29.09.2016

uzun lafın kısası

amin maalouf: yalnızsın, yoksulsun, seninkiler tarafından yadsındın ve evreni fethe gidiyorsun. gerçek başlangıçlar böyle belli olur.

sylvia plath: basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz.

charles chaplin: kötü günleri görmezseniz mutlu günlerin değerini anlayamazsınız.

benjamin franklin: ufak bir ihmal büyük zararlar doğurabilir. çividen yoksunsa nal elden gider, naldan yoksunsa at elden gider, attan yoksunsa binici elden gider.

epikuros: mutlu ve ölümsüz yaratığın hiçbir işi yoktur, hiç kimseye de bir iş çıkarmaz.

gustave flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

jane austen: akıl soranlar ancak yanlış karar verecekleri zaman, vicdanlarının sesini susturmakta yardımcı aradıkları için sorarlar.

kierkegaard: bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

maurice duverger: ezilen sınıflara, ölümden sonraki sonsuz yaşamda, hak edenlerin eşit olacağını vaat ederek, bu dünyadaki kaderlerine razı olmalarını telkin eden din, aslında egemen sınıfın hizmetindedir.

orhan pamuk: bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar.

rollo may: insan, en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliğini koruyan bir mucizedir.

20.09.2016

yasak sevişmek

attila ilhan


"bir şû'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âşinânın"
(şeyh galip)

iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı

ilk yudumda ağlamaya başlamıştı
şakakları ter içinde gece saat on
kibrit aranıyor göğüs geçirerek
bütün sevgilerinde yanılmıştı

bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu

izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam

şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından

istanbul'dan dört beş yılı silip atacaksın
yaşantın küçüldü mü yaşadım saymayacaksın
bitti sandıkları an yeniden başlayacaksın
hatta gülümseyerek belli belirsiz dargın
göğsünde yalap yalap yanardağ şarkıları

ölümün gerçekliğini etinde duyanların
hayattaki her şeye karşı onarılmaz bir kırıklıkları vardır

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birbirinden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi yakıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi
bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması

lila

robert m. pirsig

birisi nesnelse onun insanlara yaklaşımı uzaktır. soğuk ve mesafeli bir bakışla bakar. nesnel bir gözlemcinin göreli düşüncesi yoktur; çünkü o, gözlemlediği dünyanın hiçbir yerinde değildir.

bir hırsız yakalandı mı daha bir yığın suç aydınlatılır genellikle.

evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.

güzellik, başka bir şey gibi görünmeye çalışan şeyler değildir. güzellik, neyse o olan şeylerdir.

ahlakta nesnel gerçek yoktur. yaşamınız boyunca ister mikroskopla, ister teleskopla, ister osiloskopla bakın, tek bir ahlak bulamazsınız. onların hiçbiri orada değildir. hepsi sizin kafanızdadır. yalnızca sizin imgeleminizdedir.

siyasi kararların gerçeklere bağlı kalınarak verildiği enderdir.

gerçeğin yapısı hakkında bir şey söylemek için ağzını açtığın anda, gerçeğin başka türlü olduğunu söylemiş bir sürü düşmanın olacak.

"bir piskoposu hiçbir şey, bölgesinde bir azizin bulunması kadar rahatsız edemez." 

delilik daima başkalarına göre vardır. delilik sosyal ve entelektüel bir sapmadır; biyolojik bir sapma değildir. mahkemede ya da diğer her yerde deliliğin tek sınanma yolu kültürel statükoya uygunluktur.

donan bir teknenin tepesinde çıplak ayakla yürümek kadar uyandırıcı bir şey yoktur.

12.09.2016

coleridge

theodule-armand ribot

filozofun akıl yürütme gücünü ve şairin hayal gücünü o dönemde coleridge'den daha fazla bir araya getirebilmiş hiç kimse yoktu.

bununla birlikte, bu kadar kayda değer yeteneklerle donanmış olmasına karşın bu kadar az şey yaratmış başka kimse de yoktur.

karakterinin en büyük eksikliği doğal yeteneklerinden yararlanacak irade eksikliğiydi; öyle ki zihninde her zaman dev tasarılar dolanırken bunlardan birini bile ciddi olarak gerçekleştirmeyi asla denemedi.

böylece, mesleğinin başlangıcından itibaren, öylesine ortaya okuyuverdiği bazı şiirleri yayımlamak için kendisine otuz gine veren cömert bir yayıncı bulmuştu.

yazdığı takdirde kendini özgür kılacak bu şiirlerin tek satırını bile yazmadan her hafta parasını dilenmeye gelmeyi tercih etti.

psikiyatrinin ölümü

edwin fuller torrey

öğrenim ve eğitim üzerindeki tartışmaların bugüne kadar kanıtladığı tek şey, bunlarla uğraşanların bilgisizlikleridir.

zihnimizin bize oynadığı en etkin hilelerden biri, anlamak istemediğimiz şeyleri anlamamaktır.

davranış bozukluklarını psikoloji terimleriyle anlamakta insan derin bir isteksizlik göstermektedir. böyle bir anlamadan kaynaklanan sorumluluktan kaçınır ve bu sorumluluğun, kendi duyguları, çelişkileri ve iç uyuşmazlıklarından kaynaklandığını kabul etmektense anormal davranışları için ruhları, şeytanı, hatta içindeki mistik sıvıları suçlamaya hazırdır.

ilk psikiyatristlerin hepsi, insandaki ters etkileri nedeniyle mastürbasyonun deliliğin başlıca nedeni olduğu görüşü üzerinde birleşiyorlardı.

sarhoş bir şoför başkaları için sürekli olarak bir paranoid şizofrenik hastadan çok daha tehlikelidir; oysa biz paranoid şizofrenik hastaların çoğunu hapsettiğimiz halde sarhoş şoförlerin çoğunun serbestçe dolaşmasına izin veriyoruz. öyle görünüyor ki, daha iyi bilmesi gereken biz psikiyatristler, kendi mantıksız  dürtülerimizi, anlayamadığımız, zihinsel hasta olarak damgaladığımız, hapse yolladığımız başkalarının üstüne yansıtıyoruz ve kendimizi daha iyi hissediyoruz.

kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

bir kişinin sorunları olup olmadığına karar veren, o kişinin cinselliğini ifade etmekte yaptığı seçim değil, bu seçim içinde tatmin edici bir ilişki kurmaktaki yeteneğidir.

hepimiz aynı dünyanın parçalarıyız ve hepimizin gariplikleri ya da davranış bozuklukları vardır; ama bunların hepsi birbirleriyle ilişkilidir. ya bu anlamda hepimiz normaliz ya da hepimiz olduğumuz gibi, çılgın bir dünyaya az ya da çok uyum sağlamış birer yarı deli olarak terk ediliriz.

insanın ruhu ve amaçları ne kadar yükseklerde uçarsa uçsun, yine de vücudun tuzağına düşecektir ve statüsü her ne olursa olsun, duygusal hastalığı olacaktır.

11.09.2016

din adamı

voltaire: ilk din adamı, ilk aptalla tanışan ilk dolandırıcıdır.

william blake: tırtılın yumurtlamak için en güzel yaprakları seçmesi gibi, din adamı da lanetlemek için en güzel eğlenceleri seçer.

ayn rand: yüzyıllardır, ruhani mistikler bir koruma sahtekarlığı sayesinde varlıklarını sürdürdüler. dünyadaki yaşamı katlanılmaz hale getirip onlara danışmadan rahatladığınız için sizden para aldılar. üretkenlik ve neşeyi günah ilan edip günahkarlardan para kopardılar.

victor hugo: her köyde yanan bir ateş vardır: öğretmen. ve yine her köyde bu ateşi söndüren biri vardır: din adamı.

liam gallagher: eğer ölürsem ve ahiret gerçekse, cennete değil cehenneme gideceğim. yani, her şeyin en iyisi şeytanın elinde. tanrı'nın elinde ne var? rahip ve rahibeler. siktir et.

benjamin disraeli: insan tapınması ve itaat etmesi için yaratılmıştır. fakat eğer ona emir vermezseniz, ona tapınacak bir şey vermezseniz kendi tanrısallığına bürünecektir.

diderot: sık ağaçlarla kaplı bir ormanın karanlığında, bana sadece ufak, titrek bir ışık rehberlik ediyor. sonra bir din adamı geliyor ve onu da söndürüyor.

tiffany'de kahvaltı

truman capote

vatan dediğin rahat ettiğin yerdir.

kalbini bir yabaniye vermemelisin. onları ne kadar çok seversen onlar da o kadar kuvvetlenirler. en sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. sonra daha yüksek bir ağaca. sonun bu olur. eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan sonunda gökyüzüne bakakalırsın.

geçmişte yaşadığım semtler ve evler beni hep kendilerine çeker.

sevdiğin insanları yabancı gibi tutabilirsin hayatında, arkadaşın olan bir yabancı gibi.

pek az yazar, özellikle de yazıları hiç basılmamış olanlar, sesli okuma çağrısına karşı koyabilir.

her şeye burnunu sokanlardan nefret ederim.

ben alışamam. hiçbir şeye alışamam. her şeye alışabilen bir kimse gebersin daha iyi.

bir sinema yıldızı olmanın, aynı zamanda kocaman ve şişman bir benliğe sahip olmak anlamına geldiğini herkes bilir. gerçekte ise hiçbir benliğe sahip olmamak gerekir.

insanlar bir erkek ya da kadınla evlenebilmelidir. aşkta özgürlük olmalıdır.

herkes kendisini birilerinden üstün hissetmelidir. fakat bu ayrıcalığa ulaşabilmek için ortaya küçük bir kanıt koyabilmek gerekir.

"uyumak istemem
ölmek istemem
gezmek isterim yalnızca
gökyüzünün çayırlarında."

10.09.2016

sanat

albert camus

muhteşemliği ile cisimleri ve heykelleri yaratan gerçek evren, aynı zamanda onlardan da göğün ışıklarını yaratan bir ikinci ışık alır. büyük üslup böylelikle, sanatçı ile konunun arasında yarı yolda kalmıştır.

oscar wilde hapishanede "bu sefil yerde benimle birlikte bulunan bahtsızların içinde, hayatın sırrı ile sembolik bağı olmayan tek bir kişi yok." diyordu. evet, ve işte, sanatla bir araya gelen de, hayatın bu sırrıdır.

büyük eser, sonuçta, bütün yargıçları birleştirir. sanatçı, büyük bir eserle, hem insanlığın en büyük çehresi karşısında saygı duyuyor, hem de canilerin en sonuncusu önünde eğiliyor demektir.

güzellik, hiç bir insanın hizmetine girmemiştir. ve binlerce yıldır, her gün, her saniye, insanların kulluğuna ferahlık vermiştir. ve bazen, bir kısmını, o kulluktan büsbütün kurtarmıştır. sonuçta, belki de böylece, güzellikle ıstırap, insan sevgisi ile yaratma çılgınlığı, dayanılmaz yalnızlık ve yorucu kalabalık, red ve rıza arasındaki ezeli gerginlik içinde sanatın büyüklüğüne eriyoruz. sanat, iki uçurum arasında gidip geliyor: propaganda ile havailik. büyük sanatçının yürüdüğü bu tepe yolunda her adım bir macera, sonsuz bir tehlikedir. gene de bu tehlikede ve sadece bu tehlikede, sanatın özgürlüğü vardır.

özgür sanatçı, özgür insan gibi, rahatını düşünen adam değildir. özgür sanatçı, güçlükle, kendi düzenini yaratandır.

kitaplar arasında

necla aytür

şiir dili, okuyanın dünyasını reklamların ve sloganların dünyasından ötelere, simgesel anlamların dünyasına ulaştırır. bunu yaparken de okurun üstün tatlar almasını sağlar.

herman melville: savaşmakla ilgisi olmayan bir kişi, üstünden kırk yıl geçmiş bir savaşın nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kolayca fikir yürütebilir. kendi de ateş altında olan biri için, toz duman içinde bir çatışmayı yönetmekse bambaşka bir şeydir. 

ahlaksal yargılar insanın gerçekliğiyle bağdaşmadığı gibi, insan davranışlarını ahlak kurallarına göre yargılamak da anlamsızdır.

seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.

tüm insanların yaşamı ortaktır. iki kişilik bir dünya kurulup orada mutlu olunamaz.

northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.

doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.

herman melville: gerçek bir subay, bir açıdan gerçek bir keşiş gibidir. keşiş manastıra boyun eğmeye yemin edince nasıl özveri içinde bu yemine bağlı kalırsa, bir subay da bir kez görevini yapacağına yemin edince büyük bir özveri ile bu yemini yerine getirir.

9.09.2016

din

robert sapolsky

sorun 13 yaşında başladı. hamursuz bayramında ilk kez, mısır'dan çıkış öyküsündeki iç çelişkilerin beni çok rahatsız ettiğini fark ettim. "neden atların boğulması gerekiyordu? ilk doğan kişi ölümü hak etmek için ne yapmıştı?" gibi alışılagelmiş sorunlar değildi sorunum. onun yerine ben özgür irade sorunuyla boğuşuyordum. musa firavun'a "izin ver halkım gitsin." diyor. firavun kabul etmiyor. bunun arkasından veba geliyor. firavun "kabul ediyorum, git!" diyor. ve "daha sonra tanrı firavun'un yüreğini katılaştırdı."

demek ki firavun fikrini değiştirmek zorunda kalıyor ve sonuçta yine de cezalandırılıyor. peki, tanrı firavun'un, eğletilemesel anlamda, yüreğinin işlerine karışabiliyorsa, sorumluluk nerede? peki sonra -haydi, mısır'ın ineklerini bir yana bırakalım- firavun niçin tanrı'nın gazabına uğrasın? bu beni rahatsız ediyordu. talmud'da geçen bir yorumla da boğuşup duruyordum, bu yoruma göre insanların başına kötü şeyler gelmişse bunu hak edecek bir şey yaptıkları için gelir deniyordu. -tam da soykırımdan yeni çıkmış insanlara öğretilecek dehşetli bir ders.

ama beni asıl çileden çıkaran şey kudüs'teki tapınak günlerinden kalma bir kuralı keşfedişimdir. hahamın bize öğrettiği o metne göre, cüce ya da sakat bir insan rahip olamazdı. "bu da ne demek oluyor?" diye sordum. (o zamanlar bir kemik hastalığı yüzünden bacaklarımda metal destekler kullanmaktaydım ve bu yüzden mahallemizin kabadayıları beni eşek sudan gelinceye kadar döverlerdi). "ee, çok açık değil mi?" diye yanıt verdi haham. "kendi tapınağında böyle kusurlu birinin başkanlık etmesi tanrı'ya hakaret anlamına gelir."

yıldırım çarpmış gibi oldum. bir cüce ya da sakat olmak tanrı'nın takdiridir. nasıl olur da tanrı kendi bilerek yaptığı  bir şeyi hakaret sayar? nasıl olur da tanrı kendi yaptığı bir şey için bir sakatı cezalandırır? bu ne biçim iş? kafam korkunç derecede karışmış, allak bullak olmuştu. o akşam o allak bullaklık yerini, hayatımda hiç yaşamadığım bir ihanet ve öfke duygusuna bıraktı. sonunda, öfkeden bitkin halde mantıksızlığın mantıklı sonucuna ulaşarak, kuzu kuzu akşam duamı okudum ve biraz önce küfür ettiğim tanrıyı göklere çıkardım. ama iç çelişkim daha fazla devam edemezdi. iki gece sonra, gecenin bir yarısında uyandım. birden soğuk bir gerçeğin farkına varmıştım: tanrı yok. bütün bunlar safsata.

o gün bugündür hiçbir dine bağlı değilim, aslında ruhaniliğin hiçbir türlüsüne bende yer yok. hayatımın aşk gibi, ana-babalık gibi, neden bu dünyada bulunuyoruz sorusu üzerine düşünmek gibi hiçbir yönü yok ki, mekanik bağlamın dışında görüyor olayım. benim için hiçbir tanrısal saat yapıcısı yoktur; tepeden inme bir irade, amaç, biyolojik sistemlerin karmaşıklığından kaynaklanan neden dışında hiçbir neden yoktur. bu soğuk bir bakış açısı değildir: on üç yaşındayken ne kadar yoğun duygusal idiysem şimdi de o kadar duygusalım ve duygusallık ile bilimin hiçbir şekilde çeliştiğini düşünmüyorum. ne de bilimin, dinin yerine konulacak duygusal bir seçenek olduğuna inanıyorum. ama bilim, benim için dünyaya dinsel bakış açısını sonunda olanaksız hale getirdi.

8.09.2016

dönüş

andrey platonov

mutluluk yararlıdır.

insanlar tek başlarına hastalık çektikleri ve kendilerini sevecek kimse bulunmadığı için ölürler.

bu yaştan sonra sokaktan bir dilenci kadın olsun alması gerekecekti galiba. aile hayatı için değil, evcil bir kirpi ya da tavşan niyetine, evde ikinci bir can oluversin diye: varsın rahat huzur vermesin, ortalığı pisletsin; ama yokluğunda insanlığından çıkar kişi.

sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.

her acı avutulamaz; bazı acılar vardır ki ancak yüreğin, uzun bir unutkanlık ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenmesiyle biter.

yüreğine ya da duygularına bir kez sızan şey ne bastırılır ne de unutulur.

hayır, güneş değildir, tüm dünyayı aydınlatan bu enerji kaynağı değildir insanoğlunun sonunu getirecek olan yeryüzünde; ne de kuyruklu yıldızlar ve kara göktaşları: onlar böylesi bir hareket için fazlasıyla büyüktür. insanlar kendi kendilerine azap çektirecekler, perişan olacaklar ve en iyiler savaşarak ölürken, en kötüler hayvana dönüşecektir.

bırakın da deliliğimi benim
aklımı alanları getirin (binbir gece masalları)

insandaki en tehlikeli şey hiç de cinsel organ değildir; o her daim tekdüze, boyun eğen bir gericidir; ama düşünce, işte o bir fahişedir; hatta daha da kötüsü: sürekli kendisine hiç de ihtiyaç duyulmayan yerlerde geziniyor ve beş kuruş ödemeyene verir kendini. 

çölde ağaç yetiştiğinde insanlar da asilleşecektir.

güneş doğuyor ve batıyor, ormanlarda dallar büyüyordu. tarihi zaman sosyalizmin okyanusuna dökülmekteydi; faşizm ise tüm dünyada koca bir istihza ile son bulacaktı. suskun, alçak gönüllü kitleler, canlı ve bronzdan idollerin hükümdarlığını yok edip gülümseyeceklerdi.

insanın yüreğini avutup şenlendirebilecek tek şey başka bir insanın yüreğidir.

elbette mariya da aşık olmuş, intiharı düşünmüştü; bu acı su, büyümekte olan her yaşamı beslemiştir.

aç olup da vatanının otunu yiyen suçlu değildir.

sevgi, yokluk ve kederden oluşur. insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi hiç.

kitap okuyacağım ve gerçek bir hayata başlayacağım.

ölüm bir varmış bir yokmuş

jose saramago

insan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.

ejderhayı öldürmenin yolu, kafasını kesmekten geçer; tırnaklarını törpüleyerek bir yere varamayız.

sözcüklere ne kadar dikkat edilse azdır; onlar da insanlar gibi bir fikirden diğerine geçiverirler.

ölüm anı tüm anların en kısasıdır.

sözcükler nesne değildirler; nesnelerin gerçekte nasıl olduklarını, hatta gerçekte nasıl adlandırıldıklarını bile hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz; çünkü onlara verdiğimiz isimler, adı üstünde onlara verdiğimiz isimlerdir yalnızca.

montaigne: felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.

insanların hastalıklara bakışı bambaşkadır, hep onlardan kurtulacaklarını düşünürler; ancak son anları geldiğinde ölümün geldiğinin farkına varırlar.

hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey yok olmaz.

eller açık kitaplardır.

sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir diğerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar; bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar; sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar, kesilip toprağa düşmüş kütüklere benzerler.

ilk yenilgi en çok acı verendir.

sözcüklerin arasında da bir hiyerarşi, bir protokol ve hatta asalet unvanları vardır; bazı sözcükler ayaktakımına mensup olduklarını gösteren izler taşırlar.

en nihayetinde, ölüm konusunda da, tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir.

6.09.2016

karşı anılar

andre malraux

büyük adam diye bir şey yoktur.

gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.

şeytan, meclislerden çok, cemaatlerden hoşlanır.

insan dediğin nedir? küçük, acınacak bir gizler yığını.

sıradan bir insanda ilgimi çeken, insanlık durumudur; büyük bir adamda, büyüklüğünün doğası ve araçları, bir azizde ise, kutsallığının niteliğidir. ve dünyayla özel bir ilişkiden çok şahsi bir karakteri ifade eden birkaç çizgi.

lenin: sonunda devlet gücünü artırmamış bir devrim örneği yoktur.

en büyük giz, maddenin ve yıldızların ummanına rastlantıyla fırlatılmış olmamız değil; bu hapishanede, bizatihi kendimizden hiçliğimizi yadsımamıza yetecek kadar güçlü imgeler çıkarıyor olmamızdır.

insan gizlediği şeydir.

"aradığım ne zafer, ne hükümdarlık ne de yeryüzü hazları
ve neye yarar ki iktidar, neye yarar ki haz, neye yarar ki yaşam?" (bhagavad gita)

kitaplık, yaşamdan daha soylu ve daha az gevezedir.

"dünyanın yeniden fethinin üç büyük romanından birinin bir köle -cervantes-, öbürünün eski bir kürek mahkumu -dostoyevski-, üçüncüsünün de direğe bağlanıp teşhir edilmek cezasına çarptırılmış eski bir hükümlü -daniel defoe- olduğuna dikkatlerinizi çekerim."

2.09.2016

aşkın metafiziği

schopenhauer

tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış, gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir.

"kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi akılla yönetemezsin."

her aşık, büyük doygunluğuna eriştikten ve ateşini söndürdükten sonra bir aldatılmışlık duygusuna kapılır; çünkü türün bir aldatma aracı olarak kullandığı hayal artık ortadan kalkmıştır.

sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

chamfort: bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca, ister ana babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de doğa gereği birbirlerinindirler ve insanların yasalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.

jesus sirach: ince vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.

spinoza: aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir.

şeref, görev duygusu ve sadakat, her çeşit yoldan çıkarmaya ve hatta ölüm tehlikesine karşı koyabildikten sonra, cinsel aşk karşısında yenilgiye uğramaktadır. cinsel aşk söz onusu olunca vicdan dediğimiz şeyin her zamankinden daha az etkili hale geldiğini görürüz.

"aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır." (ispanyol atasözü)

rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

acı

marguerite duras

açlığın yarattığı yanmayı hiçbir şey dindiremez.

çok fazlalar, ölüler gerçekten çok fazla. yedi milyon yahudi öldürüldü, hayvanların çektiği arabalarca taşınıp bu iş için hazırlanmış gaz odalarında gaz verildi onlara; bu iş için hazırlanmış fırınlarda yakıldılar. paris'te hala yahudilerden söz edilmiyor. onların yeni doğan çocukları, şahdamarına baskı uygulayarak insan öldürmekte uzmanlaşmış, yahudi çocuklarını öldürmekle görevli kadınlar örgütüne verildi. gülümseyerek, acısız, diyor onlar. düzenlenmiş, ussallaştırılmış ölümün almanya'da keşfedilen bu yeni yüzü insanı kızdırmaktan çok öncelikle şaşkına çeviriyor. şaşıp kaldık. hala nasıl alman olunabilir? başka yerlerde, başka zamanlarda buna benzer bir şeyler aranıyor. yok. kimileri şaşkın, iyileştirilemez durumda kalacaklar.

dünyanın en büyük uygar uluslarından biri, tüm zamanlarda müziğin başkenti, devletin belirlediği, kusursuz bir yöntemle 11 milyon insanı katletti. tüm dünya tanrı kulunun komşusuna verdiği ölüm dağına, yığınına bakıyor. şu ya da bu alman edebiyatçının adı geçiyor, olaylardan etkilenip içi kararmış, bunların üstüne düşünmeye başlamış. bu nazi suçu dünya ölçeğinde gerçekleşmeseydi, ortak ölçeğe yayılmasaydı, belsen toplama kampında, gecenin tekinde, komutansız, üniformasız, tanıksız, tek başına, ortak bir ruhla ve işlerin yoldan çıkmasına neden olmuş sınıf bilincinin ta kendisiyle ölen adama ihanet edilirdi.

nazi dehşeti ortak bilince değil de almanlara mal edilirse, belsen'deki adam sadece bir bölgeyle kısıtlı kalır. bu suçtan çıkarılabilecek tek yanıt onu herkesin suçuna dönüştürmektir. onu paylaşmaktır. tıpkı eşitlik, kardeşlik düşüncesi gibi. ona katlanabilmek için, düşüncesine dayanabilmek için, suçu paylaşmaktır.

umudun tümden yitimine ve onu izleyen boşluk duygusuna tanık oldum: insanlar anımsamıyor, bellek yok.