29.9.16

uzun lafın kısası

amin maalouf: yalnızsın, yoksulsun, seninkiler tarafından yadsındın ve evreni fethe gidiyorsun. gerçek başlangıçlar böyle belli olur.

sylvia plath: basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz.

charles chaplin: kötü günleri görmezseniz mutlu günlerin değerini anlayamazsınız.

benjamin franklin: ufak bir ihmal büyük zararlar doğurabilir. çividen yoksunsa nal elden gider, naldan yoksunsa at elden gider, attan yoksunsa binici elden gider.

epikuros: mutlu ve ölümsüz yaratığın hiçbir işi yoktur, hiç kimseye de bir iş çıkarmaz.

gustave flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

jane austen: akıl soranlar ancak yanlış karar verecekleri zaman, vicdanlarının sesini susturmakta yardımcı aradıkları için sorarlar.

kierkegaard: bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

maurice duverger: ezilen sınıflara, ölümden sonraki sonsuz yaşamda, hak edenlerin eşit olacağını vaat ederek, bu dünyadaki kaderlerine razı olmalarını telkin eden din, aslında egemen sınıfın hizmetindedir.

orhan pamuk: bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar.

rollo may: insan, en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliğini koruyan bir mucizedir.

28.9.16

sosyoloji

anthony giddens

"yapılacak şey, insanın işin doğasını, içeriğini, gerekliliğini ve biçimlerini reddederek, kendisini işten bağımsızlaştırmasıdır." (andre gorz)

modern demokratik bir sistem, siyasette yüksek düzeyde bir bürokratikleşmeyi gerektirir. seçimlerin düzgün bir şekilde düzenlenmesini ve yönetilmesini sağlayan, bürokratikleştirilmiş prosedürlerle yürütülen genel seçimleri düzenlemek için sağlam bir şekilde kurulmuş rasyonel-yasal bir sistem olmalıdır. dahası, siyasi kitle partileri, kendilerini adadıkları hedefler açık ve demokratik de olsa, güçlü biçimde bürokratikleşme eğilimindedirler. modern çağ, sıradan vatandaşın siyasi politikaların belirlenmesine katılım oranının katı bir şekilde sınırlı olduğu "parti beyin takımı politikaları" çağıdır.

sosyoloji; odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal bilimdir.

toplumsal sistemler, kendilerini oluşturan tuğlalarla her an sürekli olarak yeniden inşa edilen binalar gibidir.

bilgi, gücün önemli bir parçası olmasına rağmen, güçle aynı şey değildir; tarih bilgimiz her zaman deneye ve tecrübeye dayalıdır ve eksiktir.

27.9.16

dizeler


pek çok şafak vardır
henüz ışıldamamış olan
(friedrich nietzsche)

bu sabah kalktım ve bir bira daha içtim
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(jim morrison)

zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek
(william shakespeare)

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran
(stephane mallarme)

anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(paul valery)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez
ölüler asla dirilmezler
ve en yorgun ırmaklar bile
bir yerde ulaşırlar denize
(algernon charles swinburne)

yine özgürlük! yine senin bayrağın, yırtılmış ama uçuyor
rüzgara karşı yıldırım gibi dalgalanıyor
(lord byron)

26.9.16

detay

scott adams

ne kadar hızlı hareket edersen et, asla ufuk çizgisine ulaşamazsın.

yer kavramı, gayrimenkul mülkiyetine uygulandığında veya birine dükkana giden yolun tarifini verdiğinde faydalı bir ilüzyondur. fakat mutlak güce sahip bir tanrı'nın bakış açısından görüldüğünde, yer kavramı saçmadır.

gerginlik, tüm mutsuzlukların sebebidir ve sınırsız çeşitte, hepsi de ortak bir nedenden gelir. gerginlik, olasılıkla savaşmanın sonucudur ve yaptığın şeyle, olasılıkla uyumlu olarak yapman gerektiğini bildiğin şey arasındaki sürtüşmedir.

bir bozuk parayı yeterli sıklıkta havaya atarsan, en nihayetinde art arda bin kez tura gelecektir.

şimdiki hayatında, vücudundaki her hücre defalarca öldü ve yenileriyle yer değiştirdi. şimdiki vücudunda, doğduğun anda olan hiçbir şey yok.

bence oldukça ilginç biriyim fakat başka kimse böyle düşünmüyor.

kadınlar kendilerini ilişkileri üzerinden tanımlarlar.

dürüstlük, yemek gibidir. ikisi de gereklidir fakat ikisinin de fazlası rahatsızlık yaratır. başarılarını hafifsediğinde, insanların kendi başarıları konusunda daha iyi hissetmelerini sağlarsın.

fırsatları fark edebilme kabiliyeti başarı için elzemdir."

zeka, farkındalık seviyende işlevini ne derece yerine getirdiğinin ölçüsüdür. zekan, hayatın boyunca hemen hemen aynı kalacaktır. farkındalık, zekadan tamamen farklıdır; farkındalık, ilüzyonlarını oldukları gibi anlamayı içerir. pek çok insanın farkındalığı, hayatları boyunca bir veya iki seviye ilerler.

tıpkı noel baba gibi, tarih olarak kabul ettiğimiz pek çok şey basitçe uydurma.

dünyayı değiştirebilen tek şey fikirlerdir. gerisi detaydır.

25.9.16

evlilik

erica jong

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.

aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

24.9.16

bunny munro'nun ölümü

nick cave

kendini iyi hissetmemenin en kötü yanı düzeleceğinden emin olamamaktır.

bunny şişko bir zenciyle sıska bir beyaz hakkındaki hapiste geçen o fıkrayı anlatır. şişko zenci sıska beyaza sorar: "bu gece kim olmak istersin? anne mi, baba mı?" sıska beyaz "baba olayım." der. bunun üzerine şişko olan der ki. "o zaman gel de annenin sikini yala."

iyi insan olmak kolay değil bu dünyada.

rivayete göre mylene huq'ın kocası, yarı yaşında bir kızla kaçmış ve mylene huq o zamandan beri intikam sikişlerine sarmıştı. durum yerel sikicilere sızmıştı ve iş işten geçmeden herkes pastadan bir dilim kapmaya çabalıyordu. bu gibi imkanlar genellikle kısa ömürlü olur ve her zaman gözyaşlarıyla son bulurdu; fakat bu hatunların kendilerine özgü adalet anlayışlarıyla yatakta havai fişek gibi patladıkları da yadsınamazdı.

sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

çember

alan lightman

bu dünyada çoğu insan hayatını yeniden yaşayacağından bihaber. tüccarlar hep aynı pazarlıkları yapacaklarını bilmiyor. siyasetçiler, zaman döngüsü içinde aynı kürsüden sonsuz defa bağıracaklarını bilmiyor. ebeveynler çocuklarının ilk gülüşlerine üzerine sanki bir daha hiç duymayacaklarmışçasına titriyorlar. ilk defa sevişecek âşıklar utangaç soyunuyor, dolgun baldırlara, narin meme uçlarına şaşıyorlar. her kaçamak bakışın, her dokunuşun tekrar ve tekrar ve tekrar aynıyla yineleneceğini nereden bilecekler?

zamanın bir çember olduğu bu dünyada her el sıkış, her öpücük, her doğum, her kelime tamı tamına aynıyla yinelenecek. iki arkadaşın dostluklarının bittiği her dakika da, bir ailenin para yüzünden dağıldığı her an da, çiftler arasındaki kavgalarda sarf edilen her kırıcı laf da, üstlerin kıskançlığı yüzünden esirgenen her fırsat da, tutulmayan her söz de.

mutluluk

alain

bir adam yapacak ya da yıkacak bir şey bulamadı mı pek mutsuz olur.

epiktetos: sen istedikten sonra karga da sana uğur getirir.

bütün güzel şeyler güç ele geçer.

neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.

la rochefoucauld: daima başkalarının dertlerine katlanacak kadar kuvvetimiz vardır.

"tek başına yaşayan ve karşılayamayacağı hiçbir ihtiyacı, hiçbir kaygısı olmayan adama acırım; bir parça hastalanmaya ya da ihtiyarlamayagörsün, hali yamandır; çünkü kendini düşünmeye çok vakti olacaktır. hep kaygılı, borçlarından kurtulmayı bir türlü başaramayan bir aile reisi, görünüşe rağmen, çok daha mutludur; çünkü midesinin iyi hazmedip etmediği ile meşgul olmaya vakti yoktur."

küçük sıkıntılarından bahsetmezsen onları unutur gidersin.

neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığa da yararlıdır.

bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

epiktetos: fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi; oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.

mutlu olmaya niyet etmedikçe insanın mutlu olması mümkün değildir.

le sage: önce mutlu olun; çünkü mutluluk barışın meyvesi değildir, mutluluk barışın ta kendisidir.

başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak. herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

hayal

pascal mercier

hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.

kendini beğenmişlik, takdir edilmemiş bir budalalık türüdür; kendini beğenmiş olabilmek için, yaptıklarımızın tümünün kozmik önemsizliğini unutmalıyız, ki bu da olağanüstü bir budalalık türüdür.

adlar, başkalarının bize, bizim de onlara giydirdiğimiz görünmez gölgelerdir.

insanın unutamadıkları, basit şeylerdir. bir şeyin kokusu, tokadı yedikten sonra yanağın nasıl yandığı, evin içine ansızın karanlık basınca nasıl olduğu, babanın küfrünün ne kadar kaba olduğu.

kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

en güzel şey, şiir. şiir düşünce olsaydı ve düşünce şiir, o zaman cennet olurdu.

sınırsız açıksözlülük mümkün değildir. bizim gücümüzü aşar. susmak zorunda kalmaktan doğan yalnızlık; böyle bir şey de var.

mesele ruh olduğunda, elimizde pek az şey vardır.

ana-babaların arzularını ve korkularını gösteren çizgiler ateşten bir kalemle, güçsüz ve başlarına ne geldiğini hiç bilmeyen küçüklerin ruhlarına kazınır. ruhlara dağlanmış o metni bulmak ve ne yazıldığını sökmek için bir ömür harcarız, onu anladığımıza da asla emin olamayız.

23.9.16

hayat

yaşamında kesinlikle hata olduğunu bildiğin ama aslında hata olduğunu bilmediğin şeyler vardır; çünkü gerçekten hata olup olmadığını öğrenmenin tek yolu hatayı yapmaktır ve geriye dönüp şöyle demek: "evet. bu bir hataydı." yani aslında en büyük hata, hatayı yapmamak olurdu; çünkü o zaman bütün hayatını bunun bir hata olup olmadığını bilmeden geçirirsin. bazen hata olduğunu bildiğin bir şeyi bile, her koşulda yapmak zorundasındır. belki de en salak hataları bile. (~himym)

louis winchell: rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı; ama çocukça bir fikir. bizi tamamlayacak biri. tabii bu yanılsama, bizi kendi içimizde ve kendi başımıza bir bütün olmaktan alıkoyar. hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. oysa insanlığımız burada yatar. o insanlık ki, onsuz biz bir hiç olurduk." (~six feet under)

hayatınızın en mükemmel anlarını ille de kendi elinizle yaratmanız gerekmiyor. bunlar aynı zamanda sizin başınıza gelenler olabiliyor. hayatınızın akıbetini etkilemek için harekete geçemezsiniz demiyorum. harekete geçmeniz gerek ve geçeceksinizdir de. ama şunu unutmayın: herhangi bir gün sokak kapınızdan adımınızı atarsınız ve tüm hayatınız sonsuza kadar değişebilir. evrenin bir planı vardır ve o plan her zaman hareket halindedir. bir kelebek kanatlarını çırpar ve yağmur yağmaya başlar. korkutucu bir düşünce olsa da, aynı zamanda harikadır da. makinenin tüm o küçük parçaları, siz tam olarak olmanız gereken yerde, tam olarak olmanız gereken zamanda bulunun diye sürekli çalışır. doğru yerde, doğru zamanda. (~himym)

22.9.16

wolf vishniac

carl sagan

olağanüstü bir mikrobiyolog olan wolf vishniac adında bir arkadaşım vardı. new york'taki rochester üniversitesinde çalışıyordu.

mars'ta hayat olup olmadığı konusunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyice koyduğumuz sıralarda, vishniac, mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyologlar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini.

vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. arkadaşları bu aygıta "wolf kapanı" adını verdiler. bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. şişenin içine besleyici organik madde konulacak. mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve mars'taki böceklerin -eğer varsa- büyürken -eğer büyürlerse- sıvının değişen kirliliği ya da bulanıklığı saptanacaktı.

wolf kapanı, mars'a inecek viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gönderiliyordu. öteki deney yöntemlerinden ikisinde mars'a yiyecek gönderilmesi öngörülüyordu. wolf kapanı'nın başarısı marslı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı.

vishniac'ın sıvısında marslı böceklerin boğulabilecekleri olasılığını öne sürenler vardı. wolf deneyiminin avantajı, marslı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış göstereceklerine bağlı olmayışıydı. gözlenecek olan tek gelişme, büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. öteki deneylerse mikropların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazların türüyle de ilgiliydi. bu varsayımlar da tahminlere dayanmaktan öte gidemezdi.

nasa, abd'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken, sık sık ve önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. nasa'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. bu yüzden nasa'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.

1971 yılında mars'ta girişilecek dört mikrobiyoloji deneyinden birinden vazgeçilmesi istendi. bu yüzden wolf kapanı viking gezegen kondusundan tahliyeye uğradı. bu kapanı geliştirmek için vishniac 12 yılını vermişti. üzücü bir şey olsa gerek. vishniac'ın yerinde başkası olsa viking'in biyoloji heyeti'nden istifa ederdi. fakat o, bilimsel hedefler uğrunda sabırla çalışan sakin bir insandı. mars gezegeninde hayat olup olmadığını araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün mars'a en çok benzeyen yörelerinde, güney kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti.

daha önce bazı araştırmacılar güney kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını, başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarını belirlemişlerdi. mars kavanozlarını anımsayan vishniac yaşamın sert koşullarını göz önünde bulundurarak güney kutbunun mikrobiyolojiye uygun bir ortam oluşturduğunu düşündü. yeryüzü böcekleri mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa, mars'tan daha sıcak, daha sulu, daha oksijenli ve çok daha az mor ötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasındı? güney kutbunda güney kutup asıllı mikropların bulunmadığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.

böylece 8 kasım 1973 tarihinde vishniac, küçücük mikrobiyoloji aygıtını yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopterle asgard'daki balder dağı yakınlarına gitti. amacı antarktika toprağına küçük mikrobiyoloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. 10 aralık 1973 günü balder dağından numuneler toplamak için hareket etti. hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekilerek saptandı. bu, birisinin onu son kez canlı görüşüydü.

hareketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buz dağının eteklerinde bulundu. daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış, buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. belki gözü bir yere takılmıştı, ne bileyim, bir mikrop konağı falan. ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü. buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

o gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: "202 sayılı istasyonu buldum. 10 aralık 1973. saat 22.30. toprağın ısı derecesi -10°. havanın ısı derecesi -16°." mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı.

21.9.16

mezarlarınıza tüküreceğim *

boris vian

her erkek kara derili bir kadınla yatmak ister. bu doğal bir reflekstir. kara derili bir kadınla yatmanın değişik olacağı sanılır. sahiden de değişiktir. 

hakkında ister iyi söylensin ister kötü, bir kitaptan herkes söz etti mi, o kitap bir yazınsal başarıdır.

iki ayrı dünyadanız. birlikte var olan ama karşılaşamayacak olan iki dünya. bunlar karşılaşırsa mutsuzluk ve yıkımdan başka bir şey çıkamaz ortaya. her ikisi için de.

arama tarama işinde bir aynasızdan iyisi yoktur.

insanlar çok çirkin. adım başı çirkin insanlardan oluşan topluluklarla karşılaşmadan sokakta yürüyüş yapmanın olanaksızlığının farkında mısınız? yürüyüş yapmaya bayılırım ama çirkinlikten tiksinirim. benim bir sloganım var: bütün çirkinler öldürülecek. eğlenceli, öyle değil mi?

belki de kadınlar iktidarsız erkeklerden hoşlanıyordur. bir erkek, gerçek bir erkek onları her zaman biraz korkutur. kırılmaktan korkuyorlar. iktidarsız biriyse iyi bir kız arkadaş gibi oluyor.

hep böyledir: evlisindir. kızlarla yatarsın da hiç sıkılmazsın. ama karını bir başkasıyla düşündün mü, tüm dünyayı gebertmeye kalkarsın. bu iş böyle, arada hiç benzerlik yoktur. erkeğin yaptığı, hiçbir zaman karısını aldatmak değildir.

"bütün çirkinler öldürülecek" ve "bütün ölülerin derileri aynıdır" ile birlikte.

20.9.16

yasak sevişmek

attila ilhan


"bir şû'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âşinânın"
(şeyh galip)

iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı

ilk yudumda ağlamaya başlamıştı
şakakları ter içinde gece saat on
kibrit aranıyor göğüs geçirerek
bütün sevgilerinde yanılmıştı

bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu

izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam

şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından

istanbul'dan dört beş yılı silip atacaksın
yaşantın küçüldü mü yaşadım saymayacaksın
bitti sandıkları an yeniden başlayacaksın
hatta gülümseyerek belli belirsiz dargın
göğsünde yalap yalap yanardağ şarkıları

ölümün gerçekliğini etinde duyanların
hayattaki her şeye karşı onarılmaz bir kırıklıkları vardır

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birbirinden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi yakıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi
bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması

lila

robert m. pirsig

birisi nesnelse onun insanlara yaklaşımı uzaktır. soğuk ve mesafeli bir bakışla bakar. nesnel bir gözlemcinin göreli düşüncesi yoktur; çünkü o, gözlemlediği dünyanın hiçbir yerinde değildir.

bir hırsız yakalandı mı daha bir yığın suç aydınlatılır genellikle.

evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.

güzellik, başka bir şey gibi görünmeye çalışan şeyler değildir. güzellik, neyse o olan şeylerdir.

ahlakta nesnel gerçek yoktur. yaşamınız boyunca ister mikroskopla, ister teleskopla, ister osiloskopla bakın, tek bir ahlak bulamazsınız. onların hiçbiri orada değildir. hepsi sizin kafanızdadır. yalnızca sizin imgeleminizdedir.

siyasi kararların gerçeklere bağlı kalınarak verildiği enderdir.

gerçeğin yapısı hakkında bir şey söylemek için ağzını açtığın anda, gerçeğin başka türlü olduğunu söylemiş bir sürü düşmanın olacak.

"bir piskoposu hiçbir şey, bölgesinde bir azizin bulunması kadar rahatsız edemez." 

delilik daima başkalarına göre vardır. delilik sosyal ve entelektüel bir sapmadır; biyolojik bir sapma değildir. mahkemede ya da diğer her yerde deliliğin tek sınanma yolu kültürel statükoya uygunluktur.

donan bir teknenin tepesinde çıplak ayakla yürümek kadar uyandırıcı bir şey yoktur.

19.9.16

kurtuluş

pascal bruckner

16. yüzyılda ispanya zaragoza'da bir haham, inancından dönsün diye engizisyon'un kararıyla bir çukur zindanda çürümeye bırakılmış. ispanya'nın üçüncü büyük engizisyoncusu olan bir dominiken keşişi, yanında bir işkence ustası ve iki yakın dostuyla, gözleri yaşlı hahama "kardeşçe ıslahının sona erdiği" haberini vermeye gelmiş; ertesi gün kendisi gibi başka kırk sapkınla birlikte odun yığını üzerine çıkarılacak ve yakılırken tanrı'dan ruhu için merhamet dilenecekmiş.

bu ziyaretten kısa bir süre sonra, tutsak, hücresinin kapısının iyi kapanmamış olduğunu fark etmiş; inanamasa da tereddüt ederek açmış kapıyı, birkaç meşaleyle hafifçe aydınlatılmış geniş bir hole çıkmış. görüleceği düşüncesiyle dehşet içinde sürünerek ilerlemiş. dakikalarca süründükten sonra ellerinin üzerinde bir hava akımı hissetmiş ve önünde küçük bir kapı görmüş.

haham ayağa kalkmış, kapıyı itmiş. kapı hiç direnmeden açılmış; bir de ne görsün: mis gibi kokan limon ağaçlarıyla dolu bir bahçe. gece muhteşemmiş, gökyüzü yıldız doluymuş. onca işkenceden sonra iyice güçten düşen hahamın yüreği ferahlamış, kurtulduğuna sevinmiş. şimdiden kendini hemen şuracıktaki sıradağlara doğru koşarken görüyormuş, büyük bir keyifle özgürlüğün havasını içine çekiyormuş.

birden karanlıktan çıkan iki kol sarıp sarmalamış bedenini ve bir de bakmış ki, büyük engizisyoncu'nun göğsüne yapışmış. engizisyoncu, gözleri yaşlı ama sürünün kayıp kuzusunu bulmuş iyi bir çoban edasını takınarak, oruçtan leş gibi kokan soluğuyla hahamın kulağına şöyle fısıldamış:

"evladım, muhtemel kurtuluşunuzun arifesinde bizi terk mi edecektiniz?"

cinayet

emre kongar

tarih boyunca din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri, çoğunluğun zulmüne yol açmıştır. bütün dünyada, bütün ülkelerde bu böyledir. savaşlar da bu çizgilerde yapılmıştır, barış zamanındaki baskılar da. zulümlerin en korkuncu çoğunluk tarafından desteklenendir. çünkü ondan kaçacak yer yoktur.

kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir. bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman o ülke artık yaşanmaz hale gelir. çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet adeta bir insanın öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

temel sapıtma, "madem seçim kazanarak iktidara geldim; o halde her yaptığım meşrudur" anlayışının topluma dayatılmasıdır. bir iktidar, kendisini denetleyecek ve frenleyecek olan adalet mekanizmasını, anayasal denetim kurumlarını ve kurallarını önceden egemenliği altına almışsa bu saptırma ve dayatma çok daha kolay olur. her türlü antidemokratik uygulamasını, seçilmiş olma gerekçesiyle topluma dayatabilir.

bazı cinayetlerin mevcut yasalara uygun olarak işlenmiş olması, onların cinayet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

18.9.16

me-ti

bertolt brecht

yeni dünyaların ve yeni makinelerin bulunması, insanoğluna büyük bir özgürlük getirmişti. insanoğlu doğadan daha iyi yararlanmayı öğrenince birçok kısıtlamadan da kurtulmuş oldu. ama kazanılan yeni özgürlük aradan kısa bir süre geçtikten sonra insanın insanı ezme ve sömürme özgürlüğüne dönüştü. çağımızda ise başka sınıfları ezen ve sömüren sınıflar, ezdiklerinden ve sömürdüklerinden ulusu özgürlüğe kavuşturmalarını, başka deyişle ulusa öteki ulusları ezme ve sömürme özgürlüğünü sağlamalarını istiyorlar. oysa bu tüz özgürlükler arttığı oranda yeryüzünde kölelik de artacaktır.

cinsiyet organını kiralamak için para alan kadının, organını başkalarına da kiraya vermesi, tersi taraflar arasında kararlaştırılmış olmadıkça ahlaka aykırıdır. ancak bu tür ülkelerde cinsiyet organını kiraya vermeyen kadın ne yiyecek bir lokma ne de bir barınak bulabilir; dolayısıyla o kadının aldatması, yalnızca ahlaka aykırı bir sözleşmeye aykırı davranmak anlamını taşır. düşünün ki, çıplaklığını satmayan kadın, bu çıplaklığını örtmek için bir şey alamaz! böyle ülkelerde hem zina hem de evlilik ahlaka aykırıdır.

halk, özel erdemler ortaya koymaktan kaçınamaz. halk iktidar sahiplerinin elinde oyuncak olduğu sürece, iktidardakileri devirmek için bu erdemleri ortaya koymak zorunda kalacaktır. özgürlük tutkusu, adalet duygusu, yüreklilik, satılmazlık, özveri, sıkıdüzen- bunların tümü bir ülkeyi içinde yaşanılması için özel erdemlere gerek duyulmayacak kadar değiştirebilmek için gereklidir. bu tür olağanüstü çabaları gerekli kılan da zaten koşulların kötülüğüdür.

kazanç getiren şey orman değil, ağaç kesmek üzere ormana götürülen insanlardır. kazanç getiren, pamuk değil; toplayıcılar, iplik bükenler ve dokumacılardır. orman ve pamuk, insanları sömürerek para kazanılmasını sağlayan araçlardır. bu sistem insanların giderek daha çok, yeryüzünün ise giderek daha az sömürülmesini sağlar.

insanın tümcelerini okuyabilmesinin en iyi yolu, okurken aynı zamanda okunana uygun düşen devinimlerin yapılmasıdır; bunlar, saygı, öfke, karşısındakini inandırma isteği, alay, bellemek, karşısındakini şaşırtmak, uyarmak, korkmak ya da korku vermek anlamına gelebilecek devinimlerdir.

17.9.16

picasso

frida kahlo

diego bir gün new york'ta, "tanrı'ya inanmıyorum ama picasso'ya inanıyorum." demişti. ne kadar haklıydı! bu ufacık adamın eşi benzeri yoktu. louise nevelson da kendi tarzında benzer bir şey söylemişti. "daha beşikteyken bile bir melek gibi resim yapıyordu picasso."

bense çok daha sıradan bir şey söyleyeceğim, ne yapalım: ne göz var picasso'da! hayatımda onunkine benzer bir ikinci bakış görmedim. gözleri, çevresindeki her şeyi, sizi, beni, her şeyi anında tuvalin üstünde sabitleştirir gibiydi. korkunçtu o bakış. o bakış sayesinde, sırf o bakışa sahip olduğu için doğuştan yarı yarıya ressamdı zaten.

kafelerde geçirdiğim ender akşamlardan birinde isyan ettim: eluard, dali'nin resmini övüyordu, bense ona ressam sıfatını bile yakıştırmıyordum. olsa olsa, o da zorlayarak, görüntü üreticisi denebilirdi dali'ye. şu fransızlar tuhaf insanlar. renoir gibi bir adamı göklere çıkarıyorlar; renoir'nın hiçbir değeri olmadığını söylemek istemiyorum ama örneğin monet gibi birisiyle karşılaştırıldığında pek de ahım şahım biri sayılmaz. buna karşılık, yapıtının vasat olduğu kanısıyla derain gibi birisine gölge düşürüyorlar.

16.9.16

mutlu yaşam

seneca

mutlu bir şekilde yaşamak bütün insanların dileğidir; ancak sıra yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır; aslında, mutlu yaşamı elde etme güçlüğünün bir ölçüsü şudur: şayet insan yolda yanlış bir dönemece girmişse onu elde etmek için ne kadar didinirse ondan o kadar uzaklaşır.

en yüce iyilik ölüm tarafından el sürülmemiş olandır. ölüm nedir bilmez, ne aşırılığa ne de pişmanlığa müsamaha gösterir; zira iffetli akıl asla yolundan dönmez ya da kendinden tiksinmeye yenik düşmez. mükemmel olan bir şeyi herhangi bir şeyle asla değiştirmez. ancak keyif neşe verdiği anda sonlanır; yalnızca küçük bir yer tutar ve bu yüzden hızla iş görür ve ilk saldırıdan sonra bitkin düşerek enerjisini kaybeder.

büyülü dağ

thomas mann

yatak, düşünsel bağlamda, iki sevgilinin, tanrıyla birleşmek amacıyla bu dünyadan ve onun yaratıklarından kopup birleştiği yerdir.

bir katilin kurbanından daha uzun yaşaması saçmalıktır.

hınzırlık, karanlık ve çirkin güçlere karşı en pırıltılı silahtır. hınzırlık eleştirinin ruhudur ve eleştiri de ilerlemenin ve aydınlanmanın özünü sağlar.

insanın gerektiğinde çıkarabileceği bir şapkası olmalı.

zamanda 'gerçekten' diye bir şey hiç mi hiç yoktur. sana uzun geliyorsa uzun, kısa geliyorsa da kısadır. ama gerçekten uzun mu kısa mı olduğunu kimse bilemez.

her tür dinsel bağnazlık, çapı yüksek olmayan insanları kısıtlar.

gerçek trajedi, doğanın kişilikteki uyumu bozacak kadar zalim olup soylu ve yaşam dolu bir zihni, yaşama hiç de uygun olmayan bir bedenle birleştirmesiyle başlar.

müzik, zamanın akışına kendine özgü ve canlı ölçümleriyle canlılık, ruh ve değer katar. müzik, zamanı ve bizi uyandırır ve bu bağlamda ahlaksaldır.

bir erkek aşık olduğunda, ne estetik ne de ahlak kalır.

düzen ve sınıflandırma, egemen olmanın başlangıcıdır; en ürkünç düşmansa bilinmeyendir.

15.9.16

şafak

arthur rimbaud

kucakladım yaz şafağını.

sarayların önünde dal kımıldamıyordu henüz. su ölüydü. terk etmemişti gölgeler orman yolunu. yürüdüm uyararak canlı ve ılık solukları; ve değerli taşlar baktı ve sessizce havalandı kanatlar.

serin ve körpe aydınlıklarla dolmaya başlayan keçi yolunda, ilk tanışmam, bana adımı söyleyen bir çiçekle oldu.

çamlar arasında saçlarını dağıtan sarışın çağlayana gülümsedim; tanrıçayı seçtim gümüş dorukta.

tek tek kaldırdım tülleri o zaman. kollarımı sallayıp ağaçlıklı yolda. horoza tut dedim, ovayı aştı. kente girdi, kaçıyordu çan kuleleri ve kubbeler arasından; koşup mermer rıhtımlarda dilenci gibi, kovalıyordum onu.

bir defne ormanına yakın, yolun yukarısında, sardım onu yığılmış kanatlarıyla ve duydum biraz olsun o sonsuz bedenini. çocuk ve şafak ormanın eteğine attı kendini.

uyandıklarında öğlendi.

14.9.16

kendine ait bir oda

virginia woolf

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

dünyanın güzelliği, solmadan az önce, iki ayrı çehreye sahiptir; biri neşedir, öteki ise insanın yüreğini delen acı.

oscar browning: bunca sınav kağıdına baktıktan sonra, verdiğim notlardan bağımsız olarak edindiğim izlenim, en iyi kadının en kötü erkekten, ussal açıdan daha aşağı düzeyde olduğudur.

kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz.

akşam insanın yanında önemli bir görüş ve güvenilir bir gerçekle eve dönmemesi umut kırıcıdır.

yazın, başkalarının düşüncelerine mantığın ötesinde aldırmış kimselerin enkazlarıyla kaplıdır.

para, karşılığı ödenmediği sürece saçma addedilen bir şeye değer kazandırır.

kimi zaman kadınlar kadınlardan hoşlanır.

doğrucu ol yeter. sonuç şaşırtıcı ölçüde ilginç olacaktır. güldürü türü zenginleşir. yeni gerçekler ortaya çıkarılır.

bir kitap ikna etme gücünden yoksunsa aklın yüzeyine ne denli güçlü çarparsa çarpsın, içlere sızamaz.

zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. şiir, zihinsel özgürlüğe bağlıdır.

başkalarını etkileme düşleri kurmayın. her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.

kadınlar kadınlara sert davranırlar. kadınlar kadınlardan hoşlanmazlar.

para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

çekilme suları

şükrü erbaş

insan, hangi insansız cehennemle cezalı olursa olsun, soluk aldığı sürece var olmak için kendisini yıkıp yıkıp yeniden kuracaktır. yaşama mucizesi dediğimiz şey, onun, çift ağızlı bıçak gibi iyiliğe de kötülüğe de işleyen yetisindedir.

bellek, bir anlamda insanın hayat bilgisidir. bilgisinden de öte hayat bilincidir.

bu ülkede kuracağınız herhangi bir muhalif cümle, masum ve haklı bir eleştiri cümlesi, bu yasalar böyle durduğu ve devletin yapısı böyle sürdüğü sürece, sizi bir günde "terörist", "vatan haini", "bölücü" yapabilir.

budala ciddiyeti, değersiz büyüklüğü, saygısız gücü, derme çatma inceliği, kendi boşluğu ile yüzleştirerek gülünç düşüren karikatür, insanı içine düştüğü değersizlik duygusu ve yabancılaşmadan kurtaracak en özel olanaklardan birisidir.

öğrenmek pahalıya mal olur.

aşkla susmak arasında kurulan ilişki, edilgin, yalnızca iki insandan oluşan ve kendi üstüne kapanan, dolayısıyla dünyayı silen bir ilişki değil, tam tersine, olumsuzluklarına olan onca itirazına rağmen, toplumla ve doğayla örülmüş, her ikisini de dayanak noktası yapmış, yapıcı ve yaratıcı bir ilişkidir.

yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

dönüp geriye bakıyorum da, kişi ya da kurum, küçümsediğimiz ne varsa hepsi bizi, haydi yendi demeyelim; ama yönetti, yönetiyor. hayata beraber başladığımız, bizden önce başlayan, bizden sonra bu uzun yolculuğa katılan arkadaşlarımı düşünüyorum; sonra dönüp bu ülkeyi yönetenlerin çapına, düzeyine, donanımına bakıyorum. içim acıyor.

yalnızlık paylaşılmaz

özdemir asaf


yalnızlık, yaşamda bir an
hep yeniden başlayan
dışından anlaşılmaz

ya da kocaman bir yalan
kovdukça kovalayan
paylaşılmaz

bir düşün'de beni sana ayıran
yalnızlık
paylaşılsa yalnızlık olmaz

anlatı ormanlarında altı gezinti

umberto eco

"herhangi bir tür güzellik, olağanüstü bir biçimde belirişiyle duyarlı bir ruhta değişmez bir biçimde gözyaşına neden olur. dolayısıyla melankoli, tüm şiirsel tonlar arasında kullanılması en kabul edilebilir olanıdır."

bana, ıssız bir adaya düşmüş olsam yanıma hangi kitabı alacağımı soranlara şu yanıtı veriyorum: "telefon rehberi; rehberdeki bütün o karakterlerle sonsuz öyküler yaratabilirim."

örnek yazar ile okur, ancak okuma sırasında ve okumanın sonunda karşılıklı olarak birbirlerini kurarlar.

gerard de nerval: yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi; meyve ise deneyimdir.

kurmaca dünyalar gerçek dünyanın asalaklarıdır; ancak gerçek dünya hakkında bildiklerimizin çoğunu ayraç içine alıp bize, bizimkine benzeyen; ama ontolojik açıdan daha yoksul, sınırlı ve kapalı bir dünya üzerinde yoğunlaşma olanağı verirler.

yazarın tek görevi, gerçek dünyayı kendi yaratısının arta kalanı olarak sunmak değil, gerçek dünyanın okurun olasılıkla bilmediği yönleri hakkında da okura sürekli olarak bilgi vermektir.

plutarkhos: sezar roma'da, kucaklarında köpek ya da maymun yavruları taşıyıp bunları okşayan bazı zengin yabancıları gördüğünde, söylendiğine göre, bunların karıları çocuk doğuramıyor mu diye sormuş.

gerard de nerval: rüya ikinci bir yaşamdır.

her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz; çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü; kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.

13.9.16

seks

charles baudelaire

nedir aşk? insanın kendinden çıkma gereksinimi. 

kişi sanatla ne denli çok uğraşırsa kuşu o denli az kalkar.

ruhla ilkellik arasında gitgide belirginleşen bir çatlama görülür.

ilkel adamın kuşu herkesten çok kalkar; düzücülük halkın lirizmidir.

düzmek, bir başkasının içine girmeye can atmaktır; sanatçıysa kendi kendinden çıkmaz hiç.

erkekle kadından biri ya cerrahtır ya da cellat; ötekiyse hasta ya da kurbandır.

aşktaki en yüce ve tek zevk, kötülük etme kesinliğinde yatar. bütün tensel hazlar kötülükte bulunur.

hakkıyla para harcamak için ödeme yapılacak iki yer vardır: ayakyolları ve kadınlar. 

ten hazlarına susamış insan yüreğinin en rezil yanından doğmuştur işkence. 

kadın, ruhu tenden ayırmayı bilmez. hayvanlar gibi yalın, düz bir varlıktır. bedeninden başka bir şeyi yoktur dense yeridir. 

kadın doğaldır; bu yüzden iğrençtir. dişiliği azar hep, becerilmek ister. 

küçük bir aptal, küçük bir sürtük; en büyük yozlaşımla birleşmiş en büyük budalalık.

12.9.16

coleridge

theodule-armand ribot

filozofun akıl yürütme gücünü ve şairin hayal gücünü o dönemde coleridge'den daha fazla bir araya getirebilmiş hiç kimse yoktu.

bununla birlikte, bu kadar kayda değer yeteneklerle donanmış olmasına karşın bu kadar az şey yaratmış başka kimse de yoktur.

karakterinin en büyük eksikliği doğal yeteneklerinden yararlanacak irade eksikliğiydi; öyle ki zihninde her zaman dev tasarılar dolanırken bunlardan birini bile ciddi olarak gerçekleştirmeyi asla denemedi.

böylece, mesleğinin başlangıcından itibaren, öylesine ortaya okuyuverdiği bazı şiirleri yayımlamak için kendisine otuz gine veren cömert bir yayıncı bulmuştu.

yazdığı takdirde kendini özgür kılacak bu şiirlerin tek satırını bile yazmadan her hafta parasını dilenmeye gelmeyi tercih etti.

psikiyatrinin ölümü

edwin fuller torrey

öğrenim ve eğitim üzerindeki tartışmaların bugüne kadar kanıtladığı tek şey, bunlarla uğraşanların bilgisizlikleridir.

zihnimizin bize oynadığı en etkin hilelerden biri, anlamak istemediğimiz şeyleri anlamamaktır.

davranış bozukluklarını psikoloji terimleriyle anlamakta insan derin bir isteksizlik göstermektedir. böyle bir anlamadan kaynaklanan sorumluluktan kaçınır ve bu sorumluluğun, kendi duyguları, çelişkileri ve iç uyuşmazlıklarından kaynaklandığını kabul etmektense anormal davranışları için ruhları, şeytanı, hatta içindeki mistik sıvıları suçlamaya hazırdır.

ilk psikiyatristlerin hepsi, insandaki ters etkileri nedeniyle mastürbasyonun deliliğin başlıca nedeni olduğu görüşü üzerinde birleşiyorlardı.

sarhoş bir şoför başkaları için sürekli olarak bir paranoid şizofrenik hastadan çok daha tehlikelidir; oysa biz paranoid şizofrenik hastaların çoğunu hapsettiğimiz halde sarhoş şoförlerin çoğunun serbestçe dolaşmasına izin veriyoruz. öyle görünüyor ki, daha iyi bilmesi gereken biz psikiyatristler, kendi mantıksız  dürtülerimizi, anlayamadığımız, zihinsel hasta olarak damgaladığımız, hapse yolladığımız başkalarının üstüne yansıtıyoruz ve kendimizi daha iyi hissediyoruz.

kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

bir kişinin sorunları olup olmadığına karar veren, o kişinin cinselliğini ifade etmekte yaptığı seçim değil, bu seçim içinde tatmin edici bir ilişki kurmaktaki yeteneğidir.

hepimiz aynı dünyanın parçalarıyız ve hepimizin gariplikleri ya da davranış bozuklukları vardır; ama bunların hepsi birbirleriyle ilişkilidir. ya bu anlamda hepimiz normaliz ya da hepimiz olduğumuz gibi, çılgın bir dünyaya az ya da çok uyum sağlamış birer yarı deli olarak terk ediliriz.

insanın ruhu ve amaçları ne kadar yükseklerde uçarsa uçsun, yine de vücudun tuzağına düşecektir ve statüsü her ne olursa olsun, duygusal hastalığı olacaktır.