.persona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
.persona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.10.2022

29 ekim 1942

cemil meriç

elazığ'dayım. arkamda kirli, korkulu, karanlık yirmi beş sene. attila'nın atlılarından daha zalim yıllar, rüyalarımın hepsini çiğnemiş. dost bi-perva, felek bi-rahm..

tesadüfün yoluma çıkardığı çakıl taşlarıyla bir kulübe, bir liman inşa etmek istiyorum. yeni bir dünya burası. belki, belkileri olan bir dünya.

kader karşıma hapishane gardiyanı olmak için yaratılan bir müdür çıkarıyor. berber çıraklığından gelme bir müdür.

çocuklarımı seviyorum, mesleğimi seviyorum. az sonra kader tırnaklarını göstermeye başlıyor, çok az sonra.

yağmurlu bir kış akşamı. karım sancılanıyor. kimseyi tanımıyorum henüz. param yok. at hırsızına benzeyen sarhoş bir doktor karıma kürtaj yapıyor. kan revan içinde sedire bırakılan kadınla aynı yatağa uzanıyorum. sonra ikinci bir çocuk daha kaybediyoruz. haksızlıklar birbirini kovalıyor. solculuğumuza dair rivayetler dolaşıyor. içimde iki büyük korku: polis korkusu, frengi korkusu.

polisin beni neden bu kadar ısrarla takip ettiğini hâlâ anlamış değilim. bu, insanda itisaf manisi [paranoya] yaratacak kadar garip bir kovalama.

bahaettin stajyerliğimi öğretmenler kuruluna getirmedi. maarif vekaletinden bir de ihtar aldık. halbuki bütün zamanımı, bütün enerjimi mektebe veriyordum. iki yıl böyle geçti. karıma elazığ lisesinde açık bulunan coğrafya hocalığını vermediler. neden vermediler? hâlâ bilmiyorum.

karım yeniden gebe kaldı. doktor bu defa hayatı tehlikede dedi. istanbul'a döndük. gözlerim hayli yorgundu, rapor aldım. ikinci raporum tıp fakültesindendi, kabul etmediler. meğer hâlâ stajyermişim. gelmezsen malulen mütekait [emekli] sayılırsın dediler. koştuk. müdür inetaş "geç kaldınız" dedi, "sizi yardımcı öğretmenliğe başlatırım, vekalete yazarız, kararınız çıkar."

karım istanbul'daydı, yalnızdım ve elli lira geçiyordu elime. otele 60 lira veriyordum. iki sene cansiperane hocalık yaptıktan sonra, yardımcı öğretmenlik! soğuk bir kış. ve gurbet.. 

anadolu'da bekârlık bir kabustur. kitap yok, arkadaş yok. mektep, meyhane, otel.. donmamak için içmek.. düşünmemek için içmek.. delirmemek için içmek.. galiba bir ay dayanabildim. pek sayın vekaletten haber çıkmadı. hayatımı devam ettirmek için tek yol kalmıştı: dolandırıcılık.

istifa ettim. daha doğrusu çok acı bir mektupla durumu vekalete arz edip istanbul'a döndüm. ve anladım ki elazığ'daki hayat bütün mihnetleri, bütün mahrumiyetleriyle güzelmiş. ben değildim artık yaşayan. karım zeynep kamil'e gitti. caddebostan'dan zeynep kamil'e bir kaç defa yürüyerek gittim. işim yoktu, param yoktu, dostum yoktu. ufak tefek sattım. satacak bir şey de kalmadı.

kayınbirader her gün yeni bir hakaretle şahsiyetimi ezmeye memur bir işkence memuru idi. vazifesini bir an bile ihmal etmeyen bir işkence memuru. hayatından sorumlu olduğum bir kadın vardı. bu kadına frengi aşılamış olmaktan çok korkuyordum. bir davalaciro mu doğacaktı?

mahmut ali üç aylıkken plajdan kaçtık. elli lira avans almıştım. duvarından yıldızlar görünen soğuk bir odada yatıyorduk. gece yarılarına kadar çalışıyordum. ama bahtiyardım. bahtiyardık. haftada bir et yiyemiyorduk. aylarca evden çıkmıyordum. çocuğum büyüyordu. sonra gümüşarayıcı'ya taşındık. karım tekrar gebe kaldı. kayınbirader çocuğu aldırmamıza taraftardı. daha çok çalışmak zorundaydım. kitap bitmeden para vermiyorlardı. kitap bitmiyordu.

iki küçük odaya sıkışmıştık. karım mutfakta çalışıyordu. mahmut ali arabasında oynuyor veya ağlıyor, ben çalışıyordum, otomat gibi çalışıyordum. karım da ben de çok zayıfladık. veremden şüphelendim. bedava gittiğim bir doktor arkadaş "yorgunluk ve gıdasızlık" dedi. hanımı tedavi ettirmek lazımdı. tek sefahatim vardı: arada bir üsküdar kahvesinde dama oynamak.

ümit doğdu. erenköy'e taşındık. yahut ümit erenköy'de doğdu. ev kirasını kayınbirader veriyordu. ve babıali kurudu. o sırada beklenmedik bir kapı açıldı. üniversiteye girdim, nacak sokağa taşındık. hayatımın en güzel yılları orada geçti. yoksulluk devam ediyordu. ama yorulmuyordum. çocuklar tabiatın kucağında sere serpe büyüyorlardı.

ilk büyük hatam, oğlumu şişli terakki'ye vermek oldu. esaret halkası tekrar takıldı boynuma. ve çocuklarım benden uzaklaştı. hastane bu uçurumu genişletti, paris büsbütün derinleştirdi. sonra birbirini kovalayan felaketler.. karımın hastalığı, hasanpaşa. karımın tekrar hastalığı.

bu trajediyi sayfa sayfa yazmak lazım. ıstırap hülasa edilmez. zaten birçok şeyleri söyleyemiyorum ki.. tablo onun için silik ve ahenksiz. çocuklarımı mahalle mektebine vermeliydim. galiba bu konuda işlediğim en büyük hata onları şişli terakki'ye yollamam oldu. lükse alıştılar. sahte bir takım kıymet ölçüleri edindiler. onları da mahvettim, kendimi de. ama gözlerimin beni yarıda bırakacağını kestirebilir miydim? bu, içinde bulunduğum şartlar yüzünden büyük bir hata oldu. şimdi, şimdi ne yapacağım?

11.10.2022

nâzım hikmet

cemil meriç

ilk defa ısırılan, ismini bilmediğimiz meyvenin şüpheli, buruk lezzeti. bu sekiz yüz otuz beş satır'da meçhul ülkelerden gelen bir davetin cazibesi de yoktu. nedim'den, akif'ten, haşim'den sonra nazım. bu uzayıp kısalan mısralarda oyun vardı sadece, nara vardı.

nazım'ı kemal sülker'in ısrarı ile okudum, anlamadım ve sevmedim.

on dokuzunda putperesttir insan. kozasını yırtmak ister. kanatlarını tutuşturacak bir alev arar pervane.

nazım yeniydi, başkaydı ve her yeni gibi düşmanları vardı, her yeni gibi dostları vardı. yani nazım bir "communaute" idi.

her kitap bir parça semavidir, bir kilisedir, bir camidir, birleştirir veya ayırır. kitap göklerden uzanan bir el, uçurumlardan gelen bir davet.

nazım'ı sevemezdim, ilk hamlede. insanı tanımadan şiirini sevmek, hele bu şiir alışılmayansa.. "sekiz yüz otuz beş satır", "varan üç", "jokond ile siyau", "taranta babu'ya mektuplar".. bu şiir bir ağaç gibi büyüyor, dallanıyor budaklanıyordu. ezilenler haykırıyordu mısralarda. zincirleri kıran bir sesti bu. zindan duvarlarını deviren bir ses. o kadar yalnızdım ki karanlıklardan iblisin eli uzansa minnetle sıkardım.

nazım fısıldayan adam değildi. kalabalıkların uğultusunu duymuş, adeta tarihin sesini, tarihin nabız atışlarını dinlemiş adamdı. 936'da ben çocuktum, o devdi. nazım bir davanın kanatlarında yükseldi. şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu. 

"gözlerimiz şeffaf, temiz damlalardır", veya "ağlama salkım söğüt ağlama".. kabiliyetli her lise talebesinin müsvedde defterinde bunlara benzer mısralar bulunabilir.

nazım demir parmaklıklar arkasında konuştuğu için sesinde kükreyişe benzeyen bir mehabet [büyüklük, yücelik] vardı. 

oktay rıfat, nazım'da tek mısra yoktur dediği zaman şaşalamıştım. gerçekten de yok. nazım freskler çizen adam. sevecekseniz bütün olarak seversiniz; kıtıklarıyla, yapmacıklarıyla, gevezelikleriyle..

yanımda hiçbir kitabı yok. hafızama dayanarak konuşmak beni insafsız hükümlere sürükleyebilir. her putperest eski sanemleri karşısında fazla müsamahasızdır. nazım'ı avrupa çapında meşhur eden ne? şairliği mi? hayır, kavgası.

24.08.2022

muhammed

osho

muhammed neredeyse hayatı boyunca her gün tekrar tekrar ısrarla, "ben sadece bir elçiyim, bir peygamberim. bana tapmayın, ben sadece ilahiden gelen bir mesajı taşıdım. bana bakmayın, size mesajı gönderen ilahiye bakın." dedi. fakat müslümanların bir kısmı kaynağı unuttular.

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammed yeni bir din kurdu; çünkü arapların kendilerine ait bir dini yoktu. göçebe bir ırktılar. organize bir dinleri yoktu. muhammed bu arapları müslümanlık adı altında topladı. o da bir arap'tı ve doğal olarak büyük etkisi oldu. tüm hayatı boyunca savaştı. savaşıp durdu. tek gün dinlenmedi. ve mesajı kılıcındaydı: "benim mesajım barış." kılıcında böyle yazıyordu.

george bernard shaw yanılmıyor: sanki bu dünyaya her tür deli hükmediyor. eğer mesajın barışsa -ve kesinlikle mesajının barış olduğuna inanıyordu; fakat onun şartlarına uygun olmalıydı: eğer tüm dünya müslüman olursa barış olurdu. fakat bu nasıl mümkün olur? o, dinine isim verdi. müslümanlık onun dinine verdiği isim değil, onun verdiği isim islam ve islam barış demek. fakat tuhaf bir tür barış. barış peygamberi tüm hayatı boyunca savaştı, öldürdü ve katliam yaptı ve nihai sorunu ardında bıraktı. gerçekten şen şakrak bir hikâye.

hiç kimse müslümanların iktidardayken hindulara ne yaptığını yazmadı. ne kadar güzel tapınaklar yıkıldı, asırların çalışmasını temsil eden ne kadar sanat eseri, heykel, tapınak yıkıldı, ne kadar kadına tecavüz edildi, ne kadar insanı ya müslüman olmaya ya da ölmeye ittikleri yazılmadı.

hindistan'daki bütün müslümanlar arabistan'dan gelmedi. onlar kılıcın ucunda din değiştirdiler, ikna olarak değil. müslümanlığın kendi dinlerinden daha iyi olduğu ispatlandığından değil. müslümanlar kılıcı tek argüman olarak kullandılar; fakat neredeyse on beş asırdır süren cinayet ve ırza geçmeler hakkında tek kitap yok.

10.08.2022

fatma aliye

senem timuroğlu

fatma aliye, 13 temmuz 1936'da öldüğünde uzun süredir pangaltı'daki evinde inzivaya çekilmiş bir halde yaşamaktaydı. daha o zaman ölüm haberi basında "unutularak ölen bir edip" başlığı altında verilmişti.

1915 yılına kadar düzenli devam ettiği yazı faaliyetinde bu tarihten sonra bir yavaşlama olmuştu. 1885'ten sonra yaşadığı sağlık sorunları ve kızı ismet'in hristiyan olmayı seçerek avrupa'ya gitmesinin onu çok yıprattığı biliniyordu. bununla birlikte ölümünden sonra yayımlanan bu yazıda turhan tan, meydana gelen siyasi inkılabın fatma aliye'yi inzivaya ve unutuluşa sürüklediğini, edebiyatıcedide akımının öncesinde gelen şöhretinin, halide edip'in yazıları karşısında hızla sönmeye yüz tuttuğunu söylemekte ve edebiyat tarihinden çıkarılmaması gerektiğini vurgulamaktaydı. maalesef o tarihten itibaren halide edip isminin gerek milli eğitimin müfredatında, gerek edebiyat antolojilerinde, tarihlerinde fatma aliye'nin önüne geçtiği görülmektedir.

ancak tüm bu vefasızlık, fatma aliye'nin bu coğrafyanın kadın hak ve özgürlükleri konusunda düşünen, çözümler üreten ilk kadın yazarı olduğu hakikatini gizleyemez. turhan tan'ın 1936 yılında yayımladığı yazıda fatma aliye hakkında vurguladığı nitelikler, yazarın dönemindeki duruşu hakkında bize bilgi vermektedir:

"sayısı henüz çoğalmaya başlayan münevver türk kadınlarının en değerlilerinden biriydi. çünkü fatma aliye peçenin türk kadın yüzünü karanlıklarda bıraktığı devirde bilgi güneşinden nu alarak aydın yaşamış bir çehreydi."

kendi deneyimleri ve entelektüel birikiminden kalemine süzülen bilgeliği ve hakikati kadın okura aktaran fatma aliye, türkiye'deki kadınların deneyimleri açısından önemli bir hafızadır. kadınlar, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, erkeklerin yazdığı tarihlerle belleksiz bırakılmışlardır.

"refet", farklı kadınlıkları, sınırlar arası kadın dayanışması ve kadınların gündelik yaşamlarını oldukça yalın bir biçimde anlatan, kurgusu ve diliyle bugünün kitapçılarında edebiyat kanonundaki diğer türk klasiklerinin yanında gururla yer alabilecek bir yapıttır.

"refet", türk edebiyatında ilk kadın öğretmen başkarakterdir. türkçenin ilk kadın romancısı fatma aliye'nin kaleminden, çocukluktan genç kadınlığa, elindeki tek sermayesi aklı olan, yoksul bir kızın öğretmen okulundan mezun olarak tek başına ayakları üzerinde durma hikâyesini okuruz.

"levâyih-i hayat"ta kadınlar arası kız kardeşlik bağının, dayanışmanın izini sürdüğümüz mektuplar, günümüzde maalesef hâlâ geçerliliğini koruyan ataerkil evlilik kurumunun kadınlar ve çocuklar için bir kabusa dönüşebileceği hakikatini gözler önüne serer.

fatma aliye, farklı kadınlıkları ve erkeklikleri ele alarak, evlilik kurumunu, aile içi şiddeti sorgular; aşk üzerine felsefi bir tartışma yürütür. kadınların insanca yaşamalarının yolunun ekonomik özgürlük ve eğitimden geçtiğine vurgu yapar.

20.07.2022

muhammed

pascal

muhammed otoriteden yoksundu. o yüzden gerekçeleri oldukça kuvvetli olmalıydı; çünkü bu güçten başka bir şeye sahip değildiler. sonuçta söylediği nedir? kendisine inanmamız gerektiği. muhammed'e kim şahitlik ediyor? kendisi. isa mesih için kendi şahitliği yok hükmündedir. şahitler vasıfları gereği daima vardırlar, her yerdedirler ve sefil haldedirler. o ise yalnızdır. incil ne kadar aziz matta'nınsa kuran da o kadar muhammed'indir.

muhammed'i kapalı olan ve gizemli bir anlama yorulabilecek sözleri üzerinden değil, cennet ve ahiretle ilgili, anlamı açık olan sözleri üzerinden değerlendirmemiz gerekir. bu bakımdan söyledikleri akla aykırıdır. ve anlamı açık sözleri, akla aykırı olduğundan, kapalı sözlerini gizem saymak da doğru değildir.

kutsal kitap için aynı şey söylenemez. gerçi onda da muhammed'in sözlerindeki kadar tuhaf belirsizlikler vardır; fakat hayranlık verici açıklıkta bölümler ve bariz, gerçekleşmiş kehanetler de vardır. dolayısıyla ikisi denk değildir.

9.07.2022

muhammed

elias canetti

muhammed, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. o, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

inanç, muhammed için itaat etmektir. öbür dünya için vaat ettikleri, yani "tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. muhammed, kendini "tanrının peygamberi" diye adlandırır: bu ad, aslında veya daha iyisi, "tanrının buyruğu" olabilirdi.

selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; ibrahim'i, musa'yı ve isa'yı tanır. babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.

kabe'de hacıları karşılar, rehber yerine bir peygamberdir ve kendini oraya konumlandırmayı, kureyşlilerin oligarşilerinin yerine kendi hükümranlığını geçirmeyi giderek daha çekici bulur. medinelilerle yaptığı görüşmelerin daha en baştan itibaren politik bir yanı vardır, ittifaklarla kendini güvence altına alır ve doğduğu kente karşı planlı bir biçimde savaş hazırlığı yapar.

muhammed mezarlara büyük ilgi duyar. kendisini öldürecek olan hastalığı da mezarların arasında kapar. cesetler, onu dirilme nesneleri olarak ilgilendirir. mahşer günü, onun için iktidarın en yoğun özeti ve odaklaşmasıdır. herkes yargılanacak ve herkes hakkında hüküm verilecektir. savaşların asıl amacı olan ölüler yığını, bütün ölüleri kapsayacak kadar büyür. muhammed, savaşları kararlı bir tutumla hastaları iyileştirmeye yeğler. artık ölünmeyecek olan mahşer günü'nden itibaren bütün ölüler yaşayanlara dönüşür ve onların diriltilişinin tek amacı, birlikte doğrudan ve derhal tanrının buyruğu altına girmeleridir.

7.07.2022

ernst neizvestny

john berger

moskova sanatçılar birliği, üyelerinin geçmiş 30 yıl içinde yaptığı çalışmaları sergilemeye kalkışır. serginin belirgin eğilimi 'liberal', amacı da dikkatleri akademi'nin dar görüşlülüğüne çekmek olacaktı. neizvestny'den de sergiye katılması istenir; çünkü neizvestny akademi'ye karşı verdiği savaşın ciddiliği ve yoğunluğuyla tanınmaktadır. bu da, kendi görüşünü kuvvetlendirmesi bakımından o sırada birliğin işine gelmektedir.

neizvestny yeni çalışmalar deneyen öbür genç sanatçıların da çağrılması koşuluyla daveti kabul edebileceğini söyler. birlik bunu reddeder. fakat, ortaya bir kez atılmış bulunan bu yeniyi deneyen ve resmi olmayan sanat gösterisi fikrini, o sırada öğretim atölyesi olan bilyutin adında bir adam ele alır ve her nasılsa bu sergiyi moskova belediye meclisi himayesinde düzenlemeyi becerir. sergide hem bilyutin'in öğrencilerinin hem de neizvestny'nin önerdiği genç sanatçıların eserleri yer alacaktır.

bu serginin açılmasına nasıl izin verilmiştir, bunu anlamak son derece güç. ya, akademi bu olayı bir provokasyon olarak kullanıp; unutulmuşken yeniden ortaya sürülen ve gelenek dışılığa bir etiket olarak yapıştırılan 'nihilizm'in yayılmasını önlemek zorunda olduğunu hükümete göstermek istemişti ya da, muhtemeldir ki, bürokrasinin yavaş çalışması ve dairelerin birbirlerinden habersizliği yüzünden kimse bu serginin ne anlama geldiğini iş işten geçmeden anlayamamıştı.

sergi açılır ve büyük bir heyecan yaratır; çünkü sergilenen eserler, halkın 20 yıldır görmediği türdendir; daha önemlisi, genç kuşak bu eserleri büyük bir ilgiyle karşılamaktadır. beklenmedik bir kalabalık oluşur ve kuyruklar dolusu insan gelir sergiye. bir iki gün sonra da sergi resmen kapatılır ve sanatçılara eserlerini kremlin'in bitişiğindeki binada toplamaları söylenir. öyle ki, eserlerinin ortaya çıkardığı bütün sorunlar hükümet ve merkez komitesi'nce görüşülsün.

bir yandan tartışma umudu saklayan, öbür yandan da önceden kestirilemeyecek sonuçlarla yüklü bu resmi tepki, sanatçıların gözünde, stalin'in mutlak bağnazlığına oranla küçümsenemeyecek bir ilerleyiştir. bir başka gerçekse, o güne değin sanat politikasında resmen hiçbir değişiklik yapılmadığıdır. işte bundan ötürü kimse, görünüşteki bu yeni hoşgörünün nereye varacağını söyleyememekte, ne derece ciddi yargılara uğratılacağını da kestirememektedir. kendilerini beklenmedik tehlikeler, belki de olmadık fırsatlar beklemekteydi. her şey kruşçev'in şahsen nereye kadar ikna olacağına bağlıdır. kişilik bilmecesi, gene etmenlerin en can alıcısıdır.

bilyutin, sanatçılara çok aşırı sayılabilecek eserleri almamalarını, daha geleneksel olanları götürmelerini önerir. neizvestny buna kimsenin kanmayacağını, ayrıca eserlerinin varlığını resmen kabul ettirmek için ellerine geçen bu fırsatı mutlaka kullanmaları gerektiğini ileri sürerek karşı çıkar.

sanatçılar sonunda, eserlerinin hepsini kremlin'in yanındaki binada sergilerler. aralarından birkaçı bütün gece çalışmıştır. başlarlar beklemeye. bina güvenlik kuvvetleriyle çevrilmiş, galeri aranmış, camlar ve perdeler sıkıca örtülmüştür.

derken içeriye, aşağı yukarı 70 kişilik bir heyet girer. kruşçev'in merdiven başında görünmesiyle bağırması bir olur: "köpek boku! pislik! rezalet! nerede bunun sorumlusu? elebaşı kim?"

bir adam öne çıkar.

"kimsin sen?"

duyulmayacak kadar alçak bir sesle adam, "bilyutin" der.

"kim?" diye haykırır kruşçev.

hükümet üyelerinden biri, "asıl elebaşı o değil, biz onu istemiyoruz, işte asıl elebaşı" der ve neizvestny'yi gösterir.

kruşçev yeniden bağırmaya başlamıştır; ama bu kez neizvestny de bağırmaktadır:

"hükümetin ve parti'nin başı olabilirsiniz; ama burada, benim eserlerimin önünde değil. burada baş benim ve sizinle eşit iki kişi gibi tartışacağız."

neizvestny'nin bu cevabı, oradaki arkadaşlarının çoğunluğuna, kruşçev'in hiddetinden kat kat tehlikeli gelir.

kruşçev'in yanındaki bakanlardan biri, "sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? karşında başbakan var. seni uranyum madenlerine yollayalım da gör" der.

güvenlik kuvvetlerinden iki adam bir anda neizvestny'yi kollarından kavrayıverirler. neizvestny, bakana aldırmadan, doğrudan kruşçev'e hitap eder. ikisi de aşağı yukarı eş boyda, tıknaz adamlardır.

"kendisini her an öldürebilecek bir adam var karşınızda. tehditleriniz bana vız gelir."

söylenişteki kesinlik, sözlerin inandırıcı olmasını sağlamıştır. neizvestny'yi yakalamalarını söyleyen bakanın bir işaretiyle, iki adam kollarını çözerler.

kollarının bırakıldığını hissedince neizvestny ağır ağır arkasını döner ve eserlerine doğru yürümeye başlar. bir an için herkes olduğu yerde donakalır. neizvestny, hayatında ikinci kez yok olmakla burun buruna geldiğini hisseder. kulaklarını dikmiş, tetiktedir. en sonunda, arkasında birinin ağır ağır nefes aldığını duyar. kruşçev peşi sıra gelmektedir.

iki adam, önlerindeki eserler hakkında, çoğu kez yüksek perdeden tartışmaya koyulurlar. yeniden başbakanın etrafını saranlar tarafından sözü sık sık kesilir neizvestny'nin.

polis şefi:

"şu üstündeki cekete bak, bitnik kıyafeti bu."

neizvestny:

"bütün gece burada bu sergiyi hazırlamak için çalıştım. adamlarınız bu sabah bana temiz bir gömlek getirmiş olan karımı içeri sokmadılar. emeğe değer veren bir toplumda böyle sözler etmekten utanmalısınız."

neizvestny, sanatçı arkadaşlarının eserlerinden söz edince, homoseksüellikle suçlanır. buna da gene doğrudan kruşçev'e dönerek cevap verir:

"böyle meselelerde, nikita sergeyeviç, insanın kendi lehine tanıklık etmesi pek yakışık almaz. ama gene de, isterseniz bana şu anda şurada bir kız bulun, size göstereyim."

kruşçev güler. neizvestny'nin kendisine bundan sonraki bir karşı çıkışında ansızın sorar:

"bronzu nereden buluyorsun?"

neizvestny:

"çalıyorum."

bir bakan:

"karaborsa falan, bir sürü kanunsuz işlere bulaşmıştır o."

neizvestny:

"bir hükümet yetkilisinden gelen çok ciddi suçlamalar bunlar. hemen etraflı bir soruşturma yapılmasını istiyorum. bu araştırmanın sonuçları bir yana, şimdi şunu söylemek isterim ki, anlatıldığı biçimde çalmıyorum. kullandıklarım hurda malzemelerdir. ama çalışmamı sürdürebilmemin tek yolu, bu malzemeyi yasa dışı yollarla ele geçirmektir."

iki adam arasındaki konuşmanın gerginliği gittikçe azalmaktadır; konu da, oradaki eserlere özgü olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır.

kruşçev:

"stalin devrindeki sanat için ne düşünüyorsun?"

neizvestny:

"kokuşmuş bir sanattı. ve o tür sanatçılar sizi aldatmaya devam ediyorlar."

kruşçev:

"stalin'in kullandığı yöntemler yanlıştı, sanatın kendisi değil."

neizvestny:

"birer marksist olarak nasıl böyle düşünebiliriz, anlamıyorum. stalin'in kullandığı yöntemler kişiyi putlaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştı; bu da izin verdiği sanatın özü durumuna gelmişti. dolayısıyla, sanatın kendisi de kokuşmuştu."

bu minvalde bir saat sürer konuşmaları. salonun içi son derece sıcaktır. herkes ayakta durmak zorunda kalmıştır. gerilim yüksektir. bir iki kişi bayılmıştır. buna rağmen, kimse kruşçev'in sözünü kesememektedir. bu ikili konuşma ancak neizvestny kanalıyla sona erebilecektir. kulağının dibinde hükümetten birinin, "artık toparlansanız" dediğini duyar. neizvestny kendine söyleneni yaparak kruşçev'e elini uzatır ve artık konuşmaya son vermenin iyi olacağını söyler.

heyet, merdivenlerin üst başındaki kapıya yönelir. kruşçev döner ve şöyle der:

"hoşuma giden adamlardansın. ama senin içinde bir melek var, bir de şeytan. melek kazanırsa seninle anlaşabiliriz; şeytan kazanacak olursa seni yok ederiz."

gorky sokağı'nın köşesine varmadan tutuklanmasını bekleyerek çıkar binadan neizvestny. tutuklanmaz ama.

bu olaydan sonra neizvestny'nin istediği soruşturma açılır. bakan suçlamasını geri alır ve neizvestny'nin namuslu bir adam olmadığına delil sayılabilecek ciddi hiçbir olayın bulunmadığını açıklar. soruşturma, deli olup olmadığını anlamak amacıyla neizvestny'nin muayene edilmesini de kapsar.

bu muayeneden önce, fakat kremlin'in yakınlarındaki karşılaşmadan sonra, aralarında başka konuşmalar da geçer ve bir seferinde kruşçev, neizvestny'e devlet baskısına bu kadar uzun süre nasıl dayanabildiğini sorar.

neizvestny:

"bazı bakteriler vardır, küçücük, yumuşacıktırlar; ama bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler."

doktorlar, kruşçev'e neizvestny'nin deli olmadığını bildirirler.

28.06.2022

franz kafka

milena jesenska

prag'da yaşayan alman şair franz kafka evvelki gün, viyana dolayındaki klesterneuburg yakınlarında bulunan kierling sanatoryumu'nda hayatını kaybetti. onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu.

"ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun." diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

insanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı. genç alman edebiyatının en önemli eserlerini kaleme aldı; bunlar, taraflı kelimelerle olmasa da, günümüz kuşağının tüm dünyadaki mücadelesini yansıtan kitaplardır. gerçek, çıplak ve acılıdırlar; öyle ki, söyleyeceklerini sembolik bir biçimde ifade ettikleri noktada bile neredeyse natüralisttirler. kuru bir alaycılığın yanı sıra, dünyayı katlanamayacağı kadar net gören ve diğerleri gibi itiraflarda bulunmayı ve mantığın ya da bilinçaltının farklı; aynı zamanda da asil yanılgılarına sığınarak kurtulmayı tercih etmediğinden, ölmek zorunda kalan bir insanın duyarlı bakışıyla doludurlar.

franz kafka, ateşçi fragmanını, henüz yayımlanmamış olan harika bir romanın bu ilk bölümünü, iki kuşak arasındaki çatışmayı anlatan hüküm'ü, modern alman edebiyatının en güçlü kitabı olan dönüşüm'ü, ceza kolonisinde'yi ve gözlem ile bir taşra hekimi'nin taslaklarını yazdı. son romanı mahkeme önünde'nin el yazısı metni ise yıllardır basılmaya hazır vaziyette bekliyor.

bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz; işte bu da onlardan biri. onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. o, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı.

23.06.2022

aby warburg

alberto manguel

aby warburg 13 haziran 1866'da hamburg'da doğmuştu. banker yahudi bir ailenin en büyük oğluydu. fotoğraflarında kısa boylu, etkileyici koyu renk gözleri olan utangaç bir adam olarak görülür.

hem yahudi ortodoksluğunu hem de aileden gelme bankacılık işini benimseme konusunda babasının isteklerine kulak asmayan warburg'un başı uzun süreli endişe ve melankoli nöbetleriyle dertteydi. rahatlamak için dünya deneyimini kitaplarda aramaya koyuldu.

kitaplara ve resimlere olan tutkusu çocukluk yıllarında başlamıştı. kardeşleri onu hep kitaplarının arasında, karşısına çıkan her kağıt parçasını -aile ansiklopedisini bile- okuyan biri olarak hatırlıyorlardı.

warburg için yalnızca okuma değil kitap toplama da yaşamsal bir gereksinime dönüşmüştü. 13. doğum gününde babasının mesleğini de ailesinin dinini de sürdürmemeye kararlı bu doymak bilmez delikanlı, küçük kardeşi max'a veraset hakkını devretti. ailenin büyük oğlu olarak aile şirketine girme ayrıcalığını, isteyeceği bütün kitapları ona satın almasına karşılık max'a aktardı. on iki yaşındaki max da bunu kabul etti. o günden başlayarak vefakar max tarafından karşılanan fonlarla satın alınmış pek çok kitap warburg'un kütüphanesinin temelini oluşturacaktı.

warburg'un ergenlik yaşlarında toplamaya başladığı, 1909'da hamburg'da heilwigstrasse'deki yeni evine aktardığı kütüphane her şeyden önce kişisel bir kitaplıktı, kendine özgü benzersiz bir kataloglama sistemine göre kurulmuştu.

yalnızca kitaplar mı? warburg resimler için de etkileyici bir belleğe sahipti; ikonografik bağlantılardan ördüğü karmaşık desenleri, kaleme aldığı bölük pörçük deneme yazılarına yaymaya da çalışmıştı. warburg'un hayalindeki kütüphane her şeyden önce çağrışımlar birikimiydi; her çağrışım yeni bir resme ya da metne kapı açan bir çağrışım yapar ve çağrışımlar okuyucuyu ilk sayfaya döndürene dek bu böyle sürüp giderdi. warburg'a göre her kütüphane döngüseldi.

1914 baharında meslektaşlarının isteklerine boyun eğen warburg, kütüphanesini bilim insanlarına ve bilimsel araştırmalara açmaya, aynı zamanda öğrencilerin hamburg'a gelip çalışmalarına olanak tanıyan burs sistemini kurmaya karar verdi. ancak 1. dünya savaşı geçici olarak bu planları durdurdu.

zamanın umutsuz ve kargaşa ortamında, çocukluğundan beri aralıklı olarak endişe ve depresyondan muzdarip warburg kendi ruh haliyle dünyanın içinde bulunduğu durum arasında tatsız bir uyum kurmuştu. çağdaşlarından biri, carl georg heise, "hassas sinirleri başkalarının tamamen sağır kaldığı yeraltı titreşimlerini bir sismograf gibi çoktandır kaydediyordu." diye yazmıştı.

1920'de, nietzsche'nin de tedavi gördüğü, isviçreli doktorlar otto ve ludwig biswanger'in kreuzlingen'deki ünlü kliniğine yatırıldı. 1924'e dek kaldı orada. "neden" diye sormuştu o zaman, "kader, yaratıcı bir insanı sonsuz huzursuzluğa mahkum eder; ister cehennemde olsun ister arafta ya da cennette, onu zihinsel yetişme tarzını seçmeye zorlar?"

warburg 1924'te klinikten taburcu olduğunda daha önce bu konuyu konuştuğu fritz saxl'ın, ailesiyle anlaşıp kütüphaneyi sonunda planlandığı gibi araştırma merkezi haline getirdiğini öğrendi.

warburg'un bitmemiş ve bitirilecek gibi olmayan projesi mnemosyne adını verdiği büyük ikonografik bir atlastı; bağlantılar örgüsü boyunca planı çıkarılmış uçsuz bucaksız resimler koleksiyonuydu bu, bilim adamının izini sürmüş olduğu yollardı.

aby warburg 1929'da 63 yaşındayken öldü. 1933'te hitler'in reich şansölyesi olmasının ardından warburg kütüphanesi, memurlarıyla birlikte ingiltere'ye taşındı. 600 kutu dolusu kitapla mobilya ve araç gereç deniz yoluyla londra'ya nakledildi ve üç yıl sonra londra üniversitesi bünyesine alındı. 1944'te bu üniversitede warburg enstitüsü kuruldu.

22.06.2022

kafka

elias canetti

kafka, yazarlara özgü büyüklenmelerin tümünden gerçekten yoksundur; hiçbir zaman övünmez, övünmeyi beceremez. kendini küçümser ve hep küçük adımlarla yürür. adımını nereye atsa altındaki zeminin güven verici olmaktan uzaklığını hisseder. kimseyi taşımaz, insan onunla birlikte olduğu sürece hiçbir şey tarafından taşınmaz. böylece kafka, yazarların aldatmacalarından ve göz boyamalarından feragat etmiş olur. yazarların onun çok iyi duyumsadığı parıltıları kendi sözcüklerinde yitirilmiştir. insan onun küçük adımlarına ayak uydurmak zorundadır ve bu yüzden alçak gönüllü olur. yeni edebiyatta insanı bunca alçak gönüllü kılan bir başka şey yoktur.

kafka, tüm yaşamların şişirilmişliklerini en aza indirger. insan onu okurken iyileşir; ama bundan ötürü gurur duymaz. vaazlar onlardan etkilenenleri gururlandırır. kafka ise vaazdan feragat eder. babasının buyruklarını başkalarına iletmez; en büyük yeteneği olan tuhaf bir tutukluk konumu ona, babalardan oğullara sürekli uzatılan buyruklar zincirini kesme olanağını kazandırır.

kafka, kendini buyrukların zorbalığından kurtarır; buyrukların güçlü ve hayvansı yanı onu hiç etkilemez. ama öte yandan buyrukların içeriğiyle yoğun düzeyde ilgilenir. buyruklar, onda düşünceye dönüşür.

bütün yazarlar arasında kafka, iktidar mikrobunu hiçbir biçimde kapmamış tek kişidir; herhangi bir biçimde kullandığı bir iktidar da yoktur. tanrıyı babacanlığının son kalıntılarından da soymuştur. geriye yalnızca yaşamın yaratıcısının istemlerine değil, doğrudan yaşamın kendisine ait düşüncelerden örülme, sık ve parçalanamaz bir ağ kalmıştır.

öteki yazarlar tanrıya öykünürler ve birer yaratıcı gibi davranırlar. asla bir tanrı olmak istemeyen kafka, asla bir çocuk da olmaz. bazılarının onda korkutucu buldukları ve beni de tedirgin eden yanı, onun değişmez yetişkinliğidir. kafka, buyruk vermeksizin fakat oyun da oynamaksızın düşünür.

21.06.2022

borges

alberto manguel

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

11.05.2022

yukio mişima

javier marias

tanıyanların anlattığına göre yukio mişima çok sevimli, şakacı bir adamdır, çok hareketlidir, vahşi ve tiz bir gülüşü vardır ve sık sık da güler. kadınlarla -gelininin tüm karşı çıkmalarına rağmen torununu doğar doğmaz kaçıran ninesi hariç- pek ilişkisi yoktur; annesi, kız kardeşi, karısı ve kızı, yaşamının, en büyük kadın düşmanının bile kaçamayacağı en önemli dişi figürleridir kuşkusuz. yanlış bir alarm nedeniyle evlenir, annesinin kanserden öleceğini zanneder ve ona son bir armağan vermek ister: kadın, oğlu evlenirse ve soyağacının devam edeceğini bilirse daha huzurlu ölecektir. kanser hayalidir ve ananın ömrü, oğulunkinden uzun olur; ama mişima bu gerçeği öğrendiğinde, aradaki çöpçatana tembih edilen 6 koşula da uygun, iyi aile kızı yoko sugiyama'yla evlendirilmiştir çoktan.

bakalım bu önkoşullar nelermiş: gelin, ne bilmişin biri ne de ünlü avcısı olmalıdır; yazar yukio mişima'yla değil de ayrıcalıklı vatandaş kimitake hiraoka [mişima'nın gerçek adı] ile evlenmeye hevesli olmalıdır; topuklu ayakkabı giydiğinde bile kocasından daha uzun boylu olmamalıdır; güzel ve yuvarlak yüzlü olmalıdır; eşinin anne babasına bakmaya razı, evi çekip çevirecek kadar becerikli olmalıdır; son olarak da, mişima'yı çalışırken hiçbir biçimde rahatsız etmemelidir.

yukio mişima yaşamının son döneminde paramiliter tatenokai'yi kurar; "kalkan topluluğu" ya da "kılıç topluluğu" anlamına gelen ingilizce shield society ya da sword society'nin başharflerinden oluşan ss kısaltmasını yeğler. bu, japon silahlı kuvvetleri'nin hem anlayış gösterdiği hem de yüreklendirdiği 100 kişilik küçük bir ordudur. bu yüz adamın çoğu, imparatora ve japonya'nın en eski geleneklerine koşulsuz bağlı öğrencilerdir. bir süre sadece keşif gezileri, taktik alıştırmaları, sahte askeri manevralar yapmakla, kan kardeşi olmak ve birbirlerinin kanını içmek için oralarını buralarını kesmekle yetinirler.

ilk ve tek gerçek eylemleri, 25 kasım 1970'te gerçekleşir. mişima ve dört müridi, hardal rengi üniformaları içinde tokyo'daki içigaya askeri üssü'ne gelirler. amaçları, general maşita'ya saygılarını sunarak mişima'nın sahibi olduğu, kuşkusuz görülmeye değer, antika bir samurai kılıcını göstermektir. beş sahte asker generalin çalışma odasına davet edilir edilmez kılıçlarını ve hançerlerini çeker, adamın ellerini bağlarlar. talepleri mişima'nın yapacağı bir konuşmayı dinlemek üzere tüm taburların balkonun altında toplanmasıdır.

birkaç silahsız subay (japon ordusunda sivillere karşı silah kullanmak yasaktır) onlara engel olmaya çalışırken yaralanır. mişima, bir çavuşun neredeyse elini keser. yaşanan karmaşanın ardından mişima'nın taburlara hitaben yaptığı konuşma pek iyi karşılanmaz. askerler sık sık "gel de kıçımı öp!" ya da "bakayaro!" (git de ananı becer!) benzeri kabalıklarla yazarın sözünü keserler.

işler planlandığı gibi gitmemiştir. mişima yeniden generalin çalışma odasına girerek harakiri için hazırlanır. sağ kolu ve muhtemelen de sevgilisi olan masakatsu morita'dan, kendisi bağırsaklarını deşer deşmez, fazla acı çekmesine izin vermeden değerli kılıçla kafasını uçurmasını ister. ancak morita (daha sonra o da harakiri yapacaktır) üç kez kılıcı mişima'nın kafasına isabet ettirmeyi beceremez; yazarı omuzlarından, sırtından ve ensesinden ciddi biçimde yaralar. öbür üç müridin en beceriklisi ve sakini olan furu koga, kılıcı morita'nın elinden alarak kelle uçurma işini tamamlar. ardından, ilk girişiminde bağırsaklarını deşmeyi de beceremeyerek karnında hançerle derin olmayan bir yara açan morita'nın kellesini de uçurur. kelleler halının üzerinde kalır. mişima 45 yaşındadır ve daha o sabah, her zamanki teatral yaklaşımıyla yayıncısına son romanını teslim etmiştir.

10.05.2022

sabahattin ali

nazım hikmet

yıl 1929 veya 1930. musahhih ve teknik sekreter olarak aylık dergilerden birinde çalışıyordum. "resimli ay" adını taşıyan bu dergi, o zamanlar türkiye'nin demokrat vatansever aydınlarını etrafına toplamıştı.

bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin sabahattin ali olduğunu söyledi. hikayelerinden birini bıraktı, çıktı. bu hikaye, orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. hikaye basıldı.

sabahattin ali'yle tanışmamız böyle başladı. haftada iki üç defa idarehaneye geliyordu. o zamanlar sadece edebi münakaşalar şeklinde ortaya konabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk.

sabahattin ali, çok kısa zamanda dergide faal bir rol oynamaya başladı. sovyetler birliği'ne karşı derin bir sevgi besliyordu. sovyetler birliği hakkında hakikati aksettiren birçok türkçe ve almanca kitap okuyor, marksist leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. bu devrede tolstoy, çehov, gorki ve şolohov'un eserlerini okudu.

kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapse düştüm. daha sonra, sabahattin ali'nin konya'da öğretmenlik yaptığını, mustafa kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkum edilerek sinop hapishanesi'ne gönderildiğini öğrendim. o zamanlar, sinop hapishanesi'nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. sabahattin ali, sosyalistlerle yakın dostluk kurmuş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran olmuştu.

bu devreden sonra genç yazarın yaratıcılığında yeni bir merhale başladı. sabahattin ali, hapishanede yatan fakir köylülerle ve onların hayatıyla yakından tanıştı.

artık realizm temayüllerinin gittikçe daha açık hissedildiği hapishane hikayeleri yazmaya başladı. hapiste şiirler yazdı. halk türkülerinin tesiri görülen bu şiirlerin birçoğu, türkiye'nin alelade emekçileri tarafından sevildi.

sabahattin ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, resimli ay dergisinin siyasi çehresi büsbütün değişmişti. sabahattin ali ile onların evinde veya bizde görüştük. kuyucaklı yusuf ve içimizdeki şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.

sabahattin ali, içimizdeki şeytan adlı romanında, türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. bu kitabın ortaya çıkması büyük gürültülere sebep oldu. faşist basını onun üzerine atıldı.

ikinci dünya savaşı biter bitmez, sabahattin ali, "marko paşa" gazetesini çıkarmaya başladı. bu bir siyasi mizah gazetesiydi. türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. marko paşa emperyalizm aleyhinde yazıyor, türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. böyle büyük bir tiraj türkiye'de henüz görülmemişti.

hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında çıkmaya devam etti.

sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. o zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler "marko paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. irtica için, gazeteyi durdurmanın tek çaresi vardı: herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani sabahattin ali'yi öldürmek! öyle de yaptılar. türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, sabahattin ali'yi bir ormanda öldürdü.

9.05.2022

turgenyev

javier marias

büyük bir coşkuyla kutlanan bir doğum günü partisinde, turgenyev'in 12 yaşında bir kız çocuğuyla kankan dansı yaptığına tanık olan ağırbaşlı kont tolstoy, o gece hakkındaki düşüncelerini günlüğüne şöyle not etmiştir: "turgenyev.. kankan.. hüzün verici."

turgenyev ile tolstoy'un arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. bir tartışmada konu gelip rusya'nın batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve tolstoy, turgenyev'e meydan okuyarak onu düelloya davet eder. mesele bir iki çiziğin ardından kutlama ve şampanyayla sona ermesin diye de düello silahının tabanca olmasını önerir. turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır ama tolstoy'un sağda solda onu ödleklikle suçladığını duyunca bu defa o tolstoy'u düelloya davet eder; ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. bu kez özür dileme sırası tolstoy'a gelmiştir; böyle birbirlerini düelloya davet ede erteleye tam 17 yıl geçirirler, sonunda düello yapmaktan tümüyle vazgeçerek barışırlar.

tolstoy da dostoyevski de batı'da yolculuklar ederlerken varlarını yoklarını kumar masalarında kaptırınca (dostoyevski saatini bile bırakır), çareyi turgenyev'e başvurmakta bulurlar. turgenyev her ikisine de borç verir. dostoyevski, borcunu ödemekte dokuz yıl gecikir, o da yetmezmiş gibi, durmadan turgenyev'e saldırmaktan da geri kalmaz. dostoyevski'nin bu saldırılarını, geçirdiği sara nöbetlerine yoran turgenyev, bir hasta olarak kabul edip hoş ve hor gördüğü dostoyevski'yi her defasında bağışlar.

30.03.2022

enver paşa

hüseyin rahmi gürpınar

her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.

bilir misiniz etrafımızda enveri tipine benzeyen ne kadar çok insan vardır. bunlar berikinden daha tehlikelidirler. çünkü enveri budalalığıyla ünlüydü. ötekiler yaradılışça ona benzeyip de akıllı görünenlerdir. üzerlerindeki yaldızı kazıyınca altından mükemmel birer ebulfazl enveri çıkar.

işte bizim, bütün insanların, felaketimizin temeli budur. eğer hakikat böyle olmasa dünyada ne bir napolyon çıkabilirdi ne de kendini türklüğü ve islamiyet'i kurtarmakla görevli bilen enver paşa. kurtarmaya uğraştığı türklüğü büsbütün harap etti. bu zafersiz kahramanın kefenlendirmeden gömdürdüğü insanların hesabını eğer cenabıhak ondan soracaksa aman yarabbi! soramaycaksa şöyle böyle günahları işlemekten hiç korkmayalım.

enver son nefesine kadar kendini pek büyük bir işle müjdelenmiş bildi. üst üste gelen müthiş başarısızlıkları onun kendine güvenini kırdıramadı. siyasi ve askeri maharetinin son iflası felaketinde istanbul'dan adi suçlular gibi kuyruğu kıstırıp kaçtı. hamiyeti onu diğer bir islam beldesine koşturdu.

hiçbir millet ve hükümdarın vermediği, kendi kendine aldığı rütbelerin şereflerini doymak bilmez ruhu için hiçbir vakit yeterli göremedi. yükselmek, bulutların üzerinde taht kurmak istiyordu. talihi ve gücü sayesinde çıkamadığı bu en son makama bir bolşevik kurşunu onu uçurdu.

merhum zannetti ki cihanı yenmek abdülhamit'i korkutmak kadar kolaydır.

24.03.2022

rose maury

fatma aliye

bir gün, o zaman fransa'nın milli eğitim bakanı olan tanınmış tarihçi ve meşhur alim victor duruy, demiryolu istasyonunda treni beklemek üzere dururken beş yaşındaki bir kız çocuğunun, elindeki deftere kurşun kalemiyle kendi karşısında bir şeyler yapmakta olduğunu görür. "çocuğum o yaptığın nedir?" diye sorar. kızcağız "sizin resminiz mösyö!" der. victor duruy gülerek, "sen onu bana gösterir misin çocuğum?" dediğinde çocuk, "büyük bir memnuniyetle mösyö!" diyerek defterini takdim eder. victor duruy bakar ki kızcağız kendisine çok benzeyen bir resim yapmış. hemen kızın babasını sorar. o istasyonun kondüktörü olduğunu öğrenince adamcağızı resim okuluna yakın olan bir istasyona naklettirir. kızı ressamlık okuluna koyar. işte bu kızdan meşhur ressam rose-maury çıkar.

22.03.2022

akbaba planı

eduardo galeano

macarena gelman, güney amerikalı diktatörlüklerce oluşturulan terör ortak pazarına verilen isimle, akbaba planı'nın çok sayıdaki kurbanından biri oldu. arjantinli askeri rejim tarafından uruguay'a gönderildiği sırada macarena'nın annesi ona hamileydi. uruguaylı diktatörlük doğumu üstlendi, sonra da anneyi öldürüp yeni doğan bebeği bir polis şefine hediye etti. macarena tüm çocukluğu boyunca, her gece aynı anlaşılmaz kâbusu gördü: tepeden tırnağa silahlı bazı adamlar tarafından takip ediliyor ve uykusundan ağlayarak uyanıyordu. macarena gerçek hayat hikâyesini öğrendiğinde kâbuslar anlaşılmaz olmaktan çıktı. ve o zaman anladı ki, çocukluğunda rüyasında annesinin korkularını görmüştü; en sonunda yakalayıp ölüme gönderen askeri sürek avından kaçarken onu karnında şekillendirmekte olan annesinin.

o gitmiş olanların ayak izlerini takip ediyorum. yitik bir haldeyim.

2.03.2022

euripides

paul decharme

atina'da komedya şairleri tarafından alaya alınan, inançlarını pek saymadığı kimselerin hakaretlerine uğrayan, başarısızlıklarından, aile dertlerinden bunalan euripides 73 yaşlarında, ümitsiz ve bezgin bir halde atina'nın karışmış ve bozulmuş hayatını bırakarak daha sakin, daha ferah, daha genç bir yer aradı.

euripides herkesten uzak yaşamış olmakla birlikte doğasındaki küçümser çekingenlik ve fikirlerindeki cüretlilik yüzünden birçok düşman edinmişti. rahatını kaçıran bu düşmanlardan, kendisiyle alay eden komedya şairlerinden kurtulmak istedi. 408 senesi sonlarında atina'dan ayrılmaya karar verdi. memleketinin kendisinden esirgediği rahatlığı yabancılar arasında bulması mukaddermiş. ilk gittiği magnezia'da bütün halkın şerefli bir misafiri sayıldı. oradan arkhelaios'un davetiyle makedonya'ya gitti. memleketine uygarlık getiren bu hükümdar, yollar ve abideler yaptırmakla kalmayarak şairleri ve sanatkarları ülkesine çekmek için dion'da tiyatro yarışmaları açmıştı. euripides, pella'da hem bir hükümdarın dostluğunu ve hayranlığını, hem de aradığı rahatlığı buldu. euripides'in bir tragedyasında şu sözler vardır: "şairler eserlerini sevinç içinde yaratmalıdır; kendisi dertli olursa başkalarını nasıl sevindirebilir?" işte bakkhalar, şairin ihtiyarlığında kavuştuğu bu rahatlık içinde yazıldı ve diğer iki tragedya ile birlikte atina'dan evvel dion'da, her sonbaharda yapılan olimpiyatlarda temsil edildi. şairin ölümünden sonra yeğeni yahut oğlu bu üç tragedyayı 406'daki büyük dionysos ayinlerinde atina'da oynattı. tragedyalar birinciliği kazandı ve bu atinalıların büyük şairlerine gösterdiği son takdir oldu. 50 yıldan fazla çalışarak 90 tragedya yazmış olan euripides ancak 5 defa ödül kazanmıştı.

12.01.2022

çifte nobelli

eduardo galeano

bir geminin dönen merdivenlerini inerken, moleküllerin de böyle, spiral biçimde ve engebeli zemin üzerinde seyahat ediyor olabileceklerini düşündü ve bu daha sonra bilimsel bir keşif oldu. los angeles şehrinde çok öksürmesinin suçlusunun otomobiller olduğunu keşfedince elektrikli otomobili icat etti; ama bu ticari bir fiyaskoyla sonuçlandı. böbreklerinden hastalanıp ilaçlar fayda etmeyince sağlıklı besinler yiyip kendini c vitamini bombardımanına tuttu ve iyileşti. hiroşima ve nagazaki üzerinde bombalar patlayınca, hollywood'a bilimsel bir konferans vermeye davet edildi ve orada aslında söylemek istediği şeyi söylememiş olduğunu anlayınca, dünya çapında nükleer silah karşıtı bir kampanyaya öncülük etti. nobel ödülü'nü ikinci kez alınca, life dergisi bunun bir küfür olduğunu ilan etti. komünizm sempatizanlığı şüphesinden ötürü ve tanrı'nın gereksiz bir düşünce olduğunu söylediği için birleşik devletler hükümeti daha önce iki kez pasaportuna el koymuştu. onun adı linus pauling'di. yirminci yüzyılla aynı zamanda doğmuştu.