#iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.10.2022

iktidar

ahmet hamdi tanpınar

iktidar.. bütün mesele de iktidarda. o makinenin başında bulunmakta. güldü: valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..

gündüz: ben ismet paşa'yı heybeli'de denizde gördüm. hep bildiğim paşa idi. 

selim: yani bildiğin, dikkatli olarak değerlendirdiğin adamı gördün. en bedbaht devrimizde bize bir seviye getiren, talihle pazarlık kabul etmeyen adamı. tenakuza düştüğünü hissetmiş gibi toparlandı. demek istediğim şu: talihsizliğimiz bu adama ikinci harb-i umumînin sonunda, onun hazırladığı şartların ortasında, o buhranın içinde rastlamamızda. biz o zaman meclis'te idik. hayri bey'le beraber. ikimiz de yakından tanıdık. dirsek dirseğe yaşadığımız adam. emin olun ki dikkat edilecek tek bir tarafı bile yok. sonra hadiselerle gözümüzün önünde durmadan giyindi, durmadan genişledi. çoğumuzun farkına varmadığı küçük entrikalar, büyük ve aleni rezaletler oldu. sıfır büyüdü, türkiye'nin talihi oldu. hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır. ilk fırsatta şaşıran.. 1950'de tesadüfen halk partisi kazanaydı, eminim ki demokrat parti lideri olarak adnan bey kendiliğinden tasfiye edilirdi.

mehmet narh tekrar itiraz etti: soğukkanlılığını da inkâr edemezsiniz ya. şu tayyare kazasında. neden sadece uçak kazası.. tesadüfen kurtulmuş. elbette orada kalacak değil ya. vaziyete son vermek için elbette bir çare arayacak. mesele burada: adnan bey'i kabule hazırdık. halk partisi'nin menfi kalıbı. işte size formül. o devirde bu formülle efkar-ı umumiye sizi napolyon da yapardı, hitler de, evliya ve peygamber de.

hayri dura emekliye ayrıldığından beri hürriyet denen nimeti tadıyordu. bir yığın fikri, isabetli tasavvurları vardı. otuz sene konformist bir resmî hayatın yanı başında belki bir gün diye diye düşünmüş taşınmıştı. yazık ki o gün çok geç, ihtiyarlık denen şeyle beraber gelmişti. sade ihtiyarlık mı! itiyatlar.. içinde bir ömrü beyhude harcamış olmanın hiç aman vermeyen azabı vardı. ölüm düşüncesiyle beraber yürüyen bu azap şimdi her ağzını açışta tekrarlanıyordu. soğukkanlılığı.. altı yedi eylül hadisesinde, onu takip eden fırka ictimaında da gördük, soğukkanlı mıydı?

8.07.2022

hayata dair

bertrand russell

- mutluluğu yapan ögeler nelerdir sizce?

"dört ögeyi en önemliler sayarım: bunların birincisi sağlıktır belki, ikincisi yoksulluğa düşmeyecek kadar varlık, üçüncüsü yakınlarımızla iyi geçinme, dördüncüsü de işte başarı."

- insan yaşadığı dönemin yaşanabilir olduğunu nasıl bilir?

"özgür kurumlardan anlarsınız. basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz."

- genel olarak, hükümetlerin birazcık daha az etkin olmasından yana mısınız?

"kötü işlerin yapıldığı yerde, bu etkinlik ne kadar az olursa o kadar iyidir. insanoğlunun yaradılışı öyledir ki, öyle büyük kötülükler vardır ki, halk onları işlemekte etkinliğe can atar. denebilir ki, insan soyu dünya yüzünden kalkmadıysa, etkinsizlik yüzünden kalkmamıştır. zeki bir katilseniz, etkinsiniz ve bir hayli insan öldürebilirsiniz demektir. budala bir katilseniz, yakalanırsınız, öldüremez olursunuz. ne yazık ki, katiller gittikçe zeki, daha zeki oluyorlar."

- insanlar savaştan hoşlanıyorlar mı sizce?

"eh, birçokları hoşlanıyorlar. insanların birçoğu, yakınlarında olmayan ve kendilerine büyük kötülüğü dokunmayan bir savaştan hoşlanıyorlar. ama savaş kendi yurdunuza girdi mi, pek o kadar hoş olmuyor."

- insanlara savaş fırsatı verilmediği zaman saldırganlık isteklerini nasıl doyurabilirler?

"onların duyduğu aslında saldırganlık değil, serüven ihtiyacıdır. bence insanların serüven sevenlerinin hepsine imkan ölçüsünde serüven fırsatı sağlamaya çalışmak önemli, çok önemlidir. fazla para harcamadan dağlara tırmanma fırsatını bulabilmelisiniz. canı isterse kuzey kutbu'na, güney kutbu'na gidebilmeli insan. serüven için her çeşit fırsatı bulabilmeli."

- herkesin yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini artırmaz mı bunlar?

"bence azaltır. aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır; sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur."

* woodrow wyatt tarafından sorulan sorulara bertrand russell'ın verdiği yanıtlar.

16.02.2022

diktatör

william s. burroughs

yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalinhitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.

18.01.2022

devlet

ece temelkuran

devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.

behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.

tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.

"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.

şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.

"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.

14.07.2021

resmi törenler

carl gustav jung

psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan resmi törenler her yerde ve her zaman yapılagelmiştir. zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. büyülü bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir; çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle bir risk olarak hissedilir.

bir diktatör bile kendi devlet kanunlarını tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini ister. bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur. ancak devletin güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. sonuç olarak, birey devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini devlete hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir.

tıpkı kilise gibi devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. nasıl ki dinler tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.

diktatör devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığını metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur -önemli olan kitlelerin kör hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir. tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, devlet bu durumdan kârlı sonuçlar çıkartır.

21.04.2021

ergenekon

sevan nişanyan

ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. idam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi, muhtemelen infaz da edilirdi. ya öbür taraf kazansaydı? daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. genelkurmay tayfasının 2007'deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün erdoğan, gül ve arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?

bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. askercilerin yenilmesine sevindik. hâlâ da -her şeye rağmen- ben seviniyorum. neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. başbuğ yahut balbay, mesela bekir bozdağ'dan daha mı bozuk adamlardı? izmir'in gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar kazlıçeşme'de tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var? pis sorular bunlar, evet. ama cevabım var. buyur anlatayım.

sevindik, çünkü:

bir: daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? bilmiyorum. emin değilim. ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.

iki: temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. miadı bin sene önce dolmuş bir başkahurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.

üç: uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. bunu hak görüyorlardı. işledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. ogün samast'tan ziyade kemal kerinçsiz'di tiksindirici olan – "biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz." diyen o iğrenç sırıtış!

dört: memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. kürt sorununda, ermeni sorununda, kıbrıs sorununda, ab ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu. bunlar da ermeni ve kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, ab meselesinde de foslamanın eşiğindeler. ama en azından denediler. kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.

beş: türkiye'de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? doğrusu pek emin değilim. ama batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.

lafı uzatmaya ne hacet? "darbe suçtur, cezalandırılmalıdır." demek yetmez mi? affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. olmasa daha iyi, tabii. ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi? 

demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. eşyanın tabiatıdır. memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: "senin elin daha kirli" diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.

peki sonuç iyi mi oldu? "al birini vur ötekine"den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi? evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence. yanlış anlamayın: gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. sadece daha zayıftılar. dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. iktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. iktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz. 

yine de ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. ideolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar ve muhtemelen asamayacaklar. tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. ve dünya, 1930'ların dünyası değildir. memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin? kazandılar, zafer sarhoşu oldular ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.

29.03.2021

kemalizm

sevan nişanyan

türkiye'de totalitarizm tehlikesi her zaman vardır. bunun ideolojisinin ne olduğu hiç fark etmez. sosyalist de olsa türkiye totaliter olur, müslüman da olsa olur, kemalist de olsa olur.

o yüzden türkiye'de birbirinden hoşlanmayan grupların varlığı iyi bir şeydir. totalitarizmin önündeki en önemli engel bu zıtlıktır.

evet, kemalizm totaliter bir ideolojidir; fakat kemalizm'in ortadan kalkması, totaliterliğin fiilen oluşmasına zemin hazırlar.

çelişkili gibi görünüyor ama değil: türkiye'ye kemalizm lazım değil belki ama kemalistler lazımdır.

25.03.2021

dogma

tom robbins

kilisenin nefret ettiğim yanı, toplumun nefret ettiğim yanıydı. yani otoriter kişiler. iktidar manyakları. katı dogmacılar. o her şeyi yönetmek isteyen, açgözlü, sevgi ve cinsellik açısından zayıf salaklar. bizler yaşamakla meşgulken -tat almakla, denemekle, kucaklaşmakla, öpüşmekle, hata yapmakla, büyümekle meşgulken- onlar dizginleri ele geçirmekle meşgul. acı dokunaçları kısa zamanda her şeyi sarıyor: hükümetlerimizi, ekonomilerimizi, okullarımızı, yayınlarımızı, sanatımızı ve dini kurumlarımızı. iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, kanunların ve diğer sağlıksız soyutlamaların müptelası olan ve yönetmek, önderlik etmek, sansürlemek, emretmek, ödüllendirmek, cezalandırmak arzusu taşıyan insanlar. bu insanlar, kertenkele bokları gibi, sevmeyi bilmeyen, ölümden ve dolayısıyla yaşamdan ödleri kopan insanlar. kaotik olan, kanun tanımayan, serbest hareket eden ve değişen her şeyden korkuyorlar. doğadan korkuyorlar, hayatı reddediyorlar ve böyle yaptıkları için de tanrı'yı reddediyorlar. onlar devlet başkanı, vali, belediye başkanı, general, polis ve yönetim kurulu başkanı. kurnaz kardinaller, şişman piskoposlar ve mastürbasyon yapan, yaşlı, gıcık monsenyörler. gezegeni sarmış en korkak ve en korkutucu memeliler; sevgisiz, anal saplantılı, iktidar manyağı otoriter insanlar. akıllı, güzel ve özgür olan her şeyi mahvediyorlar.

11.03.2021

tavan arası

gündüz vassaf

20. yüzyılın totaliter evleri, mekânı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekânlardan da yoksundurlar. eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hâlâ. tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. onların varlığı, bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

1.03.2021

devlet

elias canetti

devlet, her insan hakkında, bu insan tehlikeli olursa diye ya da olduğunda onunla baş edebilmek için, mümkün olduğunca çok bilgi sahibi olmak ister. bir insana sorulan resmi ilk soru adı, ikincisi de adresidir. kimliği ve yeri ilgilendiren bu sorular, en eski iki sorudur. bir sonraki soru olan iş, o insanın faaliyet alanını ve sahip olduklarının olası miktarını açığa çıkarır. bundan ve yaşından prestiji ve etki alanı, aslında ona nasıl muamele edilmesi gerektiği çıkarsanabilir. adamın verdiği karşılıklar onun insan olarak sahip olduklarını da içerir: karısının ve çocuklarının olup olmadığını belirtmek zorundadır. doğum yeri ve uyruğu olası inançlarını belirtir. fanatik milliyetçilik çağında, artık eskiden olduğu kadar önemli olmayan dininden çok daha fazla aydınlatıcı nitelik taşır. fotoğrafı ve imzası da dahil olmak üzere bütün bunlarla pek çok şey kesinleşmiş olur.

8.02.2021

adalet

pascal

güçsüz adalet iktidarsızdır. adaletsiz güç ise zorbadır.

güçsüz adalete muhalefet edilir; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. adaletsiz güç ise itham edilir. dolayısıyla güç ile adaleti birleştirmek gerekir. bunun için de adil olanı güçlü veya güçlü olanı adil kılmak gerekir.

adalet tartışma konusudur. güç ise kolay tanınır ve tartışmaya gelmez. bu yüzden güç, adil olanın emrine verilememiştir; çünkü güç hakka meydan okumuş ve onu haksız, kendini haklı ilan etmiştir.

ve böylece, haklı olanı güçlü kılamadığımızdan, güçlü olanı haklı kıldı.

5.01.2021

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

19.12.2020

zorba

platon

halkın başına geçen adam, çoğunluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar. kimini sürer, kimini öldürtür. bu arada topluma borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir.

böyle bir adamın kaderi bellidir artık: ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba olacaktır.

zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar. en yiğitleri kendi aralarında; hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler. başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun, bir tek değerli insan bırakmaz. istesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. sonunda devleti temizler hepsinden ama hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersidir bu. onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakır.

13.10.2020

devrim

georg büchner

devrimcilerde başka insanlarda bulunmayan bir duyu vardır ve bu duyu onları asla yanıltmaz.

yalnızca bir korkak devrim için ölür, bir jakoben devrim için öldürür.

her devrimin yalnızca yarısı tamamlanırsa kendi mezarını kendisi kazar. erdem terör yoluyla hüküm sürmelidir.

cumhuriyetin silahı terördür, cumhuriyetin gücü erdemdir. erdem olmadan terör yozlaşabilir, terör olmadan erdem güçsüzdür. terör, erdemin bir sonucudur; hızlı, kesin ve boyun eğmez adaletten başka bir şey değildir.

ulusal pervasızlık tüm erdemlerin en yararlısıdır.

bir despot hayvanları andıran uyruklarını terörle yönetirse despot olarak haklıdır. cumhuriyetin kurucusu olarak sizler özgürlüğün düşmanlarını ezerken de bir o kadar haklısınız. devrim hükümeti özgürlüğün tiranlığa karşı despotluğudur.

halkın bir ezilme içgüdüsü var, isterse bakışlarla olsun, böyle aşağılayıcı bakışlardan hoşlanıyor. böylesi alınlar bir asalet armasından daha berbattır, insanı hor görmenin su katılmamış aristokrasisi barınır onlarda. herkesi mıhlamalarını kolaylaştırır bu; çünkü tepeden bir bakışa maruz kalmak insanı bezdirir.

bir cumhuriyette yalnızca cumhuriyetçiler yurttaştır, kralcılar ve yabancılar düşmandır. insanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir, onları bağışlamak barbarlıktır.

toplum tarafından korunmayı hak edenler yalnızca barışçıl yurttaşlardır.

5.05.2020

emir ve sızı

elias canetti

her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. moment, emri alanı eylemde bulunmaya, emrin içeriğine uygun olarak eylemde bulunmaya zorlar; sızı da emre uyanın içinde kalır. emir normal olarak ve beklendiği gibi işlevini gördüğünde, sızıya dair gözle görülebilen hiçbir şey yoktur; sızı saklıdır, orada olduğu sezilmez; varlığını yalnızca, emre uyulmadan önce açığa çıkan belli belirsiz gönülsüzlükle açığa vurur.

ancak sızı, emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. insanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. emrin içeriği -gücü, derecesi ve tanımı- verildiği andan itibaren yarattığı sızıda ebediyen sabitleşir ve bu sızı ya da emrin kesin imgesinin minyatürü emri alanda sonsuza kadar kaim; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü kalabilir. ancak bu sızının asla kaybolmayacağını anlamak çok önemlidir. bir emir yerine getirilmesiyle sona ermiş sayılmaz; emir sonsuza kadar saklanır.

yerine getirilmiş olan emir, boyun eğen kişide sızılarını saplanmış olarak bırakır. savuşturulmuş emirlerin depolanmasına gerek yoktur. özgür insan kendisini emirlerden, o emirleri aldıktan sonra kurtaran insan değildir, bu emirleri nasıl savuşturacağını bilendir. ancak kendisini bunlardan kurtarmak için en uzun zamanı harcayan ya da kurtulmayı hiç başaramayan insan hiç kuşku yok ki en az özgür olandır.

insan, emirleri kulaklarını kapayarak savuşturur; onları yerine getirmeyerek de savuşturabilir. sızı -ki bu ne kadar vurgulansa azdır- yalnızca bir emrin gerçekleştirilmesinin sonucunda ortaya çıkar. sızı, insanlarda oluşumuna yol açan dış, yabancı baskının sonucunda gerçekleştirilen eylemin ta kendisidir. yerine getirilen bir emir, kesin şeklini emri uygulayanın üzerine damga gibi basar. bu damganın ne kadar derine ve ne kadar sıkı bir şekilde basıldığı, emrin verildiği güce, söze dökülüşüne, emri verenin üstünlüğüne ve elbette, emrin gerçek içeriğine bağlıdır. her halükarda bir şey orijinal emir kadar ayrı ve yalıtılmış olarak kalır. benim sızı adım verdiğim şey budur. sonunda her insanın çok sayıda sızıyı kendi içinde taşımasının nasıl kaçınılmaz olduğunu artık anlayabiliriz. bu sızıların ısrarcılığı dikkate değer niteliktedir; hiçbir şey insanoğlunun içine bu kadar derine nüfuz edici ve hiçbir şey bu kadar sabit nitelikte değildir.

gerçekleştirilen her emir, bu emri gerçekleştiren insanda bir sızı bırakır. ama bu, onun içinde olsa bile, ona emrin kendisinin, verildiği andaki hali kadar yabancı kalır. bu sızı onun içinde ne kadar uzun süre kalırsa kalsın, asla özümlenmez, yabancı bir cisim gibi kalır. çeşitli sızıların birbiriyle kaynaşıp yeni bir yumak oluşturması gerçekten mümkündür; ama bu yumak da diğerlerinden oldukça ayrı kalır. sızı hiçbir şekilde istenmeyen, yabancı ve insanın kurtulmak isteyeceği bir şey olarak kalır. sızı insanın yaptığı şeydir ve gördüğümüz gibi, verilen emrin yapısına sahiptir. sahibinin içinde bir yabancı gibi, onun otoritesine tabi olmadan yaşar ve böylelikle onda hiçbir suçluluk duygusu yaratmaz. insan kendini değil, sızıyı suçlar; o, daima içinde taşıdığı gerçek suçludur. orijinal emir, uygulayanın gerçek doğasına ne kadar yabancıysa, uygulayanın kendisine yaptırdığı şey konusunda o kadar az suçluluk duyar, sızının varlığı da o kadar özerk ve ayrı kalır.. sızı insanın, hata yapanın kendisi olmadığının kalıcı tanığıdır. insan kendisini kurban olarak hisseder ve böylelikle gerçek kurban için hissedecek duygusu kalmaz.

bir insan sızılarla öylesine kalbura dönebilir ki artık bu sızılardan başka hiçbir şeye ilgisi kalmaz ve hiçbir şey hissedemez. o zaman yeni emirlere karşı kendisini savunması bir ölüm kalım meselesi olur. bunları kabul etmek zorunda kalmamak için duymamaya çalışır. emirleri duymamak elinden gelmezse, onları anlamayı reddeder. anlamaya zorlanırsa, kendisinden yapması istenenin tersini yaparak, bariz bir biçimde onları savuşturur: ileri adım atması söylendiğinde geri adım atar ve geri adım atması söylendiğinde de ileri adım atar. böyle yapmakla emirden kurtulduğu söylenemez. onunki beceriksizce ve güçsüzce bir tepkidir; ama gene de, kendi tarzında, emrin içeriğiyle belirlenmiştir. psikiyatride, negativizm adı verilen bu reaksiyon, şizofrenide özellikle önemli bir rol oynar.

şizofrenlerle ilgili olarak en çarpıcı şey irtibattan yoksun olmalarıdır; şizofrenler diğer insanlardan çok daha yalıtılmıştır. sık sık, sanki anlayamıyorlarmış ve anlamak da istemiyorlarmış gibi, sanki kendileriyle diğer insanlar arasında hiçbir bağlantı olamazmış gibi kendi içlerinde felç olmuş görünümü verirler. inatçılıklarıyla heykelleri andırırlar; taşlaşamayacakları hiçbir tutum yoktur. ne var ki aynı insanlar, hastalığın başka aşamalarında birdenbire tam tersi biçimde davranırlar.

fantastik ölçülere ulaşabilen bir kolaylıkla etki altında kalma hali sergilerler. onlara gösterilen ya da onlardan talep edilen bir şeyi o kadar çabuk ve mükemmel bir biçimde yaparlar ki sanki insan onların içindeymiş ve onların yerine bunu kendi yapmış gibi olur. ani hizmetçilik nöbetlerine, birinin kendisini isimlendirdiği gibi "telkin edilen köleliğe" yenik düşerler. birer heykelken gereksiz yere hizmet aşkıyla dolu köleye döner, onlardan istenen her neyse yaptıklarını çoğunlukla aptalca görünen bir tarzda abartırlar.

bir kitlenin içinde herkes eşittir; hiç kimsenin bir başkasına emir verme hakkı yoktur; ya da herkesin herkese emir verdiği söylenebilir. yalnızca yeni sızılar oluşmamakla kalmaz, aynı zamanda bu süre içinde eskilerin hepsinden o an için kurtulunur. sanki insanlar, sızılarını evlerinin bodrumlarında bırakıp dışarı çıkmış gibidirler. onları kapatan, bağlayan ve üzerlerinde yük oluşturan bu her şeyin dışına çıkma, insanların kitle içinde hissettikleri sevincin asıl nedenidir. birey kendisini başka hiçbir yerde daha özgür hissetmez; bir kitlenin parçası olarak kalmaya umarsızca çalışıyorsa, bu, kendisini daha sonra neyin beklediğini iyi bildiğindendir. evine, kendisine dönünce, hepsini; sınırları, yükleri ve sızıları yine orada bulur.

hiç kimsenin kitleye, sızılarla sarılmış olan ve bunlar yüzünden kendisini boğulmuş hisseden şizofrenden çok ihtiyacı yoktur. kitleyi dışarıda bulamaz ve bu yüzden kendi içindeki bir kitleye teslim olur.

11.04.2020

bu ülke

thomas bernhard

bu ülkedeki politik koşullar şu sırada o kadar bunaltıcı ki, insanın yalnız uykusuz geceler geçirmesine yol açıyor.

ama diğer bütün ülke koşulları da bugün aynı biçimde bunaltıcı. hukukla karşı karşıya gelin hele, o zaman yalnızca rüşvetçi ve hain ve alçak bir hukuk olduğunu göreceksiniz. son yıllarda hukuk hataları diye anılan şeyin ürkütücü boyutta yığıldığını görmenizin dışında, bir hafta geçmiyor ki, çoktan kapanmış bir dava ağır usul hataları yüzünden yeniden ele alınmasın ve ilk karar denilen karar iptal edilmesin. ülke hukukunu son yıllarda, verdiği bu çok sayıdaki, düzenbaz hukuk yüzdesine damgasını vuran kararlar belirliyor.

bu ülkede bizim işimiz artık yalnız tamamen çökmüş ve şeytansı bir devletle değil, aynı zamanda da tamamen çökmüş ve şeytansı bir hukukla. ülke hukuku yıllardan bu yana artık inandırıcı değil, bozuk bir politikayla iş görüyor, olması gerektiği gibi bağımsız değil. ülkede bağımsız bir hukuktan söz etmek, gerçeğin yüzüne karşı alay etmek anlamı taşır. ülkemizde bugünkü hukuk politik bir hukuk, bağımsız değil. bugünkü hukuk gerçekten toplumsal tehlike içeren politik bir hukuk oldu. hukuk bugün politikayla aynı şeyi yapıyor.

bu ülke bugün yalnız avrupa'da değil, dünyada da en çok hukuk hatasının yapıldığı tek ülke, felaket olan da bu. avrupa'da daha karmaşık, daha rüşvetçi, daha toplumsal tehlike içeren, düzenbaz bir hukuk yoktur. budalalık rastlantıları değil, politik hainliğin niyetleri hakimdir dinci nasyonal sosyalist ülke hukukuna bugün.

burada gerçek ve hakikat tersyüz edilir. hukuk yalnız keyfilik değil, düzenbaz bir insan öğütme makinesidir. orada hak, haksızlığın saçma değirmen taşları tarafından öğütülür. hele bu ülkedeki kültür söz konusuysa, o zaman mide yalnız bulanmaya yarar. eski sanata gelince, bu, çoktan aşılmış, çoktan eritilmiş ve çoktan bitirilmiştir ve uzun zamandır artık dikkatimizi çekmeyi hak etmez, siz bunu benim kadar iyi biliyorsunuz. çağdaş sanat ise, hep söylenegeldiği gibi, beş para etmez. çağdaş sanat o kadar ucuzdur ki, utancımızı bile hak etmez.

2.04.2020

demokrasi

carl sagan

hükümetler ve toplumlar eleştirel düşünme yetisini yitirdiklerinde, yutturmacanın tuzağına düşenler ne denli sempati uyandırırsa uyandırsın, felakete götüren sonuçlarla yüzleşmekten kurtulamayız.

güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. birkaç istisna dışında gizlilik, demokrasi ve bilimle asla bağdaşmaz.

robert h. jackson: hükümetin işlevi yurttaşı hataya düşmekten kurtarmak değildir; yurttaşın görevi hükümeti hataya düşmekten kurtarmaktır.

insanları yönetenlerin ellerine terk edildiğinde her hükümet dejenere olur. bu nedenle halk demokrasinin güvenli tek koruyucusudur.

artık hiç kimse hükümetle çelişmiyorken konuşma özgürlüğünün, kimse zorlayıcı sorular sormak niyetinde değilken basın özgürlüğünün, hiç protesto olmuyorken toplanma özgürlüğünün, seçmenlerin yarıdan azı oy veriyorken genel seçim haklarına ve aradaki duvar düzenli olarak onarılmıyorken din ve devletin ayrılığı ilkesine sahip olmanın ne anlamı vardır? bu haklar kullanılmadıkça içi boş cisimlere, sahte yurtseverlik sözlerine dönüşür. haklar ve özgürlükler ya kullanılır ya da yitirilir.

ödül avcılarının, paralı muhbirlerin beslendiği her yerde tüm tarih boyunca kokuşmuşluk, yozluk eksik olmamıştır.

7.03.2020

sürü hayvanları

jared diamond

evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: sürüler halinde yaşarlar, sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır, sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar.

örneğin yaban at sürülerinde bir aygır, beş-altı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.

a kısrağı b, c, d, e kısraklarından daha üstün rütbelidir; b kısrağı a kısrağına göre alt rütbelidir ama c, d, e kısraklarının üstündedir; c kısrağı a ve b kısraklarının altındadır ama d ve e kısraklarının üstündedir. bu böylece sürer gider. sürü hareket halindeyken üyeleri beylik bir düzeni hiç bozmazlar: en arkada aygır vardır, en önde en üst rütbeli kısrak, kısrağın arkasında yaş sırasına göre, en genci başta olmak üzere tayları; daha sonra sırasıyla öteki kısraklar, her birinin arkasında yaş sırasına göre tayları. böylece aynı sürüde pek çok yetişkin at, her biri kendi rütbesini bilerek ve birbiriyle sürekli boğuşmaksızın bir arada bulunabilir.

bu toplumsal yapı, evcilleştirmeyi çok kolaylaştıran bir yapıdır; çünkü aşamalı önem sırasının en başına insan geçer. aynı sürü ailesinden gelen evcil atlar normal olarak en yüksek rütbeli kısrağı nasıl izlerlerse insan önderlerini de öyle izlerler. koyun, keçi, inek, köpek cinsi (kurt) sürülerinde de bunun benzeri bir sıra vardır. yavrular böyle bir sürünün içinde büyürken yakın çevrelerinde düzenli olarak gördükleri hayvanları bellerler. yaban doğadayken belledikleri hayvanlar kendi türlerinin üyeleridir ama yakalanıp bir yere kapatılan sürü hayvanı yavrular ise yakın çevrelerinde insanları görürler ve bellerler.

böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındır. birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplama olanağı vardır.

üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar; çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.

bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler. yaban doğada başına buyruk yalnız yaşayan kedileri bir insanın arkasına takılmış sıra halinde giderken ya da bir insanın onları önüne katıp güttüğünü gördünüz mü hiç?

bütün kediseverler kedilerin insanlara, köpeklerin içgüdüsel olarak baş eğdiği gibi baş eğmediğini bilir. başına buyruk memeli türleri arasında yalnızca kediler ve kır sansarları evcilleştirilmiştir; çünkü bizim bunu yaparken amacımız onları yemek için büyük sürüler halinde yetiştirmek değil, tek başına avcı ya da ev hayvanı olarak beslemekti.

tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan aziz matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: "çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."

14.01.2020

bir diktatörün doğuşu

carl gustav jung

kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

görünüşte her şeye gücü yeten yüce devlet doktrini, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişilerce idare edilir. seçilerek veya hayatın cilvesiyle bu mevkilerden birine yerleşen her kim olursa olsun, o artık otoriteye boyun eğmez; çünkü artık kendisi devlet politikası haline gelmiştir ve keyfine göre bir yol tutabilir. 14. louis'nin dediği gibi "devlet benim" diyebilir. bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir.

kitle insanının aptallaştırılmasına ve ahlaki sorumsuzluğuna salt entelektüel veya ahlaki olarak yaklaşmak olumsuz bir kabullenme olur ve bireyi atomlara ayırma yolunda biraz tereddüt etmekten başka bir işe yaramaz. bu yaklaşım dini inancın itici gücünden yoksundur; çünkü tümüyle rasyoneldir.

burjuva mantığında diktatör devletin büyük bir avantajı vardır: bireyin yanı sıra dinsel güçleri de yutar. devlet tanrı'nın yerini almıştır. işte bu nedenle, sosyalist diktatörlükler din haline gelmiş ve devlet köleliği bir ibadet biçimi olmuştur. ancak dinin işlevi, geçerli egemen kitle zihniyeti ile çatışmaları engellemek için hemen bastırılan gizli kuşkulara yol açmadan bu şekilde yerinden sökülemez ve yalanlanamaz.

bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız. kitle devletinin liderleri de tanrılaştırılmayı önleyemezler.

sonuçta durum, her seferinde olduğu gibi, fanatizm şeklinde aşırı bir yolla telafi edilir ve fanatizm en ufak bir muhalefet kıvılcımını bile ezen bir silah olarak kullanılır. "amaca ulaşmak için tüm yollar, en aşağılık olanlar bile meşrudur." gerekçesiyle özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı hakkı acımasızca bastırılır. devletin politikası iman mertebesine yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde bir yarı-tanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. sadece bir tek gerçek vardır, ondan başka hiçbir gerçek yoktur. bu gerçek çok kutsal ve dokunulmazdır, eleştiri-üstüdür. farklı düşünen herkes bir zındıktır ve tarihten de bildiğimiz gibi, her türlü kötü akıbetle karşılaşma tehlikesi içindedir. sadece politik gücü elinde tutan parti başkanı devlet doktrinini aslına sadık biçimde yorumlayabilir. bunu da kendine uygun gördüğü bir şekilde, kafasına estiğince yapar.

1.11.2019

bu ülke

thomas bernhard

ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

bu dünyada ve bu insanlıkta her şey dar kafalı. bu dünya ve bu insanlık bugün öyle bir dar kafalılık derecesine ulaştı ki, benim gibi bir insan bunu başaramaz.

böyle bir dünyada böyle bir insan yaşamamalı, böyle bir insanlıkla böyle bir insan birlikte var olmamalı.

bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey en alttaki basamağa kadar indi. bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey öylesine topluma zararlı bir seviyeye ve alçak bir şiddete ulaştı ki, artık benim için yalnızca bir gün için bile bu dünyada ve bu insanlıkta durmadan ilerlemek neredeyse olanaksız oldu.

bu kadar alçak bir dar kafalılığı tarihteki en ileri görüşlü düşünürler bile olanaklı görmediler. ne schopenhauer ne nietzsche, montaigne'i bir tarafa bırakalım. bizim öne çıkan dünya ve insanlık ozanlarımıza gelince, onların dünya ve insanlık için önceden söyleyip yazdıkları iğrençlik ve çöküş bugünkü durum karşısında hiç kalır.

dostoyevski bile -ki bizim en büyük ileri görüşlülerimizdendir- geleceği gülünç bir idil olarak tanımladı. tıpkı diderot'nun gülünç bir gelecek idili tanımlaması gibi. dostoyevski'nin korkunç cehennemi bizim bugün içinde bulunduğumuzun yanında masum kalır. bugünkü durum tüylerimizi diken diken eder, bugün diderot'nun öngörüp söylediği ve önceden yazdığı cehennemleri düşünürsek de aynı şey olur.

dünya ve insanlık, tarihte dünyanın ve insanlığın şimdiye kadar içine düşmediği öylesine bir cehenneme ulaştı ki.. bu büyük düşünürlerin ve büyük yazarların önceden yazdıkları neredeyse idil gibi. topu birden, cehennemi tanımlıyoruz düşüncesiyle yalnızca idili tanımladılar. bugün bizim içinde varlığımızı sürdürdüğümüz cehennem yanında düpedüz düşsel güzellikte bir idildi.

bugünkü her şey hainlik, kötülük, yalan ve ihanet dolu. bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim hep kötülüğe ve alçaklığa ve ihanete ve yalana ve sahtekarlığa bakarız ve hiç durmadan kesin alçaklık dışında bir şeye bakamayız. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim kötülük ve yalanla ve sahtekarlıkla karşılaşırız.

yalan ve kötülük, sahtekarlık ve ihanet, en alçak alçaklık dışında ne görüyoruz ki sokağa çıktığımızda? şayet sokağa çıkmaya cesaret edebilirsek.. sokağa çıkıyor ve alçaklığın içine giriyoruz; alçaklığın ve utanmazlığın, sahtekarlığın ve kötülüğün içine. bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz; ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnızca kötülük, sahtekarlık, yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor, gerçek bu.