beethoven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beethoven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.06.2019

sosyoloji notları

cemil meriç

biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

ebul ala el maari "insanlar iki kısımdır" der, "bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur." ve tanrı'ya meydan okur: "kekeme musa'nın karşısına çıkan allah, benim karşıma neden çıkmıyorsun?" der. "ben ki arabistan'ın en güzel konuşan insanıyım!" sonra ilave eder: "çıkmıyorsun, çünkü yoksun!"

"bilinçsiz ilim, insan ruhunun düşmanıdır." demiş, rabelais.

durkheim, "sosyoloji insanlann acılarını dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme!" der.

abbe meslier'nin adını taşıyan "le bon sens" adlı eser aslında baron d'holbach'ındır, tanrıtanımaz. abdullah cevdet, d'holbach'ın eserini "akl-ı selim" ismiyle çıkarmıştır.

bir ülkede şair ne kadar çoksa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. insanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir çok ağır ilerler. bir 18. asır fransasında şiir susar, hakikatin haşin sesi, şüphenin ve akim çığlığı konuşur. derebeylik içtimai düzeni, bu devirde yıkılır.

18. asırda, engels'in dediği gibi, akıl burjuvazidir.

"bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır." der napoleon.

quinet "la creation"da (yaradılış) "insan kâinatın efendisi değildir." der. gelip geçici bir kuvvettir. tabiatta çok kısa bir müddet, tırnaklarının izini, gözyaşlarını bıraktıktan sonra gidecektir.

"insanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmesidir." diyen marx, en güzel sözü söylemiş olur.

bergson'un dediği gibi "cümleye başlarken başka insandım, bitince başka insan." ve bir ırmağın sularında iki değil, bir kere bile yıkanılmaz.

kültür, insanı gündelik kavgaların dışına çıkarır.

ideolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.

engels, "teknik bu şekilde geliştiğine göre insanlık ya sosyalizme ya barbarlığa gidecektir." der.

h. lefebvre "paris komünası" adlı eserinde "bir tarihçinin ilk vasfı yalan söylememektir." der.

faşizm, kapitalizmin kendi kendini yeni metotlarla devam ettirmesidir.

her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır.

romain rolland'a göre din, insanın kendi dışında bir şeyleri sevmek istemesidir, ebediyete kadar uzanan sevgidir.

"bir ağacı bir insandan daha çok severim." der beethoven.

zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır. istihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

rabelais "ben hakikat âşığıyım" der, "ama darağacına kadar" diye ilave eder.

vivekananda "aklın ve ilmin karşısında tutunamayan her din batıldır." der.

dinin tahlile tahammülü yoktur. dinle akıl ayrıdır. din bir coşuştur, bir ürpertidir. ilim tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat edemez. ilim bu bakımdan agnostiktir. ilimle din arasında hiçbir uzak-yakın münasebet yoktur. aklın ışığı imandan uzak tutulmalıdır.

sınır çizmek bilginin başlangıcıdır.

opera bütün sanatların sentezidir, sanatların sanatıdır.

insanlar çizmesini yaladıkları şefin, sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar. kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler. oysa insanlar, karşısında küçüldükleri insanı affetmezler.

"fare için en korkunç hayvan kedidir, aslan değil."

michelet'e göre de kalabalık devdir, kahraman onun omuzlarına binmiş bir cüce.

carlyle de "tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir." der.

burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıflar içinde en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır.

politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.

tarafsız olmak yalanların en iğrenci. yaşayan her uzviyet taraf tutar, taraf tutmamak oportünizmlerin en adisidir.

hafızanın kanunu, aşkın kanunudur. insan ancak sevdiğini öğrenir.

"felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar." der hegel.

"hayat düşünenler için trajedi, hissedenler için komedidir."

anakarsis "kanun, küçük sineklerin takılı kaldığı, büyüklerin yırtıp geçtiği bir örümcek ağıdır." der.

bir çağda hakim olan düşünceler, hakim sınıfın düşünceleridir.

nietzsche, "herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur." diyor.

en büyük ideoloji anayasadır.

bir düşünce ne kadar bizimkine benzemiyorsa, bizimkini o kadar tamamlar. en büyük dostlarımız bizim gibi düşünmeyenlerdir.

dünya her gün bir parça daha mükemmelleşmesi gereken bir oyuncağıdır insanın.

süleymancılığın başı olan süleyman tunahan'ın rus casusu olduğu söyleniyor.

fransızların bir sözü vardır. "tek kitaplı insandan korkulur." derler. tek kitaba bağlanan insan, tek düşünceye bağlanan insan gerçekten korkutan insandır. bu düşünce hakikatin bütününü kucaklar veya kucaklamaz.

insanı toprakta sürünen bir hayvan olmaktan kurtaran tek doktrin spiritüalizmdir.

medeni bir dilde birbirinin aynı olan iki kelime bulunmaz.

bizde edebiyatın kökü edeb: davet etmek, ziyafete çağırmak. sonra kelime manasını genişletmiş: ruhun ziyafetine davet.

çileler ve felaketlerle doludur büyük adamın ömrü.

vahye dayanan bir medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur.

münevveri şartlandıran, münevverin düşüncelerine istikamet veren, düşüncesinin hudutlarını çizen, kucağında yaşadığı cemiyettir. kimse bunun dışına çıkmamıştır ve çıkamaz.

2.03.2017

buluşmalar

stefan zweig

dostlarına teşekkürü, onları sevindirecek bir davranışı, bir gün; hatta bir saat bile ertelememelisin.

dünyadaki bireyselliği kurtarmak olanak dışı; insan sadece kendi bireyselliğini kurtarabilir. düşünen insan için en büyük başarı her zaman özgürlüktür. kişinin özgürlüğü, düşüncelerin özgürlüğü. ve bu bizim görevimizdir; ötekiler kendilerini bilinçli bağımlı yaparken bizlerin her geçen gün daha çok özgür olmasıdır. onlar gittikçe daha çok tekdüze, tek yönlü şeylere ilgi duyar, makineleşirken bizler değişik ilgilerimizi düşüncenin her yönüne yaymalıyız.

dostoyevski: insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

kişi sadece ve sadece kafasından geçenlerin peşinden gittiği, yaşamından bir inanç, inancından bir yaşam yaptığı sürece etkili olabilir.

günümüzün iki kutuplu dünyasında insanın en yakın komşusu duygularıdır. olanları hiçbir zaman, bir an bile unutmak istemezsek, üzerinde yaşadığımız dünyaya dürüst davranmış oluruz. işte o zaman daha iyi anlarız her şeyi. ve biz unutmak istemiyoruz, ne iyiyi ne de kötüyü. ancak böyle yaparsak anlatabiliriz başkalarına dünyanın yücelerini ve alçaklarını, söz edebiliriz gerçeklerden. şimdi yaptıkları gibi insanların gözünü boyamadan.

bizler unutma makineleriyiz. insan öyle bir yaratık ki, biraz düşünür, çok unutur.

biz insanlar böyleyizdir: dünyada olup biten bütün kötülüklerden haberimiz vardır. her sabah gazeteler yüzümüze savaşları, cinayetleri ve kötülükleri haykırır; politikanın çılgınlıkları beynimizi doldurur. geri planda, sessiz ve huzur içinde olup biten şeylerden ise pek haberimiz olmaz.

goethe: coşku, uzun yıllar dayanması için ringa balığı gibi salamura yapılamaz.

yeryüzünde bütün hareketlerin kaynağı insan bilincinin iki buluşudur. mekanda hareket, tekerleğin bulunmasıyla; düşündeki hareket de yazının bulunmasıyla gerçekleşmiştir.

beethoven, çalışmalarını yazı masasında değil, gezinirken, yolda yürürken, hareket ederken yapardı. viyana çevresindeki köylüler şapkasız, nefes nefese yürüyen bu ufak tefek adamı elinde bir kağıt parçasıyla sık sık tarlalarda dolaşırken görürlerdi. onu bir kaçık sanırlar, ona "salak" derlerdi. çünkü beethoven başı önünde, bir şeyler mırıldanarak, homurdanarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, ellerini kollarını havada sallayarak yürürdü. sonra aniden durur, cebinden küçük bir defter çıkarıp içinden bir sayfayı hızla koparır ve elindeki kurşunla birkaç nota karalardı. alelacele yazılmış bu şeyler o anda ilk akla gelenler, ilk esinlerdi.

12.02.2017

frida kahlo: aşk ve acı

rauda jamis

umutsuz düşler insanı öldürür.

yapıtım, asla yazılamayacak denli güzel özyaşamöykümdür.

yalnızca sanat her tür toplumsal değişimin öncüsüdür. yalnızca sanat öz olarak devrimcidir. beethoven, müzik seven bir insanın asla tam anlamıyla kötü olamayacağını söylerdi.

friede, almancada barış demektir.

frida, sonraları ünlü isimler yetiştirecek iki edebiyat grubu olan "contempraneos" ile "maistros" arasında bir süre tereddüt etti. ama sonuç olarak, hiç pişmanlık duymaksızın, kasketlerinden ötürü "cachuchas" adını taşıyan, daha kuraldışı, hem daha yaratıcı ve açık, daha ilginç, kışkırtıcı, küstah, cüretkar, kafa bulandırıcı.. anarşist ruhlu bir grubun üyesi oldu.

jacqueline lamba: frida kahlo de rivera eşikteydi, o müstesnaydı. çevresinde, kendisi gibi trajik ve çarpıcı tuvalleri vardı.

louise nevelson: diego rivera, kişisel yaşamında işlerin altından kalkamayan ama toplumsal yaşamında mücadeleci olan harika bir adamdı. insanların önünde ayağa kalkabilir ve örneğin rockefellerları iki dakika içinde yerle yeksan edebilirdi.

jean van hejenoort: frida; güzelliği, karakteri ve aklıyla son derece ilgi çekici bir kadındı.

diego rivera, bugünün meksikasındaki sanatçı kuşağının en çarpıcı ögelerinden olan ardıllar yetişirdi. onlara sürekli, çalışmalarında kişiliklerini korumaları ve geliştirmelerini, aynı zamanda fikirlerinde toplumsal ve siyasal bir açıklık oluşturmalarını söylerdi.

louise nevelson: frida hastanedeydi. olağanüstüydü, öleceğini biliyordu sanırım ama görünürde bundan rahatsızlık duymuyordu; nazik ve neşeliydi, gülüyor, sululuklar yapıyordu. kısa zaman sonra öldü.

5.10.2016

leyla'ya mektuplar

ahmed arif

leylacığım, gene suskunluklara, iyi saatte olsunlara karıştın. öyledir kafir dünya. biraz erincimiz, biraz günlük gecelik can avuntumuz oldu mu, unutuveririz dostu, canı, uzaktakini. dağlarla, deli sularla, yasaklar, pis ve kuş beyinli katil adamlarla, senden ayrı düşeni. nicesin? can tılsımının bu tek kelimede gizlendiğini duyarım. nicesin?

şimdi burada güzel bir şafak. gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum. seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. ve sen geçersin içimden. bitmek bilmezsin.

seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir.

bana öyle geliyor ki sen beni görmek istemiyorsun. işte oraya gelmeme engel ya da sebep olan asıl bu. gelicem, kahveni, cıgaranı içicem, sonra da iyi akşamlar, iyi geceler deyip boynumu kırıp gidicem; otele ya da bir gecekondu yatağına. allah kahretsin, bunu düşündükçe geberesiye tiksiniyorum dünyadan.

dün yemekte anneme "beethoven gelse istese kızını verir miydin?" diye sordum. "kim bu herif?" dedi. "açlıktan ölen bir müzik peygamberi" dedim. önce tövbe çekti, sonra küfretti anam. kardeşlerime sordum; kızlar yalandan, erkekler canı gönülden "evet" dediler. galiba erkekler hayale, romantizme daha düşkün oluyor. kız kısmı peşinci, realist! haklı bir şey. bir dostluk delisi, bir garip şair, böyle ehli namus ve eli ayağı düzgün bir hatuncağızla evlendi mi boku yediğinin resmidir.

hiçbir uğraş, hiçbir umut, seni düşünebilmek, seni anlayıp sevmek, yüzüne bakabilmek kadar dolu, anlamlı ve yaşanmaya değer olamaz.

değil evlilik, insan düşüncesinin ulaşabildiği bütün kavramların üstünde, biz hep birbirimizi görecek, duyacağız. dostluğumuzun uzun ömürlü oluşu, bundan.

6.08.2015

sanatçı

hermann hesse

bir sanatçı, filisterlerin deyimiyle kabına sığamadığı için zaman zaman sanat eserleri yaratıp ortaya koyan şen şakrak biri değil, işe yaramaz bir zenginlik altında havasızlıktan boğulup giden, dolayısıyla söz konusu zenginliğin birazını insanlara buyur eden bir zavallıdır. şen şakrak mozart şampanyayla ayakta durabilmiş; buna karşılık karnını doyuracak ekmek bulamamıştır. beri yandan beethoven'ın neden genç yaşta hayatına son vermeyip o eşsiz güzellikteki eserleri bestelediğini bilene aşk olsun! dürüst bir sanatçıyı yaşamda bekleyen, mutsuz olmaktır. karnı acıkıp da azık torbasını açtı mı, içinde bulup bulacağı inci boncuktur sadece!

12.02.2013

mozart'tan madonna'ya

peter wicke

"beethoven'ın bir sonatını zevkle dinleyenlerin sayısı acınacak kadar az, çoğunluğu ise, güya hayran kalmış gibi baygın bakan, kendini beğenmiş ikiyüzlüler oluşturmakta."

1877 yılında edison'un müzik için bellek görevi yapan ve müziğin sesli olarak üretimine olanak sağlayan mekanik kayıt sistemini, fonografı bulması sonucu, müziğin yayılma süreci yeni boyutlar kazandı ve radyo bu boyutları giderek devasa bir şekle dönüştürdü. artık müzik, kişinin özel yaşamını geçirdiği evinde de radyo ve gramofon aracılığıyla her an mevcuttu ve orada da özel yaşamı şekillendirirken, zamanın organize edilmesi için bir araç; fakat her şeyden önce toplumca üretilen ve medya tarafından kişinin öznel iç dünyasına taşınan önemli bir yapı malzemesiydi.

"yaşam, entelektüel ve politik yanlarıyla zorlaşıp ağırlaştığında, yarışma ve mücadelenin neden olduğu koşullarla yorulan ve tatminsiz kalan ruhun özlemlerini gidermek için, sanatın olduğu diğer yanda bir telafi yolu bulunabilirdi."

radyonun çok fazla miktarda müziğe gereksinim duyması, besteciler için büyük kazanç kaynağı oldu. radyo, müziğin yıpranmasını aşırı ölçüde hızlandırdı; çünkü müzik günün her dakikasında yaşamın içindeydi. eskiden, yeni bir müzik parçasıyla ilk karşılaşma, ancak arada sırada yapılan ve hiç de ucuza çıkmayan akşam gezmeleriyle sınırlıydı. hit müziği dalında uzmanlaşmış şarkı bestecileri doymak bilmeyen radyoya sürekli olarak yeniledikleri parçaları yetiştirdiler ve böylelikle de kendilerine çok sağlam bir yer edindiler.

bütün bu işlerin sonunda notalar ve banknotlar ortak bir yaşama başladılar ve müziği ekonomik açıdan çok önemli bir endüstri haline getirdiler. bu gibi konstelasyonların sonucunda ortaya döküntü bir şey çıkar düşüncesi aslında bir önyargıdır. şarkıların kötü olması salt onlar aracılığıyla para; hatta zaman zaman çok fazla para kazanılması ile ilişkili bir durum değildir. para onları kuşkusuz daha iyi de yapmaz. ticaret bir makineye benzer. bu makineyle yapılan, onu kullananlara ve onların becerikliliğine, aynı zamanda kullandıkları hammaddeye bağlıdır. ancak makinenin konstrüktörü de kuşkusuz hakkının verilmesini ister. aslında bu ticari mekanizma olmasaydı, büyük bir olasılıkla bir sürü şarkı hiç söylenmeden ve dinlenmeden yok olup giderdi. buna karşılık sürekli olarak büyüyen şarkı piyasası ve çok kısa aralıklarla yıpranıp giden şarkılar, gereksinimi de yeterince karşılayamazdı. oysa isteğin ve gereksinimin sonu yoktur.

22.03.2012

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.

12.09.2009

saptırılmış vasiyetler

milan kundera

hiç kimse duygusal insanlardan daha çok duyarsız değildir.

bir yazar için eleştirilmemekten daha berbat bir şey olamaz. büyük müzik yapıtları nasıl sonsuz sayıda dinlenebilirse, büyük romanlar da tekrar tekrar okunmak için yazılmışlardır.

nesneler birbirine ne kadar yabancı ise buluşmalarından doğan ışık da o ölçüde büyüleyicidir.

ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır. insanın, hemen, durmaksızın, herkesi, bütün dünyayı yargılamak gibi söküp atılamayan alışkanlığına karşı çıkan ahlak. bu ateşli yargılama yeteneği, romanın sağduyusu açısından en korkunç budalalık, en tehlikeli kötülüktür.

dünyanın tanrısızlaştırılması, modern çağ'ı belirleyen olaylardan biridir. tanrısızlaştırma, tanrıtanımazlık anlamına gelmez; bireyin, düşünen ben'in (ego'nun) her şeyin temeli olarak tanrının yerini aldığı durumu belirtir; insan inancını korumayı, inançlı olmayı, kilisede diz çökmeyi, yatağında dua etmeyi sürdürebilir; dindarlığı artık yalnızca kendi öznel evrenine ait olacaktır.

sanat için en korkunç şey, onun kendi tarihinin dışına düşmesidir; bu, estetik değerlerin artık algılanamaz duruma geldiği bir kaos içine düşüştür.

yaratıcı aklı "sanat dışı" bir öge, kişilerin "yaşayan" kişiliklerini sakatlayan bir öge olarak gören ön yargı, sanattan kesinlikle hiçbir şey anlamayanların duygusal saflığından başka bir şey değildir.

romana özgü görecelik dünyasında kine yer yoktur: hesaplaşmak (ister kişisel ister ideolojik hesaplaşma olsun) amacıyla bir roman yazan romancı, tam ve kesin bir yıkıma teslim etmiştir kendini.

"kadınlar içten bir erkeğin cinsel ilişkiden başka bir şey düşünmediğine inanarak yanılgıya düşerler. cinsel ilişki ancak bir simgedir ve tam tersine önem bakımından onu güzelleştiren duygunun kat kat fazlasına eşittir. erkeğin bütün aşkı kadının teveccühünü (sözcüğün gerçek anlamında) ve iyiliğini kazanmayı amaçlar."

insan sürgündeyse ve her şeyden yoksun kalmışsa, pek az tanıdığı, bira şişeleri arasında seviştiği mini minnacık bir kadın ise, aşk maşk karışmaksızın bütün bir evrene dönüşür.

jean-jacques rousseau: müzik, nesneleri doğrudan doğruya temsil etmez; ama insanın ruhunda onları gördüğümüz zaman hissettiğimiz duyguların aynını uyandırır.

ernest ansermet: insanın yüreğinde gizli kalan duygusal etkinlik her zaman müziğin kaynağında bulunmuştur.

öze, asıl olana seslenen şey derindir.

duyarsızlık yatıştırıcıdır; duyarsızlığın dünyası, insansal yaşamın dışındaki dünyadır, sonsuzluktur.

bir sanat yapıtında gerçekliğin şu ya da bu görünümünü tanımak, anlamak, ele geçirmek niyettir. aramak yerine, onda bir tavır (siyasal, felsefi, dinsel, vb.) bulmak isteyenlerden oldum olası derinlemesine ve şiddetle nefret etmişimdir.

herhangi bir olguyu derinlemesine tanımak için, onun gerçek ya da gizil güzelliğini anlamak gerekir.

susmaktan başka bir şey yapılamayacak şeyler vardır.

şimdiki zaman, şimdiki zamanın somutluğu, incelenecek olgu olarak, yapı olarak bizim için bilinmeyen bir gezegendir; bu nedenle, onu ne belleğimizde tutabiliriz ne de imgelem gücümüzle yeniden kurabiliriz. insan yaşadığı şeyin ne olduğunu bilmeden ölür.

hiçbir şey yaşamın biçeminden daha gizli değildir: her insan yaşamını mitosa dönüştürmeyi dener, onun adeta şiir olarak suretini çıkarmayı, onu dizelerle (ama kötü dizelerle) örtmeyi dener.

insanları birbirlerinin üzerine salan uzlaşmaz bir ideolojik düşmanlık değildir; ama karanlık ve açıklanmaz bir güçtür, insanlar için düşünceler bir paravanadan, bir maskeden, bir bahaneden başka bir şey değildir. 

"beethoven'da insanı şaşırtacak ölçüde zayıf bölümler vardır. ama güçlü bölümleri değerlendiren de bu zayıf bölümlerdir. tıpkı, olmasaydı, üzerinde boy atan güzel ağaçtan zevk alamayacağımız çimenlik gibi."

roman, bir insan hayalinin ürünüdür: başkasını tanıyabilme hayali. ama birbirimiz hakkında ne biliyoruz? yapılacak şey, insanın kendi hakkında bir rapor hazırlamasıdır. gerisi yalandır. james joyce'tan bu yana, yaşamımızın en büyük serüveninin serüvensizlik olduğunu biliyoruz.

düşüncenin özgürlüğü, sözcüklerin, davranışların, şakaların, düşüncelerin, tehlikeli fikirlerin, zihinsel kışkırtıların özgürlüğü daraldıkça, genel konformizm dikkati onu gözaltında tuttukça, itkilerin özgürlüğü giderek büyür.

kültürün gücü buradadır: varoluşsal bilgiye dönüştürerek zulmü bağışlatır.

başkalarının özel yaşamının dile düşürülmesi, bir alışkanlık ve kural olur olmaz, bireyin yaşamasının ya da ölümünün kumarın en büyük kavı olduğu bir çağda buluruz kendimizi.

bir yaşamöyküsünün değeri açıkladığı gerçek olguların yenilik ve doğruluğundan kaynaklanır. bir romanın değeri, yaşamın yaşam olarak o zamana kadar gizlediği ulakların ortaya çıkartılmasındadır; başka bir deyişle, roman hepimizin içinde gizli olan şeyi bulgular. 

iyi bir şair olmak ve aynı zamanda kuşku götürmez bir zulmü benimsemek bir skandaldır.

18.05.2008

beethoven

stefan zweig

beethoven, çalışmalarını yazı masasında değil, gezinirken, yolda yürürken, hareket ederken yapardı. viyana çevresindeki köylüler şapkasız, nefes nefese yürüyen bu ufak tefek adamı elinde bir kağıt parçasıyla sık sık tarlalarda dolaşırken görürlerdi. onu bir kaçık sanırlar, ona "salak" derlerdi. çünkü beethoven başı önünde, bir şeyler mırıldanarak, homurdanarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, ellerini kollarını havada sallayarak yürürdü. sonra aniden durur, cebinden küçük bir defter çıkarıp içinden bir sayfayı hızla koparır ve elindeki kurşunla birkaç nota karalardı. alelacele yazılmış bu şeyler o anda ilk akla gelenler, ilk esinlerdi.