29.9.16

uzun lafın kısası

amin maalouf: yalnızsın, yoksulsun, seninkiler tarafından yadsındın ve evreni fethe gidiyorsun. gerçek başlangıçlar böyle belli olur.

sylvia plath: basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz.

charles chaplin: kötü günleri görmezseniz mutlu günlerin değerini anlayamazsınız.

benjamin franklin: ufak bir ihmal büyük zararlar doğurabilir. çividen yoksunsa nal elden gider, naldan yoksunsa at elden gider, attan yoksunsa binici elden gider.

epikuros: mutlu ve ölümsüz yaratığın hiçbir işi yoktur, hiç kimseye de bir iş çıkarmaz.

gustave flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

jane austen: akıl soranlar ancak yanlış karar verecekleri zaman, vicdanlarının sesini susturmakta yardımcı aradıkları için sorarlar.

kierkegaard: bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

maurice duverger: ezilen sınıflara, ölümden sonraki sonsuz yaşamda, hak edenlerin eşit olacağını vaat ederek, bu dünyadaki kaderlerine razı olmalarını telkin eden din, aslında egemen sınıfın hizmetindedir.

orhan pamuk: bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar.

rollo may: insan, en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliğini koruyan bir mucizedir.

28.9.16

sosyoloji

anthony giddens

"yapılacak şey, insanın işin doğasını, içeriğini, gerekliliğini ve biçimlerini reddederek, kendisini işten bağımsızlaştırmasıdır." (andre gorz)

modern demokratik bir sistem, siyasette yüksek düzeyde bir bürokratikleşmeyi gerektirir. seçimlerin düzgün bir şekilde düzenlenmesini ve yönetilmesini sağlayan, bürokratikleştirilmiş prosedürlerle yürütülen genel seçimleri düzenlemek için sağlam bir şekilde kurulmuş rasyonel-yasal bir sistem olmalıdır. dahası, siyasi kitle partileri, kendilerini adadıkları hedefler açık ve demokratik de olsa, güçlü biçimde bürokratikleşme eğilimindedirler. modern çağ, sıradan vatandaşın siyasi politikaların belirlenmesine katılım oranının katı bir şekilde sınırlı olduğu "parti beyin takımı politikaları" çağıdır.

modern toplumlarda günlük yaşamımızda yaptığımız şeylerin çoğu, doğaları bakımından oldukça işlevseldir. bu, örneğin giydiğimiz kıyafetler, izlediğimiz günlük rutinler, yaşadığımız ve çalıştığımız binaların çoğu özelliği için geçerlidir. buna karşılık, henri lefebvre'nin sözleriyle, "inkalarda, azteklerde, yunanlılarda veya romalılarda her ayrıntı (jestler, sözcükler, araçlar, aletler, kostümler vb.) bir stilin izini taşıyordu; henüz hiçbir şey sıradan hale gelmemişti. yaşamın nesri ve şiirselliği hala özdeşti. kapitalizmin yayılması 'dünyada şiirsel olmayan'ın her şeyi kapsayacak biçimde üstünlüğünü -ekonomik, araçsal ve teknik olanın önceliği- sağladı; edebiyat, sanat, nesneler, varlığın tüm şiirselliği dışlandı."

sosyoloji; odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal bilimdir.

toplumsal sistemler, kendilerini oluşturan tuğlalarla her an sürekli olarak yeniden inşa edilen binalar gibidir.

bilgi, gücün önemli bir parçası olmasına rağmen, güçle aynı şey değildir; tarih bilgimiz her zaman deneye ve tecrübeye dayalıdır ve eksiktir.

16. yüzyılda ve önceki yıllarda, egemen aile tipi lawrence stone'un "açık soy ailesi" olarak adlandırdığı aile tipiydi. çekirdek aileyi merkez almış olmasına rağmen hane birimi, başka akrabalarla olan ilişkiler de dahil daha geniş toplulukları içeriyordu. aile ilişkileri, ailenin içinde bulunduğu topluluktakiler gibi, daha sonraki dönemlerde egemen olan ilişkilerden radikal bir biçimde farklıydı. evlilik hiçbir sınıf sistemi düzeyinde duygusal bağlılık veya güvenin odak noktası değildi. stone'a göre, "doğruluğuna genel olarak inanılan şey, mutluluğun bu dünyada değil, yalnızca öbür dünyada beklenebileceği ve cinselliğin bir zevk değil, yalnızca soyu devam ettirme ihtiyacıyla mazur görülen bir gereklilik olduğuydu. bireysel tercih özgürlüğü tüm zamanlarda ve tüm açılardan diğerlerinin, ister sülale olsun, ister ebeveynler, komşular, kilise veya devlet, çıkarlarına tabi olmak zorundaydı. hayat ucuzdu, ölüm kolaylıkla ve sık sık gelirdi. insan ömrü o kadar kısaydı ki başka bir insana duygusal olarak aşırı bağlanmak akılsızcaydı."

27.9.16

dizeler


pek çok şafak vardır
henüz ışıldamamış olan
(friedrich nietzsche)

bu sabah kalktım ve bir bira daha içtim
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(jim morrison)

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek
(william shakespeare)

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran
(stephane mallarme)

anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(paul valery)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez
ölüler asla dirilmezler
ve en yorgun ırmaklar bile
bir yerde ulaşırlar denize
(algernon charles swinburne)

yine özgürlük! yine senin bayrağın, yırtılmış ama uçuyor
rüzgara karşı yıldırım gibi dalgalanıyor
(lord byron)

25.9.16

evlilik

erica jong

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.

aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

24.9.16

bunny munro'nun ölümü

nick cave

kendini iyi hissetmemenin en kötü yanı düzeleceğinden emin olamamaktır.

bunny şişko bir zenciyle sıska bir beyaz hakkındaki hapiste geçen o fıkrayı anlatır. şişko zenci sıska beyaza sorar: "bu gece kim olmak istersin? anne mi, baba mı?" sıska beyaz "baba olayım." der. bunun üzerine şişko olan der ki. "o zaman gel de annenin sikini yala."

iyi insan olmak kolay değil bu dünyada.

rivayete göre mylene huq'ın kocası, yarı yaşında bir kızla kaçmış ve mylene huq o zamandan beri intikam sikişlerine sarmıştı. durum yerel sikicilere sızmıştı ve iş işten geçmeden herkes pastadan bir dilim kapmaya çabalıyordu. bu gibi imkanlar genellikle kısa ömürlü olur ve her zaman gözyaşlarıyla son bulurdu; fakat bu hatunların kendilerine özgü adalet anlayışlarıyla yatakta havai fişek gibi patladıkları da yadsınamazdı.

sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

oğlan ne düşüneceğini bilemez. ansiklopedinin sayfalarında bir insana gerekli bütün bilginin mevcut olduğunu biliyordur -her şeyin yanıtı vardır orada. fakat yine de ne düşüneceğini bilemez. edgar rice burroughs'un tarzan'ı yazdığını biliyordur; aynı anda suyun hem altını hem de üstünü görebilen dört gözlü balıklar olduğunu biliyordur; hatta giyotini joseph guillotin'in icat etmediğini biliyordur; fakat yanaklarından yaşlar süzülürken hiçbir şey söylemeden ve nereye gittiğini bilmeksizin araba süren babası için ne yapabileceğini bilmiyordur. babası bir markette durup bir paket sigara ile bir şişe viski satın almıştır ve baca gibi sigara ve balık gibi viski içerken durmaksızın ağlayıp arabayı deli gibi sürmektedir.

.. sonra arkasındaki gölgelerin kanamaya, bulanmaya ve yer değiştirmeye başladıklarını fark eder. uzamakta ve olmayacak kişiliklere bölünmektedirler sanki, ruhlar dünyasından ona doğru geliyorlarmış gibi. öleceğine dair belli belirsiz bir sezgi uyanır içinde -o gün değil belki; ama yakında- ve bunun ona bir tür huzur duygusu verdiğini fark eder şaşkınlıkla. sezgi yoluyla, gölgelerin ölülere ait olduğunu, yer değiştirip yuvarlanarak ona yer açtıklarını hisseder.

dizlerinin bağı çözülür; başını geriye atıp tavana bakar. tuvalet kabinlerinin bulunduğu yerin üst köşesinde insan yüreği büyüklüğü ve biçiminde beyaz, delikli bir çamur kütlesi dikkatini çeker. bir süre sonra bir yabanarısı yuvasına baktığını anlar, yuva canlıdır ve habis bir çalışkanlık içinde vızıldamaktadır. yabanarıları hazırlanıyorlar, diye geçirir aklından. alevler içindeki batı rıhtımı'nı, çılgınca dönüp duran sığırcıkları hatırlar ve kanı donar. gözlerini kapar, bir an için zihnine kıyamete dair tehlikeli görüntülerin üşüşmesine izin verir -gökyüzünden düşen uçaklar, yılan doğuran bir inek, kırmızı kar, işkence aletlerinden oluşmuş bir çığ, ağzı zımbalanmış bir vajina, nükleer bulut biçiminde bir penis- ve ürperir. aynada dişlerini kontrol edip içinden, bu da neydi yahu, diye geçirir.

elleriyle hafifçe vurarak perçemini düzeltir, sonra sigarasını yabanarısı yuvasına doğru fiskeleyip kıvılcım yağmuru altında dışarı çıkar.

23.9.16

hayat

yaşamında kesinlikle hata olduğunu bildiğin ama aslında hata olduğunu bilmediğin şeyler vardır; çünkü gerçekten hata olup olmadığını öğrenmenin tek yolu hatayı yapmaktır ve geriye dönüp şöyle demek: "evet. bu bir hataydı." yani aslında en büyük hata, hatayı yapmamak olurdu; çünkü o zaman bütün hayatını bunun bir hata olup olmadığını bilmeden geçirirsin. bazen hata olduğunu bildiğin bir şeyi bile, her koşulda yapmak zorundasındır. belki de en salak hataları bile. (~himym)

louis winchell: rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı; ama çocukça bir fikir. bizi tamamlayacak biri. tabii bu yanılsama, bizi kendi içimizde ve kendi başımıza bir bütün olmaktan alıkoyar. hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. oysa insanlığımız burada yatar. o insanlık ki, onsuz biz bir hiç olurduk." (~six feet under)

hayatınızın en mükemmel anlarını ille de kendi elinizle yaratmanız gerekmiyor. bunlar aynı zamanda sizin başınıza gelenler olabiliyor. hayatınızın akıbetini etkilemek için harekete geçemezsiniz demiyorum. harekete geçmeniz gerek ve geçeceksinizdir de. ama şunu unutmayın: herhangi bir gün sokak kapınızdan adımınızı atarsınız ve tüm hayatınız sonsuza kadar değişebilir. evrenin bir planı vardır ve o plan her zaman hareket halindedir. bir kelebek kanatlarını çırpar ve yağmur yağmaya başlar. korkutucu bir düşünce olsa da, aynı zamanda harikadır da. makinenin tüm o küçük parçaları, siz tam olarak olmanız gereken yerde, tam olarak olmanız gereken zamanda bulunun diye sürekli çalışır. doğru yerde, doğru zamanda. (~himym)

22.9.16

wolf vishniac

carl sagan

olağanüstü bir mikrobiyolog olan wolf vishniac adında bir arkadaşım vardı. new york'taki rochester üniversitesinde çalışıyordu.

mars'ta hayat olup olmadığı konusunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyice koyduğumuz sıralarda, vishniac, mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyologlar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini.

vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. arkadaşları bu aygıta "wolf kapanı" adını verdiler. bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. şişenin içine besleyici organik madde konulacak. mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve mars'taki böceklerin -eğer varsa- büyürken -eğer büyürlerse- sıvının değişen kirliliği ya da bulanıklığı saptanacaktı.

wolf kapanı, mars'a inecek viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gönderiliyordu. öteki deney yöntemlerinden ikisinde mars'a yiyecek gönderilmesi öngörülüyordu. wolf kapanı'nın başarısı marslı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı.

vishniac'ın sıvısında marslı böceklerin boğulabilecekleri olasılığını öne sürenler vardı. wolf deneyiminin avantajı, marslı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış göstereceklerine bağlı olmayışıydı. gözlenecek olan tek gelişme, büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. öteki deneylerse mikropların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazların türüyle de ilgiliydi. bu varsayımlar da tahminlere dayanmaktan öte gidemezdi.

nasa, abd'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken, sık sık ve önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. nasa'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. bu yüzden nasa'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.

1971 yılında mars'ta girişilecek dört mikrobiyoloji deneyinden birinden vazgeçilmesi istendi. bu yüzden wolf kapanı viking gezegen kondusundan tahliyeye uğradı. bu kapanı geliştirmek için vishniac 12 yılını vermişti. üzücü bir şey olsa gerek. vishniac'ın yerinde başkası olsa viking'in biyoloji heyeti'nden istifa ederdi. fakat o, bilimsel hedefler uğrunda sabırla çalışan sakin bir insandı. mars gezegeninde hayat olup olmadığını araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün mars'a en çok benzeyen yörelerinde, güney kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti.

daha önce bazı araştırmacılar güney kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını, başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarını belirlemişlerdi. mars kavanozlarını anımsayan vishniac yaşamın sert koşullarını göz önünde bulundurarak güney kutbunun mikrobiyolojiye uygun bir ortam oluşturduğunu düşündü. yeryüzü böcekleri mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa, mars'tan daha sıcak, daha sulu, daha oksijenli ve çok daha az mor ötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasındı? güney kutbunda güney kutup asıllı mikropların bulunmadığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.

böylece 8 kasım 1973 tarihinde vishniac, küçücük mikrobiyoloji aygıtını yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopterle asgard'daki balder dağı yakınlarına gitti. amacı antarktika toprağına küçük mikrobiyoloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. 10 aralık 1973 günü balder dağından numuneler toplamak için hareket etti. hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekilerek saptandı. bu, birisinin onu son kez canlı görüşüydü.

hareketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buz dağının eteklerinde bulundu. daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış, buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. belki gözü bir yere takılmıştı, ne bileyim, bir mikrop konağı falan. ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü. buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

o gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: "202 sayılı istasyonu buldum. 10 aralık 1973. saat 22.30. toprağın ısı derecesi -10°. havanın ısı derecesi -16°." mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı.

21.9.16

melankoli

friedrich nietzsche

ruhlarında özgür olan yalnızlar bilirler, kendilerine hep şu veya bu şey içinde, kendilerinin düşünüş tarzından farklı olan bir görünüm vermek zorundadırlar; "gerçek"ten ve dürüstlükten başka bir şey istememelerine rağmen, bir yanlış anlamalar ağına bulaşırlar. ve güçlü arzularına rağmen, yaptıkları her şeyin üzerine, bir sahte fikirler, kolaya kaçma, yarı yolda verilen ödünler, göz yuman sessizlik ve yanlış yorumlamalar sisinin çökmesini engelleyemezler. böylece onların tepelerinin etrafında melankoli bulutları kümelenir; çünkü böyle tipler görünüm zorunluluğundan, ölümden nefret ettiklerinden daha çok nefret ederler ve onların bu konudaki inatçı keskinliği onları değişken ve tehlikeli hale getirir.

mezarlarınıza tüküreceğim *

boris vian

her erkek kara derili bir kadınla yatmak ister. bu doğal bir reflekstir. kara derili bir kadınla yatmanın değişik olacağı sanılır. sahiden de değişiktir. 

hakkında ister iyi söylensin ister kötü, bir kitaptan herkes söz etti mi, o kitap bir yazınsal başarıdır.

iki ayrı dünyadanız. birlikte var olan ama karşılaşamayacak olan iki dünya. bunlar karşılaşırsa mutsuzluk ve yıkımdan başka bir şey çıkamaz ortaya. her ikisi için de.

arama tarama işinde bir aynasızdan iyisi yoktur.

insanlar çok çirkin. adım başı çirkin insanlardan oluşan topluluklarla karşılaşmadan sokakta yürüyüş yapmanın olanaksızlığının farkında mısınız? yürüyüş yapmaya bayılırım ama çirkinlikten tiksinirim. benim bir sloganım var: bütün çirkinler öldürülecek. eğlenceli, öyle değil mi?

belki de kadınlar iktidarsız erkeklerden hoşlanıyordur. bir erkek, gerçek bir erkek onları her zaman biraz korkutur. kırılmaktan korkuyorlar. iktidarsız biriyse iyi bir kız arkadaş gibi oluyor.

hep böyledir: evlisindir. kızlarla yatarsın da hiç sıkılmazsın. ama karını bir başkasıyla düşündün mü, tüm dünyayı gebertmeye kalkarsın. bu iş böyle, arada hiç benzerlik yoktur. erkeğin yaptığı, hiçbir zaman karısını aldatmak değildir.

"bütün çirkinler öldürülecek" ve "bütün ölülerin derileri aynıdır" ile birlikte.

20.9.16

yasak sevişmek

attila ilhan


"bir şû'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âşinânın"
(şeyh galip)

iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı

ilk yudumda ağlamaya başlamıştı
şakakları ter içinde gece saat on
kibrit aranıyor göğüs geçirerek
bütün sevgilerinde yanılmıştı

bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

"bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor. onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım."
(nazım hikmet)

gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu

izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam

şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından

istanbul'dan dört beş yılı silip atacaksın
yaşantın küçüldü mü yaşadım saymayacaksın
bitti sandıkları an yeniden başlayacaksın
hatta gülümseyerek belli belirsiz dargın
göğsünde yalap yalap yanardağ şarkıları

ölümün gerçekliğini etinde duyanların
hayattaki her şeye karşı onarılmaz bir kırıklıkları vardır

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birbirinden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi yakıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi
bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması

lila

robert m. pirsig

birisi nesnelse onun insanlara yaklaşımı uzaktır. soğuk ve mesafeli bir bakışla bakar. nesnel bir gözlemcinin göreli düşüncesi yoktur; çünkü o, gözlemlediği dünyanın hiçbir yerinde değildir.

bir hırsız yakalandı mı daha bir yığın suç aydınlatılır genellikle.

evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.

güzellik, başka bir şey gibi görünmeye çalışan şeyler değildir. güzellik, neyse o olan şeylerdir.

ahlakta nesnel gerçek yoktur. yaşamınız boyunca ister mikroskopla, ister teleskopla, ister osiloskopla bakın, tek bir ahlak bulamazsınız. onların hiçbiri orada değildir. hepsi sizin kafanızdadır. yalnızca sizin imgeleminizdedir.

siyasi kararların gerçeklere bağlı kalınarak verildiği enderdir.

gerçeğin yapısı hakkında bir şey söylemek için ağzını açtığın anda, gerçeğin başka türlü olduğunu söylemiş bir sürü düşmanın olacak.

"bir piskoposu hiçbir şey, bölgesinde bir azizin bulunması kadar rahatsız edemez." 

delilik daima başkalarına göre vardır. delilik sosyal ve entelektüel bir sapmadır; biyolojik bir sapma değildir. mahkemede ya da diğer her yerde deliliğin tek sınanma yolu kültürel statükoya uygunluktur.

donan bir teknenin tepesinde çıplak ayakla yürümek kadar uyandırıcı bir şey yoktur.

19.9.16

kurtuluş

pascal bruckner

16. yüzyılda ispanya zaragoza'da bir haham, inancından dönsün diye engizisyon'un kararıyla bir çukur zindanda çürümeye bırakılmış. ispanya'nın üçüncü büyük engizisyoncusu olan bir dominiken keşişi, yanında bir işkence ustası ve iki yakın dostuyla, gözleri yaşlı hahama "kardeşçe ıslahının sona erdiği" haberini vermeye gelmiş; ertesi gün kendisi gibi başka kırk sapkınla birlikte odun yığını üzerine çıkarılacak ve yakılırken tanrı'dan ruhu için merhamet dilenecekmiş.

bu ziyaretten kısa bir süre sonra, tutsak, hücresinin kapısının iyi kapanmamış olduğunu fark etmiş; inanamasa da tereddüt ederek açmış kapıyı, birkaç meşaleyle hafifçe aydınlatılmış geniş bir hole çıkmış. görüleceği düşüncesiyle dehşet içinde sürünerek ilerlemiş. dakikalarca süründükten sonra ellerinin üzerinde bir hava akımı hissetmiş ve önünde küçük bir kapı görmüş.

haham ayağa kalkmış, kapıyı itmiş. kapı hiç direnmeden açılmış; bir de ne görsün: mis gibi kokan limon ağaçlarıyla dolu bir bahçe. gece muhteşemmiş, gökyüzü yıldız doluymuş. onca işkenceden sonra iyice güçten düşen hahamın yüreği ferahlamış, kurtulduğuna sevinmiş. şimdiden kendini hemen şuracıktaki sıradağlara doğru koşarken görüyormuş, büyük bir keyifle özgürlüğün havasını içine çekiyormuş.

birden karanlıktan çıkan iki kol sarıp sarmalamış bedenini ve bir de bakmış ki, büyük engizisyoncu'nun göğsüne yapışmış. engizisyoncu, gözleri yaşlı ama sürünün kayıp kuzusunu bulmuş iyi bir çoban edasını takınarak, oruçtan leş gibi kokan soluğuyla hahamın kulağına şöyle fısıldamış:

"evladım, muhtemel kurtuluşunuzun arifesinde bizi terk mi edecektiniz?"

18.9.16

me-ti

bertolt brecht

içinde yaşadığımız zaman, özgecilliği özgeci için iyi bir davranışa dönüştürmedikçe, bunu yapmak istemedikçe, bencil kişileri suçlamak hakkına sahip değildir. sıradan suçlular yalnızca bencillerin oyunlarının kurallarına karşı gelmiş olurlar. yeryüzünde en çok suçlanması gereken ise işte bu kurallardır.

bencillik kötüdür, denildiğinde, devletin o an içinde bulunduğu ortamda bencilliğin kötü yönde etkin olduğu düşünülür. ben, böyle bir ortamı kötü olarak nitelendiriyorum. eğer satıcılar kalitesi düşük mallar satabiliyor ve bunlar için yüksek fiyatlar isteyebiliyorlarsa, eğer yoksullar çok az bir karşılık için çok çalışmaya zorlanabiliyorsa, eğer kazanç sağlayabilecek buluşlar insanlardan esirgenebiliyorsa, eğer aile bireyleri birbirlerine bağımlı tutulabiliyorsa, eğer kaba güçle bir şeye erişilebiliyorsa, eğer hile bir işe yarıyorsa, eğer adil olmak sakıncalar getirebiliyorsa, o zaman bencillik var demektir. eğer bencilliğin olmaması isteniyorsa, o zaman yapılacak iş bencilliği yermek değil, bencilliğin gereksiz olacağı bir ortam yaratmaktır.

cinsiyet organını kiralamak için para alan kadının, organını başkalarına da kiraya vermesi, tersi taraflar arasında kararlaştırılmış olmadıkça ahlaka aykırıdır. ancak bu tür ülkelerde cinsiyet organını kiraya vermeyen kadın ne yiyecek bir lokma ne de bir barınak bulabilir; dolayısıyla o kadının aldatması, yalnızca ahlaka aykırı bir sözleşmeye aykırı davranmak anlamını taşır. düşünün ki, çıplaklığını satmayan kadın, bu çıplaklığını örtmek için bir şey alamaz! böyle ülkelerde hem zina hem de evlilik ahlaka aykırıdır.

halk, özel erdemler ortaya koymaktan kaçınamaz. halk iktidar sahiplerinin elinde oyuncak olduğu sürece, iktidardakileri devirmek için bu erdemleri ortaya koymak zorunda kalacaktır. özgürlük tutkusu, adalet duygusu, yüreklilik, satılmazlık, özveri, sıkıdüzen- bunların tümü bir ülkeyi içinde yaşanılması için özel erdemlere gerek duyulmayacak kadar değiştirebilmek için gereklidir. bu tür olağanüstü çabaları gerekli kılan da zaten koşulların kötülüğüdür.

yeni dünyaların ve yeni makinelerin bulunması, insanoğluna büyük bir özgürlük getirmişti. insanoğlu doğadan daha iyi yararlanmayı öğrenince birçok kısıtlamadan da kurtulmuş oldu. ama kazanılan yeni özgürlük aradan kısa bir süre geçtikten sonra insanın insanı ezme ve sömürme özgürlüğüne dönüştü. çağımızda ise başka sınıfları ezen ve sömüren sınıflar, ezdiklerinden ve sömürdüklerinden ulusu özgürlüğe kavuşturmalarını, başka deyişle ulusa öteki ulusları ezme ve sömürme özgürlüğünü sağlamalarını istiyorlar. oysa bu tüz özgürlükler arttığı oranda yeryüzünde kölelik de artacaktır.

kötülükler belli mülkiyet ilişkilerinden doğmaysa ve bu kötülükler sonrasız, kaçınılmaz diye nitelendirilirse, o zaman, bu yakınmalar sayesinde mülkiyetleri ile insanların acı çekmesine yol açan mülk sahipleri, doğa güçlerinin görünümünü alırlar ve bunu sevinçle karşılarlar. soğuktan titreyenlerin üzerine yağan kar ya da ayaklarının bastığı yer sallanan kişiler için yer sarsıntısı olurlar; etkisinin önüne geçilemez büyük, doğal ve kaçınılmaz güçlere dönüşürler.

kazanç getiren şey orman değil, ağaç kesmek üzere ormana götürülen insanlardır. kazanç getiren, pamuk değil; toplayıcılar, iplik bükenler ve dokumacılardır. orman ve pamuk, insanları sömürerek para kazanılmasını sağlayan araçlardır. bu sistem insanların giderek daha çok, yeryüzünün ise giderek daha az sömürülmesini sağlar.

erdemler kötülüklerin yenilmesi için kullanılmazsa ve kötülükler yenildikten sonra varlığını daha uzun süre korursa çoğu kez yeni kötü durumların kaynağı olur. yüreklilik, direnme gücü, gerçek sevgisi ve özveriye hazır olma gibi erdemlerde buna çok rastlanmıştır.

insanın tümcelerini okuyabilmesinin en iyi yolu, okurken aynı zamanda okunana uygun düşen devinimlerin yapılmasıdır; bunlar, saygı, öfke, karşısındakini inandırma isteği, alay, bellemek, karşısındakini şaşırtmak, uyarmak, korkmak ya da korku vermek anlamına gelebilecek devinimlerdir.

17.9.16

picasso

frida kahlo

diego bir gün new york'ta, "tanrı'ya inanmıyorum ama picasso'ya inanıyorum." demişti. ne kadar haklıydı! bu ufacık adamın eşi benzeri yoktu. louise nevelson da kendi tarzında benzer bir şey söylemişti. "daha beşikteyken bile bir melek gibi resim yapıyordu picasso."

bense çok daha sıradan bir şey söyleyeceğim, ne yapalım: ne göz var picasso'da! hayatımda onunkine benzer bir ikinci bakış görmedim. gözleri, çevresindeki her şeyi, sizi, beni, her şeyi anında tuvalin üstünde sabitleştirir gibiydi. korkunçtu o bakış. o bakış sayesinde, sırf o bakışa sahip olduğu için doğuştan yarı yarıya ressamdı zaten.

kafelerde geçirdiğim ender akşamlardan birinde isyan ettim: eluard, dali'nin resmini övüyordu, bense ona ressam sıfatını bile yakıştırmıyordum. olsa olsa, o da zorlayarak, görüntü üreticisi denebilirdi dali'ye. şu fransızlar tuhaf insanlar. renoir gibi bir adamı göklere çıkarıyorlar; renoir'nın hiçbir değeri olmadığını söylemek istemiyorum ama örneğin monet gibi birisiyle karşılaştırıldığında pek de ahım şahım biri sayılmaz. buna karşılık, yapıtının vasat olduğu kanısıyla derain gibi birisine gölge düşürüyorlar.

16.9.16

mutlu yaşam

seneca

mutlu bir şekilde yaşamak bütün insanların dileğidir; ancak sıra yaşamı mutlu kılanın ne olduğunu açıkça görmeye geldiğinde, ışık el yordamıyla aranır; aslında, mutlu yaşamı elde etme güçlüğünün bir ölçüsü şudur: şayet insan yolda yanlış bir dönemece girmişse onu elde etmek için ne kadar didinirse ondan o kadar uzaklaşır.

en yüce iyilik ölüm tarafından el sürülmemiş olandır. ölüm nedir bilmez, ne aşırılığa ne de pişmanlığa müsamaha gösterir; zira iffetli akıl asla yolundan dönmez ya da kendinden tiksinmeye yenik düşmez. mükemmel olan bir şeyi herhangi bir şeyle asla değiştirmez. ancak keyif neşe verdiği anda sonlanır; yalnızca küçük bir yer tutar ve bu yüzden hızla iş görür ve ilk saldırıdan sonra bitkin düşerek enerjisini kaybeder.

büyülü dağ

thomas mann

yatak, düşünsel bağlamda, iki sevgilinin, tanrıyla birleşmek amacıyla bu dünyadan ve onun yaratıklarından kopup birleştiği yerdir.

bir katilin kurbanından daha uzun yaşaması saçmalıktır.

hınzırlık, karanlık ve çirkin güçlere karşı en pırıltılı silahtır. hınzırlık eleştirinin ruhudur ve eleştiri de ilerlemenin ve aydınlanmanın özünü sağlar.

insanın gerektiğinde çıkarabileceği bir şapkası olmalı.

zamanda 'gerçekten' diye bir şey hiç mi hiç yoktur. sana uzun geliyorsa uzun, kısa geliyorsa da kısadır. ama gerçekten uzun mu kısa mı olduğunu kimse bilemez.

her tür dinsel bağnazlık, çapı yüksek olmayan insanları kısıtlar.

gerçek trajedi, doğanın kişilikteki uyumu bozacak kadar zalim olup soylu ve yaşam dolu bir zihni, yaşama hiç de uygun olmayan bir bedenle birleştirmesiyle başlar.

müzik, zamanın akışına kendine özgü ve canlı ölçümleriyle canlılık, ruh ve değer katar. müzik, zamanı ve bizi uyandırır ve bu bağlamda ahlaksaldır.

bir erkek aşık olduğunda, ne estetik ne de ahlak kalır.

düzen ve sınıflandırma, egemen olmanın başlangıcıdır; en ürkünç düşmansa bilinmeyendir.

ölüm yaşamın mantıksal yadsınmasıdır.

insan savaştan yeterince nefret etmezse onun kaçınılmaz olduğuna inanmaya başlar. nefret etmeye ulus devletten başlamazsanız mantığınızda bir boşluk var demektir.

eğitmenler böyledir işte: yetişkin olduklarını iddia ederek ilginç şeylerden kendileri zevk alırken gençlere bunları yasaklarlar ve hatta ne kadar toy olduklarını kabul etmelerini beklerler.

zihin bir hükümdardır, iradesi özgürdür ve ahlak dünyasını o belirler.

apolitik olmak diye bir şey yoktur, her şey politikadır.

dil uygarlık demektir. en çelişkili söz bile bizi birleştirir. sözsüzlük yalnızlıktır. yabancılaşmanızı eylemle kıracağınızı sanırsınız.

gülmek ruhun kıvılcımıdır.

ölümümüz bizden çok sağ olanların sorunudur; çünkü bir bilgenin dediği gibi, biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm olduğunda da biz yokuz.

edebiyatçıların yanılgısı, bizi yalnızca ruhun saygın hale getirebileceğine inanmalarıdır.

mantıksız aşk dehanın belirtisidir.

insan ruhunun ve zihninin yarattığı herhangi bir yaratı önemlidir; çünkü kendini aşarak, evrensel ruhun ve zihnin ve tüm duygu ve düşünce dünyasının onda neredeyse kusursuz bir yansısını bulduğu bir şeye dönüşür; öneminin derecesi de bununla ölçülür.

ölüm sevgisi yaşamı ve insanlığı sevmeye yol açar.

aşk ister incelikli bir yaşam sevinci isterse de en güçlü şehvet olsun, her zaman yalnızca kendisidir; organik yaşama duyduğumuz yakınlıktır, çürümeye yazgılı olanı acınası bir biçimde şehvetle kucaklamamızdır ve şefkat en hayran olunacak tutkuda olduğu gibi en azgın olanında da vardır.

yaşam, maddenin değişimine karşın biçimin korunması demektir.

dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşam gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?

15.9.16

şafak

arthur rimbaud

kucakladım yaz şafağını.

sarayların önünde dal kımıldamıyordu henüz. su ölüydü. terk etmemişti gölgeler orman yolunu. yürüdüm uyararak canlı ve ılık solukları; ve değerli taşlar baktı ve sessizce havalandı kanatlar.

serin ve körpe aydınlıklarla dolmaya başlayan keçi yolunda, ilk tanışmam, bana adımı söyleyen bir çiçekle oldu.

çamlar arasında saçlarını dağıtan sarışın çağlayana gülümsedim; tanrıçayı seçtim gümüş dorukta.

tek tek kaldırdım tülleri o zaman. kollarımı sallayıp ağaçlıklı yolda. horoza tut dedim, ovayı aştı. kente girdi, kaçıyordu çan kuleleri ve kubbeler arasından; koşup mermer rıhtımlarda dilenci gibi, kovalıyordum onu.

bir defne ormanına yakın, yolun yukarısında, sardım onu yığılmış kanatlarıyla ve duydum biraz olsun o sonsuz bedenini. çocuk ve şafak ormanın eteğine attı kendini.

uyandıklarında öğlendi.

14.9.16

kendine ait bir oda

virginia woolf

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

dünyanın güzelliği, solmadan az önce, iki ayrı çehreye sahiptir; biri neşedir, öteki ise insanın yüreğini delen acı.

oscar browning: bunca sınav kağıdına baktıktan sonra, verdiğim notlardan bağımsız olarak edindiğim izlenim, en iyi kadının en kötü erkekten, ussal açıdan daha aşağı düzeyde olduğudur.

kendine güven olmadan beşikteki bebekler gibiyiz.

akşam insanın yanında önemli bir görüş ve güvenilir bir gerçekle eve dönmemesi umut kırıcıdır.

yazın, başkalarının düşüncelerine mantığın ötesinde aldırmış kimselerin enkazlarıyla kaplıdır.

para, karşılığı ödenmediği sürece saçma addedilen bir şeye değer kazandırır.

kimi zaman kadınlar kadınlardan hoşlanır.

doğrucu ol yeter. sonuç şaşırtıcı ölçüde ilginç olacaktır. güldürü türü zenginleşir. yeni gerçekler ortaya çıkarılır.

bir kitap ikna etme gücünden yoksunsa aklın yüzeyine ne denli güçlü çarparsa çarpsın, içlere sızamaz.

zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. şiir, zihinsel özgürlüğe bağlıdır.

başkalarını etkileme düşleri kurmayın. her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.

kadınlar kadınlara sert davranırlar. kadınlar kadınlardan hoşlanmazlar.

para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

çekilme suları

şükrü erbaş

insan, hangi insansız cehennemle cezalı olursa olsun, soluk aldığı sürece var olmak için kendisini yıkıp yıkıp yeniden kuracaktır. yaşama mucizesi dediğimiz şey, onun, çift ağızlı bıçak gibi iyiliğe de kötülüğe de işleyen yetisindedir.

bellek, bir anlamda insanın hayat bilgisidir. bilgisinden de öte hayat bilincidir.

bu ülkede kuracağınız herhangi bir muhalif cümle, masum ve haklı bir eleştiri cümlesi, bu yasalar böyle durduğu ve devletin yapısı böyle sürdüğü sürece, sizi bir günde "terörist", "vatan haini", "bölücü" yapabilir.

budala ciddiyeti, değersiz büyüklüğü, saygısız gücü, derme çatma inceliği, kendi boşluğu ile yüzleştirerek gülünç düşüren karikatür, insanı içine düştüğü değersizlik duygusu ve yabancılaşmadan kurtaracak en özel olanaklardan birisidir.

öğrenmek pahalıya mal olur.

aşkla susmak arasında kurulan ilişki, edilgin, yalnızca iki insandan oluşan ve kendi üstüne kapanan, dolayısıyla dünyayı silen bir ilişki değil, tam tersine, olumsuzluklarına olan onca itirazına rağmen, toplumla ve doğayla örülmüş, her ikisini de dayanak noktası yapmış, yapıcı ve yaratıcı bir ilişkidir.

yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

dönüp geriye bakıyorum da, kişi ya da kurum, küçümsediğimiz ne varsa hepsi bizi, haydi yendi demeyelim; ama yönetti, yönetiyor. hayata beraber başladığımız, bizden önce başlayan, bizden sonra bu uzun yolculuğa katılan arkadaşlarımı düşünüyorum; sonra dönüp bu ülkeyi yönetenlerin çapına, düzeyine, donanımına bakıyorum. içim acıyor.

insanların ilgi ve güven dilendiği bir devletin ne onuru, ne iyiliği ne de varlığının bir değeri olabilir.

hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

örselersiniz ama gülü karanfile benzetemezsiniz. kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir.

sevmek, insanın en büyük acısıdır.

hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire; üçü de aydınlık sevince gebe.

dünyayı hafife almak kendi ağırlığını; şiiri hafife almak sözün ağırlığını bilmemektir.

ekonomik, sosyal, siyasal ya da askeri mücadelelerin en acımasız dönemlerinde bile sanat, tüm olanaklarıyla direnenlerin en büyük güç kaynağı olmuştur. kim ki mücadelesinde sanatı gözardı ediyor; tarih bilinci de yoktur. ve o kimse değiştirmek için yola çıktığı gerçekliğe çoktan yenilmiştir. ve onun bildiği yanıldığıdır; ömrü, yaşamı kadardır.

bugün yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. buna karşılık; kadınların geliri toplam gelirin onda biri. kadınlar, yeryüzündeki toplam malvarlıklarının yüzde birine sahipler. (bm raporundan)

çocukluk, özgür algısı, aklı ve diliyle yaratıcılığın en büyük hazinesidir. hangi ihtiyarlık çağlarını yaşarsa yaşasın, insan yaratıcılığının ana yurdudur.

çeviri, içine konulduğu kabı kırarak suyu bir başka yere, bir başka kaba taşımaya çalışmaktır.

generallerin en iyi dostu düşmanıdır. (rus atasözü)

bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.

tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

insan denen bilinmeze mektuplar gönderdik biz. üstelik yanıt beklemeden. yaşamak adına başka çaremiz olmadığından; gelecek adına başka çaremiz olmadığından; "insan olmaktan başka" çaremiz olmadığından..

dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi" diye yazarlarmış. 

huysuz bir kişi için "seyahat, adamı hiç değiştirmedi; gitti geldi ama yine aynı aksi, lanet adam" diyorlar. "gayet tabi" diyor sokrates, "kendisini de beraber götürdü."

günlük hayat bizden, bir ısrar ve vazgeçme bilgisi ister. geçmiş de gelecek de ancak bu bilgiyle bizim olacaktır.

ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

hey sevgisiz toplum! kimse kimsenin yerini yaşayamaz. yüreğindeki "süveyda"ya sahip çık. ütopyanı ellerinle kur ve koru. geleceğin olmayacak yoksa.

yalnızlık paylaşılmaz

özdemir asaf


yalnızlık, yaşamda bir an
hep yeniden başlayan
dışından anlaşılmaz

ya da kocaman bir yalan
kovdukça kovalayan
paylaşılmaz

bir düşün'de beni sana ayıran
yalnızlık
paylaşılsa yalnızlık olmaz

anlatı ormanlarında altı gezinti

umberto eco

"herhangi bir tür güzellik, olağanüstü bir biçimde belirişiyle duyarlı bir ruhta değişmez bir biçimde gözyaşına neden olur. dolayısıyla melankoli, tüm şiirsel tonlar arasında kullanılması en kabul edilebilir olanıdır."

bana, ıssız bir adaya düşmüş olsam yanıma hangi kitabı alacağımı soranlara şu yanıtı veriyorum: "telefon rehberi; rehberdeki bütün o karakterlerle sonsuz öyküler yaratabilirim."

örnek yazar ile okur, ancak okuma sırasında ve okumanın sonunda karşılıklı olarak birbirlerini kurarlar.

gerard de nerval: yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi; meyve ise deneyimdir.

kurmaca dünyalar gerçek dünyanın asalaklarıdır; ancak gerçek dünya hakkında bildiklerimizin çoğunu ayraç içine alıp bize, bizimkine benzeyen; ama ontolojik açıdan daha yoksul, sınırlı ve kapalı bir dünya üzerinde yoğunlaşma olanağı verirler.

yazarın tek görevi, gerçek dünyayı kendi yaratısının arta kalanı olarak sunmak değil, gerçek dünyanın okurun olasılıkla bilmediği yönleri hakkında da okura sürekli olarak bilgi vermektir.

plutarkhos: sezar roma'da, kucaklarında köpek ya da maymun yavruları taşıyıp bunları okşayan bazı zengin yabancıları gördüğünde, söylendiğine göre, bunların karıları çocuk doğuramıyor mu diye sormuş.

gerard de nerval: rüya ikinci bir yaşamdır.

her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz; çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü; kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.

13.9.16

seks

charles baudelaire

nedir aşk? insanın kendinden çıkma gereksinimi. 

kişi sanatla ne denli çok uğraşırsa kuşu o denli az kalkar.

ruhla ilkellik arasında gitgide belirginleşen bir çatlama görülür.

ilkel adamın kuşu herkesten çok kalkar; düzücülük halkın lirizmidir.

düzmek, bir başkasının içine girmeye can atmaktır; sanatçıysa kendi kendinden çıkmaz hiç.

erkekle kadından biri ya cerrahtır ya da cellat; ötekiyse hasta ya da kurbandır.

aşktaki en yüce ve tek zevk, kötülük etme kesinliğinde yatar. bütün tensel hazlar kötülükte bulunur.

hakkıyla para harcamak için ödeme yapılacak iki yer vardır: ayakyolları ve kadınlar. 

ten hazlarına susamış insan yüreğinin en rezil yanından doğmuştur işkence. 

kadın, ruhu tenden ayırmayı bilmez. hayvanlar gibi yalın, düz bir varlıktır. bedeninden başka bir şeyi yoktur dense yeridir. 

kadın doğaldır; bu yüzden iğrençtir. dişiliği azar hep, becerilmek ister. 

küçük bir aptal, küçük bir sürtük; en büyük yozlaşımla birleşmiş en büyük budalalık.