29.11.14

uzun lafın kısası

salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!

andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..

tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.

wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.

19.11.14

yaratıcılık

ayn rand

yaratıcı, kendi işi için yaşar. başka insanlara ihtiyacı yoktur. en önemli amacı, kendi içindedir. asalak elden düşme yaşar. başkalarına ihtiyacı vardır. başkaları onun baş amacı haline gelir.

yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır. mantık yürüten zihin, herhangi bir tür zorlama altında çalışamaz. kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. gerek işlerlikte, gerekse amaçta tam bir bağımsızlık ister. bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.

yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. insanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. insanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. ama yaratıcı tek başına duran adamdır.

insanlara egonun kötülük demek olduğu öğretilir. sevabın ideali benliksizliktir. oysa yaratıcı salt anlamda bencil kişidir. benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.

seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. bu temel bir sorundur. bir ölüm kalım sorunudur. yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır.

insanın bağımsız egosundan doğan her şey iyidir. insanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.

dünya yüzündeki ilk hak, egonun hakkıdır. insanın ilk görevi kendine karşıdır. ahlaki yasası, birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. ahlaki sorumluluğu da istediğini yapmaktır; yeter ki istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın.

bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da hep onların dışındadır. bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. insanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban-cellat ilişkisidir.

bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol, ondan elini çekmektir.

kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. kişi tek başına hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir ve elden düşmecinin alanına girer.

uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemektir. vahşinin tüm hayatı halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafından yönetilir. uygarlık, insanı insanlardan kurtarma sürecidir.

12.11.14

tehlikeli ilişkiler

choderlos de laclos

insan ciltler dolusu yazar da bir çeyrek saatlik konuşmanın aydınlatıvereceği bir şeyi bir türlü anlatamaz.

bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

her anlamlı kişide en azından üç temel nitelik vardır: önce insanda bir amaç kavramı, sonra buna ulaşma istenci, daha sonra da bu istencin dizgeleştirilmesi.

ahlaksız bir erkekle ahbaplığı kabul eden her kadın er geç onun kurbanı olur.

kibir mutluluğun düşmanıdır.

en hoşuma giden şeylerden biri, şöyle yolunca yordamınca, çabuk olmakla birlikte her şeyin sırasını bilen, amansız bir saldırıya uğramaktır.

başıboş ceylanı, izinsiz avlanan adsız şansız adam vurur; gerçek avcı hayvanı zorlamak ister.

bugünün trajedisi politikadır.

o namus budalası kadınlar haz verir mi insana? gerçekten namuslu olanları demek istiyorum; onlar zevk anında bile çekinir, kavuşmayı bir yarı buluşmaya dönüştürürler. kendilerini tümden bırakmayı, sevdanın çılgınlık haline gelip de zevkin son sınıra varmakla pekiştiği anları, aşkın o zenginliklerini bilemez onlar.

bizim o soğuk, o kolay uzlaşmalarımızdan, esenlik dediğimiz şey, pek öyle bir zevk bile değildir.

insanoğlu hiçbir şeyde ta sona eremez; ne iyilikte ne kötülükte. ahlaklı insanların bazı zayıf yanları, alçakların da iyi yönleri vardır.

para insanı mutlu etmez; ama kabul etmeli ki mutlu olmasını çok kolaylaştırır.

aslında pek kolay olması gereken nice şeyler vardır ki insan yapayım deyince bir türlü yolunu bulup beceremez.

kafa bir rahata kavuşmadıkça bedenin iyileşmesi de çok zordur.

bir kadının en güzel anı, boyuna söylenip de binde bir duyulan o ruh sarhoşluğunu verdiği biricik an, bizi sevdiğini anlayıp lütfuna ereceğimizden daha emin olmadığımız andır.

çektiğim acıların kaynağı odur; ama dermanı da odur.

duygusuzluktan gelen o iç rahatı, ruhun o ölümü andıran uykusu esenliğe götüremez insanı; ancak işleyen büyük duygular götürür.

açılıp bilinmesini istemediği bir sırrı olmayan tek bir insan yoktur.

kuşkulu, kuruntulu kimselerin kuşkularını da kuruntularını da yenmenin asıl yolu, ellerinde kaybedilecek bir şey bırakmamaktır.

suda asıl yüzmeyi bilenler boğulur.

erkekler böyledir işte; hepsi de alçakça şeyler kurar, kurduklarını yapmakta bir beceriksizlik, bir korku gösterdiler mi adına ahlak temizliği, namus derler.

11.11.14

aşk

murathan mungan

aşk üzerine konuşurken saçmalamamak imkansızdır.

aşk hataları trafikte kırmızı ışığa yakalanmaya benzer; bir kere yakalandınız mı hep yakalanırsınız.

aşk bir sistem değildir; mekanizmasını anlamaya çalıştığınızda, kurcalamaya kalkıştığınızda dağılır. bir aşkta en aranmayacak şey tutarlılıktır.

bir aşk yazılı hale gelmesini çoğu kez bitmesine borçludur.

çağrışımlarımızdır bizi çoğu kez yanıltan ya da aşık eden.

aşk hiçbir zaman dışarıdan göründüğü gibi değildir.

aşka da acıya da aynı silahlarla katlanır insan. gerisi, bu iki nokta arasındaki boşlukları doldurmaktır yalnızca.

aşk ve suret birbirlerinin körüdürler. hem bakmak hem görmemek anlamına gelirler. görünen ile görülenin ardındaki görünmeyene açılırlar.

aşk da hayatın diğer öğretmenleri gibi büyük ölçüde öğrencisine bağlıdır.

aşk da siyaset gibidir; herkesle tartışılmaz.

aşk her mekana kendi rengini verir.

aşk sadece başlangıçtır. neye olduğunu bilmediğin bir başlangıç.

bazı aşklar kendi yangınında ölür.

aşkın kelimeleri erken, ayrılığın kelimeleri geç gelir.

aşk bir rüyayı iki kere görmektir.

her aldanmanın büyüsünü aşk sanma; duyguların da uzak akrabaları vardır.

aşk evine döner.

bütün aşıklar aynı yaştadır.

maddenin yükünden kurtulmuş aşk yoktur. platonik olanı bile maddedir.

aşkların çoğu devamsızlıktan sınıfta kalır.

aşk bize hayatı yeniden keşfetme gücü verir.

en somut aşk bile bir soyutlamadır.

sanatın tek hammaddesi yaşadıklarınız değildir. her umutsuz aşktan büyük yaratılar çıkmaz.

ilk aşkların özgeçmişi olmaz; benzersizlikleri bundandır.

her köklü tutku gibi aşk da aynı zamanda sınırlara yapılan bir yolculuktur. ya siz genişlersiniz ya sınırlar.

hangi dinden olursanız olun, aşk bir mezheptir.

kalbimizin anlamadığı şeyleri aşka saklarız.

10.11.14

sevgi

ataol behramoğlu


biliyorum var olmaz bir daha yok olan şeyler
umurumda değil biçim değiştirişi maddenin
ruh diye bir şey de yok
ama gizli sevgiler bulunup çıkarılırsa yüreklerinden insanların
çıkarılırsa karanlığından unutuşun yaşanmış olan şeyler
ve tek bir insan yüreği gibi çarparsa bir gün insanlık
hiçbir şey yok olmamış olacaktır, dönüşerek sonsuz, büyük
ve bütün zamanları birleştiren bir sevgiye

8.11.14

hayatın ve aşkın yasaları

connie palmen

kadınların birini kurtarma fantezilerini karanlık bakışlı bir sanatçıdan daha fazla tahrik edecek bir şey yoktur.

insanın giyimi ruhudur.

ne istediğini bilmek insana güç verir ve güç kişiyi dürüst kılar.

insan bir yeteneğe hayata sarılır gibi sarılmalıdır; çünkü günün birinde ikisi iç içe geçer. o zaman hayat bizim yeteneğimiz olur, yeteneğimiz de hayat.

size mitosları, onları hala gerçekliğin canlı bir parçası olarak gören bir insandan daha iyi öğretecek başka bir kaynak yoktur.

dünya üzerine düşünebilmek için yalnız olmak gerekir.

gençlik aldatıcı bir şeydir. gençlikte yaşam bize, ara sıra şöyle bir okşadığımız için ayaklarımızın dibinde kıvrılıp yatacak ve bize sonsuza kadar sadık kalacak, ehlileştirilmiş bir hayvan gibi gelir.

kadınların tek derdi budur: bütün gün kadın ruhundan başka bir şey düşünmeyen bir erkek.

yaşamak ancak gerçek yaşama ilişkin klişelerle örtüştüğünde ve biz dilin koruyuculuğuna sığınabildiğimizde, gerçeklik duygusuna benzer bir şeyler; doğru yerde bulunuyor olma, gerçekten var olma, gerçek olma inancı oluşur.

klişe, edebiyatın ölümüdür; dil fakirliğinin ve özgünlükten yoksun olmanın belirtisidir.

hakim yasaları geçersizleştirmek fizikçinin çocukluk rüyasıdır. fizik, hiçbir şeyi mutlak ya da dokunulmaz görmemeye imkan tanır.

iyi bir sanat yapıtı, gerçeğe temas eden bir sanat yapıtıdır ve gerçek, bir kişiye atfedilemez; üzerinde isim etiketi yoktur.

yaşamı, içinde kendisini asla bir bütün olarak göremediği, yalnızca parça parça algılayabildiği, pırıldayan cam kırıklarıyla dolu bir bardağı andırıyordu. tek bir isteği vardı: bütün olmak, parçalarını birleştirmek, kendi merkezini bulmak.

gerçek kendisini her zaman geçersizleştirmesine neden olan, kendisini gerçek dışılaştıran, sahte, yanlış bir şeyle bir arada gösterir.

ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.

erkekler dünya hakkında çok, kendi haklarında az şey bilirler.

7.11.14

inanç

comte de volney

her inancın ilk koşulu, her dinin ilk dogması kuşkuyu kovar, incelemeyi yasaklar, insanı kendi başına yargı vermekten uzaklaştırırken, zekanın gözünü örten bağı nasıl açmalı?

gerçek, kendisini tanıtmak için ne yapacak? o, mantığa dayanan kanıtlarla ortaya çıkacak olsa, korkak insan kendi bilincini kabul etmiyor. gökten gelen güçlerin yetkisine dayanacak olsa, bir düşünceye saplanmış olan insan, benzeri bir yetkiyle karşı koyuyor. her yeniliği de sövgü sayıyor. böylelikle daldığı düşüncesizlik içinde zincirlerini perçinleyen insan, kendisini, olduğu gibi cehaletinin, tutkularının eline bıraktı.

insan, haksız yakınmasıyla, daha ne zamana dek gökleri rahatsız edecek? daha ne zamana dek, uğradığı yıkımlar için, boş çığlıklarla suçu yazgıya yükleyecek? gözleri aydınlığa, yüreği mantıkla gerçeğin aşıladığı düşüncelere hep böyle kapalı mı kalacak? bu ışık fışkıran gerçek, her yerde ona kendisini gösteriyor; ama onun hiç gördüğü yok. mantığın sesi kulağına bağırıyor da o yine işitmiyor.

insan boş yere, yıkımlarında karanlık ve düşlemsel etkenler görüyor. boş yere, acılarına gizemli nedenler arıyor. evrenin genel düzeni içre insanın durumu elbette ki engellere kul köledir, elbette ki onun yaşamına üstün güçler egemendir. ama bunlar, ne bir kör yazgının buyrukları ne de görülmedik, şaşırtıcı varlıkların hevesleridir. bir parçası olduğu dünya gibi insan da, gidişleri düzenli, sonuçları ve özleri değişmez doğal yasaların boyunduruğu altındadır.

iyiliklerle kötülüklerin ortaklaşa kaynağı olan bu yasalar, hiç de uzak yıldızlarda yazılı ya da gizemli kitaplarda gizlenmiş değildir. yeryüzündeki varlıkların doğalarında, onların yaşamlarıyla birleşmiş olarak, her zaman, her yerde insanın karşısındadırlar. onun duygularını yönetirler, zekasına yol gösterirler; yaptığı her işin cezasını ve ödülünü verirler. insan bu yasaları tanımalıdır. kendisini çevreleyen varlıkların niteliğini, kendi öz niteliğini anlamalıdır. o zaman, acılarının nedenlerini, bunlara ne çareler bulunabileceğini öğrenir.

türk olmak

ece temelkuran

türk olmak yorucu bir şeydir. her gün kendimizi ayakta tutmaya çalışırız. üç darbe, siyasal islam, kürt sorunu, ekonomik krizler, kadın-erkek eşitsizliği, "jeopolitik konumumuzdan kaynaklanan özel durumumuz" yüzünden sürekli tehdit altında hissetmeyi öğreten bir dış politika, ülkemizin benzersiz olduğu için açıklanamaz olduğu sanrısı, dünya üzerindeki trajikomik yalnızlığımız, her uluslararası futbol karşılaşmasında viyana kapılarına yeniden dayanıyormuşuz milli hissi, turist kızları kendilerine aşık ettiklerinde kendilerini fetihçi osmanlı kahramanı gibi hisseden türk erkekleri ve her müslüman olup türk vatandaşlığına geçen hristiyan'ı hayret ve tebrikle manşetlere çıkaran ucuz gazeteler..

üç tarafı denizle, beş tarafı kederle çevrilidir bu toprağın. belki gidenler kalanlardan kalabalıktır; muhakkak ölenler, yaşayanlardan.. çünkü en yakınımızdakileri uzaklara itmek üzerinedir yan yana yaşama geleneğimiz. biz, her gece ışıklarını gördüklerimize bir kere bile bakmamaya alışmışız. en yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.

hepimize, bütün dünya çocuklarına nereye, hangi acıya ait olduklarına dair bir hikaye öğretilir.

"yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim." (rakel dink)

en sert olanları, en sekter olanları kimse öldürmez. onlar karşılıklı bir oyunun parçasıdır. öldürülenler, bu oyunun parçası olmak istemeyenlerdir. onlar oyunun varlığına, dolayısıyla kavga eden tarafların varlığına karşı bir tehdittir. bu yüzdendir ki hep onlar kurban seçilirler.

her siyasi suikast, hedef aldığı insanla birlikte onun temsil ettiklerini de öldürür. musa anter ölür, kürt meselesinin çözümünde bir dil yok olur. uğur mumcu vurulur, devlet-siyaset-mafya üçgenindeki karanlık ilişkileri araştıran gazetecilik biter. ve başkaları, sonra başkaları.. sonunda hrant ölür ve türkiye tarihini sorgulamak için aralanan kapı kapanır.

senin yasını tuttuğun katliam, benim ülkemde vahşetin sıradanlaşması tarihinin başlangıcıdır. 1915 yazı, evet kardeşim, ülkemde ölümü sessizlikle örtmenin ilk hasatıdır.

nosthalgia

nilgün marmara

introduction

olmak kış konuklarından bu yeryüzünün ve beklemek. güzün utancımızı örttüğümüz yapraklarımızı düşürdük karşılıklı, kış çırılçıplak geçti -örtünülmesi gerek bir dahaki güze dek- geri dönmüyor yapraklar yerine, kapanmıyor yaralar, açık her şey bu üzüntü bedeninde, yeniden var olduğunu mu sanmalıyız yaprakların? bir ansıma penceresi asla diye yanıtlar; arzusu kış çıplaklığıdır, uzlaşmacı örtünme değil, yalın bir şimdilenmesidir üşümenin. utanç sıcaklığı değil hiçbir zaman.

allegro

kendinden başka her neni geri iten ve titreten öz; oluş doğrusu, çemberin içkinliği. saydam yankılanışlarla sunar düşürtücü sevincin ateşini. ak bedeni kuştüyünün yeniden ve yine her konmayışı toprağa, uçucu teması onun suyla, geri dönüşü bir gökkuşağına. karanlık ruhu özlemin, ışıltı yükledikçe o densiz din bölgesine, ay dansı acının yayılır geçmişten sonsuza doğru. incecik uluyarak ince çağrısı yaralı köpeğin, kıpırtısız göl ve çevresi ve dönen mandala gözle gök arasında. sular sular sular. kızıl, mor, kahverengi, yeşil, mavi, kalın ağır sular. biriktirilen artmayan akış. nurdan çehresi yağmurun, kasnağın tepinişi kendi bağnaz çevriminde, çekilişi bir o yandan bu öbür yana yalnızlık ısrarıyla. una.. una.. e una çığlığıyla o olanın o olmayanı yadsımasından dağılan yaş bağışıyla. sürdürülen canevi yıkımı, sis, buhur ve ıslaklık yemini. bu bir içim su tığıyla, işlediği dantellerle sonlunun çukurunu sonsuzla dolduran kayra yükü.

coşku külü, ben yangınından sonra doymuş inancın kanıtı.

6.11.14

yazı üzerine çeşitlemeler

roland barthes

kitap anlamı yaratır, anlam da yaşamı.

okumanın verdiği hazları -ya da haz alan okurları, türlerine göre ayırmayı hayal edebiliriz; bu ayrım toplumbilimsel olmayacaktır; çünkü haz ne ürünün ne de üretimin bir parçasıdır; ancak psikanalitik olabilir, okumadaki nevrozla metnin sanrılı biçimi arasındaki bağlantıyı devreye sokar. 

fetişist okur parçalanmış metne, alıntıların, kalıplaşmış sözlerin, harflerin bölünmüşlüğüne, sözcüklerin verdiği hazza bağlanacaktır. saplantılı okur edebiyattan, ayrılmış ikincil dillerden, üst-dillerden hoşlanacaktır. paranoyak okur düzenci metinler tüketecek ya da üretecektir; akılyürütmeler biçiminde geliştirilmiş hikayeler, oyun gibi kurulmuş yapılar, gizli engeller. histerik okur da -saplantılı okurun tam karşıtı olarak- metni nakit para olarak gören okur olacaktır; dilin hiçbir temeli, hiçbir gerçekliği olmayan komedisine girecektir, eleştirel bir bakışa sahip bir özne olmayacaktır hiçbir zaman ve metnin başından sonuna doğru atlayacaktır.

edebiyat deyince aklıma bir dizi yapıt ya da yapıtlar bütünü gelmiyor; hatta bir ticaret ya da eğitim alanı da gelmiyor; edebiyat deyince bir uygulamanın, yazma eyleminin izlerinden oluşan karmaşık grafiği düşünüyorum.

julia kristeva: her tür ideolojik etkinlik, kompozisyonu tamamlanmış sözceler biçiminde ortaya koyar kendini.

duvar, en basit, en bayağı görünümüyle bile -hatta belki özellikle bu görünümüyle- tarih öncesi sanatı taşıyan taştır, heykeltıraşın alçak baskısıdır, camcının vitrayıdır, ressamın tuvalidir, yazarın kağıdıdır, sinemacının ekranıdır ve düşlerimizin çizildiği beynimizin iç çeperleri gibi, karalamaları taşıyan yüzey gibi duvar da, pano da kazıyan, bölen, düz malzemenin üzerine anlamlı bir oyuk açan hareketi taşırlar. üzerine yazı yazılan bir nesne olan duvar aracılığıyla dilin ucuna ulaşılır böylece.

duvar, herkesin bildiği gibi, yazıya bir davettir. kentlerde, grafitisiz bir tek duvar bulunmaz. sanki yüzeyin kendisi, bir yazma enerjisi taşıyor gibidir. duvara yazan "hiç kimse"dir ve bu yazılanları "herkes" okur. bu nedenle duvar, simgesel olarak, modern yazının yerleştiği uzamdır.

küçük harfler, büyük harflerden doğmuştur, tersi sözkonusu değildir. küçük harf, büyük harfin işlek yazım nedeniyle biçim değiştirmiş halidir.

hiçbir yanılsama bilinçli olarak gerçekleştirilemez.

romalılarda yazı, kölelerin uğraştığı bir işti; özgür bir insan yazı yazmazdı, bir köleye yazdırırdı ya da en azından -cicero örneğinden biliyoruz- aceleyle elinden çıkardığı müsveddeleri kölesine verip temize çektirirdi. bugün bile hala, daktilo, sınıf belirten bir araçtır, güç gösteren bir uygulamayla bağlantılıdır. bu uygulama bir sekreterin varlığını öngörür; antik dönemlerdeki kölenin modern uzantısıdır sekreter. sekreterin kendisi, daktiloyla bütünleşmiş bedeni, patronun takma elidir, kolsuz korsanların çengeliyle eşdeğerlidir.

hobbes: hayatımdaki tek tutku, korku olmuştur.

5.11.14

epikuros

alain de botton

"azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz."

epikuros'a göre felsefenin en önemli işlevi, sıkıntılarımızın saklı nedenlerini, arzularımızın asıl kaynaklarını bulup onları yorumlamamıza yardım etmek ve mutlu olmak adına yanlış yollara sapmamızı engellemektir. felsefe bize, içgüdülerimizle bulduğumuz iyileşme yöntemleriyle zaman zaman ters düşecek yöntemler sunacak, böylece bizi kendimiz için çok daha iyi tedaviler bulmaya yönlendirecek, gerçek mutluluğu bulmamıza yardım edecektir.

"hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acılarımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir." (epikuros)

epikuros'la ilgili söylentileri duymuş olanlar, bu zevk düşkünü filozofun gerçekte nelerden zevk aldığını öğrenince eminim hayli şaşıracaklar. epikuros'un büyük bir evi yoktu. yediği yemekler basit yemeklerdi; şarap içmektense su içmeyi yeğler, bir parça ekmek, biraz sebze ve bir avuç zeytinden oluşan akşam yemeğini zevkle yerdi. bir keresinde "bana bir tekerlek peynir gönder de, istediğim zaman kendime bir ziyafet çekebileyim." demişti bir arkadaşına. işte dünyevi zevkleri insan hayatının başlıca amacı olarak gören filozofun zevk aldığı şeyler bunlardı.

epikuros'un niyeti insanları aldatmak değildi. dünyevi zevklere olan düşkünlüğü, onu toplu seks yapmakla itham eden kişilerin hayal edebileceklerinden bile fazlaydı. ancak epikuros, düşüncelerini mantık süzgecinden geçirdikten sonra, hayatı gerçekte nelerin daha zevkli kıldığı konusunda çok çarpıcı sonuçlara ulaşmıştı. vardığı sonuçlar çok büyük bir gelirden yoksun olan insanlar için sevindiriciydi. hayatı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmayan şeylerdi ama aslında hiç de pahalı değildiler: dostluk, özgürlük, düşünmek.

i.ö.306 yılında atina'ya dönen epikuros alışılmadık bir ev düzeni tutturdu. atina'nın merkezinden 4-5 km ötedeki melite semtinde, pazar meydanıyla pire limanı arasında bir yerde bir ev inşa etti ve burada arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladı. artık epikuros, metrodorus, onun kız kardeşi, matematikçi poliyanus, hermarkus, leonteus ve karısı temista ile ideomeneus adında bir tüccar aynı evi paylaşıyorlardı. evde, herkesin kendi özel alanını oluşturmasına yetecek kadar yer vardı; bunun yanında yemekler ve sohbetler için düşünülmüş ortak kullanım alanları da mevcuttu.

epikuros şöyle bir gözlem yapıyordu:

"insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir."

epikuros'un arkadaşlarına düşkünlüğü o denli fazlaydı ki filozof, insanın asla yalnız başına yemek yememesini öneriyordu:

"bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur."

gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. bizim için duydukları sevgi, ideal ana-babaların çocuklarına duydukları sevgi gibidir, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.

epikuros ve arkadaşları bir radikal değişiklik daha yaptılar. hoşlanmadıkları insanlar için çalışmak ve onların kaprislerini çekmek gibi aşağılayıcı olabilecek durumlara düşmemek için kendilerini atina'nın iş dünyasından uzak tuttular. komün hayatı diye adlandırabileceğimiz bir hayat sürmeye başladılar. çok basit bir yaşam tarzı benimseyerek özgür olmayı yeğlediler. az parayla geçinmek zorunda kalacaklardı ama bir daha asla o iğrenç patronlardan emir almayacaklardı.

sonra evlerinin yakınında bir bahçe satın alıp burada sebzeler yetiştirmeye başladılar. yedikleri yemekler lüks de bol da değildi ama lezzetli ve besleyiciydi. epikuros'un, dostu menoeceus'a söylediği gibi, "bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeye bakar."

basit bir yaşantı sürdükleri için hiçbiri toplumsal konumlarıyla ilgili kuşkulara kapılmıyordu; çünkü atina'nın değerlerinden uzak duruyor, dolayısıyla da kendilerini maddi bir temelde yargılamak zorunda kalmıyorlardı. ne boş duvarlardan utanmaya ne de altınları sergilemeye gerek vardı. kentin ekonomik ve politik merkezlerinden uzakta yaşayan bu bir grup insanın -mali anlamda- hiçbir şey kanıtlamasına gerek yoktu.

epikuros, kendisi gibi, onunla birlikte yaşayan arkadaşlarının da para, hastalık, ölüm ve doğaüstü güçler gibi konularda yaşadıkları huzursuzlukları bütün yönleriyle incelemeyi öğrenmelerini istiyordu. filozofun iddiasına göre, eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka bir şeyin beklemediğini anlardı; "ölüm vakti geldiğinde, o anın gelmesini beklerken duyduğumuz hafif kaygı dışında bir şey" hissetmeyecektik. önceden asla kestiremeyeceğimiz bir durum üzerine bu kadar kafa yorup kaygılanmak hiç de anlamlı değildi:

"yaşamıyor olmak hiç de korkunç bir şey değil; bunu tam anlamıyla kavramış bir insan için hayatta katlanılamayacak hiçbir şey yoktur."

sakin kafayla düşünmek zihni rahatlatıyordu; böylelikle epikuros'un arkadaşları, sebze bahçesinin dışında, bu şekilde düşünmeye olanak tanımayan o farklı karmakarışık dünyada kendilerine musallat olacak sıkıntılarla hiç karşılaşmamış oluyorlardı.

"insanların çoğu sanki bir salgın hastalığa yakalanmış gibi. hayatla ilgili yanlış fikirlere sahip olan bu kişilerin sayısı gün geçtikçe de artıyor; çünkü koyunlar gibi hastalığı birbirlerinden kapıyorlar." (diogenes)

pahalı şeyler satın alarak aslında kaynağını bilmediğimiz sorunlarımıza geçici bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz. kafamızı derleyip toparlamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz. dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz. bir jip satın alıyoruz; ama epikuros'a göre asıl aradığımız şey özgürlük. bir aperitif ısmarlıyoruz; ama epikuros'a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk. güzel bir banyomuz olabilir; ama epikuros'a göre asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

"hayatın asıl amacı dikkate alındığında, yoksulluk içinde, büyük bir yoksulluk içinde yaşamak aslında en sınırsız servete sahip olmaktır."

4.11.14

kül aşklar

yılmaz odabaşı

"düşlerini sakla
bu denli deli, güzel düşler
bulunmaz uslularda"
(charles baudelaire)

aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

her şeyi hak etmek gerekir.

"bana anlattığın masalım ben." (alain bosquet)

ilhan berk: sıfırın altında uygarlık olmaz.

soru sormak cüret isteyen, yürek ve emek isteyen çok riskli bir şeydir. soru sormayı bilenler için bütün yanıtlar orta yerdedir; yeter ki soru sormak gerektiğini kavrasınlar.

3.11.14

house m.d.

hayatından memnun değilsen, değiştirmek akıl sağlığının bir göstergesidir.

reşit olma yaşı düşük ve intihar oranı yüksek olan hiçbir toplum doğru düzgün düşünemez.

yaşamın döngüsü: oğlan bir kızla tanışır. oğlan aptallaşır. oğlanla kız sonsuza kadar aptal yaşarlar.

ne kadar az düşünürsen o kadar az acı çekersin.

kimse düşündüğü kadar iyi değildir.

bir sorunun var. güzel kızları işe alıyorsun, onları esirin yapıyorsun, etrafında olmaya zorluyorsun; çünkü gerçek bir ilişkiye sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun. eğer yeterlilerse tut onları. eğer değillerse kov, sonra da çıkma teklif et.

her şeyi yoluna koymak için aşırı duygusal davranış gibisi yoktur.

kibirlilik hak edilmelidir.

hastalarla görüşmemenin bir başka iyi yanı: neye benzediğini bilmezlerse sana bağıramazlar.

ıstırap çeken bir dahiyle çirkin olduğu için kızları tavlayamayan aksi bir çocuk arasında ince bir çizgi vardır.

bastırılmış suçluluk duygusunun açığa çıkmaya başlaması her zaman ilginçtir.

- aptal gibi davranmanın, seks hakkında konuşmanın kızlar üzerinde işe yaradığını mı düşünüyorsun?
+ eğer işe yaramasaydı insan soyu uzun zaman önce tükenirdi.

gerçek barışın aracı

friedrich nietzsche

şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.

şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:

"kılıçları parçalıyoruz!"

ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. en silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.

bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.

2.11.14

aşk işaretleri

latife tekin

insan, aklına estikçe, soluduğu havanın üstüne sıçrayıp hayatını ayarlama imkanından yoksundur.

kendilerini işe vermiş kimselerin yumuşakbaşlılığı, her şeyin uzağına sıçramış insanların dünyaya diklenişi kadar büyüleyici.

zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.

ruhumla dinlediğim sözler bir yere bağlanmayacak. kaderimiz gündüzün gürültüsüne açılıyor. aklımı uçuran sebepsiz hikayemin sonunu bilme ümidini kaybettim. yürüdükçe sesinin ayartıcı düzeni parçalanıyor. yerinden edilmiş canlı cansız her şeyin uğultusuyla.

doğuştan gelen bağlayıcı duygulardan bütünüyle arınmamız gerek.