louis-ferdinand celine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
louis-ferdinand celine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.11.2022

insan

louis-ferdinand celine

boşuna heveslenmemekte yarar var; insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur; karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak; ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "çok güzelsiniz, küçük hanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "ne de güzelsiniz, küçük hanım!"

sakatlara ve körlere pek acır insanlar, pek, hatta bu iş için özel olarak yedek şefkat bile bulundururlar. gelgelelim, insanların bu kadar berbat olmaya devam etmeleri pek hazindir, onca yedek şefkat varken. bir türlü açığa çıkaramazlar onu, nedense. içlerine atarlar, içlerinde tutarlar, hiçbir işlerine yaramaz. şefkatten geberip giderler, içten içe.

bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de; gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız; en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe; ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.

20.06.2022

yol arkadaşı

louis-ferdinand celine

sözcüklerden asla yeterince sakınmayız; öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten. 

bir zamanlar sıradan, değerli, bazen de ürkütücü bir halde bıraktığımız yaşamın ve varlıkların ve onlarla birlikte nesnelerin de her seferinde biraz daha içimizde yumuşadıklarını, büzüştüklerini görürüz. bizler keyif peşinde ya da karnımızı doyurma amacıyla kentin içinde koşuştururken ölüm korkusu işte tüm bunlara kırışıklıklarıyla damgasını vurmuştur bile.

yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için. ama giden gitmiş! o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye. ama artık iş işten geçmiş. bitmiş! kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik, henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da soramamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz. yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız? bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır.

3.05.2022

mutluluk

louis-ferdinand celine

eğer yeterince uzun bir süre yaşasaydık kendimize yeni baştan bir mutluluk başlatabilmek için nereye gideceğimizi şaşırırdık. her tarafa serpiştirirdik o mutluluk ceninlerini, dünyanın dört bir tarafında leş gibi koksunlar diye ve artık nefes bile alamayacak hale gelirdik. müzede duranların, yani gerçek ceninlerin, görüntüsü dahi hasta etmeye yetiyor kimilerini, hem de kusacak derecede. bizim bir o kadar iğrenç olan mutlu olma girişimlerimiz de öylesine fos çıkıyor ki, bu durum insanı hasta ediyor, hem de adamakıllı öldürmeden önce, enikonu süründürerek.

eğer bunları belleğimizden silmesek bir daha iflah olmazdık. üstelik o umutlarımıza, dejenere olmuş mutluluklarımıza, taşkınlıklarımıza ve yalanlarımıza heyecan katmak adına vardığımız şu noktaya gelebilme uğruna ne emekler harcadığımızdan ise hiç söz etmesek daha iyi olur. sen misin isteyen? ya paralarımız? ya bir de o sonu gelmeyen nazımız niyazımız, ömrü billah yeme de yanında yat. peki ya ille de söz verdiğimiz, verdirdiğimiz ve bizim aklımıza gelmelerinden, ağzımızı doldurmalarından önce başkalarının hiç söylemediğini ya da söz vermediğini sandığımız o şeyler, hele de parfümler ve okşamalar ve kaş göz işaretleri, daha da neler neler, sonunda bir kusmuk gibi geri çıkartılıp önümüze atılmasından korktuğumuz ve daha fazla sözünü etmekten utandığımız için hepsini elimizden geldiğince bir köşeye sakladığımız tüm bu şeyler. bizim eksiğimiz gediğimiz yeterince sebat etmemek değildir, hayır; sorun, sakin bir ölüme doğru giden yolda olmaktır.

insan duyar, bekler, umut eder; orada, burada, trende, kahvede, sokakta, salonda, kapıda; duyar, bekler kötülüğün savaştaki gibi örgütlenmesini; gelgelelim yalnızca kuru gürültü vardır ortalıkta ve hiç kimsenin hiçbir bok yaptığı yoktur asla; ne onların, o zavallı genç kızların ne de başkalarının. kimse gelip bize yardım etmez. kocaman bir boşboğazlık yayılır yaşantının üstüne, kurşuni ve tekdüze, feci derecede cesaret kırıcı bir serap gibi.

kimseye karşı haksızlık etmek istemeyiz. vicdan muhasebesi yaparız, bütün bu şeyleri bir seferde yargılamaya tereddüt ederiz ve özellikle de bu tereddüt sırasında ölmekten çekiniriz; çünkü o zaman boşuna gelmiş oluruz dünyaya. beterin beteri.

bu dünyada esas mutluluk zevkle, zevk içinde ölmek olurdu. gerisi boştur, yalnızca itiraf etmeye bile çekindiğimiz bir korkudur, sanattır.

acele etmeli, kendi ölümünü ıskalamamalı insan. hastalığı, saatleri ve yılları harcayıp dağıtan sefaleti, koskoca gündüzleri ve haftaları kurşuni bir renge bulayan uykusuzluğu, belki de daha şimdiden özenle ve kanaya kanaya insanın rektumundan yukarı tırmanmakta olan kanseri.

23.09.2019

insan

louis-ferdinand celine

her alanda, asıl yenilgi unutmaktır; özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız; öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız; insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.

bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır; ya barış zamanında, hemcinslerinin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!

eğitim görmek insanı değiştiriyor, insanın gururunu oluşturuyor. yaşamın özüne ulaşabilmek için bu yollardan geçmek gerek. önceleri, tek yaptığımız şey etrafında dolanmak. insan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. fazla düş kuruyor. sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor. bunlar hoş şeyler. yalnızca niyetler, görüntüler. kararlı olan insana başka şey gerek. ölüm peşinizden koşarak geliyor, acele etmekte yarar var; üstelik bir yandan aranırken bir yandan da karnınızı doyurmak gerek ve sonra da üstüne üstlük savaşın altından sıyrılabilmek gerek. yani işimiz çok. pek de kolay değil.

insanlar bir komediden diğerine sürüklenirler. o arada oyun sahneye konmamıştır; henüz oyunun sınırlarını, kendileri için biçilen uygun rolü algılayamazlar; öyle olunca da orada, olayların karşısında kalakalırlar, boş gezerler, içgüdüleri şemsiye gibi kapanmıştır, tutarsızlıklar içinde sallayıp attırıverirler, kendi özlerine indirgenmişlerdir, yani bir hiçliğe. bakacak trenden mahrum öküzler.

17.07.2018

profesör y ile konuşmalar

louis-ferdinand celine

"yalnızca sefalet insandaki dehayı özgür kılabilir. sanatçıya acı çekmek yaraşır. bir tutamı asla kafi gelmez. avuç avuç anca keser sanatçıyı. çünkü sanatçı ancak acıların bağrında doğurabilir de ondan. ancak acıya, efendisine boyun eğdiği müddetçe." (alfred de musset)

yazara düşen, avucunu yalamaktır. harbi sanatçı dediğin, sen kaç, zindan kovalasın, öyle geçirir ömrünü.

bir kere sanatçı dediğin sürüden ayrılmayı seçmiştir, milletin gözüne gözüne batmıştır. eh ötekilere ibret olsun diye cezalandırılmasından daha normal, daha doğal bir şey olamaz.

öfkesine yenilen, diline sahip çıkamaz. öfke iblisleri yapışır adamın yakasına. gün gelir, ciğerini sökerler adamın.

eh bakıyorum da size profesör y misal, rencide etmek için demiyorum da, hani siz de pek bir zeki gösteriyorsunuz dışarıdan! hani böyle bir mantıkçı havanız falan var hatta! takılıyordur o gençler peşinize muhakkak! bir güzel dolduruyorsunuzdur o kafalarını! ah o gençler yok mu o gençler, başınızın tacıdır hepsi kesin. eh olacak tabii, sayelerinde karnınız doyuyor! ah o sabırsızlıkları, o cüretkarlıkları, o tembellikleri! siz şimdi kazuistik falan da takılıyorsunuzdur tabii! kesin, kesin! abélard’ı sollamışsınızdır bile! oh mis, tam modası!

bunların sağı solu belli olmaz profesör y, bunlar, bu malum kitle, acayip "coşkulu anlar" yaşıyordur misal, sonra durup dururken, bir bakmışsın şalter atmış bunlarda! bir bakmışsın o coşku dönüvermiş vahşete, yağmaya, hatta cinayete, anında, oracıkta! insan denen tür, etle beslenir.

insanlar öyle çok değil, topu topu ikiye ayrılır, nerede olursa olsunlar, ne bok yerlerse yesinler, ya işçidir bunlar, ya pezevenk. ya biri, ya öteki! mucit dediğin adamlar da "memurların" en zavallı türüdür! daha baştan idamlıktırlar! çaktırmadan aşıramayan, adam gibi cilalayamayan, intihalden faydalanmasını beceremeyen yazar, belasını bulmuş demektir!

cümle alemin nefretine pek güzel nail olmuştur! artık insanlar kendisinden tek bir şey beklemektedir, o da bir an evvel nalları dikmesidir ki böylece zulasındaki numaraları yürütebilsinler! oysa intihalciler, aşıranlar, tam aksine, güven verirler insanlara.

lan zaten şu kadarcık coşku olsaydı profesör y beyefendi bunlarda, tek bir savaş yüzü görmezdi şu dünya yüzyıllardır! tek bir katliam yaşanmazdı! ama daha çok bekleriz!

şu yaşadığımız dünyada aslolan tek hakikat nedir bilir misiniz? ben söyleyeyim: bu dünya var ya, paranoyak olmuş! ya! bildiğin paranoyak! olmayan şeyleri var sanıyor, çizmiş işte kafayı!

10.08.2017

aile

frank furedi: aile bir şiddet okuludur.

thomas bernhard: ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

susanna tamaro: evlatlar iyilerse babaya aittirler; ama işler yolunda gitmiyorsa bütün bir yaşam boyunca annenin bir uzantısı olarak kalırlar.

catherine clement: bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

walter benjamin: bir şey vardır ki, hiçbir zaman telafi edilemez: ana-babasından kaçmayı ihmal etmiş olmak.

clarissa p. estes: insan acılarının çoğunun nedeni, özensiz bir yetiştirilmeden kaynaklanır.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

louis-ferdinand celine: bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

oscar lewis: sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

14.04.2017

kinyas ve kayra

hakan günday

herkesin kendine göre bir şeyi var.

ne yapmak istediğini bilememek kadar acı verici bir şey daha yoktur.

kadın suratını boyar; çünkü suratı kendisine değil, güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. kimse kendi yarattığı bir boku boyamaz.

en kötü kabus bile iyidir hayatın kendisinden.

"kitaplarımı asla okumam. ilgilendirmiyorlar beni. edebiyata büyük bir yeteneğim var ama ona inanmıyorum." (louis-ferdinand celine)

üçüncü dünya ülkelerinde rütbe yoktur. tanrı ve kulları vardır.

resmi kurumlar tanımlayamadıkları her şeyden korkarlar. eğer herhangi bir devlet, karşısına çıkan canlı hakkında bir bilgi kırıntısına sahip değilse deliye döner. kendini tecavüze uğramış gibi hisseder. otorite sadece bilinenler üzerinde kurulduğu için, tanınmayanlar doğal düşmanlardır.

yeterli miktarda komisyonla banka şubelerine yaptırılmayacak iş yoktur dünyada.

hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. her yere aitmiş gibi davranırlar.

bitkilerin hayatının insanlarınkinden çok daha ilginç olduğuna eminim. en azından onlarda karakter denilen işe yaramaz bölüm yoktur. dolayısıyla birbirlerinden nefret etmek için de bir neden bulamıyorlar.

31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

14.03.2014

gecenin sonuna yolculuk

louis-ferdinand celine

ah dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır.

en uzağa giden kişi tek başına yolculuk edendir.

herkesin kendi mahrem sefaletinden kaçmak için haklı nedenleri vardır ve hepimiz bunu başarmak için koşulların içinden çekip çıkardığımız şu ya da bu kurnazca yola başvururuz. ne mutlu kerhaneyle yetinebilenlere!

her iffetin kendi tiksinç edebiyatı vardır. 

yaşam bundan ibarettir, gecenin içinde son bulan bir ışık parçası. 

bencillik biraz olsun üzerimizdeki baskısını azalttığında, son yolculuk saati gelip çattığında, insan sadece, erkekleri ama tek bir erkeği değil, bu siz dahi olsanız, tüm erkekleri gerçekten azıcık da olsa seven kadınların anısını saklıyor yüreğinde. 

insan gençken ve bilmezken her şeyi gönül yarası sanıyor. 

elinin altında ne varsa onunla sarhoş olmaya çalışır insan.

kahramanlık türküleri, savaşa gitmeyenleri, dahası savaş sayesinde anormal derecede zenginleşmekte olanları hiçbir direnişle karşılaşmaksızın teslim alır. hep böyledir.

gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir.

insanın, kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi tanımaya katlanması gerek.

güzellik; alkol ya da konfor gibidir, alışırsınız, sonra da artık aldırış dahi etmezsiniz.

gerçek insani soyluluğu veren, kim ne derse desin, bacaklardır, hiç sekmez.

kimi işler vardır, o kadar ters giderler ki düze çıkma umudu kalmadığı için borç almayı dahi düşünmezsiniz.

ev sahibi dediğin, bok üstü boktur. o kadar.

insan bir yerde takılıp kaldıkça nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatırınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.

ihanet demesi kolay. ama bunu yapabilmek için fırsatları da değerlendirmeyi bilmek gerek. ihanet etmek, bir hapishanede pencere açmaya benzer. herkes bunu yapmak ister ama gerçekten yapılabildiği nadirdir.

hayat devam ettiği sürece kavuşmak olanaksızdır. sizi oyalayan fazlasıyla renk ve çevrenizde hareket eden fazlasıyla insan vardır. ortalık sessiz olmadan kavuşamayız; yani iş işten geçtikten sonra, ölüler gibi.

aile dediğin her işe yarar, suratına bakılmaktan gayrı. her şey bir tarafa, babanın gücü, mutluluğu, ailesini asla suratına bakmadan öpmektir, bu onun şiiridir.

acımız, o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır.

yaşam yalanla dolup taşan bir çılgınlıktan ibaret olduğuna göre, insan ne kadar uzaktaysa, yalanlarına ne kadar çok şey katabiliyorsa o kadar mutludur; bu da doğal ve olması gereken bir şeydir. hazmedilmesi zor olan gerçektir.

bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

kahramanlık öyküleri, belden aşağı öyküler gibidir; dünyanın tüm askerleri bundan her zaman hoşlanmışlardır. 

aşırı kanaat sahibi olmaktan beter hiçbir şey yoktur.

süreklilik arz eden kimi küçük ahlaki ve fiziksel kusurların varlığı kölelerin kötü kaderini haklı çıkarmaya yarar. böylece de dünyanın düzeni daha iyi işler; çünkü herkes hak ettiği yerde duruyordur.

asıl korkulması gereken, insanlardır; yalnızca onlar.

bazı kadın belsoğuklukları umulmadık bir mutluluğa dönüşürler. durmadan hamile kalmaktan korkan bir kadın, başarıya giden yolda asla çok ilerleyemeyecek olan bir tür iktidarsızdır. 

ilginç olan her şey karanlıkta geçer. hiç bilinmez insanların gerçek hikayesi.

insan sonunda nelerle tatmin olmaya razı oluyor, yaşamın bize teselli niyetine bahşettiği kırıntılarla.

23.05.2012

savaş

louis-ferdinand celine

sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum; bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir. bu kesin bir işarettir. asla şaşmaz. bu iş şefkatle başlar.

alttakiler ancak, iyi dinleyin, kodamanların aşağılamalarında huzur bulabilirler; çünkü onlar halkı sadece çıkar gereği ya da sadistlikleri tuttuğunda düşünürler.

aslında zavallı halka masal anlatmaya ilk başlayanlar filozoflar oldu. oysa halk eskiden dinden başka bir şey bilmezdi. halkı eğitmeye başladıklarını ilan ettiler. ah ah! ne de çok gerçek vardı açığa çıkarılması gereken! hem de ne gerçekler! yorulmak nedir bilmeyen! parıl parıl parıldayan! hepimizin gözlerini kamaştırıyorlardı! "hah, işte bu!" demeye başladı zavallı halk, işte bu! tam da bu! hepimiz bunun uğruna ölelim! halkın tek istediği budur zaten, ölmek! öyledir işte. "yaşasın diderot!" diye böğürdüler, sonra da "yaşa voltaire!" filozof dediğin böyle olur! sonra da yaşasın zaferleri pek de iyi örgütleyen lazare carnot! ve yaşasın herkes! işte, hiç olmazsa zavallı halkı cehalet ve putperestlik içinde gebermeye mahkum etmeyen adam gibi adamlar! onlar ona özgürlüğün yolunu gösteriyorlar! onu kurtarıyorlar! hem de işi uzatmadan!

önce herkes gazete okumayı öğrensin! selamet oradadır! haydi, tanrı aşkına! acele edin! okuma yazma bilmeyen kimse kalmasın! öylesini istemeyiz! ihtiyacımız olan tek şey asker yurttaşlardır! oy veren cinsten! okuyan! ve savaşan! ve uygun adım yürüyen! ve de öpücük yollayan!

zavallı halk işte böyle gaza getirilerek kısa sürede yeterli olgunluğa erişti. eh, oldu olacak kurtulmuş olmanın coşkusu da bir işe yarasın, değil mi? danton'un çenebazlığı boşuna değildi herhalde. ne derece sıkı olduğu hala kulaklarımızda çınlayışından belli bir iki nutuk sallayarak zavallı halkı kaşla göz arasında harekete geçiriverdi! işte ilk kez böyle yola çıktı, kurtulmuşların ilk kendinden geçmiş taburları! dumouriez [charles françois de perrier] denen adamın flandres'ta delik deşik olmaya götürdüğü ilk oy verici ve bayrak aşığı salaklar! dumouriez'in kendisine gelince, daha önce emsali hiç görülmemiş bu idealist oyuna çok geç katıldığı için, sonuçta tercihini paradan yana yaptı, safları terk etmeyi yeğledi. o bizim son paralı askerimizdi. bedava asker, işte asıl yenilik buydu. o kadar yeniydi ki, koca goethe bile, ne kadar goethe olursa olsun, valmy'ye geldiğinde bunları görünce ağzı açık kaldı. eşi benzeri görülmemiş bir vatan kurmacasının savunulması adına prusya kralı tarafından gönüllü olarak kendini delik deşik ettirmeye gelen bu çulsuz ve tutkulu birlikleri görünce, goethe daha öğrenmesi gereken çok şey olduğu hissine kapıldı. "bugünden itibaren" diye haykırdı, dehasının alışkanlıklarına uygun muhteşem bir edayla, "yeni bir çağ başlıyor!" hadi canım sen de!

ardından, bu sistem çok iyi işlediği için, seri halinde kahramanlar üretilmeye başlandı, üstelik, sistem mükemmelleştirildikçe giderek daha da ucuza mal oluyorlardı. herkes halinden pek memnundu. bismarck, iki napolyon, maurice barres, hatta süvari elsa. kısa sürede, reform hareketi tarafından çoktan havası söndürülmüş pörsümüş bir bulut niteliğine bürünüp uzun süredir ruhbanların kumparasına indirgenmiş olan semavi dinin yerini bayrak aşığı din aldı.

eskiden fanatik moda, "yaşasın isa! yakalım şu münafıkları!" diye bağırmaktı; ancak yine de azdı sayısı münafıkların ve yalnızca gönüllülerden oluşuyorlardı. oysa artık vardığımız noktada, "kurşuna dizelim lifsiz teke sakallarını! susuz limonları! masum okurları! sağcılara karşı milyonlar omuz omuza!" çığlıkları insanların azman güruhlar halinde kendilerini bu işe adamalarına yol açabiliyor. yakalayın o kimseyi öldürmek istemeyen, kimseyle hesaplaşmak istemeyen insanları, leş kokulu barışçıları, kazığa oturtun! eşek cennetine gönderin onları, her biri birbirinden daha kesin on üç değişik biçimde! onlara adam gibi davranmak neymiş diye öğretmek için önce bağırsaklarını deşip atın bedenlerinden, sonra gözlerini oyun, onları vıcık vıcık pislik yaşamlarının geri kalan yıllarından mahrum bırakın! topunu, topunu gebertin, kağıttan şablon çıkarır gibi kesip biçin, kanlarını akıtın, asitte yakın; böylece de vatan daha çok sevilsin, daha mutlu, daha sevecen olsun!

ve eğer bunların arasından bu yüce şeyleri anlamamakta direnen adiler çıkarsa da derhal gidip kendilerini ötekilerin yanına gömsünler; ama tam da aynı yere değil aslında, mezarın en ücra köşesine, ülküsüz korkaklar şeklinde aşağılık bir ibare taşıyan bir mezar taşı yazısının altına giriversinler; çünkü bu kepazeler, belediye tarafından ihaleye çağrılıp doğru dürüst ölüler için mezarlığın anayolunda dikilmiş özel anıtın gölgesinden faydalanma şerefine nail olma hakkını yitirmişlerdir; onlar aynı zamanda, önümüzdeki pazar günü yine valiye çiş yapmaya gelip öğle yemeğinden sonra da mezar başında nutuk atacak olan bakan'ın sesinin en ufak yankısını bile işitme ayrıcalığına sahip olma hakkını yitirmişlerdir.

12.12.2010

bir buluşma

milan kundera

gariptir, en çok gülen roman kişileri, mizah duygusu en gelişmiş olanlar değil, aksine en gelişmemiş olanlardır.

"hiç kuşku yok, biz de etiz, fiilen kasaplık hayvanız. kasaba her gittiğimde, hayvanın yerinde kendimin olmayışını şaşırtıcı bulurum." (francis bacon)

louis-ferdinand celine: insanların can çekişmesinde kötü olan tantanadır. insan ne olursa olsun hep sahnede. en basit insan bile.

tekrarın skandalı daima unutuşun skandalı tarafından merhametle silinir (unutuş; anıların -büyük bir romanın ya da kıyımın anısı kadar, sevilen bir kadının anısının da- gömüldüğü o dipsiz çukur).

büyük romanların kahramanlarının çocuğu yok. nüfusun ancak yüzde birinin çocuğu yoktur; ama büyük roman kahramanlarının en azından yüzde ellisi, roman bittiğinde çocuksuzdur. bu kısırlık, romancıların bilinçli bir niyetinden kaynaklanmaz; roman sanatının -ya da bu sanatın bilinçdışının- ruhu, üremeyle bağdaşmaz.

bazı romancıların ortak bellekte "büyük adam" sıfatıyla yer almaları, tarihsel rastlantıların sonucundan başka şey değildir ve kitapları için de her zaman bir felakettir.

hepimiz edebiyat tarihinden söz ederiz, bilgimizden şüphe etmeden referans gösteririz; ama ortak bellekte edebiyat tarihi somut olarak nedir? binlerce okurun tamamen rastlantı sonucu oluşturduğu parça parça resimlerin birbirine eklenmesinden oluşan bir yamalı bohça. böylesine puslu ve yanıltıcı bir belleğin geçirgen ikliminde hepimiz kara listelerin, onların keyfi ve doğrulanamaz hükümlerinin insafına kalmışız; aptalca şıklıklarını taklit etmeye hep hazırız.

büyük ustaların biçimsel yenilikleri daima bir ölçülülük barındırır; gerçek mükemmellik böyledir; yenilik yalnızca küçük ustalarda kendini fark ettirmek ister.

carl gustav jung: duygusallık şiddetin üstyapısıdır.

vera linhartova: yazar her şeyden önce özgür bir insandır ve bağımsızlığını her tür kısıtlamaya karşı korumak, diğer meselelerin hepsinden önce gelir. şu anda ezici bir iktidarın dayatmaya çalıştığı anlamsız kısıtlamalardan değil -iyi niyetli oldukları için kurtulunması daha zor olan- memlekete karşı görev duygularından güç alan kısıtlamalardan söz ediyorum.

bilanço döneminde en ıstıraplı yara, kopmuş dostlukların yarasıdır ve bir dostluğu siyasete kurban etmek kadar aptalca bir şey yoktur.

stalin döneminin ünlü duruşmalarında beni en çok dehşete düşüren şey, komünist devlet adamlarının, dostlarının idamını soğukkanlılıkla onaylayarak kabul etmeleriydi. çünkü hepsi dosttu; bununla, birbirlerini yakından tanıdıklarını, birlikte zor anlar, sürgünler, baskılar, uzun siyasi mücadeleler yaşamış olduklarını kastediyorum. dostluklarını nasıl kurban edebildiler; hem de bu kadar ölümcül bir kesinlikle?

savcılar döneminde hayat ne demektir? yanıltıcı görünümüyle, ardında gizlenen suç'u örtmeyi amaçlayan uzun bir olaylar dizisi. kılık değiştirmiş suç'u yakalamak için, monografi yazarının hafiyelik yeteneğine ve bir ispiyoncu ağına sahip olması gerekir. yüksek alim mertebesini kaybetmemek için de, sayfa altlarında ihbarcıların adlarını sıralaması gerekir; çünkü bilimin gözünde bir dedikodu, bu şekilde doğruya dönüşür.

bütün büyük modern romancılar, romanın bütünlüğünü sağlamak için artık vazgeçilmez bir temel olarak görmedikleri romanın hikayesiyle, "story" ile biraz mesafeli bir ilişki kurmuşlardır.

insan bir başkasıyla yüz yüzeyken, asla kendi gibi olma özgürlüğüne sahip değildir; birinin gücü, diğerinin özgürlüğünü sınırlar. oysa bir hayvanın karşısında kimse odur. zalimliğinde özgürdür. insanla hayvan arasındaki ilişki, insan hayatının sonsuz fonunu oluşturur; onu hiçbir zaman terk etmeyecek bir aynadır (korkunç bir aynadır).

28.05.2009

felsefe

louis-ferdinand celine

fikirmiş falan, bende yok öyle şeyler. bir tanecik fikir bulamazsınız bende. ve benim gözümde hiçbir şey ama hiçbir şey, şu fikir denen şeylerden daha aşağılık, daha boktan, daha tiksinç değildir. kütüphaneler ağzına kadar fikir dolu. kafelerin bahçeleri de. bütün çöpten çelebiler fikir zengini olmuş. hele o felsefeciler!

tabii fikir deyip geçmeyin, heriflerin geçim kaynağı! gençlerin aklını alıyorlar fikirlerle. hepsini bağlamış pezevenkler! eh gençler zaten dünden hazır önüne konanı yalayıp yutmaya. her boku şahane bulmaya. pezevenklerin işi çocuk oyuncağı tabii! ömrü hayatlarının en deli zamanları. bu çocuklar ne yapıyor, anca ya çadır dikiyor ya fikirlerle gargara!

fikir dediğim de başka şey değil beyefendi, felsefe işte! bunların işleri güçleri felsefe! bayılıyorlar kandırılmaya, yavru köpek gibi bunlar, onlar da bayılır ya sopalara, kemik zannederler, yeter ki birileri fırlatsın, bunlar da peşinden koştursun! atlasınlar oradan oraya, havlasınlar, ömürlerini tüketsinler, dünya bu!

ah o üçkağıtçı şerefsizler yorulmak da bilmezler ki üstelik, sabah akşam oynatırlar gençleri parmaklarında. içi kof bir sürü felsefi sopaları var bunların, fırlatır dururlar. gençler de yakalayacağım diye helak olurlar oradan oraya! ha ama ağızları da kulaklarındadır safların! üstüne bir de minnet duyarlar! pezevenkler iyi biliyor tabii bunların ihtiyacını! fikirlere ihtiyaçları var! olanı da kesmez ki bunları, hep daha fazla fikir lazım illa bunlara! bir sürü sentez lazım! ussal dönüşümler lazım! arada da vur kadehi şaraba! yaslan şaraba sabah akşam! yaşasın mantık! şahane! ne kadar kof, o kadar iyi, rahat geçer boğazdan! yalayıp yutsunlar! o kof sopaların dibinde ne bulurlarsa. fikirler! oyuncak oldular ellerinde!

12.04.2009

tembellik

louis-ferdinand celine

tembellik neredeyse yaşam kadar güçlüdür. oynamanız gereken yeni kaba güldürünün sıradanlığı sizi ezer ve sonuçta yeniden başlayabilmek için cesaretten çok alçaklığa gereksinim duyarsınız. sürgün, yabancılık budur işte, bir önceki ülkenin alışkanlıkları sizi terk ederken, diğerlerinin, yeni ülkeninkilerin, sizi henüz yeterince sersemletmediği insani zaman örgüsündeki o olağanüstü, şuurlu birkaç saat boyunca yaşamın gerçekten olduğu gibi amansız gözlemlenmesi. bu anlarda her şey o sefil telaşınıza eklenerek sizi, aciz bir halde, nesneleri, insanları ve geleceği gerçekte oldukları gibi görüp ayırt etmeye zorlar; yani aslında birer iskelet olarak, hiçlikten ibaret hiçler olarak; ama onları sanki varlarmış gibi yine de sevmeniz, yürekten bağlı olmanız, kollamanız, canlandırmanız gerekmektedir. başka bir ülke, insanın çevresinde biraz garip şekilde koşuşturan başka insanlar, bir iki ufak böbürlenmenin eksilmiş olması, dağılması, alışageldiği nedenlerini, yalanlarını, yankısını artık bulamayan bir gurur, bu kadarı yeter de artar bile, başınız dönmeye başlar, kuşku sizi içine çeker ve sonsuzluk sırf sizin için açılıverir, minnacık gülünç bir sonsuzluk ve birden içine düşüverirsiniz. yolculuk dediğiniz şey bu minnacık hiçliğin, dalyaraklara mahsus bu baş dönmesinin arayışıdır.