alain de botton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alain de botton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.03.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
sevginin izini sürün, sevgiyi yüreğinizde biriktirin. sevgi o denli güçlüdür ki bizleri yeniden yaratır.

nietzsche: yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

paulo coelho: öğretmen bir şeyler öğreten biri değil, öğrencinin zaten bildiği şeyi keşfedebilmesi için ona esin veren kişidir.

cenap şahabettin: herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bayağı bir yaradılışta değilsin.

goethe: günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.

halil cibran: insanlar arasında kalbime en yakın olanlar, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

tolstoy: felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

william s. burroughs: bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

mario puzo: bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. sıkılırlar çünkü. mutluluk aramazlar onlar. can sıkıcıdır mutluluk.

jodi picoult: bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.

alain de botton: erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir.

charles baudelaire: kişi sanatla ne denli çok uğraşırsa kuşu o denli az kalkar.

9.01.2021

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.

31.05.2020

uzun lafın kısası

şükrü erbaş:
tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever, ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

cemil meriç: zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

franz kafka: dünyaya bırakmamacasına yapışır, sonra dünyanın yakamıza yapıştığından yakınırız.

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

la rochefoucauld: aşkın varlığından habersiz olsalardı asla âşık olmayacak insanlar vardır.

montesquieu: bir saatlik okumanın dağıtmadığı hiçbir üzüntüm olmadı.

samuel beckett: yalınlık bir cenaze arabası kadar ağır ve bir idam mahkumunun son kahvaltısı kadar uzundur.

thomas mann: ölümümüz bizden çok sağ olanların sorunudur; çünkü bir bilgenin dediği gibi, biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm olduğunda da biz yokuz.

walter benjamin: baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

yorgo seferis: toplumsal yaşamımız, herkesin birbirini kurnazlık, iftira, korkaklık, utanmazlıkla suçlayarak boğazladığı bir cengel. bu insanları görünce bir dumanı çiğniyor duygusuna kapılıyorum.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

25.08.2018

aşk

alain de botton

olgun bir insan ilk görüşte âşık olmaz. âşık olmak, insanın atlayacağı suyun ne kadar derin olduğunun bilincinde olmasıyla başlar.

ilk görüşte âşık olduğumuz kişiler, zihinde bestelenen senfoniler kadar muhteşemdirler.

severek evlenmişsen sonunda büyük olasılıkla soğumuş oluyorsun ondan; sevmeyerek evlenmişsen sonunda o kadar da kötü olmadığını keşfedebilirsin.

la rochefoucauld: aşkın varlığından habersiz olsalardı asla âşık olmayacak insanlar vardır.

olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

pascal: insanın tüm mutsuzluğu, odasında tek başına duramamasından kaynaklanır.

erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir.

oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

her âşık oluş, oscar wilde'a kulak verecek olursak, umudun kendini bilmişliğe karşı zaferidir.

yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever, ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

telefon aygıtı, aramayan sevgilinin şeytani ellerine düşmüşse bir tür işkence aletine dönüşür.

11.08.2017

sevgi

susanna tamaro: sevgi özendir.

andrey platonov: sevgi, yokluk ve kederden oluşur. insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi hiç.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

gustave flaubert: insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence, sevmedikleriyle yaşamasıdır.

nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

juli zeh: hayatta en önemli şey sevgidir. sevgi doğadır, özgürlüktür; kadınlar, balık tutmak, düzeni bozmaktır. farklı olmaktır. düzeni daha da bozmaktır.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

philipp vandenberg: sevgi her zaman bir yolunu bulur.

charles dickens: bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.

"sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil." (via erich fromm)

hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

29.07.2017

deha

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.

philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.

oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

2.01.2017

yalnız insan

alain de botton

"dünyada tek bir seçim vardır; kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer. çünkü insan başkalarıyla ne kadar az iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." (schopenhauer)

schopenhauer'a göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocukların oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

ancak kişinin insanlardan uzak durmaya karar vermiş olması, illaki yanında hiç arkadaş istemediği anlamına gelmez. insanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında. kinikler, tuhaf denebilecek ölçüde yüksek standartları olan insanlardır. chamfort'un sözleriyle ifade edecek olursak:

"yalnız yaşayan bir adamın toplumdan nefret ettiği söylenir çoğu kez. oysa haydutların gezdiği bir ormanda yürümeyi sevmeyen bir adamın yürümekten hiç mi hiç hoşlanmadığını söylemek gibi bir şeydir bu."

14.08.2016

aşk üzerine

alain de botton

aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

bütün eski sevgililer, bir zamanlar sürekli sandığın duygunun hiç de öyle olmadığının birer göstergesidir.

karşılıklı bir çekimin işaretleri arandığında, hayran olunan kişinin söylediği ya da yaptığı her şey hemen her anlama çekilebilir.

en cazibeli olanlar, ne onları hemen öpmemize izin verenler -nankörleşiriz sonra- ne de asla öpmemize izin vermeyenlerdir -onları da çok geçmeden unuturuz- bu ikisi arasında cilveleşenlerdir.

aşırı ilgi duymadığımız kişileri baştan çıkarırken daha çok özgüven duymamız ve daha kolay başarmamız aşkın ironilerinden biridir.

çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir. çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğunuza emin olabilirsiniz.

anatole france: insanın sahip olduğu bir şeyi sevmesi alışıldık bir durum değildir.

gerçek bir aşık tutarlı olamaz, sahici aşıklar ancak darmadağın cümleler kurabilir. dil aşkın çalımına takılır, arzu güzel söz söyleme yeteneğinden yoksundur.

aşk kancaları, görünür tüm mantıksal yasaların üzerindedir.

düşünceye seksten daha zıt az şey bulunur. gövdenin ürünüdür seks, düşünceyi dışlar; diyonizyaktır, anlıktır, aklın bağlarından bir kaçıştır, fiziksel arzunun haz dolu çözülüşüdür.

montaigne: aşk, bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir.

14.07.2015

düello

alain de botton

1834 yılında hamburglu subay baron von trautmansdorf, bir başka subayı, baron von ropp'u düelloya davet etti.

düellonun nedeni, von ropp'un yazdığı şiirdi.

şiir, von trautmansdorf'un bıyığını tiye alıyor, bıyığın ince ve sarkık olduğunu, ayrıca baronun fiziğinde bu niteliklere sahip tek yerin bıyığı olmadığını söylüyordu.

iki baron arasındaki düşmanlık, aynı kadına âşık olmalarıyla başlamıştı aslında.

her ikisi de merhum polonyalı bir generalin dul eşine, gri-yeşil gözlü kontes lodoiska'ya tutkundu.

aralarındaki sürtüşmeyi centilmenlikle çözemeyen bu iki adam, bir mart sabahı erken saatte hamburg'un ücra bir köşesinde hesaplaşmak üzere bir araya geldi.

her ikisi de kılıç kuşanmıştı.

her ikisi de henüz 30 yaşına basmamıştı.

ve her ikisi de bu düelloda hayatını kaybetti.

27.05.2015

schopenhauer

alain de botton

arthur schopenhauer 1788'de danzig'de doğar. daha sonraki yıllarda bu olayı pişmanlıkla anacaktır:

"hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı. insan varoluşu bir tür hata olmalı. insan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de böylece sürüp gidecek."

schopenhauer'ın babası heinrich zengin bir tüccar, kocasından 20 yaş küçük annesi johanna ise aklı havada, sosyal ortamlara pek meraklı bir kadındır. anne babasından fazla ilgi göremeyen schopenhauer felsefe tarihinin en karamsar filozoflarından biri olmaya adaydır:

"daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular."

schopenhauer’ın annesi oğlunun, "insanın sefaleti üzerine" bu denli "tutkuyla kafa yormasından" rahatsızlık duymaktadır.

babasının intiharından sonra (heinrich'in cesedi aileye ait ambarın hemen yakınındaki kanalda bulunmuştu) 17 yaşındaki schopenhauer, hayatını hiç çalışmadan sürdürmesine yetecek kadar büyük bir servete kavuşur. yine de bunu düşünmek onu rahatlatmaya yetmez. filozof o dönemi şöyle anıyor:

"17 yaşındaydım, doğru dürüst bir okul eğitimi almamıştım; ama yaşamın sefaleti beni ele geçirmişti; tıpkı gençliğinde hastalığı, yaşlılığı, acıyı ve ölümü gören buddha'ya olduğu gibi. aslında bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil; varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım."

schopenhauer, ingilizce öğrenmek üzere wimbledon'a, eagle house adlı bir yatılı okula gönderilir. arkadaşı lorenz meyer ondan aldığı bir mektuba şöyle yanıt veriyor: "ingiltere'de kaldığın süre içinde ingiliz ulusundan tümüyle nefret etmeye başlaman üzücü." duyduğu bütün nefrete karşın schopenhauer ingiliz dilini neredeyse kusursuz biçimde öğrenir; öyle ki konuştuğu zaman pek çok kişi onun ingiliz olduğunu sanır.

schopenhauer göttingen üniversitesi'nde okumaya başlar ve filozof olmaya karar verir: "hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim."

bir kır gezisine gitmek için plan yaptıkları sırada, erkek arkadaşlarından biri, "geziye getirecek birkaç kadın bulmaya çalışmalıyız." deyince, schopenhauer geziyi iptal eder ve şöyle der: "hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez."

1813'te schopenhauer weimar'a annesini ziyarete gider. johanna schopenhauer, şehrin en ünlü kişisiyle, goethe ile arkadaş olmuştur. goethe düzenli olarak johanna'yı ziyarete gelmektedir. goethe ile tanışmasından sonra schopenhauer onu şöyle anlatıyor: "sakin, hoşsohbet, nazik ve arkadaş canlısı: adı sonsuza dek övgüyle anılsın!" goethe ise schopenhauer için şunları yazıyor: "genç schopenhauer hayli garip ve ilginç biri gibi geldi bana." filozof weimar'dan ayrılırken, goethe onun için 2 dize yazar:

"keyif almak istiyorsan hayattan
değer vermelisin dünyaya"

schopenhauer şiirden pek etkilenmez ve goethe'nin bu öğüdünü not ettiği sayfanın yan tarafına chamfort'tan bir alıntı yapar: "insanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir."

schopenhauer "irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtını bitirdiğinde kitabın bir başyapıt olduğundan emindir. bu, niçin arkadaşsız kaldığını açıklıyor: "bir dahinin hoşsohbet olması pek de mümkün değil; hangi diyalog dahinin kendi monoloğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?"

kitabın bitişini kutlamak için italya'ya gider. sanat, doğa ve iklim onu keyiflendirir. floransa'yı, roma'yı, napoli'yi ve venedik'i ziyaret eder. bu kentlerdeki resepsiyonlarda pek çok çekici kadınla tanışır: "hepsinden çok hoşlandım, -ah bir de beni isteselerdi." kadınlar tarafından sürekli reddedilince o da şu görüşü geliştirir:

"bir tek, cinsel güdülerle bulanıklaşmış erkek zekası, bu ufak tefek, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi, cins-i latif diye adlandırabilir."

irade ve tasarım olarak dünya adlı yapıtı basılır. kitabın yalnızca 230 kopyası satılır. "her yaşam öyküsü, acıların öyküsüdür. yılanlardan, kurbağalardan oluşan bu kuşağı kendi eşitim gibi görme yanılsamasından bir kurtulabilsem, bunun bana çok faydası olurdu."

schopenhauer berlin'de üniversite hocası olarak "genel felsefe: dünyanın ve insan aklının özüne ilişkin kuram" başlıklı dersler vermeye başlar. derse yalnızca 5 öğrenci katılır. biraz ötedeki binada ise rakibi hegel 300 kişilik bir öğrenci grubuna ders anlatmaktadır. schopenhauer, hegel'in felsefesini şöyle değerlendiriyor:

"hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden, baş aşağı çevrilmiş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret. içeriği, bütün kalın kafalıların şimdiye kadar uğraşıp bir araya getirdikleri sözcüklerin en boşlarından, en anlamsızlarından oluşuyor, sunumu ise inanılmaz derecede itici ve anlaşılmaz bir laf kalabalığı; insana bir akıl hastasının abuk sabuk sözlerini hatırlatıyor."

schopenhauer 19 yaşındaki şarkıcı caroline medon'a aşık olur. ilişki, aralıklarla 10 yıl kadar sürer ama filozofun ilişkiyi resmileştirmek gibi bir niyeti yoktur: "evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır."

"eğer bu dünyayı tanrı yarattıysa ben tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı."

"ne zaman öğreneceğim; opera için teleskop, tavşan avı için havan topu ne kadar fazlaysa, günlük hayat meseleleri için de benim aklım ve ruhum o kadar fazla."

schopenhauer 40 yaşına girer: "hiçbir değerli insan yoktur ki, 40 yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın." (chamfort)

berlin'de yaşayan 43 yaşındaki schopenhauer evlenmeyi bir kez daha düşünmeye başlar. dikkatini 17 yaşına yeni basmış, güzel, neşeli bir kız olan flora weiss'a çevirir. bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz ediyor: "üzümleri yemek istemedim. yaşlı schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü."

schopenhauer hemen berlin'den ayrılır: "dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."

filozof, 50.000 kişinin yaşadığı bir kent olan frankfurt'a, mütevazı bir apartman dairesine yerleşir. kıta avrupasında bankacılığın merkezi olarak ün yapmış kentin sakinlerinden şöyle söz eder: "küçük, resmi, ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan bu insanların yanına bile yaklaşmak istemiyorum."

bundan sonra schopenhauer bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kuracaktır. ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır: "hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bakmak beni mutlu ediyor."

filozofun hiç aksatmadığı bir günlük rutini vardır. sabahları 3 saat yazı yazar, 1 saat flüt çalar, sonra beyaz kravatını takarak rossmarkt'taki englischer hof adlı lokantada öğle yemeğine gider. çok iştahlıdır. yemek yerken büyük beyaz peçetesini yakasına takar ve çevresindekilerle hiç ilgilenmez ama kahve içerken ara sıra diğer müşterilerle sohbet eder. bunlardan biri onu şöyle tarif ediyor: "insana komik gelecek kadar asık suratlı ama aslında zararsız ve tatlı-sert biri."

öğle yemeğinden sonra schopenhauer yakınlardaki casino society adlı kulübe giderek kütüphaneye geçer. orada, dünyada yaşanan üzücü olaylardan kendisini en iyi biçimde haberdar edeceğine inandığı gazeteyi, yani the times'ı okur. üç sularında köpeğini de alarak main ırmağı kıyısında 2 saatlik bir yürüyüşe çıkar, yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. akşam operaya ya da tiyatroya gider. geç gelenlerin, durmadan hareket edenlerin ve öksürenlerin çıkardığı seslerden deliye döner:

"uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür. ancak düşünen canlıların bilincine ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında uygar olabiliriz."

giderek daha fazla zamanını yalnız geçirmektedir. annesinin oğluyla ilgili ciddi kaygıları vardır: "bir tek insan bile görmeden 2 ay odandan çıkmıyorsun. bu hiç iyi değil, oğlum. çok üzülüyorum. insan kendini dış dünyadan bu şekilde yalıtamaz, yalıtmamalı." schopenhauer gün içinde uzun uzun uyur: "eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. ama durum bunun tam tersi: herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor."

"irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtının yeni baskısı çıkar. bu yapıtın ikinci cildi de yayımlanır. schopenhauer yapıtın ön sözünde şöyle diyor: "tamamladığım bu yapıtı çağdaşlarıma ya da vatandaşlarıma değil, bütün insanlığa bırakıyorum. yapıtımın değeri çok sonra anlaşılacaktır; hangi biçimde sunulursa sunulsun iyinin kaçınılmaz kaderi budur." gerçekten de kitap 300 kopyadan az satar.

deneme ve aforizmalardan oluşan "parerga ve paralipomena" adlı kitabı yayımlanır. kitabın çok satmasına en çok yazarın kendisi şaşırır.

schopenhauer’ın ünü avrupa'da yayılır. kendisi bundan "ünün komedisi" diye söz eder. bonn, breslau ve jena üniversitelerinde ders vermesi için öneriler gelir. filozof hayranlarından da mektup almaya başlar. silesialı bir kadın filozofa örtük önerilerle dolu upuzun bir mektup yollar. bohemia'dan bir adam schopenhauer’ın portresinin önüne her gün bir çelenk koyduğunu anlatır. felsefeye ilgi duyan frankfurtlular, filozofa olan saygılarını göstermek için kaniş satın almaya başlarlar.

"koskoca bir ömür boyu önemsiz, dikkate alınmayan biri olarak yaşıyorsun; tam perde kapanırken davullarla, çalgılarla çıkageliyor, sonra da bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorlar."

ün kadınların schopenhauer'a daha fazla ilgi göstermesini sağladıkça filozofun kadınlarla ilgili düşünceleri de yumuşar. önceden, "kadınlar, çocuk gibi, aptal ve basiretsiz, yani tek kelimeyle koca birer bebek oldukları için, özellikle ilk çocukluk dönemimizde bize bakıcılık ya da öğretmenlik yapmaya çok uygundurlar." diyen filozof artık kadınların egolarından vazgeçebilme ve kavrama yeteneklerinden sözetmeye başlamıştır. schopenhauer’ın felsefesine hayran olan ve napolyon'un soyundan gelen çekici bir kadın heykeltıraş, elizabeth ney, 1859'un ekim ayında frankfurt'a gelerek bir ay kadar filozofun evinde kalır ve onun bir büstünü yapar.

"bütün gün evimde çalışıyor. ben öğle yemeğinden dönünce kanepeye oturup birlikte kahve içiyoruz. evliymişim hissine kapılıyorum."

schopenhauer’ın giderek bozulmaya başlayan sağlığı sonun yakın olduğuna işaret etmektedir: "toprak altındaki kurtların bedenimi kemirip yok edeceği düşüncesine katlanabilirim; ama felsefe hocalarının felsefemi lokma lokma yutacaklarını düşününce korkudan taş kesiliyorum."

1860 eylül ayının sonunda, main ırmağı kıyısında yaptığı yürüyüşten dönünce, soluk soluğa kaldığından yakınır, derken "insan varoluşunun bir tür hata olduğuna" inanarak ölür.

10.05.2015

statü endişesi

alain de botton

statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

henry david thoreau: insan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

dünya azıcık iyiye gidiyorsa eğer, bunun nedeni, tarihte kendine bir yer edinememiş eylemlerdir. eğer her şey senin için ve benim için olabileceği kadar kötü bir hal almamışsa, bu, gizliden gizliye sadık hayatlar yaşamış ve şimdi hiç ziyaret edilmeyen mezarlarında yatan insanlar sayesindedir.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

bir şeyi yüceltmeye son vermenin en hızlı yolu ona sahip olmaktır; tıpkı bir insanı yüceltmeyi engellemenin en hızlı yolunun onunla evlenmek olması gibi.

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

hepimiz birtakım başarılar elde ederek ya da belli bazı şeylere sahip olarak sürekli bir tatmin hissine kavuşacağımız düşüncesini taşırız. hepimiz, mutluluğun dik ve yaman yokuşunu bir süre tırmandıktan sonra dümdüz ve uçsuz bucaksız bir platoyla karşılaşacağımızı zannederiz. o dik yokuşun sonunda sürekli bir tatmin bizi beklemektedir. oysa bize şu hiçbir zaman hatırlatılmaz: zirveye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden inişe geçecek, kendimizi yine endişenin ve arzunun yere yakın topraklarında bulacağız.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

bütün o arzuladığımız hedefler, bize bir kere başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi vaat ederler. ancak vaatlerini hiçbir zaman gerçekleştirmezler.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

chamfort: doğa bana "fakir olma" demedi, "zengin ol" da demedi; ama "özgür ol" diye yalvarıyor.

araçların en zarifi ve en donanımlısı bile bize güzel bir ilişkinin yaşattığı doyumu sağlayamaz; bir kavganın veya ayrılığın yaşattığı hüsrana deva olamaz.

thomas browne: zamanın bize sunduğu afyonun panzehiri yoktur. nesiller gelir geçer, bazı ağaçlar yaşamını sürdürür, en eski aileler bile üç tane meşenin ömrü kadar yaşayamazlar.

29.11.2014

uzun lafın kısası

salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!

andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..

tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.

wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.

5.11.2014

epikuros

alain de botton

"azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz."

epikuros'a göre felsefenin en önemli işlevi, sıkıntılarımızın saklı nedenlerini, arzularımızın asıl kaynaklarını bulup onları yorumlamamıza yardım etmek ve mutlu olmak adına yanlış yollara sapmamızı engellemektir. felsefe bize, içgüdülerimizle bulduğumuz iyileşme yöntemleriyle zaman zaman ters düşecek yöntemler sunacak, böylece bizi kendimiz için çok daha iyi tedaviler bulmaya yönlendirecek, gerçek mutluluğu bulmamıza yardım edecektir.

"hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acılarımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir." (epikuros)

epikuros'la ilgili söylentileri duymuş olanlar, bu zevk düşkünü filozofun gerçekte nelerden zevk aldığını öğrenince eminim hayli şaşıracaklar. epikuros'un büyük bir evi yoktu. yediği yemekler basit yemeklerdi; şarap içmektense su içmeyi yeğler, bir parça ekmek, biraz sebze ve bir avuç zeytinden oluşan akşam yemeğini zevkle yerdi. bir keresinde "bana bir tekerlek peynir gönder de, istediğim zaman kendime bir ziyafet çekebileyim." demişti bir arkadaşına. işte dünyevi zevkleri insan hayatının başlıca amacı olarak gören filozofun zevk aldığı şeyler bunlardı.

epikuros'un niyeti insanları aldatmak değildi. dünyevi zevklere olan düşkünlüğü, onu toplu seks yapmakla itham eden kişilerin hayal edebileceklerinden bile fazlaydı. ancak epikuros, düşüncelerini mantık süzgecinden geçirdikten sonra, hayatı gerçekte nelerin daha zevkli kıldığı konusunda çok çarpıcı sonuçlara ulaşmıştı. vardığı sonuçlar çok büyük bir gelirden yoksun olan insanlar için sevindiriciydi. hayatı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmayan şeylerdi ama aslında hiç de pahalı değildiler: dostluk, özgürlük, düşünmek.

i.ö.306 yılında atina'ya dönen epikuros alışılmadık bir ev düzeni tutturdu. atina'nın merkezinden 4-5 km ötedeki melite semtinde, pazar meydanıyla pire limanı arasında bir yerde bir ev inşa etti ve burada arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladı. artık epikuros, metrodorus, onun kız kardeşi, matematikçi poliyanus, hermarkus, leonteus ve karısı temista ile ideomeneus adında bir tüccar aynı evi paylaşıyorlardı. evde, herkesin kendi özel alanını oluşturmasına yetecek kadar yer vardı; bunun yanında yemekler ve sohbetler için düşünülmüş ortak kullanım alanları da mevcuttu.

epikuros şöyle bir gözlem yapıyordu:

"insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir."

epikuros'un arkadaşlarına düşkünlüğü o denli fazlaydı ki filozof, insanın asla yalnız başına yemek yememesini öneriyordu:

"bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur."

gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. bizim için duydukları sevgi, ideal ana-babaların çocuklarına duydukları sevgi gibidir, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.

epikuros ve arkadaşları bir radikal değişiklik daha yaptılar. hoşlanmadıkları insanlar için çalışmak ve onların kaprislerini çekmek gibi aşağılayıcı olabilecek durumlara düşmemek için kendilerini atina'nın iş dünyasından uzak tuttular. komün hayatı diye adlandırabileceğimiz bir hayat sürmeye başladılar. çok basit bir yaşam tarzı benimseyerek özgür olmayı yeğlediler. az parayla geçinmek zorunda kalacaklardı ama bir daha asla o iğrenç patronlardan emir almayacaklardı.

sonra evlerinin yakınında bir bahçe satın alıp burada sebzeler yetiştirmeye başladılar. yedikleri yemekler lüks de bol da değildi ama lezzetli ve besleyiciydi. epikuros'un, dostu menoeceus'a söylediği gibi, "bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeye bakar."

basit bir yaşantı sürdükleri için hiçbiri toplumsal konumlarıyla ilgili kuşkulara kapılmıyordu; çünkü atina'nın değerlerinden uzak duruyor, dolayısıyla da kendilerini maddi bir temelde yargılamak zorunda kalmıyorlardı. ne boş duvarlardan utanmaya ne de altınları sergilemeye gerek vardı. kentin ekonomik ve politik merkezlerinden uzakta yaşayan bu bir grup insanın -mali anlamda- hiçbir şey kanıtlamasına gerek yoktu.

epikuros, kendisi gibi, onunla birlikte yaşayan arkadaşlarının da para, hastalık, ölüm ve doğaüstü güçler gibi konularda yaşadıkları huzursuzlukları bütün yönleriyle incelemeyi öğrenmelerini istiyordu. filozofun iddiasına göre, eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka bir şeyin beklemediğini anlardı; "ölüm vakti geldiğinde, o anın gelmesini beklerken duyduğumuz hafif kaygı dışında bir şey" hissetmeyecektik. önceden asla kestiremeyeceğimiz bir durum üzerine bu kadar kafa yorup kaygılanmak hiç de anlamlı değildi:

"yaşamıyor olmak hiç de korkunç bir şey değil; bunu tam anlamıyla kavramış bir insan için hayatta katlanılamayacak hiçbir şey yoktur."

sakin kafayla düşünmek zihni rahatlatıyordu; böylelikle epikuros'un arkadaşları, sebze bahçesinin dışında, bu şekilde düşünmeye olanak tanımayan o farklı karmakarışık dünyada kendilerine musallat olacak sıkıntılarla hiç karşılaşmamış oluyorlardı.

"insanların çoğu sanki bir salgın hastalığa yakalanmış gibi. hayatla ilgili yanlış fikirlere sahip olan bu kişilerin sayısı gün geçtikçe de artıyor; çünkü koyunlar gibi hastalığı birbirlerinden kapıyorlar." (diogenes)

pahalı şeyler satın alarak aslında kaynağını bilmediğimiz sorunlarımıza geçici bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz. kafamızı derleyip toparlamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz. dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz. bir jip satın alıyoruz; ama epikuros'a göre asıl aradığımız şey özgürlük. bir aperitif ısmarlıyoruz; ama epikuros'a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk. güzel bir banyomuz olabilir; ama epikuros'a göre asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

"hayatın asıl amacı dikkate alındığında, yoksulluk içinde, büyük bir yoksulluk içinde yaşamak aslında en sınırsız servete sahip olmaktır."

31.10.2014

uzun lafın kısası

cicero: kamu esenliği en büyük yasadır.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

wittgenstein: bu dünyada acayip şeyler olduğunu biliyorum. hayatımda tam manasıyla öğrendiğim üç beş şeyden biridir bu.

henrik ibsen: bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

paul auster: insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.

tahsin yücel: en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

andreas ady: kimse bizi gerçek yüzümüzle tanıyamaz; birey, kendisine değin eşi bulunmayan, kendisinden sonra da yinelenmesi olanaksız, tek bir varlıktır. yaşamı boyunca bu yalnızlığın acısını çeker, ondan kaçmaya çabalar; ancak bunu hiçbir zaman başaramaz.

2.09.2014

icatlar

alain de botton

mısır gevreği: patenti 1895'te j.h. kellogg tarafından satın alındı. kellogg, mısır gevreğini tesadüfen keşfetmişti: sanatoryumundaki hastalar için hazırlamış olduğu buğday hamuru yanlışlıkla dışarıda unutulunca katılaşmış, gevrekler halinde çıtır çıtır kırılmış, buğday gevreği ortaya çıkmıştı. sonra aynı yöntem mısırda denendi ve başarılı oldu.

konserve açacağı: patenti 1870'te satın alındı.

çengelli iğne: 1849'da icat edildi.

dikiş makinesi: isaac m. singer tarafından 1851'de geliştirildi. 1860'lardan itibaren hazır giyim yaygınlaşmaya başladı; 1870'lerde makinede dikilmiş iç çamaşırları ortaya çıktı.

daktilo: 1867'de icat edildi. daktiloda yazılmış ilk kitap mark twain'in 1883 tarihli mississippi'de hayat'ı oldu.

işlenmiş yiyecekler: 1860'larda britanya'daki crosse and blackwell yılda yirmi yedi galon ketçap üretiyordu. 1880'lerin başında eczacı alfred bird yumurtasız krema tozunu icat etti. sütlü pelte tozu 1870'lerde, jöle yaprakları 1890'larda icat edildi.

aydınlatma: 1830'lardan sonra stearinli mum, daha az dayanıklı olan yağ kandillerinin yerini aldı.

hijyen: 1846'da doulton seramik borular üretmeye başladı; böylece şehirdeki kanalizasyon tertibatında bir devrim oldu. george jennings'in ünlü ayaklı klozeti 1884'te halkın şaşkınlığıyla karşılandı, reklamında da dediği gibi, "on elma ve bir de düz süngeri içine attığımızda iki galonluk suyla silip süpürüyordu."

telefon: 1863'te alexander graham bell tarafından icat edildi.

kuru temizleme: 1849'da jolly-bellin adlı parisli bir terzi tarafından icat edildi. jolly-bellin, bir masa örtüsünün üzerine yanlışlıkla terebentin dökmüş ve döküldüğü yerdeki lekelerin ortadan kaybolduğunu fark etmişti. 1866'dan sonra pullars of perth, jolly-bellin'den aldıkları kuru temizleme fikrini geliştirdi; söz konusu sıvıya petrol ve benzen karıştırarak britanya adalarının dört bir yanına iki günde ulaştırınca bir kuru temizleme hizmeti sunmaya başladı.

31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

31.07.2014

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

9.05.2014

ince iş

pınar öğünç

"anlamlı bir iş nedir? yaptığımız işin anlamlı olmasını dilerken istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu artırma şansından, dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik hazinesine, ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda bulunduğumuzu hissetmekten başka bir şey değildir ve bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir parçasıdır." (alain de botton)

gazeteci: adını tam koyamadığım bir zamandan beri hayatta gazetecilik yapmak istediğimden eminsem, bunun nedeni hurufatla fazla haşır neşir bir çocuk olmaktan daha fazla, bu işin sağladığı, hiç tanımadığım insanlara soru sorabilme imkanıdır. (pınar öğünç)

simitçi: ermeni ayakkabıcının yanında yetiştim. bana derdi ki: "oğlum, cenazen olsa dahi müşteriye somurtmak yok!" sahneye çıkar gibi. (hüsnü ataç)

doktor: insan isterse hasta olabilir. yeni doktordum, köyde yaşlı bir kadına çağırdılar, yemek yemiyormuş. loş odaya girdim, yer yatağındaki kuş kadar kalmış çok yaşlı teyzeye derdini sordum. "yeter artık dünya malını yediğim" dedi. bana mantıklı geldi, yakınlarının ısrarıyla besleyici bir serum taktım, bir iki gün içinde öldü. bence bizi en çok toplumdaki adaletsizlik duygusu, tuzun kokması, güvenilecek hiçbir kurum ya da kişi bulamamak hasta ediyor. (bora bilgin)

ağdacı: artık lazer epilasyon olayı var. onun da sonuçlarını ileride göreceğiz. kıl, mikrobu vücuttan atmanın bir yöntemidir. kılın çıkmasını engellerseniz bu bir kist olarak size dönmek zorunda. ama bizim insanlarımız çok cesaretli, parası varsa gidiyor. hepsi varis tedavisi yaptırıyor sonra. üç müşterim var böyle. lazer kılı da okuyor, damarı da. şimdi zaten lazeri güzellik merkezlerinden kaldırıyorlar. yasa çıktı, artık sadece kliniklerde olacak. (ayşe yılmaz)

balıkçı: müşteri olmak da bir sanat. her gün yeni bir laf duyuyorlar. televizyonda diyorlar ki, balık taze diye anlamak için üstten basın; ertesi gün gelip herkes balıklara üstten bastırıyor. bunun bir tane yöntemi var: balığın gözü parlayacak, rengi deniz rengi olacak. mavisi deniz mavisi, yeşili deniz yeşili. o kadar! (ergin demiröz)

çiçekçi: bazen erkekler karısına, sevgilisine çiçek alırken bana sorar. bazıları da ne alacağını bilir. evlilik yıldönümüyse başka çiçek alsa da yanına gülünü mutlaka alır. ama aldıklarında ya poşete konsun, ya gazete kağıdına sarılsın istiyorlar. utanıyorlar çiçekle yolda yürümeye. karısına çiçek aldı diye birileri dalga geçecek sanıyorlar; halbuki karısı işte, gurur duyması lazım. ama illa o şekil sardıracaklar. (hamiyet çelik)

dövmeci: bizim kapıdan içeri girenin kafasında genelde nasıl bir dövme istediğine dair fikir vardır. prensip sayılmaz; ama sevgili ismi yazmaktan kaçınıyoruz. ben ikna etmeye çalışıyorum; hele 18-19 yaşındaki bir gençse asla sevgilisinin adını yazmıyorum. zaten 18 yaş altına işlem hiç yapmıyoruz. (ilyas yılmaz)

hoparlörcü: sesin üçte birinin kapalı olması gerekir; en fazla üçte iki açacaksınız. arabanın kadranı 300'se 300 basacaksınız diye bir şey yok, 200 basarsınız. bobinin mıknatıs aralığındaki manyetik alanda o yüksek ses verilir. volümü o kadar kökleyince de bas hoparlör, yukarıda ve aşağıda manyetik alanın dışına çıkar. o yüzden siz sese yüklendikçe daha çok düşebilir de. (musa sezak)

itfaiyeci: bizde yangına ilk müdahale eden birinci arabadır, önemlidir. kendi isteğimle ben hep birinci arabada çalıştım. her sabah 4 tekerini öperim ben onun, ekmek kapımdır. işimiz zor; ama bizi asıl zorlayan, asılsız ihbarlar, yolu tıkayacak şekilde park edilmiş arabalar, dar yollar. bir de vatandaştan "nerdesiniz, geç kaldınız" diye küfredenler olmasa. bizim yüzümüzden değil sonuçta. malı yanıyor, canı yanıyor diye şeker gibi dinlerim ben o kötü lafları. (mehmet bülbül)

kasiyer: en yoğun kalabalık kar yağdığında galiba. bizim millet hemen yollar kapanacak, evde mahsur kalacak sanıyor; ama sonra bir bakıyorsunuz, ertesi gün yine gelmiş. reklamlar ne kadar etkili, anında burada görebilirsiniz. bir ürün günlerce rafta duruyor, bir reklamı çıksın, herkes onu sormaya başlıyor. öyle bir alışveriş modası var yani. (özel koç)

lostracı: bir insanın kişiliği ayakkabısından belli olur. eskiler tersini söyler; ama dost başa da bakar, ayağa da. kadınlar canı sıkkın olunca nasıl gidip saçlarını kestirir; erkekler de gelir ayakkabılarını boyatır. bıraktığı ayakkabıyı 2 sene sonra soran çıkıyor; atamıyoruz. meğer adam cezaevindeymiş. bir de sabah erkenden çorapsız, ayakkabıları bağcıksız gelenler oluyor, başta hiç anlamıyordum. onlar da geceyi emniyet'te geçirenlermiş. (seher örenler)

matbaacı: biz düğün, nişan davetiyesi de basıyoruz. bana ilginç gelen, tek davetiye bastırmak isteyenler. eski kız arkadaşlarına nispet olsun, gösterip "bak evleniyorum" demek için mi anlamıyorum; bununla çok karşılaşıyoruz. ama tek davetiye basmak gibi bir uygulamamız yok. (barış zeybek)

modelist: şimdi hayvanlar için de kıyafetler çıkardılar. ben çok tasvip etmiyorum. zaten o hayvanları eve almakla doğalarına karşı bir şey yapıyoruz, kısırlaştırıyoruz, bırakalım artık kediler, köpekler yağmurluk giymesin. (mutlu meşe demirhan)

turşucu: adile naşit'le münir özkul'un turşulu bir filmi vardır. o film ne zaman oynasa hala gece 11'e kadar nöbetçi kalmamız gerekir. muhakkak ki canı çeken, aklına düşen müşteri çıkar. o film de güzeldir, insan defalarca seyretse sıkılmaz. (ahmet öğretmen)

dansöz: kadın kendini aynada dans ederken görünce bir değişir, kadın olduğunu anlar, ben buymuşum der. kendi ritmini bulacaksın. yolda bir hanım gider, kalçalar küt küt ritim vurur. kadının hiç haberi yoktur ama. bazı insanların kendini bilmeden ellerinde kollarında bir ritim vardır. (sema yıldız)

vapur makinisti: en çirkini, yolcularımızın iskele verilmeden atlaması. çok insan kaybettik böyle. 1982'de haydarpaşa seferini yapıyoruz, buharlı gemi, gözümüzün önünde gitti adam. karaköy iskelesinin altı dubadır, herhalde oraya girdi, çıkamadı da. polislere bildirdik. (sezai çakır)

veteriner: öyle olduğunu iddia eder sahipleri; ama kediler laftan anlamaz; hormonal değişimlerden anlarlar. biz bunlara kabaca "duygu" diyoruz. o an gergin misiniz, heyecanlı mısınız, yaydığınız enerjiden bunu anlayabiliyorlar. insanlar da özellikle köpek seçimlerinde kendilerine benzeyeni seçerler. sokakta yüzlerine bir dikkat edin. (celal karabulut)

vücut geliştirmeci: bir gün çalışınca anında moralize oluyorsunuz zaten. içki, sigara gibi bağımlısı oluyorsunuz. aşırıya kaçmamanız lazım tabi. "plaj vücudu"nu geçmeyeceksiniz. nedir bu; aşırı kaslı olmazsınız; ama göğüs kaslarınız falan hepsi bellidir. tam anlamıyla güzeldir. (zeki şahin)

bilgisayar tamircisi: zaman zaman çok ilginç insanlara denk gelebiliyoruz. mesela bir telefon gelmişti, "external hard disk'i göremiyor" diye. sordum, kablosunu takmamış. (burhan özaydaş)

spor malzemeleri satıcısı: ben size fiyat kataloğu verdim mi? onun üstünde "d. havacıoğlu" diye yazar. bir kere maliyeciler de niye diye sormuştu. dedim, ben onları anadolu'ya gönderiyorum, müslüman mahallesinde salyangoz satmayı sevmem. (diyonis havacıoğlu)

çay ocakçı: "kahve nasıl olsun" diye soruyorum, "fark etmez" diyor bana. fark etmeyecekse, içme o zaman. gençlerin şekerli sevmesini anlarım, bir de zayıflayacağız diye zorla sade içen kadınlar var ki.. bunlar anlamadan içiyorlar işte! (cemil filik)

hamamcı: kadın-erkek karışık girmek isteyenler çıkıyor tabi; ama az. hamam havuza, denize girmek gibi bir şey değil. biraz daha mahremiyet gerektiriyor. üstsüz güneşlenebilirsiniz, denize girebilirsiniz ama işin içine sabun, sıcak, ter girdiğinde insanlar biraz kapalılık istiyor. adetler ayrı. mesela kadınlar yedi-sekiz, on kişilik gruplar halinde gelip saatlerce çıkmıyorlar. düğünden bir gün önce gelme gibi bir gelenek var bir de. (ruşen baltacı)

jinekolog: en zor kısmı gecenizin gündüzünüzün belli olmaması. bir gebenin suyunun ne zaman geleceği belli değil. gecenin bir vakti bir şey sormak için aranabilirsiniz. 10 sene sonra hamile kalabilmiş kadın; tabii ki stresli, arayacak. ben yılbaşı da doğuma geldim, yaş günümde de.

daha çok tüp bebekle uğraşıyorum. varını yoğunu satıp gelenler, bu iş olmazsa yuvası yıkılacak olanlar var. bu işin yüzdesi belli: %65. insanlara tutmadığını söylemek ayrıca zor. gebe kalma işini 35 yaş sonrasına bırakan kadının "çocuğum olmuyor" diye doktora gitme ihtimali %50. herkes kariyer yapıyor, geç evleniyor. e, zaten tüm dünyada sperm sayısı düşüyor, doğal döllenme zorlaşıyor.

benim bir oğlum var; eşimin doktoru bendim; ama doğumu ben yaptırmadım. biraz fazla duygusalım, dışarıda bekledim. baba olma heyecanını kaçıracaktım, mekanik olmam gerekecekti. istemedim. (numan beyazıt)

magazin muhabiri: magazinde bir mantık vardır; bir tanesi birini çekiyorsa, diğerleri de gider onu çeker ünlü biri diye. tanımasan da olur yani; gelirsin, editörler bilir zaten kim olduğunu.

bakırköy'de, beyoğlu'nda bir barda 50 kişi varsa 45'i erkektir; hepsi piyano gibi o 5 kızın başına toplanır.

bu işte önemli olan frikik. açılacak olanı anlarsın, beklersin. o kapılarda "bu benim özel hayatım" falan demeler de hikaye. sonra üstünü başını düzeltip "bir de böyle alın" derler. onun da reklamı oluyor çünkü. (oğuz ekici)

alaaddin'in sihirli dükkanı: bizim arkada mengenli ibrahim bey vardı, herkes oraya giderdi. aşağıda ziya bey vardı bakkal. o zaman market yok tabi. teşvikiye'de hem kasap hem manav olan abdullah vardı, karşımızda foti, yanni vardı, kasap dimitri vardı. istanbul, 6 eylül'ü yaşadı pınar hanım, çok felaketti. küçüktüm ama her şeyi hatırlıyorum. beyoğlu'nda papazları bile kestiler. o beyoğlu'nda altınları maltınları, kumaşları mumaşları götürmüşler. çok acı şeyler. bütün yahudiler de korktu kaçtı; olmaz böyle bir şey. bence türkiye o zaman çöktü. o noktadır yani, giden milli servettir.

eğer bir gün bir dükkan açarsan, kendi tuvaleti olsun. affedersin, tuvalet insanın canıdır. yıllarca çektim, karakola, yana komşuya.. (necdet güler)