç, çekilmez derecede ıstırap verici olacaktır; hayatın trajik yanlarına ancak, daha geniş ve daha az korkunç dünyalara açılan pencereler sayesinde dayanılabilir.

şimdiki halde dünya, her biri kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, her biri bir santim gerilemektense uygarlığı yıkmaya razı, hiçbiri insan hayatına bir bütün olarak bakamayan, öfkeli gruplarla dolu bulunuyor. bu dar görüşlülüğe hiçbir teknik eğitim panzehir sağlayamaz.

eğer bir çağın toplumsal ülküleri üzerine, o çağın mimarlığındaki estetik niteliğe bakarak yargıda bulunmak gerekirse, son yüzyıl bu bakımdan insanlığın ulaştığı en alçak noktayı temsil eder.

sistemin kötülüklerini su üstüne çıkarmayan ender durumların var oluşu, o sistemin kötü olmadığını kanıtlamaz.

aklını kaçıran bir birey yerine bütün bir ulus oldu mu, bu kaçıklığa, endüstri alanında olağanüstü bir bilgelik gösterisi gözüyle bakılır.

eğer iş adamlarının zenginleşmek arzuları, başkalarını yoksullaştırmak arzularından daha güçlü olsaydı, dünya çarçabuk bir cennete dönerdi.

satma ile satın alma arasındaki psikolojik tercih sebeplerinin en önemlisi, iktidarı zevke tercih edişimizdir.

ufak bir azınlığın çoğunluk üzerinde iktidar sahibi olduğu her yerde, çoğunluğa egemen birtakım kör inançlar vardır ve bu inançlar iktidar sahibi azınlığa yardımcıdır.

"insanlık" der nietzsche, "amaçtan çok bir araçtır. insanlık sadece bir deney malzemesidir." onun kafasında kurduğu amaç, sıradan olmayan bireylerin büyüklüğüdür: "amaç, gerek disiplin yoluyla, gerek milyonlarca sefilin yok edilmesi yoluyla geleceğin insanını biçimlendirebilecek; ama aynı zamanda, bunun yaratacağı misli görülmemiş acı karşısında mahvolmaktan da kurtulabilecek o muazzam büyüklük enerjisine ulaşmaktır."

herhangi bir insanı yanılmaz kabul etmek tehlikelidir; bunun sonucu, zorunlu olarak insanı aşırı basitliğe götürür. otoriteye tapınma, bilimin ruhuna aykırıdır.

olağanüstü servet kazanma isteği, çalışma için hiç de zorunlu bir kamçılayıcı değildir. bugün insanların çoğu zengin olmak için değil, açlıktan ölmemek için çalışır. bir postacı, öbür postacılardan daha zengin olmayı bekleyemez, aynı şekilde bir asker, bir denizci de vatanına hizmet ederek muazzam bir servete kavuşmayı umamaz.

son zamanlarda kadınların durumunu düzeltmek için atılan bunca adıma rağmen, evli kadınların büyük çoğunluğu hala iktisaden kocalarına bağımlıdırlar. bu bağımlılık birçok bakımdan, ücretli işçinin işverenine bağımlılığından da kötüdür. bir işçi işini bırakabilir; ama kadının kocasını bırakması zordur; üstelik, kadın evini çekip çevirmek için ne kadar çok çalışırsa çalışsın, bu çalışma karşılığı bir ücrete hak kazandığını iddia edemez. işler bu durumda devam ettiği sürece, evli kadınların erkeklere iktisadi bakımdan eşit olma yolunda ilerledikleri söylenemez.

uygarlık, bilgi ile basiretin bir araya gelmesinden doğan bir hayat tarzıdır.

yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.

iyi nitelikleri yok etmek, kötü nitelikleri yok etmekten kolaydır; bundan ötürü de birörneklik, bütün ölçüleri düşürmek suretiyle daha kolay sağlanır.

insanlar eğer birbirlerine karşı duydukları kin dolayısıyla öfkelerine kapılıp da böceklerin ve mikroorganizmaların yardımına başvurmaya kalkışırsa -ki, büyük bir savaş daha çıkarsa böyle yapacakları muhakkaktır- o savaşın biricik galibi olarak ayakta sadece böceklerin kalması hiç de olanak dışı değildir. evren açısından bakıldığında belki de buna üzülmemek gerekir; ama bir insan olarak, hemcinslerim hesabına göğüs geçirmekten kendimi alamıyorum.

herhangi ciddi bir eğitim kuramı iki bölümden meydana gelmiş olmalıdır: yaşayıştaki amaçların ne olduğuyla ilgili bir anlayış ve ansal değişim yasalarını inceleyen psikolojik dinamik bilimi. yaşayıştaki amaçların ne olduğu konusunda birbirinden ayrılan iki insan, eğitim üzerinde asla birleşmez.

kendilerine yetke uygulanan kişiler ya boynu bükük ya da isyankar olurlar; her iki tutumun da kaybettirdiği şeyler vardır.

bilimde son ilerlemelerin en acı yanı, bu ilerlemelerin her birinin bize sandığımızdan daha az şey bildiğimizi öğretmesidir.

bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü aylak sınıf yaratmıştır. sanatı geliştiren, bilimleri bulan bu sınıftır; bu sınıf kitaplar yazmış, bu sınıf felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf inceltmiştir. hatta baskı altındakilerin kurtuluşu bile genellikle yukarıdan aşağı doğru gelişmiştir. aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulmazdı.

13.1.09

şan hırsı

schopenhauer

times dergisinin 31 mart 1846 tarihli nüshasından, intikam amacıyla ustasını öldürmüş olan thomas wix adlı zanaatkar kalfasının idamının infazına ilişkin haberdeki bir bölüm:

"idam için belirlenen sabah, saygıdeğer cezaevi papazı tam zamanında onun yanındaydı. ancak wix, sakin davranmasına karşın, din adamının nasihatlerine ilgi göstermedi. onun gönlünde yatan asıl şey, utanılası sonunu izleyeceklerin önünde büyük bir cesaret göstermekti. sonra bunu başardı da. acımasızca hapishanenin yanında kurulmuş bulunan idam sehpasına giderken geçmesi gereken avluda şunları söyledi: 'hadi bakalım, doktor dodd'un söylediği gibi, az sonra büyük sırrı öğreneceğim!' kolları bağlı olmasına karşın, idam sehpasının basamaklarını en küçük bir yardım almadan çıktı; yukarı vardığında, sağdaki ve soldaki izleyicilere reveranslar yaptı; bu reveranslar orada toplanan kitlenin çılgın gibi alkışlarıyla yanıtlandı ve ödüllendirildi."

bu olay, ardından sonsuzluk gelecek olan ölümün en korkunç biçimi burnunun dibindeyken, bir araya toplanmış izleyiciler yığınında uyandıracağı etkiden ve onların zihinlerinde oluşturacağı görüşten başka bir şeyi dert etmeyen şan hırsının en güzel örneğidir.

aynı yıl fransa'da kralı öldürmeye teşebbüs etmekten idam edilen leconte'un yargılanışı sırasında, esas olarak aristokratlar kamarasının karşısına ciddi bir kıyafetle çıkamadığı için canı sıkılmıştı ve infazı sırasında da baş sıkıntısı, daha önce tıraş olmasına izin verilmemesiydi.

mateo aleman'ın ünlü romanı guzman de alfarache'ın giriş bölümünde; yoldan çıkmış çok sayıda suçlunun, son saatlerini sadece ruhlarının kurtuluşuna ayırmaları gerekirken, idam sehpasının merdiveninde vermek istedikleri küçük bir söyleve çalışmak ve onu ezberlemek uğruna bundan vazgeçmiş oldukları söylenir.

tüm endişelerimiz, kaygılarımız, gücenmelerimiz, kızmalarımız, korkmalarımız, zahmet çekmelerimiz belki de çoğu durumda asıl olarak başkalarının görüşüyle ilgilidir ve bu durum da, o zavallı günahkarlarda olduğu kadar saçmadır. kıskançlığımız ve nefretimiz de büyük oranda, sözü edilen kökten filizlenir.

how i met your mother

kalp gizemli bir kastır. orada neler döndüğünü asla bilemezsiniz.

erkekler kızları gece 2'den sonra seks için aradığında sarhoşluktan konuşamaz bir halde "n'abersin?" der. ama bir hanımefendi erkeği seks için aradığında pompişlenmek istediği gerçeğini örtmek için saygın bir bahane yaratır.

biriyle çıkmaya başladığınızda herkes aynı şeyi öğrenmek ister: "nasıl tanıştınız?"

ilişkiler kolay değildir; uzlaşmayı, birlikte büyümeyi ve bir sürü saçmalığı yapmayı gerektirir.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset." (musevi atasözü)

biriyle sigaranı paylaştığında aranızda gerçek bir bağ oluşur.

tuhaftır ama bazen daha önce hiç bulunmadığın bir yere girersin ve içine tam da olman gereken bir yerde olduğun hissi doğar.

iyi bir hikayeyle arsızca söylenmiş bir yalan arasında ince bir çizgi vardır.

insan beyninin insanlardan nefret etmeni sağlayan kısmı, beyninin insanları sevginle boğmak istemeni sağlayan kısmının hemen yanına konuşlanmış durumdadır. iki tepki o kadar benzerdir ki birbirinden ayırmak çok zordur.

gerçek bir beyefendi, muhterem bir hanımefendiyi evine gelsin diye yemlemek için bir bahane bulur. bu, kız babafingonun üstüne atlamadan önce ikinizin de beş dakikalığına bayılmış gibi yaptığı bir hobi türü ya da güzel bir şey olabilir. "bir kitap ödünç almaya" ya da "plaklarına bakmaya" gelebilir. yem bulmak ustalık ister. kızı yukarıya çıkarmaya ikna edecek kadar ilginç bir şey olmalı; ama gecenizi suya düşürecek kadar da ilginç olmamalı. bir keresinde kumar makinesinin çok eğlenceli olabileceğini düşünmüştüm. sonra da bir tramplenin çok tehlikeli olabileceği ortaya çıktı.