jean-claude carriere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean-claude carriere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.08.2021

kütüphane

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

12.07.2021

vanity press

umberto eco / jean-claude carriere

"kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz."

eco: metninizi bu yayınevlerinden birine gönderiyorsunuz, metninizin açıkça görülen edebi niteliklerini öve öve bitiremiyorlar ve yayımlamayı öneriyorlar. allak bullak oluyorsunuz. imzalamanız için size verdikleri sözleşmede metninizin basımını sizin finanse etmeniz gerekeceği, bunun karşılığında yayıncının kitabınız hakkında sayısız makale yazdırmak ve hatta, niye olmasın, gurur okşayıcı edebi ödüller kazanmanızı sağlamak için uğraşacağı belirtiliyor. sözleşmede yayıncının basması gereken kitap adedi açıkça belirtilmiyor; yalnız satılmayan kopyaların "sizin satın almayı talep etmeniz haricinde" yok edileceği üzerinde ısrarla duruluyor. yayıncı kitabı 300 adet basıyor, 100 adedi bunları yakınlarına verecek olan yazara, 200 adedi gazetelere ayrılıyor; gazetelerse hemen çöpe atıyor.

carriere: yayıncının ismini görür görmez.

eco: ama yayınevinin gizli tuttuğu kendi dergileri vardır, bu dergilerde çok geçmeden bu "önemli" kitap şerefine yazılar çıkacaktır. yazar, yakınlarının hayranlığını kazanmak için, diyelim, 100 nüsha daha satın alır. bir yılın sonunda, satışların çok iyi gitmediği ve baskıdan kalanın -söylediklerine göre 10 bindir- yok edileceği bildirilir kendisine. kaç adedini satın almak ister? yazar sevgili kitabının yok olacağı fikri karşısında müthiş hüsrana uğrar. bunun üzerine 3 bin adet satın alır. yayıncı o zamana kadar ortada olmayan 3 bin kitabı hemen bastırıp yazara satar. son derece karlı bir girişimdir bu; çünkü yayıncının kesinlikle hiçbir dağıtım masrafı yoktur.

giulio ser giacomi diye biri, 1500 sayfalık kalın bir kitap hazırlamış, içinde einstein ve papa xii. pius'la mektuplaşmasından ve her ikisine yazdığı mektuplardan başka bir şey yok; çünkü her ikisi de ona hiç cevap yazmamış.

carriere: günümüzde herkes kitap "yapabilir". dağıtmaksa, apayrı bir şey.

eco: italya'da bir günlük gazete, çok ciddi bir gazete, okurlarına, istedikleri takdirde metinlerini hayli düşük bir meblağ karşılığında basmayı teklif ediyor. yayıncı, yazarın fikirlerinin sorumluluğunu üstlenmek istemediğinden, bu yayının üstüne ismini koymuyor. bu tarz çalışmalar vanity press'lerin faaliyetini azaltacaktır şüphesiz ama kendini gösterme meraklılarının faaliyetini muhtemelen artıracaktır. kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz.

* vanity press: masrafları yazarca karşılanmak üzere kitap yayımlayan yayınevi.

23.10.2020

kehanet

jean-claude carriere

büyük iskender, bir kez daha sonuçları hesap edilemez bir karar almanın arifesindedir. geleceği kesin olarak haber veren bir kadın var diye anlatmışlardır ona. sanatını kendisine de öğretsin diye kadını çağırtır. kadın büyük bir ateş yakılması ve çıkan dumandan, kitaptan okur gibi geleceği okumak gerektiğini söyler. ancak fatihi uyarır. dumana dikkatle bakarken, ne olursa olsun, bir timsahın sol gözünü aklının ucundan geçirmemelidir. olsa olsa sağ gözünü düşünebilir icabında ama sol gözünü asla. bunun üzerine iskender geleceği öğrenmekten vazgeçer. neden mi? çünkü sizi bir şeyi düşünmekten kaçınmaya zorladıklarında, o şeyden başkasını düşünemez olursunuz. yasak, mecburiyet doğurur. timsahın o sol gözünü düşünmemek mümkün değildir. hayvanın gözü hafızanızı, zihninizi ele geçirmiştir.

8.06.2016

ahmak, alık, aptal ve kafasız

umberto eco / jean-claude carriere

umberto eco: kitaplarımdan birinde, ahmak, alık ve kafasız arasında bir ayrım yaptım. alık bizi ilgilendirmiyor. o, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir; ona söylediğiniz şeyi anlamayandır. onun durumu anlaşılmıştır. ahmaklıksa, toplumsal bir niteliktir; başka türlü bile adlandırabilirsiniz; çünkü bazılarına göre "kafasız" ve "ahmak" aynı şeydir. ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. istemeden gaflar yapandır. kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil mantıksaldır. ilk bakışta, doğru dürüst akılyürüttüğü izlenimine kapılırsınız. yolunda gitmeyen bir şey olduğunu ilk anda anlamak zordur. bu yüzden de tehlikelidir.

kafasız şöyle diyecektir: "pire'nin bütün sakinleri atinalıdır. bütün atinalılar yunan'dır. demek ki bütün yunanlar pire'de oturur." bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelenirsiniz; çünkü mesela spartalı olan yunanlar olduğunu bilirsiniz. fakat nerede ve nasıl yanıldığınızı göstermekten acizsinizdir. formel mantığın bütün kurallarını bilmeniz gerekir.

jean-claude carriere: bana göre, kafasız, yanılmakla yetinmez. hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. öyle ki, kafasızlığın nasıl da borazan gibi öttüğünü görmek insanı şaşkına çevirir. "artık güvenilir kaynaklardan biliyoruz ki.." ve bunu müthiş bir salaklık izler.

umberto eco: sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylerseniz, hemen bir kafasızlığa dönüşür.

jean-claude carriere: flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamayı istemek olduğunu söyler. ahmak tartışmaya yer vermeyen kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak ister. bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmayı ister. ama bir toplum tarafından çoğu zaman bir hakikat olarak algılanan bu aptallık, tarihe yeterli mesafede duran bizler için son derece öğreticidir. öğrenimimizi güzelliğin ve zekanın tarihiyle sınırlarız; daha doğrusu başkaları öğrenimimizi bunlarla sınırlar; oysa bu iki unsur insan etkinliğinin çok çok küçük bir bölümünü teşkil eder.

umberto eco: aptallığa gelince; kafasızlıkla aynı şey değil gibi geliyor bana. kafasızlığı idare etmenin, yönetmenin bir yolu daha ziyade.

jean-claude carriere: aklıma başka bir alıntı geldi: "ben iyi bir aileden değilim; çocuklarımsa iyi bir aileden." bu sözleri eden kişi mizahçı değilse, en azından halinden memnun bir ahmak.

umberto eco: ahmak, daima bilir bilmez konuşur.

jean-claude carriere: aptallık genelde hataya yatkındır.

umberto eco: aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

umberto eco: ahmaklığın kendini gösterdiği bir vaka da, joyce'un mister skeffington'la yapılan bir konuşmayı aktarmasıdır: "erkek kardeşinizin öldüğünü duydum" der skeffington. "üstelik daha 10 yaşındaydı" derler. skeffington şu karşılığı verir: "gene de acı verici."

umberto eco: hakikate aykırı, yanlış olan ille de kafasızlığın ya da ahmaklığın ifadesi değildir. düpedüz bir hatadır sadece. ptolemaios dünya'nın hareketsiz olduğuna olanca iyi niyetiyle inanıyordu. bilimsel bilginin eksikliği yüzünden bir hata işlemişti. hatayı her zaman iyi niyetle işleriz. onun için de hata insanlık tarihini kateder.

jean-claude carriere: bechtel ile ben, büyük bir hırsla, yalnızca çok kötü kitaplar okuduğumuz uzun bir dönem geçirdik. kütüphane kataloglarını didik didik ediyor ve bazı başlıkları okuyunca bizi bekleyen hazineyi canlandırıyorduk kafamızda. listenizde, "velespitin ahlak üzerindeki etkisi" diye bir başlık görünce, zengin bir damar bulduğunuza emin olabilirsiniz.

"aptallık sözlüğü"nde yayımlanmış bir mektuptan alıntı yapayım; o zaman niye böyle dediğimi hemen anlayacaksınız. bu mektubu "havari misyonları dergisi"nde bulduk -evet, bunu bile okuduk-. bir papaz, kendisine mucizevi bir suyu ulaştırdığı için muhatabına teşekkür ediyor, bu su "hasta"nın üstünde çok olumlu bir etki yapmış ama onun bundan "haberi yokmuş." "hasta bir şeyden şüphelenmeden suyu 9 gün boyunca içirdim; 4 yıldır hayatla ölüm arasında gidip gelmiş, gene 4 yıl boyunca umut kırıcı bir inatla ve ürpertici küfürlerle bana direnmiş olan bu adam, 9 gün süren dualarının ardından, beklenmedik olduğu için daha da teselli veren merhamet duyguları içinde usulca can verdi."

umberto eco: bu papazın alık mı, kafasız mı yoksa ahmak mı olduğuna karar vermekte çektiğimiz zorluk, bu kategorilerin ideal tipler olmasından kaynaklanıyor. ne var ki çoğu zaman, aynı insanda bu üç tavrın bir karışımını buluruz. gerçeklik bu tiplojiden çok daha karmaşık.

jean-claude carriere: saçma bir şey söylemenin eşiğindeyizdir hep.

umberto eco: galiba, az çok farklı şekilde, aslında aynı dalga boyundayız. ömrümüz boyunca, insanlığın büyük meziyetlerini kendimize iş edindik. insan kendine özgür bir şekilde olağandışı bir varlıktır. ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı. fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten bir türlü vazgeçmedi. terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır. dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yari dahi yarı ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda. ve ölüme yaklaşır yaklaşmaz, salaklığın meziyete üstün geldiğini düşünmeye başlıyoruz. insanın kendini avutmasının en iyi yolu bu elbette. tesisatçının biri banyomdaki sızıntıyı tamir edip benden fazla para alırsa ve o gittikten sonra sızıntının aynen devam ettiğini görürsek, karıma şöyle diyerek avuturum kendimi: "alığın teki; yoksa sızıntı yapan banyoları, hem de bu kadar kötü tamir etmezdi. bologna üniversitesi'nde göstergebilim profesörü olurdu."

jean-claude carriere: aptallığı incelerken keşfedilen ilk şey, kendimizin de bir ahmak olduğudur. elbette. başkalarını ahmak yerine koyup işin içinden cezasız sıyrılamazsınız; aptallıklarının aslında bize tuttukları bir ayna olduğunun farkına varırsınız çünkü. kalıcı bir ayna, kesin ve sadık.

umberto eco: salağın teki size öbür herkesin salak olduğunu söylerse, onun bir salak olması, size belki de hakikati söylemesine engel teşkil etmez. eğer öbür herkesin "kendisi gibi" salak olduğunu eklerse, işte o zaman zekasını kanıtlamış olur. demek ki salak değildir. çünkü öbürleri, ömürlerini salak olduklarını unutturmakla geçirir.

jean-claude carriere: saçma sapan sözler söylemeyi ve deliliği aptallıktan ayırt etmek çok zordur.

7.10.2015

metrodaki adam

jean claude carriere / umberto eco

carriere: 25 yıl önce bir gün, hotel de ville istasyonu'ndan metroya indim. peronda bir bank, bankın üstünde de bir adam vardı, yanına 4-5 kitap koymuştu. okuyordu. metro vagonları birer birer geçip gitti. kitaplarından başka bir şeyle ilgilenmeyen o adama baktım ve biraz oyalanmaya karar verdim. ilgimi çekmişti. sonunda yanına gittim ve kısa bir sohbet geçti aramızda. orada ne yaptığını sordum nazikçe. her sabah sekiz buçukta gelip yarıma kadar kaldığını söyledi. yarımda çıkar, bir saatliğine yemeğe gidermiş. sonra yerine döner ve akşam altıya kadar bankında otururmuş. konuşmasını, hiç unutmadığım şu kelimelerle bitirdi: "okuyorum; hayatta bundan başka bir şey yapmadım hiç." yanından ayrıldım; zira zamanını boşa harcıyormuşum gibi geldi.

niye metro? çünkü bir şey yiyip içmeden bütün bir gün kahvede oturamazdı ve şüphesiz kendine böyle bir lüks sunacak durumu yoktu. metro parasızdı, sıcaktı, insanların gidip gelmesinden hiç rahatsız olmuyordu. o zaman kendi kendime sormuştum, hala da sorarım, o adam ideal bir okur muydu, yoksa hepten sapıtmış bir okur mu?

eco: ne okuyordu peki?

carriere: çok eklektikti. romanlar, tarih kitapları, denemeler. bana öyle geliyor ki, o adamdaki, okuduğu şeye yönelik gerçek bir ilgiden ziyade, okuma olgusunun kendisine yönelik bir çeşit bağımlılıktı. okumanın cezalandırılmamış bir günah olduğu söylenir. bu örnek, okumanın hakiki bir sapkınlık, hatta bir fetişizm haline gelebileceğini gösterir.

eco: çocukken, komşumuz olan bir hanım, bana her noel'de bir kitap verirdi. bir gün bana şöyle sordu: "söyle bakalım umbertino, okuduğun kitapta ne olduğunu öğrenmek için mi okuyorsun, yoksa okuma sevgisinden mi?" okuduğum şeye her zaman tutkulu bir merak duymadığımı kabul etmek zorunda kalmıştım. okuma zevki için okuyordum; ne olursa. çocukluğumda, kendimle ilgili olarak aniden keşfettiğim önemli şeylerden biri de budur.

carriere: okumak için okumak, tıpkı yaşamak için yaşamak gibi. sinemaya film seyretmek, yani bir anlamda hareket halindeki görüntüleri görmek için gider insanlar, bunu biliyoruz. filmin ne gösterdiği ya da anlattığı fark etmez bazen.

jean-philippe de tonnac: okuma bağımlılığı gibi bir şey olduğu saptanabildi mi?

carriere: elbette. metrodaki o adam buna bir örnek. her gün birkaç saatini yürümeye ayıran ama manzaraya, karşılaştığı kişilere, soluduğu havaya hiç dikkat etmeyen birini düşünün. bir okuma olgusu vardır; aynı bir yürüme, koşma olgusu olduğu gibi. o şekilde okuduğunuz kitaplardan ne kalabilir aklınızda? aynı gün içinde 2-3 kitap okuduğunuzda, ne okuduğunuzu nasıl hatırlarsınız? sinemada, bazen seyirciler günde 4-5 film seyretmek üzere salona kapanır. festival jürilerinin ve gazetecilerinin kaderidir bu. insanın kafası karışır.

eco: ben bir kere denedim. venedik festivali'nde jüri üyesiydim. delireceğimi zannettim.

carriere: o gün payınıza düşeni seyrettikten sonra projeksiyon salonundan sendeleyerek çıktığınızda, cannes'taki croisette'in palmiyeleri bile gözünüze sahte görünür. amaç, ne olursa olsun seyretmek ya da ne olursa olsun okumak değil, bu faaliyeti ne şekilde değerlendireceğini ve bundan nasıl özlü ve kalıcı bir besin elde edeceğini bilmektir.

eco: marki fuscaldo, çağının en bilgili adamı haline nasıl geldi? babasından muazzam bir kütüphane miras kalmıştır ama onun hiç mi hiç umurunda değildir. bir gün, tesadüfen bir kitabı açtığında, iki sayfa arasında 1000 liretlik bir banknot bulur. öbür kitaplarda da var mıdır acaba diye merak eder ve ömrünün geri kalanını miras kalan kitapların sayfalarını düzenli olarak karıştırmakla geçirir. bu şekilde bir bilgi küpü haline gelir.

16.08.2015

sanat

jean-claude carriere / umberto eco

carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

eco: çağdaş sanat modern insanı kurtuluşa götürecek yoldur; algı ve zeka düzeyinde ona kaybettiği özerkliğini yeniden kazandıracaktır.

carriere: yaratıcı akımlar birbirini tanıyan ve aynı anda aynı arzuları paylaşan küçük gruplardan çıkmıştır daima.

eco: iki olayı alışılagelmişin dışındaki bağlarla bir araya getirmek; ölçünün dışına çıkmayı, eleştirel düşünceyi, kültürel bir kararı ve ideolojik bir seçimi gerektirir.

carriere: aleladelik zaruri bir yol eşyasıdır; en azından yolculuğa çıkarken.

eco: hiçbir zaman başkalarının budalalığının verdiği gözdağına pabuç bırakmamak gerekir.

carriere: gerçek ya da sahte tüm kahinlerin özelliği, daima yanılmaktır.

eco: sanat yapıtı bağlantılara ve deneyimlere dayanarak haz alınması gereken bir nesne değil; keşfedilmesi gereken potansiyel bir giz, oynanması gereken bir yol ve hayal gücünü harekete geçiren bir uyarandır. 

carriere: bilgi, kafamızı doldurmuş olduğumuz ama her zaman işe yarar bir zemin bulamayan şeydir. irfan, bilginin bir hayat tecrübesine dönüşmesidir.

eco: gerçek koleksiyoncu, sahip olmaktan çok arayıp bulmakla ilgilenir.

carriere: en büyük yazar belki de hiçbir şeyini okumadığımız yazardır. şöhretin zirvesinde sahip olabileceği tek şey isimsizliktir.

14.08.2015

okumak


umberto eco / jean-claude carriere

carriere: cehalet etrafımızı sarmış durumda. genellikle küstah ve sahip çıkanı çok. hatta kendi propagandasını yapıyor. kendinden emin, her şeye burun kıvıran siyasetçilerimizin ağzından egemenliğini ilan ediyor. hep tehdit altında olan, kendinden şüphe eden, kırılgan ve değişken bilgiyse, ütopyanın son sığınaklarından biri şüphesiz.

eco: ortak hafıza da kişisel hafıza da gerçekten olup bitmiş şeylerin fotoğrafları değildir. yeniden yapılandırılmış şeylerdir.

carriere: öğrenmek, öğrenilen bir şeydir.

eco: anlamsız olan kadar, üzerine yorum üretebilen bir şey yoktur.

carriere: bazıları için dünyayı olduğu gibi kabul etmek imkansız. dünyayı baştan yaratamadıklarından, ne pahasına olursa olsun yeniden yazmaları gerekiyor.

eco: küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı şekilde düşüneceğine ikna olmuştuk. her açıdan bunun tersi olan bir sonuç var elimizde: küreselleşme ortak deneyimin parçalanmasına katkıda bulunuyor.

eco: eski ve değerli bir kitapta satırların altını çizmemek veya sayfa kenarlarına yazmamak gerek. ama bir de, james joyce'un elinden çıkmış notlarla dolu eski bir kitap nüshasının nasıl bir şey olacağını düşünelim. bu durumda, ön yargılarımdan vazgeçiveriyorum.

carriere: bir kere soyuldum. hırsızlar televizyonu, radyoyu, ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyleri daha aldılar; ama tek bir kitaba dokunmadılar. 10 bin avroluk hırsızlık yaptılar; oysa bir tek kitap alsalardı o miktarın 5 ya da 10 katını ceplerine koyarlardı. demek ki cahillik bizi koruyor.

12.06.2015

öngörü

jean-claude carriere / umberto eco

jean-philippe de tonnac: yayıncılar yazarlardan daha öngörülü müdür? 

umberto eco: zaman zaman, bazı şaheserleri geri çevirecek kadar kafasız olabildiklerini gösterdikleri olmuştur. gerçekten de, kara cehalet tarihinin bir başka bölümüdür bu.

"anlayışı biraz kıt olabilirim ama, birinin, bir türlü uyuyamadan yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden 30 sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum." proust'un kayıp zamanın izinde'si üzerine verilen ilk okuma raporundan bu sözler.

moby dick'e dair: "böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az."

madame bovary'yle ilgili olarak flaubert'e: "beyefendi, romanınız iyi tasvir edilmiş ama onu tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz."

emily dickinson'a: "kafiyelerinizin hepsi yanlış."

"claudine okulda" ile ilgili olarak colette'e: "korkarım, 10 adetten fazla satmaz."

hayvan çiftliği hakkında george orwell'e: "abd'de hayvanlarla ilgili bir hikaye satmanın imkanı yok."

anne frank'in hatıra defteri için: "bu çocuğun, kitabının tuhaf bir nesneden başka bir şey olamayacağına dair en ufak bir fikri yok galiba."

ancak yalnızca yayıncılar değil, hollywood yapımcıları da var. işte size, 1928'de fred astaire'in ilk performansıyla ilgili olarak bir yetenek avcısının vardığı hüküm: "oynamayı bilmiyor, şarkı söylemeyi bilmiyor, kel, dans alanında da pek az temel bilgisi var."

clark gable hakkında: "böyle kulakları olan birinden ne olur ki?"

31.05.2015

uzun lafın kısası

alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.

william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.

bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.

christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.

jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.

konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.

sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.

şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

14.12.2014

kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

23.10.2013

kitap yakanlar

umberto eco / jean-claude carriere

carriere: louvre müzesi'nin beni davet ettiği bir deneyde, yapılacak şey, bir eser seçip bu eseri gece vakti, küçük bir topluluk karşısında yorumlamaktı. ben 17. yüzyılın başında yaşamış bir fransız ressamı olan lesueur'ün bir eserini seçtim: aziz paulus efes'te vaaz verirken. tabloda aziz paulus, bir dikme taşın üstünde ayakta dururken görülür, sakallı ve cübbelidir. üstünde cübbe vardır: tastamam günümüzdeki bir ayetullahın görüntüsüdür bu; yalnız sarık eksiktir. gözleri ateş saçar. birkaç mümin vardır onu dinleyen. tablonun alt kısmında, seyirciye arkası dönük, dizlerinin üstüne çökmüş siyah bir hizmetkar kitapları yakmaktadır. hangi kitapların yakıldığını görmek için tabloya yaklaştım. sayfaların arasından görüldüğü haliyle, kitaplar matematik şekilleri ve formülleri içeriyordu. şüphesiz yeni din değiştirmiş olan köle, antik yunan bilimini yakıyordu. ressam, doğrudan ya da gizli olarak, bize hangi mesajı aktarmak istemişti? bir şey diyemem. ancak olağanüstü bir imge yine de. iman gelir, bilim yakılır. elemenin de ötesinde bir şey bu; alevler vasıtasıyla bir tasfiye işlemi. hipotenüsün karesi sonsuza kadar yok olmalı.

en büyük kitap mezarcıları, nazilerden de beter, yeni dünya'daki ispanyollardı bence. öte yandan moğollar da ellerinden geleni artlarına koymadılar.

her şeyin, belki de sonsuza dek yitip gitmesine bir nesil yeter.

eco: sansürcü, yasaklanan kitabın tüm nüshalarını ortadan kaldırmadığını gayet iyi bilir. ama dünyayı ve dünyayı kavramaya ilişkin koskoca bir düşünceyi ateşle yakıp yok etmeye muktedir yarı tanrı konumuna yükselmenin bir şeklidir bu. gerekçe, bazı yazıların kangrenleştirdiği bir kültürü arındırmak, sil baştan oluşturmaktır. nazilerin "yozlaşmış sanat"tan bahsetmeleri tesadüf değildi. kitap yakma bir tür tedaviydi.

carriere: goebbels'in durumunu ele alalım; naziler arasındaki, aynı zamanda bibliyofil de olan tek entelektüeldi muhtemelen. kitapları yakanlar, ne yaptıklarını gayet iyi bilirler diye hatırlatmakta haklıydınız. yazılı bir şeyi ortadan kaldırmayı istemek için, onun arz ettiği tehlikeye değer biçmeyi bilmek gerekir. kaldı ki, sansürcü deli de değildir. mimlenen kitabın birkaç nüshasını yakmakla kitabı ortadan kaldırmayacaktır. bunu gayet iyi bilir. ama hareket son derece semboliktir. en çok da, başkalarına şunu söyler: bu kitabı yakmaya hakkınız var, tereddüt etmeyin, doğru bir eylem bu.

carriere: en kötü şey ille de arkamızda kalmış olan değildir. bağdat kütüphanesi'nin yakılma tarihi 2003'tür. kaldı ki, bağdat'ta bir kütüphanenin yıkılmak istenmesi ilk defa olmuyor. daha önce de moğollar bunu yapmaya uğraştılar. defalarca istila edilmiş, defalarca yağmalanmış topraklar oralar; buna rağmen o topraklarda küçük filizler yeniden yeşermiştir sonunda. 10.-11. ve 12. yüzyıllarda en parlak uygarlık müslüman uygarlığıdır; bu tartışma götürmez. ne var ki iki yandan birden aniden saldırıya uğradı. bir yanda hristiyan haçlı seferleri ve ispanya'da başlayan reconquista*, öbür yanda 13. yüzyılda bağdat'ı alan ve şehri yerle bir eden moğollar. moğollar, gözleri hiçbir şey görmeden yıkıp yok ettiler; fakat hristiyanlar da onlardan daha saygılı davranmadı. fernando baez, hristiyanların kutsal topraklar'da kaldıkları süre zarfında 3 milyona yakın kitabı imha ettiklerini anlatır.

carriere: her kütüphanenin kaderi günün birinde yanmaktır belki de.

* reconquista: iber yarımadası'ndaki hristiyanların, müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen addır. 1492 yılında son endülüs devleti'nin yıkılmasıyla başarıya ulaşan reconquista, ispanyolca "yeniden fetih" anlamına gelir.

30.04.2009

uzun lafın kısası

adam fawer: 
tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı'ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

michel henry: medya, dokunduğu her şeyi çürütür.

irvin yalom: saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.

manuel scorza: korktuğumuz sürece hep köle olarak kalırız.

marquis de sade: inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar bazılarına.

cevdet kudret: kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

a.l. kennedy: insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

jean-claude carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

elsa morante: insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.

viktor emil frankl: dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın.