31.1.09

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

30.1.09

anna karenina

tolstoy

bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

insanın karısı varsa derdi var demektir; ama sahip olduğu kadın karısı değilse derdi daha da büyüktür.

iktidar, para, ün.. kadınların asıl istedikleri bunlardır.

bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

vladimir nabokov: aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar.

gerçeği yadsımak hiçbir zaman bir yanıt olamaz.

yaşamın güzelliği, çeşitliliği, olağanüstülüğü gölgelerden, ışıktan oluşur.

insanlar vardır, hangi konuda olursa olsun, kendilerinden şanslı rakiplerinin iyi yanlarının hepsini yadsımaya, yalnız kötü yanlarını görmeye hazırdırlar. bazı insanlar da bunun tam tersine, bu şanslı rakiplerinde, onları zafere ulaştıran özellikleri görmek isterler. yürekleri sızlayarak onlarda yalnız iyi şeyler ararlar.

onu sarhoş eden, çevresindeki herkesin ona gösterdiği hayranlık değil, bir kişinin hayranlığıdır.

akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.

gerçek aşkı tanımak için önce yanılmalı insan, sonra doğruyu bulmalı.

ben iyi atı üzerindeki bazı belirtilerden, aşık genci de gözlerinden tanırım.

vladimir nabokov: insanı üzen, onun gerçekle yüz yüze geldiğinde kendi benliğini her zaman tanıyamamış olmasıdır.

pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.

kadın dediğin öyle bir yaratık ki, istediğin kadar incele, gene de hiç bilmediğin yanlarıyla karşılaşıyorsun.

boks gibi, boğa güreşi gibi sporlar barbarlığın belirtisidir.

eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

ölümü düşününce yaşamaktan daha az tat alır insan; ama daha sakin yaşar.

insan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.

okula ya da benzeri kuruluşlara insanın yürekten bağlanması olanaksızdır. sanırım şu yardımseverler kuruluşlarının her zaman böylesine yetersiz sonuçlar vermesinin nedeni de budur.

aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

mantık varoluş mücadelesini keşfetmiştir. isteklerimi engelleyen herkesi gırtlaklamam gerektiğini söyleyen yasayı keşfetmiştir. mantığın çıkardığı bir sonuçtur bu. başkalarını sevmeyi mantık bulmuş olamaz. mantığa aykırıdır çünkü sevmek.

savaşı gerekli mi buluyorsun? çok güzel. savaştan yana olanları, savaşı savunanları ileri hatlarda çarpışacak özel bir birlikte toplayıp en önce sürün savaşa, hücuma kaldırın.

29.1.09

korku çağı

albert camus

17. yüzyıl matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var; çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. ayrıca korku, tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılamaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların çok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bugün işletmelere ve fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. insanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor; çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu. insanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.

milli emlak müdürü

cevdet kudret

süleyman ilk iki denemede işe yarar bir sonuç alamayınca, içinden şöyle bir sendeledi. bu iş için görebileceği iki kişi kalmıştı; bu hesapça, davayı daha şimdiden yüzde elli kaybetmiş sayılırdı; geri kalan yüzde elliyi de kazanacağı şüpheliydi. genç adam, okul müdürünün dediklerini hatırladı; bununla birlikte, "ne olursa olsun, sonuna kadar uğraşacağım, yani hiçbir ümit kalmayıncaya kadar" diye düşündü ve yine dersi olmadığı bir gün, öğleden sonra, milli emlak müdürü'ne gitti.

müdürün kapısı önündeki aralık, bir bekleme salonu haline sokulmuş; ama, gülünç bir bekleme salonu; sağdaki duvarın yanına küçük bir masa konmuş, önünde bir odacı oturuyor; masanın üstünde birkaç kağıt, ucundaki uzunca bir iple masanın köşesindeki çiviye bağlanmış bir kurşun kalem. adam, süleyman'ı görünce önüne bir kağıt çekti, kalemin ucunu tükürükledi, sordu:

"adın?"

"süleyman."

kağıdın üstüne, suyolu oynuyormuş gibi, eğri büğrü, acayip birtakım çizgiler çekti. delikanlı, adının bu hale sokulabileceğini hiç düşünmemişti.

"işin?"

"edebiyat öğretmeni."

bunu yazmak zordu, beş dakika beklemek gerekti.

"niçin görmek istiyorsun?"

"kendisine söyleyeceğim."

"içerde ne kadar kalacaksın?"

"konuşma ne kadar sürerse."

"olmaz."

"niçin?"

"yarım saatten fazla kalınmaz."

"ya konuşma bitmezse?"

"gerisini başka gün gelip konuşursun."

süleyman gülümsemekten kendini alamadı; bu sözümona özel kalem müdürüne kalacağı zamanı söyledi:

"yirmi dakika kalacağım."

adam mırıldanarak yazdı:

"yir..mi..da..ki..ka." sonra, soldaki duvarın önünde yan yana konmuş iki tahta iskemleyi gösterdi:

"otur da haber vereyim." gitti, az sonra haber getirdi: "buyur!"

süleyman girdi. ta dipte, üstü yeşil çuhalı harap bir masanın gerisinde, ufak tefek, karakuru bir adam. kollarını açmış, oturduğu koltuğun iki yanına koymuş; fakat koltuk büyük olduğu için kolları iki yana fazla ayrılmış. o ne poz, o ne kuruluş. koltuğu doldurmaya çalışıyor. yüzü ciddi mi ciddi. ağır ağır konuşuyor:

"buyurun, oturun. görüşmek istediğiniz konuyu bildirmemişsiniz."

"doğrudan doğruya zatıalinize anlatmak istiyorum."

"eğer özel bir iş içinse hiç söylemeyin. özel işleri dışarda konuşuyorum. dairede yalnız resmi işlere bakıyorum."

"liseye ait bir iş için gelmiştim."

"öyleyse dinleyebilirim. buyurun."

süleyman anlatmaya başladı. o konuşurken adam, bitişik odaya açılan sol yanındaki geniş ara penceresinden öbür tarafı seyrediyordu. kulağı süleyman'da, gözü öbür odadaki memurlarda. süleyman anlatıyor:

".. civardaki kasaba ve şehirlerden lisede okumak için gelen bu çocuklar.."

bu sırada odacı kapıyı vurup girdi:

"memur hakkı bey. bir şey sormak istiyormuş. 5 dakika."

hakkı bey girdi:

"efendim" dedi, "belediye adam göndermiş, yarın hesapları kapatıyorlarmış, istimlak işleminin bugün akşama kadar ilzadan çıkmasını rica ediyorlar. şirketin işini yarına bırakıp bugün onu tamamlayayım mı?"

"olmaz!"

hakkı bey çıkarken odacı girdi:

"tosun ağa. emlak sahibi. kağıt imzalatmak istiyor. 3 dakika."

müdür, masanın başında yeniden poz aldı, kollarını koltuğun iki yanına koydu, söylendi:

"gelsin."

tosun ağa kağıdı uzattı.

"bu ne?"

"işlem görmesi için havale edilecek."

"olmaz! yarın gel!"

tosun ağa çıkarken müdür yandaki camı vurup seslendi:

"kemal bey! niçin boş duruyorsunuz? nedir o önünüzdeki kitap? roman mı okuyorsunuz?"

"talimatname okuyorum efendim."

"ha, peki, oku."

kapıdaki odacı yine göründü:

"katip halit bey. 2 dakika."

katip halit bey sarı benizli, perişan kılıklı bir adam. ellerini önünde kavuşturup korka korka rica ediyor:

"çok başım ağrıyor. dayanamayacağım. izin verirseniz gitmek istiyorum."

müdür, adamın kafasını delip içindekini gözden geçiriyormuş gibi yüzüne dikkatli dikkatli baktı, sonra bir tek sözcük söyledi:

"olmaz!"

katip halit bey süklüm püklüm çıktı. milli emlak müdürü, süleyman'a döndü:

"beyim" dedi, "bilmezsiniz burada neler çekerim. her gün türlü insanla karşılaşırım. hepsi önceden bir plan hazırlamıştır, gelir yutturmaya çalışır. bakarım yüzüne, 'bana nasıl bir oyun oynayacak acaba?' diye düşünürüm. ben onlar gibi hazırlıklı olmadığım için her zaman aldanabilirim. iyisi mi, aklımın kesmediği şeye 'olmaz!' der çıkarım işin içinden. çok dikkat etmem gerek. hiç kimseye güvenmeye gelmez. eskiden böyle değildim, insanlara güvenirdim. fakat 7 yıl önce bir veznedar kasayı soyup kaçtı, az kalsın benim başımı da belaya sokuyordu; ondan sonra gözümü açtım. (pencereden öbür tarafı gösterdi) bakın, kasa tam karşımda. veznedar ne alıp ne koysa hemen görürüm."

içerden veznedarın sesi geldi:

"müdür bey, rıfat bey'in yatırdığı teminatı geri verelim mi?"

"ne kadar?"

"2.700 lira."

(biraz düşündükten sonra) "olmaz! yarın ver." (yine süleyman'a dönerek):

"siz öğretmenler ne rahatsınız. eliniz hiç yabancı paraya değmez. ne verirlerse onu yersiniz. sadece derse girer, dersten çıkarsınız. günah işlemenize olanak yoktur. oysa bir veznedar öyle midir? eline bir kasa dolusu para teslim edilmiştir. bu para kendisinin değildir; değildir ama, biraz ihtiyacı oldu mu onu dürtmeye başlar. zavallı adam elini uzatmamak için kendi kendisiyle ne savaşlar yapar. namuslu olmak çok zor şey. öbür memurlar da öyle. bir işi bir gün ileriye almakla iş sahibine kimbilir neler kazandırırlar. işi erken çıkarmak isteyen memurun rüşvet almadığını nerden bileceğim? iyisi mi her işi birkaç gün geri bıraktırırım."

konuşurken ikide bir başını çevirip yandaki odaya bakmaktan geri kalmıyordu. bu sırada ara penceresindeki küçük kanadı açıp birdenbire bağırdı:

"hilmi bey! ne yapıyorsunuz?"

veznedar sükunetle cevap verdi:

"kasayı açıyorum."

"neden?"

"pul paralarını koyacağım."

"haa. peki! koymak olur, almak olmaz. ne kadar?"

"96 lira 20 kuruş."

"peki."

önündeki bir deftere bunu yazdı, daha üstteki rakamlarla topladı, kasadaki son durumu saptadı. sonra başını kaldırdı. süleyman'a:

"gelelim sizin işinize" dedi. "civar kasaba ve şehirlerden liseye okumak için gelen çocukları anlatıyordunuz."

süleyman bunların acıklı durumunu tasvir etti, sonra, milli emlak arasında öğrenci yurdu olmaya elverişli bir yapı varsa onun liseye verilmesini rica etti. milli emlak müdürü, gözleri delikanlının yüzünde, uzun uzun düşündü, sonra cevap verdi:

"olmaz!"

28.1.09

yatak odasında felsefe

marquis de sade

filozof küçük insani gururları asla okşamaz; onun her zaman için büyük bir tutkuyla istediği şey, hakikati aramaktır, özsaygının aptalca önyargıları altından hakikati bulup çıkarır, hakikate erişir, onu geliştirir ve onu şaşkın dünyaya cesurca gösterir.

tüm erkekler, tüm kadınlar birbirine benzer: sağlıklı bir düşünmenin etkilerine direnebilecek aşk kesinlikle yoktur. duyuların sonucunu bizim içimize gömerek, bizi asla bir şey göremeyecek hale sokan; ancak çılgınca tapılan bu nesneyle var olmamıza yol açan bu sarhoşluk ne büyük bir aldatmacadır!

cehaletin ve aptallığın tüm engellerini parçalama şerefi yalnızca dehalara aittir.

en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

asla sırrını ağzından kaçırma, sevgilim; ve özellikle tek başına hareket et: suç ortaklarından daha tehlikeli bir şey olamaz; bize en yakın olanlardan sakınalım her zaman: ya hiç suç ortağınız olmasın ya da bize hizmet eder etmez onlardan kurtulmak gerekir, der macchiavelli.

herkes ikiyüzlü davranır; sorarım size, samimi bir kişi sahtekarlar cemiyetinde nasıl olur da her zaman başarısızlığa uğramaz!

tarım ağaçlara nasıl zarar veriyorsa eğitim de doğanın kutsal etkilerine o kadar zarar vermektedir.

tüm ahlaki hatalarımızın kaynağında, hıristiyanların kendi bahtsız ve felaketle dolu yüzyıllarında uydurdukları şu kardeşlik bağının gülünççe kabulü yatar.

insanları ancak kendimiz için sevmeliyiz; onları kendileri için sevmek bir aldatmacadır; doğa asla insanlara kendilerine iyi gelebilecek hareketlerden, duygulardan başka bir şey esinlemez; doğadan daha egoist bir şey olamaz; o halde, doğanın yasalarına uymak istiyorsak, böyle davranalım.

eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder.

doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri önceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlak bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. hayasızlığın sonuçlarının, yurttaşı cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlaksızlık halinde tuttuğuna inanan lykurgos ve solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar. hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu.

insan nedir? onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? kesinlikle hiç fark yoktur. insan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer.

bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim önyargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin önyargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. yine de soruyu hemen soralım. bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkar edemezsiniz.

her şeyin kendisi için yapıldığına inanan insanın aptalca kibri, insan soyunun tümüyle yok edilmesinin ardından doğada hiçbir şeyin değişmediğini ve yıldızların dönmesinin hiç de gecikmediğini görünce pek şaşırmış olacaktır.

kesin olarak şunu aklında tut ki, basit ve ödlek adam, salakların insanlık diye adlandırdıkları şey, korkudan ve bencillikten doğmuş bir zayıflıktan başka bir şey değildir; bu kuruntu ürünü erdem, yalnızca zayıf insanları zincire bağlar, karakterleri stoacılıktan, cesaret ve felsefeden oluşanlar insanlık diye bir şey bilmezler.

siki kalktığında despot olmayan erkek yoktur. eğer diğerleri de onun kadar zevk alıyor gözükürse o daha az alır. o sırada pek doğal olan bir kibirle, hissettiği şeyi anlamaya yatkın dünyadaki tek kişi olmak ister; kendi gibi bir başkasının da zevk aldığını görme fikri ona bir tür eşitlik duygusu verir ki bu duygu despotizmin hissettirdiği tarifsiz güzelliklere zarar verir.

doğanın insan yüreğine yerleştirdiği despotizmi sergilemenin gizli bir yolunu insana vermezsek, bu despotizmi uygulayabilmek için etrafındaki nesnelere saldırır, yönetimi karıştırır.

tanrıya inanan salaklar, varlığımızı yalnızca ona borçlu olduğumuza inanmış olanlar, bir embriyon olgunlaşmakta olduğunda, tanrıdan gelen küçük bir can görerek onu hemen canlandıranlar; bu sersemler, bu küçük yaratığın yok edilmesini temel bir suç olarak kabul ederler kesinlikle; çünkü, onlara göre, o artık insanlara ait değildir. tanrının ürünüdür o; tanrıya aittir.

ilkelerinizi uzaklara taşımanın boş onuruyla, kendi içinizdeki mutluluğa özen göstermeyi bir yana bırakırsanız, uyuklamakta olan despotizm yeniden doğar, iç anlaşmazlıklarla parçalanırsınız, maliyenizi ve alım gücünüzü tüketirsiniz ve tüm bunlar, siz yok olduğunuzda size boyun eğdirecek olan tiranların dayatacakları prangaları yeniden öpmek içindir. arzuladığınız her şeyi kendi evinizden ayrılmadan yapabilirsiniz; diğer halklar sizin mutlu olduğunuzu gördüklerinde sizin onlar için çizdiğiniz yoldan onlar da mutluluğa koşacaklardır.

davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

bilumum yaş ve cinsiyetten şehvetperestler, bu kitabı yalnızca sizlere armağan ediyorum: bu kitaptaki ilkelerle beslenin, sizin tutkularınızın destekçisidir onlar. sevimsiz, duygusuz, kişiliksiz ve dalkavuk ahlakçıların sizi korkuttukları bu tutkular, doğanın insanı eriştirmek istediği yere ulaştırmada kullandığı araçlardan başka bir şey değildir; tadına doyum olmaz bu tutkulardan başkasına kulak vermeyin; sizi mutluluğa yalnızca bu tutkuların sesleri götürebilir.

27.1.09

yetişirsem

yasemin atmaca


yokluğu yaşıyorum, ölen ve boşalan

yazıldığı gibi değilmiş meğer yalnızlık
harfler kadar yaklaşsa toprağa adım
anlatırdım bir buhurdan önünde öz'ü
ağlayan gözlere

"burada çizgi
kadere uzanır böyle ıssız ve
korumasız.."

giderek oyulan bir renk bu nefes

serabın tutkusu titrerken içte
uzaklara giden göğe yetişirsem sırılsıklam
dinlerim üstü kara yolcularını
acısını kanatsızlığın

"ama hayata son nokta
duadan ayrı iner ve
susuz.."

26.1.09

beatrice'ten sonra birinci yüzyıl

amin maalouf

daha ileri gitmeyi beceremeyenler, varacakları yere ulaştıklarını söylerler.

vatanımız olan dünya ve ulusumuz olan insanlık, küçük ve aşağılık hesaplar yüzünden, eskimiş geleneklerle kokuşmuş bir bilimin bir araya gelmesi yüzünden, tarihin en karışık dönemini yaşayacaktır ve tanrının gönderdiği afet gibi bir mazerete sığınamayacaktır.

insanı, kendi üzüntüsü kadar yenilgiye uğratan bir başka şey yoktur.

değersiz olan ile olağanüstü olanı aynı yatay kağıdın üzerine geçirmek, yazının hünerlerinden biri değil mi? bir kitapta her şey kurumuş mürekkebin önemsenmeyecek kalınlığına bürünür.

şayet gelecekte, erkekler ile kadınlar, kolay bir yolla çocuklarının cinsiyetini tayin edebilirlerse, bazı uluslar sadece erkekleri seçer. böylece üremez olurlar, kaybolup giderler. bugün toplumsal bir kusur olan erkeğe tapınma düşüncesi, o zaman toplu bir intihara dönüşür. bilimin ilerleyişi ve zihniyetlerin durağanlığı göz önünde tutulursa, böyle bir varsayım yakın bir gelecekte gerçekleşmiş olacaktır.

mizah yazısı kelebek gibidir, yeğni ve havai olması doğaldır.

günümüz dünyasına bir bakın. kesinlikle ikiye ayrılmış durumda. bir yanda, istikrarlı nüfusa sahip, her gün biraz daha zenginleşen, her gün daha demokratikleşen, teknik ilerlemeleri neredeyse her gün artan, ortalama insan ömrünün sürekli yükseldiği, tarihte bugüne dek görülmemiş biçimde barışın, özgürlüğün, refahın, ilerlemenin altın çağını yaşayan topluluklar var. öte yanda, giderek kalabalıklaşan ama her zaman daha fazla yoksullaşan toplumlar, gittikçe genişleyen ama dışarıdan beslenen metropoller, birbiri ardından kaosa sürüklenen devletler var.

dünya, kırılması zor bir cevizdir.

kamuoyunu uyuyan iri bir insan gibi düşünmeli. ara sıra sarsılarak uyandığında, bunu fırsat bilerek, ona bir düşünce fısıldamaya çalışmalı; ama en basit, en belirgin düşünceyi; çünkü kamuoyu daha o an gerinir, arkasını döner, esner, tekrar uykuya dalar ve sense onu ne engelleyebilir ne de uyandırabilirsin. o zaman, yatağı sarsılsın diye beklemeye başlarsın.

nefret, sonsuza kadar basit bir gerçek olarak kalmaz. günün birinde, herhangi bir bahaneyle patlak verir ve yüz yıldır, bin yıldır, iki bin yıldır, hiçbir şeyin unutulmadığı anlaşılır, ne bir şamarın, ne de bir korkunun. nefret söz konusu olduğunda, bellek zamanın içinden geçerek, her şeyle beslenir, kimi zaman sevgiyle bile.

tarih boyunca pek az öğreti, nefreti söküp atabilmiştir, çoğu nefrete hedef saptırmada bulmuştur çareyi. nefreti zındığa, yabancıya, dönmeye, efendiye, köleye, babaya yöneltmiştir. tabii nefretin adı, başkalarında görüldüğünde nefrettir de kendimizde duyumsadığımızda, bin türlü adı vardır.

yazarlar gibi konuşmacılar da, cümlenin kopup gittiği anı, bir uyanıştan diğerine geçercesine kavrayıverirler bazen. bir heyecan, bir değişimdir o. insan artık konuşmuyordur sanki, kendini bırakır ve kulak verir sözlerine. yazı yazmıyordur artık, sadece elini, yani koyulduğu yola aldırmayan o binek hayvanını besliyordur, kendisine ihanet etmemesi için.

tek kelimeyle, toplumsal bir yaratık değilim, hiç olmadım. yarın diye düşünüyordum, sakalıma bürünmüş olarak her zaman olmak istediğim adam olacağım yeniden: minicik hayvancıkların büyüsüne kapılmış, büyük hayvanlara bütünüyle ilgisiz, düşünen bir yürüyüşçü.

meraklı bir parmağı arı sokması, saldırıya uğrayan kovanın içindeki kızgınlık hakkında doğru bir fikir verebilir mi?

büyük felaketler için bu böyledir, sinsi acılar için de. doğmazlar, ilan edilirler. savaşlar da öyle.

insan topluluklarında ve bireylerde, saldırıyı simgeleyen bir erkek ilke ile, devamlılığı simgeleyen bir dişi ilke vardır. bazı insanlar, aşırı derecede erkek hormonuna ya da aşırı sayıda erkek kromozomuna sahiptir; bu insanlar çok zeki olabilirler ama belirtildiğine göre zekaları, aşırı saldırganlığa veya sıklıkla suça yönelebilir; mahkeme kayıtlarında bu türden adamlara çok rastlanır. clarence ile béatrice'in sordukları şuydu: şu anda evrensel çapta böyle bir durumla karşı karşıya değil miyiz? hiçbir ahlaki değere sahip olmayan birkaç bilgin yüzünden, ayrıca hiç kimsenin öngöremediği şu "yatay çatlak" yüzünden topluluklar, etnik gruplar, uluslar ve belki de bütün insanlık muazzam bir denge bozukluğu içinde değil mi?

korku, canavar doğurur.

gerilemeyi önceden haber vermeye kim cesaret edebilirdi? gerileme üzücü, gülünç, kalıtımsal, tutarsız bir düşünce. tarihe, düz bir arazide akan, engebeli topraklarda seken, kimi yerlerde çağlayanlara bağlanan bir nehir gibi bakmakta inat ediyoruz. ama ya yatağı önceden kazılmamışsa? ya denize ulaşamayıp çölde kayboluyor, kıpırtısız bataklıklar yapbozunda yitip gidiyorsa?

her şeyi göz önünde bulundurursak hayat, benim kurduğum iskeleleri bütünüyle yıkmadı. sadece biraz yerinden oynattı, hayatın devamını sağlayacak kadar.

aşk ilişkilerinde gidiş hazırlığı yapılmaz.

denize bir şişe atılırsa, birinin onu bulması istenir; ama yanıbaşında yüzülmez.

eskiden horgörücü bir ırkçılıkla karşı karşıyaydık; bugün saygılı bir ırkçılıkla karşı karşıyayız. özlemlerimize ilgisiz, ataletimize karşı müşfik. yaşamın en berbat hali, sakatlığın en aşağılayıcısı "kültürel miras" diye adlandırılıyor. herkes kendi yüzyılında yaşıyor.

25.1.09

pythagoras

diogenes laertios

pythagoras "doğa" adlı eserine şu sözlerle başlıyor: "soluduğum hava adına, içtiğim su adına, bu eserimle ilgili herhangi bir yergiye katlanmayacağım."

pythagoras üç eser yazmıştır: eğitim, devlet ve doğa.

yaşamı büyük şenliklere benzetiyordu: "kimi bunlara yarışmak için katılır, kimi alışveriş için; ama en iyiler seyirci olarak gelirler; aynı şekilde yaşamda da kimileri ünün kölesi ve kazanç avcısı olarak doğarlar, kimileri de gerçeğin peşinde filozoflar olarak."

pythagorasçı ksenophilon, "insan, oğlunu en iyi nasıl eğitebilir?" sorusuna, "onu iyi yönetilen bir kentin yurttaşı yaparak" diye karşılık veriyordu.

24.1.09

aylak adam

yusuf atılgan

ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

yoksa her şey benim olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

önce oda kapısı kapandı, sonra dış kapı. terliklerini giydi. gitti pencereyi açtı. soğuk. dışarıya eğilip gökyüzüne baktı. kurşun rengi, yağdı yağacak bugün. ceketini giyip ayakyoluna girdi. "kötü yazarın yasak bölgesi. neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. hiç mi çişi gelmedi? inanılacak şey değil. parktayken sıkışmış, gövdesi kalın bir ağaca yanaşmış, kimse geliyor mu diye yanına yöresine bakındıktan sonra ağacın dibine işemiştir.

çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. sat çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

insanlardaki her duygu bir renktir.

herkes onun gibi değil miydi? en az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı.

kadınsız hikaye tuzsuz aşa benzer.

dalgın olduk mu gerçek benliğimizle davranıyoruz.

kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: yalnız kalabilmek için.

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinizden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

insanlarla barışmak iyiydi. böyle bir gün tatlıcıda bir kadınla tanıştı. kadının çocuk gibi sık sık burnunu çekişi onu daha kadınlaştırıyor, hoşuna gidiyordu. üç gün sürdü. sık sık burnunu çekiyor diye kadını bıraktı.

"iş avutur." derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın anlamı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir; geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.

birden anladı. dilencinin niye beş gün gelip iki gün gelmediğini, niye hep bu vakit burada olduğunu artık biliyordu. güldü. yaman adamdı bu dilenci. insanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. cumartesileri, pazarları gelmiyordu. yufka yüreklidirler. ucuza numara alırlar. kişioğlu böyleydi. kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı.

bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. doğar doğmaz, o bilmeyen başkaları veriyor. ama yapışıp kalıyor ona. onsuz olamıyor.

ikinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam.

insanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünüyordu.

alışmaktan korkuyordu. böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. bir yerleri olması kötüydü. sonra insan kendisinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.

çevresine bakındı. yoktu. oturma odasını da aradı. orada da yoktu. bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.

insanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba?

aylak olmak dünyanın en güç işiydi.

sigara içmek istiyordu. hep böyleydi. bir şey en gerektiği anda olmazdı.

hepimiz korkağız. korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. en kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız.

çabuk kurtulma özgürlüğü elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktu.

bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?

sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular olmuyor.

paul eluard: gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar.

bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. insan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz.

evlenen iki kişinin gitgide sevgilerini yitirmelerinin baş sebebini aynı yatakta uyumalarında görürdü. uykuda başına buyruk yaşayan insan bedeninin kendini koyvermişliği; horlaması, yellenmesi, hepsinden çok o biteviye uyku soluması, kişinin bu bedende aramaktan hoşlanacağı gizlerin değerini düşürürdü. yoksa, kim olursa olsun, bir başkasının kendini uyurken seyretmesini mi istemiyordu? yaşadığında hiç kimseyle bir yatakta uyumamıştı.

normal insanlardan korkarım ben.

evlenmek! can sıkıcı dairelerden birinde, tanımadığımız bir adamın bizi birleştirmek görevine boyun eğmek.

açık korku kişiye adam öldürtür; gizlisi uslu uslu oturtur.

hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. içimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. olmuyordu. kendi kendimle oynardım. 17 yaşında geneleve gittim. odadan çıkınca bomboştum; kötüydüm. bir daha gitmedim.

insanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. olmak istedikleri, olamadıkları kişiyi anlatırlar.

insanlar her yerde böyleydiler. kısasından isterlerdi. hep aynı çamurdandılar; sevgiymiş, dostlukmuş; laftı.

insanlar haksızken daha çok bağırırlar.

olmuyordu. huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.

iki çeşit insan vardır. biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. bir de şu çevrendekilere bak. bunlar neden içiyorlar? toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. böylesi az içer. ya ben? içiyorum da kurtulabiliyor muyum? belki yalnız baş ağrısından..

neden? neden böylesiniz? olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı.

23.1.09

din

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

george eliot: çocukluğum derin acılar çekerek geçti -kolik, boğmaca öksürükleri; hayaletlerden, cehennemden ve şeytandan korkmak ve gökyüzündeki, çok fazla kuru üzümlü kek yediğimde bana sinirlenen bir tanrı.

harvey fierstein: katolik kilisesi, sadece taciz edilen çocukların ailelerine sus payı ödemek adına örtülü ödenekten para ayıran, kayıtlara geçmiş tek kurumdur.

george moore: kadınlar asla bir din icat etmemiştir; onlar bu çılgınlıkla lekelenmemişlerdir ve ahlakçı değillerdir.

polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.

peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.

adonis: dini kurumlar ve devletin uzun zaman önce birbirlerinden ayrıldığı ve cinsiyetler arası eşitliğin tamamen kabul edildiği ülkelerdeki kadınları hala başörtüsü takmak zorunda bırakan dini uygulamalar, sadece başörtüsü takan kadınların sahip olduğu zihniyeti açığa vurmakla kalmayıp erkeklerin, toplumun, hayatın bütününün gizlendiğini, mantığın ta kendisinin başörtüsüyle silikleştirildiğini gözler önüne serer.

22.1.09

fragmanlar

sappho



gel, şimdi bana yeniden
kurtar beni zulmünden kaygının
söndür yanıp tutuşan gönlümü
kavgaya katıl benim safımda

kimi der, en güzel şey kara toprağın üstünde
bir süvari birliği; kimi, piyadelerden bir ordu
kimi, gemilerden bir filo; derim ki
gönül verdiğidir insanın en güzel şey

rüzgarlar, kederler alıp götürsün uzağa
beni azarlayanı

geldin, gözümde tütüyordun
söndürdün arzudan tutuşan yüreğimi

n'eylesem, ikiye bölünmüş aklım

kızlık
kızaran elma gibi en tepedeki dalda
toplayanların unuttuğu
hayır, unuttuğu değil, koparamadığı

öylece dur önümde beni seviyorsan
saç dört yana gözlerinden güzelliği

diyorum, gün gelir, bir hatırlayan çıkar bizi

öğren dostum, admetos'un öyküsünü
iyiyi sev ve uzak dur değersiz olandan

uçtum sana, bir çocuk nasıl koşarsa annesine

20.1.09

üç silahşor

alexandre dumas

talih kibar bir fahişe gibidir: dün yanınızdayken yarın karşınızda olabilir.

çok şükür, evlilik sözleşmesine göre, her şey sağ kalan eşe kalıyor.

fare kapanı günümüzde icat edilmemiştir. toplumlar geliştikçe bir polis teşkilatına ihtiyaç duyulmuş ve bu teşkilat da fare kapanını icat etmiştir. herhangi bir suçtan aranan şüpheli bir şahsın tutuklandığı evde, bu tutuklama gizlenerek 4-5 kişilik bir karakol kurulur ve kapıyı çalanlar içeri alınarak aynı şekilde tutuklanır; böylece 2-3 gün içinde eve gelip gidenlerin neredeyse tamamı yakalanmış olur. işte fare kapanı budur.

postu deldirmek! düşmanlarının gözünün içine dik dik bakanların hak ettiği de budur.

genç ve güçlü bir adam, yaralı ve güçten düşmüş bir rakiple karşılaştığında, mağlup olursa rakibinin zaferini ikiye katlar; galip gelirse, fırsatçı ve ucuz kahraman olarak suçlanır.

soylu kafalar kendilerini çok uzaktan belli ederler.

aşk dünyadaki tutkuların en bencilidir.

bazı insanlarda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

soylular bir sırrı istemeden ağızlarından kaçırabilirler; ama uşaklar neredeyse her zaman sırları satarlar.

bir kadın sizi 10 altına satar.

insanın genç ve güzel bir karısı varsa, mutluluğun peşinden koşmasına gerek kalmıyor; mutluluk gelip sizi buluyor.

bu dünyada her erkek, sevgilisinin kendisini sevdiğine inanır ve her erkek de sevgilisi tarafından aldatılır.

hayatın kendisi 3 sözcükle çözümlenebilir: erat, est, fuit.

herkesle zar atılabilir; ama insan yalnızca dengiyle dövüşür.

en iyi yürekli kadın bile rakibesinin acılarına karşı duyarsızdır.

soylu yüreklerin fethedilmesi güçtür.

gerçek aşkta imkansız diye bir şey yoktur.

yarının neler getireceği belli olmaz.

bazen bir hatıra insanın canını çok acıtsa da, gerçekle karşılaşmak kadar yaralayıcı olmuyor.

bir püriten yalnızca bakirelere hayranlık duyar, bunu da ellerini kavuşturarak yapar. bir silahşor ise kadınları kollarının arasına alarak sever.

insanların yüz ifadelerine inanmamak gerektiğini söylerler; ama tanrı'nın bu en güzel yapıtına güvenilemezse neye güvenilecek? belki de bütün hayatım boyunca yanılacağım; yine de yüzü sempati uyandıran herkese inanmaya devam edeceğim.

19.1.09

türk romanının sorunu

oğuz atay

türk romanının sorunu kişiliktir. insanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. bunun için romanımız düzmecedir. diyalektik bir gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. köylünün sefil yaşayışı olgusu büyük roman yazmayı gerektirmez. buna benzer sözler söyleyenlerin de aslında sözlerinin anlamını kavramamaları da daha acıklı bir durumdur. halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. kültürsüzlüktür. ve en önemlisi ne kendini ne gerçeği sezememektir. sezgisizliktir. duyarsızlıktır. kültür kopukluğudur. kendilerinden yirmi yıl önce yaşamış bir romancıdan yirmi yıl ilerde olduğunu düşünme yanılgısıdır. kötü romanları, büyük sözlerle yutturacağını sanma yanılgısıdır. bir iki toplumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duyamamasından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur. bir edebiyat çetesine yaslanmanın verdiği rahatlıkla yıllar boyunca bir arpa boyu ilerleyememenin zavallılığıdır. derinlikten, derinliğine ilerlemekten korkmanın böcekçe korkusudur. havuz edebiyatıdır. yüzeyde çırpınmanın verdiği korkunun edebiyat heyecanı sanılmasıdır, böcek yanılgısıdır. öyle bir çıkmazdır ki düzenden yana olanın da, düzene karşı olanın da aynı sularda çırpınmasıdır. haksız olana karşı çıkanın da haksız olduğu bir ortamdır. bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu 'müktesebatı'nı irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yoktur çünkü. herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir. dükkanda mallar eksik olmasın, reklam da iyi yapılsın yeter. bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi ya da küçük burjuva aydının bunalımı olabilir fark etmez. esnaf ve tezgahtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldur.

köy romanı piyasasında durgunluk mu var, biz de şehre taşınırız olur biter. esnaf için, yani mal üretmeyen için, yani acıyı sevinci duyarlığı, insan derinliğini yaşamayan için hepsi birdir. esnaf için bu sözlerin sarsıcı bir etkisinin olacağını sanmıyorum. ancak henüz çetelerin şartlamadığı gençler varsa, yaşı ne olursa olsun, kafası yüreği genç kalmış olanlar varsa belki bu sorunlar üzerinde düşünür diye umuyorum. belki henüz gerçekleri okuyarak düşünerek kendi bilinci ile sezecek insanlar vardır bu ülkede. belki -bir dostumun dediği gibi- kitabı karşısına alıp araya hiçbir bezirgan sokmadan, kitapla tek başına hesaplaşacak insanlar vardır. sahte eleştirmenlerin koltuk değneklerine dayanarak yürüyenlerin, edebiyat reklam ajanslarının gürültüsüne kapılarak şartlananların dışında kalanların varlığına inanmak istediğim için yazıyorum bunları. belki -kemal tahir'in dediği gibi- günde 24 saat romancı olmanın gereğini duyanlar ya da duyacak olanlar vardır.

halit ziya'nın, tanpınar'ın (hatta peyami safa'nın) roman diye bir gerçeği birçok gürültücüden daha çok hissettiğim, kemal tahir'in çok başka yoldan aynı gerçeği yaşattığını, daha doğrusu nasıl yaşattığı üzerinde düşünecek 'meçhul asker'lerin varlığına inanarak yazabilir insan ancak. bu da kemal tahir'in dediği gibi kültür işidir; yani sadece bazı şeyleri bilmek değil, yeni deyimiyle özümsemek işidir. yani çok fırın ekmek işidir. küçük kafa ve beden yaşantılarıyla büyük fırtınalar koparılamayacağını sezmektir. romanın bir ömür tüketmek işi olduğunu kavramaktır. şu ya da bu formüle yaslanmak işi değildir. köyden şehire, şehirden köye taşınmak işi değildir. bu işi dert edinmektir; ama hangi malı piyasaya sürersem daha iyi iş yaparım diye dertlenmek değildir. joseph conrad'ın dediği gibi "her satırında haklı çıkmak" gibi zor bir amaca yönelmektir. ezilen insanlardan yana görünüp onlara kuklalar gibi bakmak değildir. bir dava için haklı haksız acı çekenlere tanrısal bir hoşgörüyle bakıp onlara küçümseyerek acımak hiç değildir. hele bu lafları durmadan ederek, bir yandan da insanın gözüne baka baka yalan söylemek değildir.

romanın temel sorunu "moral" ("ahlak" gibi ama daha geniş kapsamlı bir söz) bir sorundur. bizim romanımız başlangıçta ve bir süre bunu sezmiştir: "moral" sorun aslında bir felsefe, kültür, sosyoloji, psikoloji sorunu olduğundan -gene kemal tahir'in deyimiyle- romancı kendisinin felsefecisi, sosyoloğu, psikoloğu olmak zorunda kalmıştır. ama bugün -şükürler olsun- bu zorluklar ortadan kalkmıştır; çünkü sözünü ettiğim sorunlar artık yok sayılmaktadır. romanımızın bugünkü temel sorunu bu temel sorunların inkarıdır. bu aşama hepimize kutlu olsun.

18.1.09

aşksız ilişkiler

samuel beckett

bir uşağın yüce düşünceleri yoktur.

eski günlerimi ilgisizlikle anımsadığımda, usum ilgisiz, belleğim hüzünlü. us duyduğu ilgisizlik dışında da ilgisiz, oysa bellek, duyduğu hüzün dışında kederli değil.

erkeklerin cesareti kadınlara yeteneğin bir göstergesi gibi gelir.

düşen birini tanımadım hiç. o kadar da insan gördüm.

mezarcı ayakta düşüncelere dalmıştı. kemikler gibi ışıldayan ve iç geçiren mezar taşlarının eşliğinde, ay görevde parıldıyor, deniz kadının düşlerinde dalgalanıyor ve geri çekiliyor, tepeler art alanda bir attika uyanıklığında gözlemde bulunuyordu, mezarcı sahneyi ilk bakışta hangi biçimde tanımlamanın daha doğru olacağına karar vermekte güçlük çekiyordu; romantik mi yoksa klasik miydi? her iki unsur da bolca bir arada bulunuyordu, bu tartışma götürmezdi. belki de klasikoromantik demek en doğrusuydu. klasikoromantik bir sahne.

"neşeli çıkışın hüzünlüdür dönüşü."

adam kendini dingin ve düşünceli hissediyordu. klasikoromantik bir emekçiydi öyleyse. gülün güle söylediği sözler uçuşuyordu kafasında: hiçbir bahçıvan ölmemişti, virgül, gülle dolu bir bellek içinde. kısa bir süre şarkı söyledi, birasından içti, bir gözyaşı damlası süzüldü gözlerinden, rahatlattı kendini. yaşam böyle işte.

ölüme yakın

orhan veli kanık


akşamüstüne doğru, kış vakti
bir hasta odasının penceresinde
yalnız bende değil yalnızlık hali
deniz de karanlık gökyüzü de
bir acayip kuşların hali

bakma fakirmişim, kimsesizmişim
-akşamüstüne doğru, kış vakti-
benim de sevdalar geçti başımdan
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
zamanla anlıyor insan dünyayı

ölürüz diye mi üzülüyoruz
ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
kötülükten gayrı

ölünce kirlerimizden temizlenir
ölünce biz de iyi adam oluruz
şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış
hepsini unuturuz