said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.03.2017

dersim

uğur mumcu

siyasetçiler arasında müslümanın "garibanına" atatürkçülük taslayıp çok uluslu sermaye ile destekli gericiliğe şapka çıkarmak, günümüzün modasıdır. "türk-islam sentezi" özü ve sözü ile atatürkçülüğe karşı bir görüştür. "islam'da laiklik" ise söz konusu değildir.

enflasyon yalnızca paranın değerini düşürmedi, fikir namusunu da yok etti ve ediyor.

said-i nursi, kürt kökenli bir din ve siyaset adamıdır. meşrutiyet yıllarında "said-i kürdi" olarak tanınan said-i nursi, 31 mart gerici ayaklanmasını kışkırtan "volkan" adlı yayın organı ile "ittihat-ı muhammedi fırkası"nın da kurucularındandır. said-i nursi, 1925 şeyh sait isyanından sonra da bala'ya sürülmüş; emirdağ'da ve kastamonu'da sürgün yaşamıştır. said-i nursi, atatürk düşmanıdır.

"koçgiri isyanı" olarak bilinen ayrımcı kalkışma mustafa kemal'in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. amaç kuvayımilliye'yi sırtından hançerlemektir. 1925 şubatı'nda başlatılan "şeyh sait isyanı" türkiye ile ingiltere arasında musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. amaç musul'un türkiye'den koparılıp alınmasıdır. 1927-30 yılları arasındaki ağrı ayaklanması'na öncülük eden, "xwebudun" örgütü ermenilerce desteklenmektedir. 1936-38 yılları arasındaki "dersim isyanı" atatürk 'ün doğu ve güneydoğu anadolu'da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. amaç doğu ve güneydoğu'daki feodal ayrıcalıkları korumaktır.

1925 yılı şubat ayında başlatılan şeyh sait ayaklanması, zamanın başbakanı fethi okyar'ın sözleri ile "padişahlık, hilafet, şeriat, abdülhamid'in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticai" nitelikte bir "etnik" ayaklanmaydı. ayaklanma, lozan antlaşması'nda çözüme bağlanamayan musul sorunu'nun türkiye ile ingiltere arasında uyuşmazlık konusu olduğu günlere rastlamıştır. şeyh sait adına ingiliz silah fabrikalarına silah sipariş edilmesi de olaydaki ingiliz parmağını doğrulamaktaydı. ayaklanma bastırıldı; ancak bu arada türkiye musul'u yitirmiş oldu. ingilizler, kendileri için en uygun sonucu almışlardı.

cumhuriyet dönemindeki etnik kökenli on altı ayaklanmanın adları ve tarihleri şöyle: 1. nasturi ayaklanması (12-28 eylül 1924) 2. şeyh sait ayaklanması (13 şubat-31 mart 1925) 3. reçkotan ve raman ayaklanması (9-12 ağustos 1925) 4. 1. ağrı ayaklanması (16 mayıs-17 haziran 1926) 5. koçuşağı ayaklanması (7 ekim-30 kasım 1926) 6. mutki ayaklanması (26 mayıs-25 ağustos 1927) 18 7. 2. ağrı ayaklanması (13-20 eylül 1927) 8. bicar ayaklanması (7 ekim-17 kasım 1927) 9. asi resul ayaklanması (22 mayıs -3 ağustos 1929) 10. tendürük ayaklanması (14-27 eylül 1929) 11. zeylan ayaklanması (20 haziran-7 eylül 1930) 12. oramar ayaklanması (16 temmuz -10 ekim 1930) 13. 3. ağrı ayaklanması (7-14 eylül 1930) 14. pülümür ayaklanması (8 ekim-14 kasım 1930) 15. dersim ayaklanması (21 mart -10 kasım 1937)

asala terörü, neden 1975 kıbrıs barış harekâtı'ndan sonra başladı? neden 1982 yılına kadar iç terör ile birlikte yükseldi? bu saldırılar neden 1982 yılında bıçakla kesilircesine kesildi? bu saldırılar biter bitmez, pkk eylemleri 15 ağustos 1984 günü başladı?

kürt'ü türk'e; türk'ü kürde'; ermeni'yi türk'e; türk'ü ermeni'ye; alevi'yi sünni'ye, sünni'yi alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin ortadoğu'daki çıkarlarıdır.

17.07.2013

said nursi

şerif mardin

nurcu hareket, gücünün bir bölümünü de cumhuriyet döneminin bazı başarısızlıklarından aldı. bu başarısızlıklar arasında önde geleni, cumhuriyetçi laik ideolojinin bir dünya görüşü olarak islamın yerini alamamasıydı.

said nursi, şeyhler hiyerarşisini, karizmalarını dünyevi amaçlar için kullanmaları ve asgari ihtiyaçlarının cemaat tarafından karşılanmasıyla yetinmemeleri nedeniyle suçlamıştır. said nursi'ye göre bu liderler, kendilerine bağlı olanlara, fazladan zekat yüklüyorlardı ve bu da tek kelimeyle bir sömürü idi.

bediüzzaman'a göre osmanlıların bilimde ilerleme sağlayamamış olmalarının nedeni, türkiye'de eğitim alanında birbirinden ayrı üç akımın bulunması idi: medrese, tekke ve mektep sistemi. yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu, mekteplere yeniden din dersleri konulması, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesi ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasıydı.

1923 yılı ocağında said nursi'yi meclis'te, türk kurtuluş savaşı'nın allah'ın inayetiyle kazanıldığını, buna rağmen türkiye'yi daha müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını savunan bir bildiri dağıtırken görüyoruz. said nursi, büyük millet meclisi üyelerini, tehlikeli bir laiklik dalgasının türkiye'yi boğmak üzere olduğu yolundaki korkularıyla uyarmaktaydı.

1956 yılına gelindiğinde said nursi, takipçilerinin yeni demokrat parti'yi desteklemekle yükümlü olduklarını ilan etti.

said nursi'ye göre şiiler, yanılgı içinde olmakla birlikte islamiyet'in sinesine yeniden kazanılabilirlerdi.

said nursi: seçkin kesimi oluşturan zenginler, yoksul ve alt sınıfları ücret karşılığı uşak haline getirmiştir. yani, sermayeye sahip olanlar, ancak emeklerini harcayabilecek olanları ve işçileri düşük bir ücret karşılığı istihdam etmektedirler. bu aşamada sömürü öyle boyutlara ulaşmıştır ki, sermayedar kişi sarayında oturup bankalar aracılığıyla günde bir milyon kazanırken, yoksul bir işçi boğaz tokluğuna madenlerde çalışmaktadır. bu durum öylesine nefret ve öfke yaratmıştır ki, alt sınıflar yukardakilere karşı ayaklanmışlardır.

kendisinden kerametle ilgili güçlerini sergilemesini bekleyenlere said nursi eğlendirici bir hikaye anlatırdı: "adamın biri günün birinde oğlunu bir kuyumcuya götürmüş. niyeti, oğluna değerli bir mücevher almakmış. oysa oğlu henüz çok gençmiş. dükkana girdiğinde tavana asılı duran renkli balonları görmüş. babası ne istediğini sorduğunda, değerli mücevherlerden herhangi birini değil, bu balonları işaret etmiş." said nursi bu hikayeyi şöyle noktalıyordu: "ben, balon satıcısı değilim."

köy enstitüleri modelinin mimarları, daha sonra, kırsal kesimlerde sosyalizmin ve komünizmin yayılması için uygun ortamı sağlayacak bir truva atı inşa etmekle suçlanacaklardı. köy enstitüleri bazıları için marksizmin etkilerini barındırdığından, bazıları açısından da öğrencilere freud'un öğretileri tanıtıldığı için birer günah yuvası sayılıyordu.

dikkati çeken çarpıcı bir nokta, özgün biçimde oluşan bu gruplarda hiç kadın olmamasıdır. uzun yıllar boyunca hareketin gelişmesine katkıda bulunmuş tek bir kadın göstermek mümkün değildir. bu katıksız erkek girişimciliği, mezheplerin, askeri grupların ve edebiyatta küçük toplulukların oluşunda da gözlenen, ortadoğu'ya özgü bir tür grup formasyon modelini yinelemektedir.

said nursi tasavvufa, müslümanları, kuran'da kendileri için belirlenen görevlerden alıkoyduğuna inandığı için karşı çıkmıştı. mutasavvıfların öğretilerinin taşıdığı geniş esneklik, said nursi'nin yaratmak istediği, harekete geçmiş müslümanın ortaya çıkmasına yetmemişti.

said nursi urfa'da öldü ve orada gömüldü. bundan üç ay sonra da bir askeri darbe sonucu demokrat parti iktidarı devrildi. 1960'ın temmuz ayında said nursi'nin mezarı açılarak kemikleri buradan alındı ve bir askeri uçağa konularak, ısparta dolaylarındaki dağlarda bilinmeyen bir yere gömüldü.

17.12.2010

risale

cemil meriç

said nursi'nin risalelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabii hukuk bakımından hamakatle (ahmaklıkla) kaynaşan bir cinayettir. ahlaksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire layıktır.

soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar.. davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.

yazılı kağıt bezirganları, odalarında kitap okuyan bu, belki gafil ama hiç şüphesiz tertemiz insanların tevkifini adeta alkışlayarak ilan ediyorlar. vicdan hürriyetine indirilen bu ağır darbe gerçi bizim için ebedi bir maceradır. yarı münevver, sadizmini, kendi tanrılarına secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi adet haline getirmiştir.

sonra 142. maddenin kaldırılması için imza toplayan bir zat, 142. maddenin hışmına uğrar, asil üniversitemiz kutuplar kadar sessiz karşılar hadiseyi.

fakir memleketin sunduğu ulufeyi bir nevi fetih hakkı telakki ederek, üniversiteye eski ve huysuz bir kapatmayı ziyaret eder gibi, ayda yılda bir uğrayan şımarık, küstah ve züppe bir doçent, mahzar üç beş kuruş kazanmak ve adeta devlete meydan okumak için, murdar üslubu ile manevi buluğa ilelebet erişemeyecek olan şebban-ı vatana marx'ı anlatmaya kalkışır, hayli zaman takibata uğramaz. nihayet yakalanınca medrese feryadı basar.

medrese haklıdır, kelepçe erkeğe takılır. kelepçe bazen bir lejyon donör nişanının kordonundan çok daha kutsaldır, bir kozmopolitin efemine bilekleri kirletir onu.    

kanun karşısında eşitlik düsturu! her cinayete fetva veren, fikir hürriyetini menfaatlerine dokunduğu anda ayaklar altına alan insanların bu hürriyetperverlikleri, kendilerini imtiyazlı bir zümre, adeta devlet içinde devlet saymalarının ifadesidir. hiçbir mukaddesleri olmadığı ve memleketin hiçbir derdiyle ilgilenmedikleri için, kozmopolitliğin, yani, insanlardan kopuşun yeni bir şekli olan salon sosyalizmi ile flört etmeye kalkışmaktadırlar.

5.10.2010

said nursi

zülfü livaneli

her anadolu kasabası gibi ılgın'ın ortasında da büyük bir park vardı. bir öğleden sonra o parkta otururken yanıma iki genç yaklaştı. ankara'da yurtta kalan ılgınlı üniversite öğrencileriydi bunlar. uzaktan tanıyordum. müzikten söz açtılar. benim müzikle uğraştığımı, kitaplara çok meraklı olduğumu duymuşlardı. acaba bana bir iki kitap verseler okur muydum?

ne kitabı olduğunu sordum. benim sanat yoluyla insanlığa yardım etme ve mutlu bir dünya yaratma ideallerime çok yakın kitaplar olduğunu söylediler. yazan kişinin adı said-i nursi'ymiş. bediüzzaman diye de anılıyormuş. said-i nursi, büyük bir bunalıma girmiş olan insanlığa yardım etmek için bu kitapları yazmış. o gün bana birkaç risale-i nur verdiler. bir de "asa-yı musa" adlı bir kitap.

hemen eve döndüm, tarkovski'nin gölgeli ormanlarını andıran kavaklıkta yere uzanıp kitapları okumaya koyuldum. birçok kelimeyi anlamakta güçlük çekmeme rağmen genel bir fikir ediniyordum. kitaplar ilginç ve ateşli bir üslupla yazılmıştı, yazarın bambaşka bir türkçe anlayışı vardı. doğrusu kitaplarda bir edebiyat tadı bulmuştum. öylesine hırslı, kuvvetli bir üsluptu ki ister istemez etkileniyordunuz. ilkokul yıllarında dedemin sıkı dini eğitiminden geçmiş olduğum için terminoloji bana yabancı değildi.

ilk okuduğum bölüm kader kavramıyla ilgiliydi. eğer insanoğlunun kaderi alnına yazılmışsa, uğraşmasına ne gerek var sorusu soruluyordu. o zaman insanoğlunun işlediği günahın da, sevabın da sorumluluğu allah'a ait değil miydi? bu soru beni müthiş ilgilendirmişti. çünkü hem varoluşçuluk felsefesinin temel sorusuydu hem de balzac aynı soruyu öğretmenine sormuştu.

said-i nursi adlı yazarın yorumu ve cevabı ilginçti: ay tutulmasını örnek gösteriyordu. insanlar ay'ın hangi tarih ve saatte tutulacağını bilirdi ama bu bilgi, insanların ay tutulmasına neden olduğu anlamına gelmezdi. ay, kendi kuralları ve tabi olduğu disiplin gereğince tutulurdu; biz sadece bunu önceden bilirdik. kader de aynı biçimdeydi. insanın kaderi kendi davranışına bağlıydı. ne var ki tanrı katında önceden bilinirdi. alın yazısı denilen şey buydu.

bu bölümü okuduktan sonra kavaklıktaki ince esintide gözlerimi kapatıp düşündüm. bu kitapları yazan, ne kadar zeki bir kişiydi! sanki balzac'la, kierkegaard'la, camus'yla polemiğe giriyor, aynı konuları irdeliyordu; doğrusu çok da mantıklı bir cevap veriyordu. o gece sabaha kadar bana verilen bütün said-i nursi kitaplarını okudum. irade-i külliye ve irade-i cüziye bölümü benim cevap aradığım birçok soruyu aydınlatıyordu. ertesi gün öğrencilerle gene buluştuk. kitapları çok beğendiğimi söyledim. sevindiler, bana yeni kitaplar verdiler. onları da okudum. o yaz said-i nursi'nin kitapları ve düşünceleri epeyce ilgilendirdi beni.

ankara'ya döndükten sonra, yurtta kalan öğrenciler beni aramaya devam ettiler ve kitapların topluca okunduğu ve tartışıldığı toplantılar yaptıklarını anlattılar. ben de bu toplantılardan birine davet edilmiştim. diğer arkadaşlar benimle tanışmaya can atıyorlardı.

bir pazar günü, cebeci'deki bir eve gittik. içerde 15-20 öğrenci vardı. kitaplardan pasajlar okundu ama sonra yapılan yorumlar ve konuşmalar çok itici geldi bana. politik bir örgüt oldukları izlenimini edindim. zaten said-i nursi konusunda görüşünü sorduğum babamdan, nurculuğun, siyasi boyutları da olan bir tarikat olduğunu öğrenmiştim. ayrıca tartışmalardaki düşünce düzeyi beklediğim gibi değildi. öğrencilerin çok bilgili olmadığını, militan gibi konuştuklarını fark ettim. bir daha da gitmedim ve kitapları kapattım.

16.12.2008

bediüzzaman said nursi olayı

şerif mardin

nurcu hareket, gücünün bir bölümünü de cumhuriyet döneminin bazı başarısızlıklarından aldı. bu başarısızlıklar arasında önde geleni, cumhuriyetçi laik ideolojinin bir dünya görüşü olarak islamın yerini alamamasıydı.

türk devlet görevlileri, anadolu'da yüzyıllardır büyük dertlere yolaçagelen karizmatik liderlerin ve kendi kendilerine kurtarıcı rolü veren kişilerin faaliyetlerine hep kuşku ile bakmışlardı. osmanlı memurları korkularında haklı idiler. çünkü hükümeti devirmeye yönelik gizli tertiplerden ilki yani 1859 kuleli vakası, 1856'da müslüman olmayanlara temel hakların tanınmasından sonra meydana gelmişti. osmanlı reformcularını uzun süre düşündüren bu olay görüldüğü kadarıyla bir halidi şeyhi tarafından kışkırtılmıştı.

kürdistan'daki müslüman-hıristiyan ilişkileri hızla kötüleşti. 1843 yılında, botan emirliği kürtleri tiyari ilçesini istila ederek -bu bölgede nasturi hıristiyanları yaşamaktaydı- yaklaşık 10.000 erkeği öldürdüler ve çok sayıda kadın ve çocuğu köle olarak aldılar.

21 ekim 1895'te, osmanlıların ingiliz reform önerisini uygulamayı kabul ettikleri açıklandığında, ilk tepki bitlis'ten geldi. 25 ekim'de bitlis'te panik üzerine birdenbire başgösteren bir ayaklanmada 200 ermeni öldürüldü.

said nursi, şeyhler hiyerarşisini, karizmalarını dünyevi amaçlar için kullanmaları ve asgari ihtiyaçlarının cemaat tarafından karşılanmasıyla yetinmemeleri nedeniyle suçlamıştır. said nursi'ye göre bu liderler, kendilerine bağlı olanlara, fazladan zekat yüklüyorlardı ve bu da tek kelimeyle bir sömürü idi.

bediüzzaman'a göre osmanlıların bilimde ilerleme sağlayamamış olmalarının nedeni, türkiye'de eğitim alanında birbirinden ayrı üç akımın bulunması idi: medrese, tekke ve mektep sistemi. yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu, mekteplere yeniden din dersleri konulması, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesi ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasıydı.

ateşkesten kısa bir süre sonra, yanlış biçimde "kürt teali" olarak bilinen "kürdistan teali cemiyeti" kuruldu. cemiyetin bazı üyeleri diğerlerine göre daha radikal amaçlar benimsemiş ve cemiyet'in diyarbakır şubesi doğrudan kürt milliyetçiliği yapmış olsa da, görüldüğü kadarıyla, kuruluşun başlıca amacı kültürel hedeflerdi. said nursi'nin bu cemiyetin kurucuları arasında yer aldığı söylenmektedir.

herhangi bir şey hiçbir şey'den çıkmayacağına göre, olgunlaşmış bir bitkide görülen dokuların ve diğer karmaşık varlıkların, o bitki olgunlaşmadan önce de bir mekanda potansiyel olarak varolmuş olmaları gerekir. fakat bunlar sözü edilen olgunlaşmadan önce hiçbir yerde görülememektedir. o halde bitkinin yapısı ancak ilahi bir plana izafe edilebilir. her tür, plandan sapma olmaksızın, herhangi bir yanlışlık ortaya çıkmaksızın kendi önceden belirlenmiş sürecini yaşadığından dolayı, bu süreç böyledir.

1923 yılı ocağında said nursi'yi meclis'te, türk kurtuluş savaşı'nın allah'ın inayetiyle kazanıldığını, buna rağmen türkiye'yi daha müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını savunan bir bildiri dağıtırken görüyoruz. said nursi, büyük millet meclisi üyelerini, tehlikeli bir laiklik dalgasının türkiye'yi boğmak üzere olduğu yolundaki korkularıyla uyarmaktaydı.

1932 yılında arapça ezan yasaklandı. aynı yılın temmuz ayında said nursi, kaldığı köyde arapça ezan okuduğu için tutuklandı.

1956 yılına gelindiğinde said nursi, takipçilerinin yeni demokrat parti'yi desteklemekle yükümlü olduklarını ilan etti.

said nursi'ye göre şiiler, yanılgı içinde olmakla birlikte islamiyet'in sinesine yeniden kazanılabilirlerdi.

said nursi urfa'da öldü ve orada gömüldü. bundan üç ay sonra da bir askeri darbe sonucu demokrat parti iktidarı devrildi. 1960'ın temmuz ayında said nursi'nin mezarı açılarak kemikleri buradan alındı ve bir askeri uçağa konularak, ısparta dolaylarındaki dağlarda bilinmeyen bir yere gömüldü.

said nursi'nin başlıca korkusu, bir müslüman'ın yaşamına ben duygusunun egemen olmasıdır. ona göre çağdaş materyalizm bunu geliştirmektedir. bir başka korkusu ise, toplumun çözülmesidir.

said nursi: seçkin kesimi oluşturan zenginler, yoksul ve alt sınıfları ücret karşılığı uşak haline getirmiştir. yani, sermayeye sahip olanlar, ancak emeklerini harcayabilecek olanları ve işçileri düşük bir ücret karşılığı istihdam etmektedirler. bu aşamada sömürü öyle boyutlara ulaşmıştır ki, sermayedar kişi sarayında oturup bankalar aracılığıyla günde bir milyon kazanırken, yoksul bir işçi boğaz tokluğuna madenlerde çalışmaktadır. bu durum öylesine nefret ve öfke yaratmıştır ki, alt sınıflar yukardakilere karşı ayaklanmışlardır.

kendisinden kerametle ilgili güçlerini sergilemesini bekleyenlere said nursi eğlendirici bir hikaye anlatırdı: "adamın biri günün birinde oğlunu bir kuyumcuya götürmüş. niyeti, oğluna değerli bir mücevher almakmış. oysa oğlu henüz çok gençmiş. dükkana girdiğinde tavana asılı duran renkli balonları görmüş. babası ne istediğini sorduğunda, değerli mücevherlerden herhangi birini değil, bu balonları işaret etmiş." said nursi bu hikayeyi şöyle noktalıyordu: "ben, balon satıcısı değilim."

köy enstitüleri modelinin mimarları, daha sonra, kırsal kesimlerde sosyalizmin ve komünizmin yayılması için uygun ortamı sağlayacak bir truva atı inşa etmekle suçlanacaklardı. köy enstitüleri bazıları için marksizmin etkilerini barındırdığından, bazıları açısından da öğrencilere freud'un öğretileri tanıtıldığı için birer günah yuvası sayılıyordu.

dikkati çeken çarpıcı bir nokta, özgün biçimde oluşan bu gruplarda hiç kadın olmamasıdır.uzun yıllar boyunca hareketin gelişmesine katkıda bulunmuş tek bir kadın göstermek mümkün değildir. bu katıksız erkek girişimciliği, mezheplerin, askeri grupların ve edebiyatta küçük toplulukların oluşunda da gözlenen, ortadoğu'ya özgü bir tür grup formasyon modelini yinelemektedir.

said nursi tasavvufa, müslümanları, kuran'da kendileri için belirlenen görevlerden alıkoyduğuna inandığı için karşı çıkmıştı. mutasavvıfların öğretilerinin taşıdığı geniş esneklik, said nursi'nin yaratmak istediği, harekete geçmiş müslümanın ortaya çıkmasına yetmemişti.