29.11.14

uzun lafın kısası

salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!

andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..

tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.

wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.

27.11.14

iki öykü

~game of thrones

"üç büyük adam bir odada oturuyor. bir kral, bir rahip ve çok zengin bir adam. aralarında da bir asker duruyor. tüm büyük adamlar, askerden diğer ikisini öldürmesini istiyor. kim ölür, kim kalır?"

- askere göre değişir.

"öyle mi? adamın ne tacı ne altını ne de tanrılarla yakınlığı var."

- kılıcı var ama. ölüm ile yaşamı o ayırır.

"o zaman madem kılıcı olan yönetiyor; neden hepimiz tüm güç kraldaymış gibi davranıyoruz?"

2
"ışığın tanrısı düşmanlarının yanmasını istiyor. boğulmuş tanrı, boğulmalarını istiyor. neden tüm tanrılar böyle amcıklık yapıyor ki? memeyle şarabın tanrısı nerede?"

- yaz adaları'nda 16 memesi olan bir doğurganlık tanrısına taparlar.

"derhal oraya demir almalıyız."

25.11.14

elma

tolstoy

elma olgunlaşınca düşer, niçin düşer? ağırlığı onu yere doğru çektiği için mi? sapı kuruduğu için mi, güneşten kızardığı, ağırlaştığı, rüzgar onu sarstığı için mi, aşağıda duran erkek çocuk onu yemek istediği için mi?

sebep hiçbiri değil. bütün bunlar sadece her türlü hayati, organik, içgüdüsel olayı doğuran şartların bir araya gelmesidir. elmanın, dokusu bozulduğu için düştüğünü ileri süren bitkibilimci de, aşağıda duran, kendisi yemek istediği için elmanın düştüğünü, bunun için dua ettiğini söyleyecek bir çocuk kadar haklı olacaktır. altı kazılmış milyonlarca pud ağırlığındaki bir dağın, son işçinin son kazmayı vurduğu için devrildiğini söyleyen kimse ne kadar haklı, ne kadar haksızsa; napolyon'un moskova'ya gelmek istediği için geldiğini ve aleksandr onun mahvını istediği için mahvolduğunu söyleyecek kimse de o kadar haklı ve o kadar haksızdır. tarihi olaylarda büyük dediğiniz adamlar, adlarını olaya vermiş birer etiketten başka bir şey değildirler. onların da, etiket gibi, olayın kendisiyle pek az ilgileri vardır.

istenerek yapıldığını sandıkları hareketlerden hiçbiri tarihi anlamda istemli değildir; tarihin genel gidişine bağlıdır; çok önceden belirlenmiştir.

lili brik'e mektup

mayakovski

lilek,

görüyorum ki kararın kesin. ısrarımın sana acı verdiğini biliyorum. yalnız, lilik, bugün başıma gelen öylesine korkunç ki, şu küçük saman çöpüne, yani mektuba sarılmadan edemeyeceğim. şimdiye dek böyle acı çekmemiştim; gerçekten iyice büyümüşüm besbelli. önceleri beni kovduğun zaman rastlantılara güvenirdim. şimdiyse kendimi yaşamdan bütünüyle kopmuş hissediyor, bundan böyle hiçbir şey olmayacakmış gibi bir duyguya kapılıyorum. sensiz yaşamanın anlamı yok. bunu sana öteden beri söylemiş, kendim de adım gibi bilmişimdir. şimdiyse duyuyor, bütün varlığımla hissediyorum. zevkle düşündüğüm her şey ama her şey değerini yitirdi, midemi bulandırmakta. gözdağı vermiyor, bağışlayasın diye yalvarmıyorum. kendime zarar verecek hiçbir şeye girişmeyeceğim. anamla liuda için müthiş korkuyorum çünkü. bu da duygusal olgunluğumu gösteren başka bir kanıt. sana söz falan veremem. hiçbir söze inanmayacağını bilirim. seni üzmeden buluşmamızın, barışmamızın yolu olmadığını da biliyorum. buna rağmen, sana yazmadan, bütün bunlardan ötürü beni bağışlamanı istemeden edemiyorum. kararını acılar içinde binbir güçlükle verdinse, son bir denemeye girişmek istersen, beni bağışlar, karşılık verirsin. karşılık vermesen de, biricik düşüncem sensin. seni tıpkı 7 yıl önceki gibi seviyorum. dileğin, buyruğun neyse hemen, seve seve yerine getireceğim. sevdiğini bilen, ayrılığa da kendisinin yol açtığının farkında olan için ne korkunç şey ayrılmak!

kahvede bir masaya çökmüş, ağlayıp sızlıyorum. hizmetle görevli kızlar benimle eğleniyor. bundan sonra yaşamımın hep böyle olacağını düşünmek ürperti verici. senden değil, kendimden söz ediyorum ve şu anda senin alabildiğine dingin olduğunu, her saniye benden uzaklaştığını, birkaç saniye sonra büsbütün unutulup gideceğimi düşünmek ne korkunç! bu mektup sende acı ve tiksintiden başka bir şey uyandırırsa, tanrı aşkına karşılık ver, hemen yaz, şimdi eve koşup bekleyeceğim. yoksa, ne korkunç, ne müthiş bir yıkım!

öperim.
bütünüyle senin olan ben.

saat 10 şimdi; 11'e dek karşılık vermezsen, beklemenin gereksiz olduğunu anlayacağım.

22.11.14

imza toplayan adam

zadie smith

cinsellik, ölüme verilen yanıttır.

görünmek, olmak değildir.

sahip olduğun iş için değil, istediğin iş için giyin.

hakikat bazen kurmacadan daha tuhaftır.

kadınların gerçekten güzel olabileceğini sanmıyorum. çok çekici olabilirler; onlarla ilişkiye girmek, onları sevmek falan istersin ama bana göre sadece erkekler tam anlamıyla güzel olabilirler.

dürüstlük en iyi politikadır.

sadece fiziksel dürtülere dayanan her şey başarısız olmaya mahkumdur.

felsefe, ölmeyi öğrenmektir.

adamla kadın tanıştığında, aralarındaki fiziksel çekim ani ve çok kuvvetliydi. hala da öyle. bu olağandışı ve şiddetli çekimden dolayı, çok özgün bir kronolojileri var. fiziksel şeyler hep önce geliyor. adam kadınla konuşmadan önce onun saçlarını halihazırda iki kez yıkamıştı. birbirlerinin soyadını öğrenmeden önce seviştiler. vajinal seksten önce anal seks yaptılar. evlenmeden önce ikisinin de düzinelerce seks partneri oldu.

aşk her şeyin üstesinden gelir.

hiçbir şey istemekle sahici olmaz.

hayal görmenin en kötü yönü, sürmesine izin verirsen gelişir ve o zaman çok tehlikeli olur.

her dostluğun altında, o dostluğun sürebilmesi için söylenmesi gereken zor bir cümle vardır.

kadınların güzelliği tanrısallığın insan hayatına yansımasıdır.

yaradılış, bir geri çekilme eylemidir.

hayranlık, bir tünelin içinden bakmaya benzer: sıcak, karanlık ve tek yönde sınırsızdır.

şans dünyaya yapılmış bir çeşit hakarettir.

gençliğimiz kısacık bir gecedir; onu mutlulukla doldurun.

herkes en azından bir kez bir eşcinselle evlenmeli. bu, çok yararlıdır; güzel bir kızın cinsel yönden kendini beğenmişliğini yok eder.

yaşam, ölümden geri kalanlardan ibarettir.

şöhret bir bahçe gibidir; bakım gerektirir.

olayların anlamını görememek insanı kederlendirir. her zaman on beş yaşında olmak gibidir.

kendini iyi hissetmekten başka iyi bir şey yoktur.

21.11.14

saçlarındaki yarımküre

charles baudelaire

bırak, soluyayım uzun uzun saçlarının kokusunu, daldırayım bütün yüzümü saçlarına, kaynağa kapanan susamış bir insan gibi, bırak sallayayım saçlarını kokulu bir mendil gibi, anıları silkelemek için havada.

bilebilseydin sen de gördüğüm her şeyi! duyumsadığım her şeyi! saçlarında işittiğim her şeyi! başkalarının ruhu müzik üstünde gezerken benim ruhum koku üstünde gezer.

saçlarında yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var ve büyük denizler var, köpükleri alıp götürür beni tatlı iklimlere doğru ve daha bir mavidir, daha bir derindir o iklimlerde mekan, meyve kokar, yaprak kokar, ten kokar hava.

saçlarının okyanusunda bir liman görüyorum, acıklı şarkılarla dolu, her soydan insanla dolu, her türden gemilerle dolu, usta ellerden çıkma, ince bir işçilikle yapılmış, ölümsüz sıcaklığın sere serpe yayıldığı o gemilerle dolu.

okşarken saçlarını bir gemide oluyorum, güzel bir gemi, bir oda, divan, saksılar, serinletici içkilerle gemiyi ve beni bir beşik gibi sallayan o görmediğim dalgalar, uyuşuk saatler; saçlarını okşarken, beni o dinlendiren, o tembel saatleri yeniden buluyorum.

saçlarının o harlı ocağında, afyonla ve şekerle karışık tütün kokusunu yeniden soluyorum, saçlarının gecesinde mavi afrika göğünü yeniden görüyorum; saçlarının tel kıyılarında, koka, katran ve misk kokularıyla kendimden geçiyorum.

bırak da dişleyeyim uzun zaman, ağır, kara örgülerini. o lastik gibi esnek, asi saçlarını ısırınca sanki anıları da yiyip tüketiyorum.

20.11.14

günü yaşa

saul bellow

bir katil ne zaman öldürse, içindeki onu aldatan, kandıran ruhu yok etmek ister. onun düşmanı kim? kendisi. ya sevgilisi? o da kendisi. bu yüzden, her intihar bir cinayet ve her cinayet bir intihardır.

bir insanın iradeyle değiştirebileceği çok az şey var. akciğerlerini ya da sinirlerini ya da bünyesini veya mizacını değiştiremez. bunlar kendi denetimi altında değildir. insan bunları genç, güçlü, atılgan ve genel gidişattan mutsuz iken, kendi özgürlüğünü savunmak için değiştirmek ister. hükümeti devirmesi ve farklı bir halde yeniden doğması imkansızdır; sadece kısıtlı bir kavrama gücü ve belki de aslında olguları değiştiremeyeceğine dair bir önsezisi vardır.

her yerde, uğraşan, sefil, sorunlu, bunalımda, bitkin insanlar var ve sürekli çabalıyorlar. bir molaya ihtiyaçları var, değil mi? bir fırsat, bir yardım, şans veya sempati.

olgular daima sansasyoneldir.

budalaların, katı yürekli suçluların ve katillerin savuracak milyonları var. dünyayı yakıp yok ediyorlar; petrol, kömür, ağaç, metal ve toprağı ve neredeyse havayı ve gökyüzünü emiyorlar. tüketiyorlar ama karşılığında hiçbir şey vermiyorlar.

doğa sadece tek bir şey biliyor ve bu da şimdiki zaman. şimdi, şimdi, sonsuz şimdi; büyük, koskocaman, iri bir dalga gibi.. devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölümle dolu, göğe yükselen, denizlerde duran. gerçeği, "burada ve şimdi"yi, şöhreti takip etmelisin.

insanlar karısını terk eden bir adamı hep kıskanırlar.

19.11.14

edebiyat nedir?

jean-paul sartre

insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. böylece, hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, yazın sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.

"en kötü sanatçılar en fazla bağlanmış olanlardır."

ozanlar, dili kullanmayı reddeden kişilerdir.

düzyazı yazarı insanoğlunun resmini çizer, şiirse onun mitosunu (söylencesini) yaratır.

şiirsel dil, düzyazının yıkıntıları üstünde yükselir.

şiir, yitiren kazanıyor oyunudur. ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer.

hiçbir zaman "eh, üç bin okurum olursa ne ala" dememeli; tersine, "ya herkes yazdıklarımı okursa ne olur?" diye düşünmelidir.

insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazadır.

jean giraudoux: bütün iş biçemi bulmaktadır, düşün arkadan gelir.

sanat hiçbir zaman arı dilcilerden yana olmamıştır.

her yazı bir girişimdir.

yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?" ustanın karşılığı şöyledir: "karşısına geçip de şaşkınlıkla: "ben mi yaptım bunu!" dediğin zaman." bir başka deyişle: hiçbir zaman. çünkü bunu diyebilmek, kendi yapıtına başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. oysa şurası çok açık ki bizler ortaya konan yapıttan çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız.

doğal güzellik hiçbir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz.

andre breton: en yalın gerçeküstü edim, elde tabanca sokağa fırlamak ve kalabalığa, gücünün yettiğince, gelişigüzel ateş etmektir.

ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

şiddet, okuma yazma bilmez.

bilgin mucizeye ne kadar inanıyorsa, kentsoylu şef de insan özgürlüğüne o kadar inanır. ve ahlakı çıkarcı olduğundan, ruhbiliminin temel direği de çıkardır. bundan böyle yazar için bütün sorun yapıtını bir çağrı biçiminde mutlak özgürlüklere yöneltmek değil, onu, kendisi gibi belirlenmiş olan okuyucular için belirleyecek tinsel yasalar ortaya koymak olacaktır.

jean paulhan: günümüzde iki yazın var: okunması olanaksız kötü yazın (ama pek çok okunmaktadır) ve kimsenin okumadığı iyi yazın.

yaratıcılık

ayn rand

yaratıcı, kendi işi için yaşar. başka insanlara ihtiyacı yoktur. en önemli amacı, kendi içindedir. asalak elden düşme yaşar. başkalarına ihtiyacı vardır. başkaları onun baş amacı haline gelir.

yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır. mantık yürüten zihin, herhangi bir tür zorlama altında çalışamaz. kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. gerek işlerlikte, gerekse amaçta tam bir bağımsızlık ister. bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.

yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. insanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. insanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. ama yaratıcı tek başına duran adamdır.

insanlara egonun kötülük demek olduğu öğretilir. sevabın ideali benliksizliktir. oysa yaratıcı salt anlamda bencil kişidir. benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.

seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. bu temel bir sorundur. bir ölüm kalım sorunudur. yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır.

insanın bağımsız egosundan doğan her şey iyidir. insanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.

dünya yüzündeki ilk hak, egonun hakkıdır. insanın ilk görevi kendine karşıdır. ahlaki yasası, birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. ahlaki sorumluluğu da istediğini yapmaktır; yeter ki istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın.

bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da hep onların dışındadır. bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. insanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban-cellat ilişkisidir.

bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol, ondan elini çekmektir.

kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. kişi tek başına hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir ve elden düşmecinin alanına girer.

uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemektir. vahşinin tüm hayatı halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafından yönetilir. uygarlık, insanı insanlardan kurtarma sürecidir.

18.11.14

kırlaştı saçlarım

ahmet oktay


seviştik. sonra sokuldum kokuna
su orguydun, efsaneni dinledim
"ayrılık günü bir gül getir bana"
diyen karlamış sesinle ürperdim

kırlaştılar; saçlarımı okşadın
şefkatle; ışıdı o solgun suret
bir ormanın ruhuydu parmakların
dağıldı sesimdeki şikayet

ayrılık bilemem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada

kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum
ölüme yargılı insan doğumda
yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum
dünya mı? yaşadım yaşadığımca

sen de erken dolarsa vade eğer
ne olur "beyaz bir gül at" ardımdan
bomboş sokağa; dağılsın her keder

sevda kadınları

elfriede jelinek

gerçeklerin kendine özgü bir dili vardır.

en iyi olan, her zaman daha iyi olandan daha iyidir.

önemli olan, doğru insan tarafından seçilmektir.

eğer birisinin kaderi varsa o erkektir; eğer birisi, birisine kader veriyorsa o kadındır.

eğer bir insanın bugünü yoksa, geleceği için bir şeyler yapmak zorundadır.

mutluluk bir rastlantıdır; yasaların veya mantıksal davranışların bir sıralanışı değildir mutluluk.

ilk önce hayatın tadını çıkarmalı. iş her şey değildir; çünkü sevgidir her şey olan.

insanlar bir kere sahip oldukları bir şeyi hep ellerinde tutmak isterler.

bir erkek hayatı boyunca birçok kadının tadına bakmak ister.

bazı insanların ışıldaması için güneş ışığı yeter; fakat bazı insanların ışıldayabilmesi için bir sürü spot bile yeterli olmaz.

mutlu insanlar mutsuz insanlara nazaran daha çok üretir.

iyi olan, mutluluğu kendi içinde değil, başkasının içinde görebilmektir.

insanoğlu her zaman verdiğinin daha fazlasını ister.

kadınlar her ne kadar aptal olursa olsunlar, her zaman bir o kadar da tatlıdırlar.

sevgi bir mutluluktur, dinlenmedir.

karar vermek çok önemlidir; çünkü kararlılık, her şeyin insanın kendi etrafında döndüğü izlenimini yaratır.

aşk acısı denen o acı, acıların hiyerarşik düzeninde en az olandır.

insanın başına gelebilecek en kötü şeydir çalışmak.

sevgi bir buzdolabı getiremez.

isteğin olduğu her yerde bir yol vardır.

eğer hiçbir zaman bir mülkünüz olmadıysa, günün birinde sahip olacağınız mülke özen göstermek istersiniz.

mutlu ve şefkat dolu bir yuva için dört duvar gereklidir.

doğa her şeyden çok daha güçlüdür.

bütün kalpleriyle dikiş diken kadınlar, en iyileri değildir.

hiçbir şeyden netice itibariyle hiçbir şey doğar.

17.11.14

kralın yeni giysileri

hans christian andersen


çok yıllar önce bir kral varmış. yeni, güzel giysileri o kadar severmiş ki, her zaman şık giyinebilsin diye bütün parasını giysilere harcarmış. ne askerlerine, ne tiyatroya ne de yeni giysilerini göstermek amacıyla değilse, parkta araba gezintileri yapmaya hiç ilgi göstermezmiş. günün her saati için giyeceği ayrı bir ceketi varmış; hani bir kral için "danışmanlarıyla toplantıda!" derler ya, onun için de hep "kral giyinme odasında!" derlermiş.

kralın yaşadığı büyük kent pek eğlenceliymiş. her gün oraya çok sayıda yabancı gelirmiş. günlerden bir gün iki dolandırıcı gelmiş o kente. dolandırıcılar kendilerini dokumacı diye tanıtıp düşünülebilecek en güzel kumaşları dokuyabildiklerini ortalığa yaymışlar. o kumaşların renklerinin, desenlerinin olağanüstü güzelliğinden söz etmişler. ayrıca o kumaşlardan dikilen giysilerin, üstlendikleri görevlere uygun olmayan kişiler ve ıslah olmaz ahmaklar karşısında görünmez olduğunu belirtmişler.

kral, "bak, o tür giysiler çok işe yarar!" diye düşünmüş. "öyle giysilerim olursa, ülkemde kimlerin görevlerine uygun olmadığını görür, ahmağı akıllıdan ayırt edebilirim. benim için hemen o tür bir kumaş dokunmalı!" böyle düşünen kral dolandırıcılara, işlerine başlayabilmeleri için çokça para vermiş.

dolandırıcılar da iki dokuma tezgahı kurup sözümona çalışmaya başlamışlar; ama dokuma tezgahlarında hiçbir şey yokmuş. çok geçmeden en üstün nitelikli ibrişim ile en gösterişli sırmaya gereksinim olduğunu bildirmişler. istedikleri ibrişim ile sırma gelir gelmez de onları kendi torbalarına doldurup boş dokuma tezgahlarında gecenin geç saatlerine kadar çalışmayı sürdürmüşler.

kral kendi kendine "şu anda ne kadar kumaş dokumuş olduklarını öğrensem iyi olur!" demiş. ama ahmaklar ile görevine uygun olmayanların kumaşı göremeyecekleri aklına gelince biraz tedirgin olmuş. kendisi için korkulacak bir şey olmadığına eminmiş; yine de işin nasıl gittiğini görsün diye, ilkin bir başkasını yollamanın daha iyi olacağını düşünüyormuş. kentteki herkes kumaşın şaşırtıcı özelliğini biliyor; bu yüzden de komşusunun ne kadar beceriksiz ya da ahmak olduğunu görmek için sabırsızlanıyormuş.

kral, "şu yaşlı, sözüne güvenilir bakanımı dokumacıların yanına göndereyim." diye düşünmüş. "işin nasıl gittiğini en iyi o değerlendirir; çünkü akıllı bir insandır; üstlendiği görevi de hiç kimse ondan daha iyi yerine getiremez!"

böylece doğru sözlü, yaşlı bakan, iki dolandırıcının boş dokuma tezgahları başında oturup çalıştıkları yere gitmiş. içeriye girer girmez, içinde bir "aman tanrım!" deyip gözlerini iyice açmış. "aman tanrım! tezgahlarda hiçbir şey göremiyorum!" ama sesini çıkarmamış.

iki dolandırıcı bakandan yaklaşmasını rica edip boş tezgahları işaret ederek kumaşın rengini, desenlerini güzel bulup bulmadığını sormuşlar. zavallı yaşlı bakan gözlerini daha da fazla açık bakmış; ama hiçbir şey göremiyormuş; çünkü görecek hiçbir şey yokmuş. bir kez daha içinden "aman tanrım!" demiş. "bu kadar ahmak mıyım ben? ahmak olduğumu doğrusu hiç düşünmemiştim! ama bunu hiç kimse bilmemeli! üstlendiğim göreve uygun bir insan değil miyim acaba? hayır, hayır! kumaşı göremediğimi hiç kimseye söyleyemem!"

dokumacılardan biri, "eee, hiçbir şey demeyecek misiniz?" diye sormuş.

gözleri pek iyi seçemediği için gözlük kullanan yaşlı bakan, "yoo" demiş. "çok güzel! büyüleyici bir güzelliği var! şu renklere, şu desene bakın! kral'a çok beğendiğimi söyleyeceğim."

iki dolandırıcı, "öyle mi! buna çok sevindik!" demişler. sonra da kullandıkları renkler ile acayip desenin adlarını söylemişler. dediklerini kral'a anlatabilmek için yaşlı bakan onları dikkatle dinlemiş.

bunun üzerine dolandırıcılar, kumaşı bitirebilmek için daha çok para, daha çok ibrişim ve sırma isteğinde bulunmuşlar. aldıklarını da kendi ceplerine atmışlar. dokuma tezgahlarına bir tek iplik bile takılmamış; ama onlar eskisi gibi, boş tezgahlarda çalışmayı sürdürmüşler.

çok geçmeden kral işin nasıl gittiğini görsün diye, yine doğru sözlü başka bir devlet adamını göndermiş; çünkü kumaşın yakında bitip bitmeyeceğini bilmek istiyormuş. bakanın başına gelen, bu devlet adamının da başına gelmiş. o da bakmış, bakmış; ama boş tezgahlardan başka görecek bir şey olmadığı için, hiçbir şey görememiş.

dolandırıcılar, "nasıl? güzel bir kumaş, değil mi?" diye sormuşlar. olmayan kumaşı gösterip olmayan gösterişli deseni anlatmışlar.

devlet adamı içinden "ben ahmak değilim; öyleyse herhalde görevim bana uygun değil. böyle olması da çok tuhaf; ama hiç kimse bunun farkına varmamalı!" demiş.

sonra da görmediği kumaşı övmeye başlamış; o güzel renkleri, o büyüleyici deseni ne kadar beğendiğini vurgulamış. geri döndüğünde de kral'a, "gerçekten büyüleyici güzellikte bir kumaş!" demiş.

kentte herkes bu üstün nitelikli kumaşı konuşuyormuş.

bu kez kral kumaşı daha tezgahtayken kendisi görmek istemiş. daha önce iki dolandırıcıyı ziyaret etmiş olan o sözüne güvenilir iki devlet adamının da aralarında bulunduğu kalabalık bir soylular topluluğuyla, kurnaz dolandırıcıların çalıştığı yere gitmiş. dolandırıcılar lif ya da iplik kullanmadan var güçleriyle dokuyorlarmış.

daha önce orayı ziyaret etmiş olan iki devlet adamı "bakın, pırıl pırıl değil mi?" demişler. sonra da boş tezgahları işaret edip "kral hazretleri şu renkleri, şu deseni görmek istemezler mi?" diye eklemişler; çünkü ötekilerin kumaşı gördüklerini sanıyorlarmış.

kral içinden "o da ne?" demiş. "hiçbir şey görmüyorum! ahmak mıyım! kral olmayı hak etmiyor muyum yoksa? başıma gelebilecek en kötü şey de buydu!" ama yüksek sesle, "evet, çok güzel!" demiş. "gerçekten övgüye değer!" sonra da gözlerini boş tezgaha dikip sonuçtan çok memnunmuş gibi başını sallamış; hiçbir şey göremediğini söylemek istemiyormuş. kral'a eşlik eden soylular da bakmışlar, bakmışlar; ama ötekilerin gördüğünden başka bir şey görmemişler; yine de kral'ın dediği gibi, "evet, çok güzel!" demişler. sonra yakında yapılacak büyük geçit töreninde, kral'ın bu kumaştan dikilecek yeni giysileri giymesini önermişler. "çok güzel! çok uygun! harika!" sözleri ağızdan ağıza dolaşmış. herkes çok sevinçli görünüyormuş. bunun üzerine kral dolandırıcılara, ceketlerinin düğme deliğine takmaları için haç biçiminde birer şövalyelik nişanı, ayrıca da krallık saray dokumacısı unvanını vermiş.

geçit töreninin yapılacağı günden önceki gece dolandırıcılar hiç uyumamışlar; en azından 16 tane kocaman mum harcayarak çalıştıkları yeri aydınlatmışlar; kral'ın yeni giysilerini yetiştirmek için harıl harıl çalışıyor görünmüşler. dokudukları kumaşı tezgahtan alıyormuş gibi yapıp kocaman makaslarla havayı kesmişler; ipliksiz iğnelerle dikmişler; sonunda da "işte," demişler, "giysiler hazır!"

kral en seçkin şövalyelerinin eşliğinde sabah erkenden dolandırıcıların işliğine gelmiş. iki dolandırıcının her biri, birer kolunu bir şey tutuyormuş gibi havaya kaldırıp diktikleri giysileri tanıtmaya başlamış: "işte pantolonlar! işte ceket1 işte pelerin!" vb. "hepsi de örümcek ağı kadar hafif. bunları giyen, kendini üstünde bir şey yokmuş gibi duyumsar. zaten işin güzelliği de burada!"

şövalyeler, "evet, çok doğru!" demişler; ama hiçbir şey göremiyorlarmış; çünkü ortada görülecek bir şey yokmuş.

iki dolandırıcı, "kral hazretleri üstlerindeki giysileri çıkarmak istemezler mi?" demişler. "yeni giysilerinizi şu büyük aynanın önünde biz kendi elimizle size giydirmek isteriz."

kral soyunmuş, dolandırıcılar yeni giysileri kral'a sözümona giydirmeye başlamışlar. kral'ı belinden kavrayıp ucu yerlerde sürünen uzun bir eteği tutturuyormuş gibi yapmışlar. kral aynanın önünde dönerek kendine bakmış.

oradakiler, "aman ne kadar güzel! ne kadar da yakıştı!" demişler. "şu renklere, şu desene bir bakın. çok gösterişli bir giysi doğrusu!"

tören başkanı, "geçit töreninde kral hazretlerinin başının üstünde taşınacak sayvan hazır! dışarıda sizi bekliyorlar!" demiş.

kral, "peki, ben de hazırım." diye yanıtlamış. sonra da, "giysilerim iyi oturmuş mu?" deyip yeniden aynanın başına geçmiş; çünkü kılığına özen gösterdiğini herkese kanıtlamak istiyormuş.

kral'ın yerde sürünen uzun eteğini taşıyacak olan mabeyinciler eğilerek elleriyle eteği tutup kaldırıyor gibi yapmışlar. sonra da eteğin ucu gerçekten ellerindeymiş gibi kral'ın ardından yürümüşler. kral'ın yeni giysilerini görmedikleri fark edilir diye ödleri kopuyormuş.

böylece kral görkemli sayvanın altında geçit törenine katılmış. sokaklara dökülmüş olan halk, "kral'ın yeni giysilerinin eşi benzeri yok! aman ne de uzun eteği var! ne de yakışmış!" diyorlarmış. hiç kimse hiçbir şey göremediğinin anlaşılmasını istemiyormuş; çünkü o zaman ya görevine uygun olmadığı ya da ahmak bir kişi olduğu ortaya çıkacakmış. kral'ın bu yeni giysileri her zamankinden çok ilgi uyandırmış.

o sırada küçük bir çocuk, "a! kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmış. babası "bakın hele şu masumun söylediği şeye!" demiş. ama çocuğun sözleri kulaktan kulağa fısıltıyla yayılmış: "küçük bir çocuk kral'ın üstünde hiçbir şey olmadığını söylüyor!" diyorlarmış.

sonunda herkes, "evet, kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmaya başlamış. kral sarsılmış; çünkü o da söylenenin doğru olduğu kanısındaymış. ama sonra içinden "geçit töreninin sonuna kadar dayanmalıyım." demiş, daha da kurumlu yürümeye başlamış; mabeyinciler var olmayan uzun eteği taşıyarak ardından gitmişler.

müfettiş

cevdet kudret

bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:

"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."

bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:

"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.

son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.

edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.

'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.

'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.

verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.

bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."

müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:

"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."

16.11.14

görüş evi

martin amis

vicdan hayati bir organdır; bademcikler ya da lenf bezleri gibi bir fazlalık değil.

eğer bir adam kararlılıkla bir kadını, sadece bir kadını yüceltiyor, onu "diğer bütün kadınlardan üstün" görüyorsa, bil ki karşındaki bir kadın düşmanıdır. böyle düşünmek ona geri kalan kadınların pislik olduklarına inanma özgürlüğü verir.

hastanede, saat daima sandığından daha geridir.

gerçekten acı çekmiş herkes, bunun sonunda getireceği rahatlamayı bilir; başını öne eğip saatler boyunca ağlayarak küfür etmenin getirdiği rahatlamayı.

geçmişin bir ağırlığı vardır. ve geçmiş, ağırdır.

şimdilik kıtlığı, seli, salgın hastalığı ve savaşı unut gitsin: eğer gerçekten tanrı'nın umurunda olsaydık, bize dini göndermezdi.

biz insanlar sürekli daha fazlasını isteriz. lanet olasıca bir aşkla yaparız bunu.

uzaklaştığını sadece ölmek üzere olan insanlar hissederler.

gizli eşcinsellerin heteroseksüel olduğu sanılır; kadınlara hapsederler kendilerini ve bunlar hayattaki en tehlikeli erkekler arasında yer alır.

gogol, dostoyevski, tolstoy. her biri tanrı'nın rus olması için ısrar etmişlerdi; özellikle rus olmalıydı. rus tanrısı, rus devleti gibi olmayacaktı; bunun yerine gözyaşı dökecek, cezalandırırken şarkı söyleyecekti.

yahudi geleneğinde çiftler evlenirken düğün töreninin sonunda bardak kırarlar. bunun nedenine dair farklı yorumlar vardır. biri kutsal saydıkları eski kudüs'teki tapınağın i.ö. 6. yüzyılda önce babilliler, daha sonra romalılar tarafından yıkılması anısına yapıldığını; bir diğeri geçmişle ilişkilerin koparılıp yeni bir hayata adım atıldığını ileri sürer.

aşk hikayesi şekil olarak üçgendir; üçgen de eşkenarlı değildir. bazen bu üçgenin ikizkenar olduğunu düşünmek hoşuma gider: tepesinin çok sivrildiği kesin. ama dürüst olup üçgenin acımasız biçimde eşitsizkenarlı kaldığını kabul edelim. eşitsizkenar, eşit uzunlukta olmayan kenarlı, eşitsiz bir üçgen.

herkes her yerde her şeyden şikayetçiydi.

"seni öldürmeyen şey, seni güçlü kılar." değil işte! hiç değil. seni öldürmeyen şey seni daha güçlü kılmaz. dermanını keser, sonra da öldürür.

tut ki gecedir

attila ilhan


tut ki gecedir
karanlık sıvaşır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
ihanet bir bilmecedir

15.11.14

iki iş

reşat nuri güntekin

şehirde iş aramaya gelenlere tecrübe için sorunuz:

"elimde iki iş var. birinin aylığı 15 lira.. sabahtan akşama kadar sokak süpüreceksin. boğazına karışmam. ötekisi rahat bir kapıcılıktır. oturduğun yerden giren çıkana bakıvereceksin. yemek, yatak, ateş, ışık bedava. ve lakin aylık 12 lira. gayri hangisini istersen.."

bu suali sorduğunuz köylülerin yüzde doksanı saflığınızla eğlenir gibi gülümseyecek:

"sorulur mu? elbette 15 liralık, diyecektir."

konuşmanız devam ederse aşağı yukarı şöyle bir sahne meydana gelir:

"yahu ayda eline 3 lira fazla geçecek diye akşama kadar sokak süpürülür mü?"

"ne konuşuyorsun efendi! biz rahat etmeye gelmedik. 3 lira az para mı?"

"öteki masrafları neye hesaba katmıyorsun. koskoca bir adamın boğazı, yatağı, ısınıp ışınma masrafı kaça patlar?"

gene hesapsızlığınızla alaya benzer bir gülümseme:

"biz fakir insanız. ne olsa yeriz, nasıl olsa başımızı sokup yatacak bir yer buluruz."

rüya

murathan mungan

rüyalarımız kendimize sorduğumuz resimli bilmecelerdir. cevabının bizde saklı olduğundan habersiz olmayı seçtiğimiz için ya hatırlamayız onları ya tabir edemeyiz. belki de bizim hayat diye yaşadığımız onun bir rüyasıdır yalnızca. çok önceleri gördüğü, belki de çoktan unuttuğu bir rüya.

rüyalar hakikattir ve hakikatler bizim hayatımıza göre değildir. biz rüyalarımızdan sadece kanıt toplayabiliriz. küçük ipuçları, uyarı değeri olan işaretler, doğru çözebilirsek yaşamımızı kolaylaştıracak bulmaca parçaları.. rüyalar sanıldığından çok daha uzun, büyük ve karmaşıktır; bizim gözümüze, aklımıza sığmazlar. bize bir parça olsun görünebilmek için semboller giyinmeleri bu yüzdendir.

hayatta her şeyin bir rüya gibi olmasında, her şeyin bir oyun gibi görülmesinde yabana atılmayacak bir gerçeklik payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. insan hayatı hayal ile hakikat arasında kestirme yollar aramakla geçiyor.

şiirin kanıyla rüyanın kanı aynıdır. yazıldığında görülenle akanında saklanan aynıdır.

öldükten sonra

muzaffer tayyip uslu


diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan

14.11.14

saatler

michael cunningham

kör inançlar kimi zaman insanı rahatlatır.

richmond'da huzur içinde ölmektense londra'da çıldırarak ölmek daha iyidir.

aşk konusunda fazla ileri gidersen, kendine kurmuş olduğun ülkede vatandaşlık hakkını kaybedersin. limandan limana sürüklenirsin.

dünyada ne kadar da az sevgi var.

bir keresinde serpentine'a para atmıştı, hatırlıyordu. ama kim olsa hatırlar bunu; onun sevdiği buydu işte, burada, şimdi, önünde duran şeydi; taksideki şişko kadındı. öyleyse bir önemi var mı, diye düşündü, bond sokağı'na doğru yürürken, günün birinde yok olup gitmenin bir önemi var mı? bütün bunlar kendisi olmadan sürüp gidecekti; buna kızıyor muydu; ölümün her şeye kesin son verdiğine inanmak avutucu olmuyor muydu? londra sokaklarında, günlük yaşamın akışı içinde, şurada burada, bir biçimde yaşayacaktı; peter da yaşayacaktı; birbirlerinin içinde yaşayacaklardı; kendisinin, doğduğu yerdeki ağaçların bir parçası olduğuna emindi; oradaki evin, o çirkin, adeta yıkık dökük evin; asla karşılaşmadığı insanların bir parçasıydı; en iyi tanıdığı insanların arasına bir pus gibi yayılacaktı, o insanlar kendisini dallarının üzerinde kaldıracaklardı, tıpkı ağaçların pusu kaldırması (kaç kez görmüştü bunu) gibi; ama hayatı, kendisi nerelere kadar yayılıyordu. hatchard mağazası'nın vitrinine bakarken aklından neler geçiyordu? neyi anımsamaya çalışıyordu? önünde açık duran kitapta şu dizeleri okurken, kent dışındaki beyaz gün doğumunun hangi imgesini?

artık ne güneşin sıcağından kork
ne de azgın kışın gazabından

karnını okşuyor. asla yapmam. o temiz, sessiz odada sözcükleri yüksek sesle söylüyor: "asla yapmam." hayatı seviyor, umutsuzca seviyor, en azından belli anlarda; hem oğlunu da kendisiyle birlikte öldürmüş olurdu. oğlunu, kocasını ve içinde oluşmakta olan öbür çocuğu. onlar böyle bir şeye nasıl dayanabilirler? yaşayan bir eş ve anne olarak yapacağı hiçbir şey, hiçbir kusur, hiçbir öfke ya da depresyon nöbeti bununla kıyaslanamaz. tam anlamıyla korkunç bir şey olur. atmosferde bir delik açılır, kendisinin yaratmış olduğu her şey -düzenli günler, ışıklı pencereler, akşam sofrası- bu delikten emilip gider.

şeytan, bir baş ağrısı; şeytan duvarın içindeki bir ses; şeytan karanlık dalgaları yaran bir yüzgeç. şeytan, bir ardıç kuşunun yaşamı olmuş olan kısacık, titreşen hiçlik. şeytan dünyanın bütün güzelliğini, ütün umutları emer, işini bitirdiğinde geriye kalan, yaşayan ölüler ülkesidir; neşesiz, boğucu bir yer.

onun acılarının sıradan acılar olduğunu sanıyorduk; nereden bilirdik.

partilerimizi veriyoruz; kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmak için uğraşıyoruz. hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor ya da eğer şanslıysak, zamanın kendisi. avunacak bir şey var: ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de. yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz. bunu neden bu kadar sevdiğimizi tanrı bilir.

ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı! bourton'dayken, menteşeler hafifçe gıcırdayarak -şimdi kulaklarındaydı bu ses- camlı kapıları ardına kadar açıp açık havaya kendini bırakırken de hep böyle düşünürdü. sabahın erken saatinde ne kadar taze, ne kadar dingin ve buradakinden ne kadar durgun olurdu hava; bir dalganın vuruşu gibi; bir dalganın öpüşü gibi; serin ve keskin ama yine de (o zamanki gibi on sekiz yaşındaki bir genç kız için) görkemli; orada, açık pencerenin önünde dururken, çiçeklere bakarken, tepelerinden döne döne buhar yükselen ağaçlara ve kalkıp inen ekin kargalarına bakarken çok kötü bir şeyler olacağını hissetmişti; peter walsh, "sebzelerin arasında düşüncelere mi daldın?" diyene kadar. -böyle mi demişti?- "insanları karnabahara yeğlerim." böyle mi demişti? -bir sabah kahvaltıda, clarissa terasa çıktığında söylemiş olmalıydı bunu- peter walsh. pek yakında, haziranda mı temmuzda mı, unutmuştu. hindistan'dan dönmüş olacaktı; çünkü mektupları son derece yavanlaşmaya başlamıştı; akılda kalan, söyledikleriydi; gözleri, çakısı, gülümseyişi, hırçınlığı ve milyonlarca şey silinip gitmişken -ne kadar tuhaf!- lahanalar üzerine söylediği birkaç söz.

savaş bitti, dünya sağlam kaldı, biz de buradayız, hepimiz, yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, yalnızca kitaplar ya da resimler yaratmıyor, kocaman bir dünya yaratıyoruz -içinde çocukların güvende olduğu (mutlu olmasalar da) düzenli ve uyumlu bir dünya, hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin, ışıklı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı!