#devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.11.2022

devrim

victor hugo

çokluğun efendi edinmek gibi bir eğilimi vardır. çokluğun kitlesi, bir kayıtsızlık tortusu peyda eder. halk kalabalığı, itaat etmeyi kolayca benimser. insanlara kurtuluşlarının yararlarını göstererek onları yerlerinden kımıldatmak, onları itmek, tartaklamak, hakikati onların gözlerine sokmak, onların suratına acımasızca avuç avuç ışık fırlatmak lazımdır. insanları biraz da kendi kurtuluşlarının yıldırımıyla çarpmak gerekir. bu ışık çarpması onları uykularından uyandırır.

bazı içten yıkılışlar vardır. ümit kırıcı bir kesinliğin insanın içine işlemesi, insanın bizzat kendisi demek olan bazı derin unsurları ayırır ve parçalar. ıstırap bu kerteye vardığında, vicdanın bütün güçleri kendi canlarını kurtarma telaşına düşerler. ölümcül krizlerdir bunlar. pek azımız bu gibi krizlerden hiç değişmeden ve vazifesine sadakatle bağlı olarak çıkabilir. ıstırabın sınırı aşıldı mı en sarsılmaz erdem bile pusulayı şaşırır.

hiç kimse yoktur ki kendi içinde bir şeyi fark etmemiş olsun. ruhun, en çalkantılı hallerinde bile, soğukkanlılıkla muhakeme yürütmek gibi bir kabiliyeti vardır. onun aynı anda birçok yerde birden bulunabilmesi nedeniyle karmaşıklaşan birliğinin harikuladeliği buradan gelir. bazen öyle olur ki, hüsrana uğrayan tutku ve derin umutsuzluk, en karanlık monologlarının son çırpınışları içinde bile bazı konuları işler, bazı tezleri tartışırlar. kargaşaya mantık karışır ve muhakemenin ipi hiç kopmadan düşüncenin ölümcül fırtınası içinde dalgalanır durur.

insan yüreği öylesine heyecana hazırdır ve insan hayatı öylesine bir bilmecedir ki, siyasal bir cinayette bile, kurtarıcı bir cinayette bile -böyle bir cinayet varsa tabii- bir insanı vurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabı, insanlığa hizmet etmiş olmanın sevincini bastırır.

içinde yaşadığımız eksiklik çağı. uzaktaki ütopya, bütün sorumluluk kendine ait olmak üzere, ayaklanma şekline girer ve felsefi itirazlar silahlı itiraza dönüşür. minerva iken pallas olur. sabırsızlanan, ayaklanmaya dönüşen ütopya, kendisini neyin beklediğini iyi bilir. hemen daima çok erken gelir. o zaman zafere ulaşacağı yerde, felakete büyük bir metanetle katlanır ve onu kabul eder. kendisini inkar edenlere, hiç şikayet etmeden; hatta onları suçsuz göstererek hizmet eder. onun gönül yüceliği, yüzüstü bırakılmaya razı olmaktır. engele karşı yamandır; ama nankörlük karşısında yumuşaktır. peki, bu nankörlük müdür? insanlık açısından evet. birey açısından hayır.

insanlığın varoluş biçimidir ilerleme, varoluş kalıbıdır. insanoğlunun genel hayatının adı ilerlemedir. ilerleme yürür; göksel ve tanrısal olana doğru çıkılan insansal ve dünyasal geziyi, o büyük yolculuğu gerçekleştirir. geciken sürüleri toplamak için durakları vardır. ansızın ufkunu açan parlak bir kenan ili karşısında düşünceye daldığı duraklamalardır bunlar. uyuduğu geceler vardır. bu uyuyan ilerleyişi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak, düşünürün en iç sızlatıcı kaygılarından biridir.

ilerlemeyi tanrı'yla karıştıran ve hareketin kesintiye uğramasını yaratan'ın ölümü sanan gerard de nerval, bu satırların yazarına, "tanrı belki de ölmüştür!" demişti günün birinde. umutsuzluğa kapılan haksızdır. ilerleme kaçınılmaz olarak uyanır. ve uyurken bile yürümüş olduğu söylenebilir; çünkü büyümüştür. onu ayakta görünce anlaşılır boy atmış olduğu. daima sakin olmak, ırmak gibi ilerlemenin de elinde değildir; ona set çekmeyin, kayalara fırlatmayın onu. engel, suyun köpüklenmesine, insanlığın galeyana gelmesine yol açar. bulanmalar, karışıklıklar bundan kaynaklanır. ne var ki bu bulanmalardan sonra anlaşılır yol alınmış olduğu. evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, birlik ve uyum hükümran oluncaya kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır. ilerleme nedir öyleyse? dediğimiz gibi, halkların sürekli, kesintisiz hayatıdır.

bir halkın şiiri, onun ilerlemesinin temel unsurudur. uygarlık, hayal gücüyle orantılıdır. yalnız uygarlıkçı bir halk güçlü bir halk olarak kalmalıdır. korinthos, evet; sybaris, hayır. gevşeyen ırk soysuzlaşır. ne amatör ne de virtüöz olmalı; sanatçı olmalı. uygarlık konusunda inceltmek değil, yüceltmek önemlidir. ancak bu koşulla ülkünün kalıbı verilir insanlığa.

nasıl yangınlar bütün kenti aydınlatırsa devrimler de tüm insan soyunu aydınlatır. ve size biraz önce hangi tarz bir devrim yapacağımızı da söyledim: doğru'nun devrimini yapacağız! siyasal açıdan bir tek ilke vardır: insanın kendi üzerindeki egemenliği. bu egemenliğin adı da özgürlüktür. işte bu egemenliklerden ikisinin ya da daha çoğunun bir araya gelip birleştiği yerde devlet başlar. ama bu bir araya gelişte hiç kimsenin hiçbir hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. her egemenlik, kamu hakkını oluşturmak üzere, kendi varlığının bir parçasını kendi iradesiyle verir. ve bu parçanın miktarı herkes için aynıdır. işte bu, her birimizin hepimize bir parçamızı verme özdeşliğimizin adı da eşitliktir. kamu hukuku demek, tek tek bireylerin hakkının herkes tarafından korunması demektir, o kadar. herkesi içeren bu korumanın adı da kardeşliktir. bütün bu egemenliklerin kavşak noktasıdır toplum.

29.09.2022

bir mayıs

sevan nişanyan

1 mayıs 1977'yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 mayıs'ında, ecevit'e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. sular idaresi üstünden ve intercontinental otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980'lerin sonuna doğru itibar kazandı.

son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor. bir kere keskin nişancı filan yok. kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. sular idaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan -ya da çatışmadan kaçıp arazi olan- polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit. kazancı yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin disk'li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı, otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

kalabalığın üzerine beyaz renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis "bir şey" yapmak zorunda. aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor.

olayların, meydana girmeye çalışan halkın kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. ilk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. meydandaki sol grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. panik çıkıyor. bir sürü insan ezilip ölüyor. bir alaturka klasiği. 

bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, kültür sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. o sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. insanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı. 

mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? oradaki o akıl dışı çatışma ortamı tc veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü? mümkündür. hatta bence muhtemeldir. ama solun masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim. solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? yüz? bin? on bin? diyelim ki çok değildiler. etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? o gün o grupları çatışma hırsıyla taksim'e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? yarısı? hepsi?

24.06.2021

aşk. çocuk. bilim.

frida kahlo

istediğim gibi olmak istiyorum: çılgınlık perdesinin ardında. bütün gün çiçeklerle ilgileneceğim. acıyı, aşkı ve şefkati resmedeceğim, başkalarının aptallıklarına yürekten güleceğim, herkes benim için "zavallı, çıldırdı." diyecek. (özellikle de kendime güleceğim). öyle bir dünya kuracağım ki, ben yaşadığım sürece, bütün dünyalarla uyum içinde olacak. yaşayacağım gün, saat ya da dakika, hem bana hem de herkese ait olacak.

devrim, biçimle rengin uyumu ve her şey bir yasaya bağlı olarak hareket etmekte. bu yasa, yaşam. kimse kimseden ayrılamaz. kimse kendisi için mücadele etmez. her şey her şeydir ve tektir. endişe ve acı, haz ve ölüm, bunların tümü var olmak için bir süreçten başka bir şey değil. devrimci mücadele, bu süreç içinde akla açılan bir kapı.

aşk. çocuk. bilim. yaşarken karşı koyma istemi, sağlıklı neşe. sonsuz minnettarlık. ellerdeki gözler ve bakışlardaki dokunma. meyvenin temizliği ve yumuşaklığı. insan yapısının temeli olan koca omurga kemiği. göreceğiz, öğreneceğiz. hep yeni bir şeyler vardır. ve bunlar, hala yaşayan eski şeylerle bağıntılıdır. yanımdaysa diego, benim binlerce yıllık aşkım.

23.06.2021

doğum günü

frida kahlo

ah, ne çok gülmüşümdür bu olaya! insanlar, doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. ne zaman doğdu bu kız? 6 temmuz 1907'de mi? yoksa 7 temmuz 1910'da mı? onların işin içinden çıkmak için gösterdikleri çaba beni pek eğlendirmiştir.

biyografi yazarı olduklarını iddia edenler, üniversite görevlileri, gazeteciler, öğrenciler, dostlar, hepsinin kafası karışırdı, hepsi bir kanıt bulma ihtiyacı hissederdi. kimi zaman, ister benim ağzımdan aktarılmış olsun ister başkasının, benim yaşamımın bir fabl ya da bir söylence olduğunu düşünmek hoşlarına giderdi. her an, edimlerimden birinin, her olayın "frida kahlo adlı kahraman"ın kişiliğiyle bağıntılı olduğuna inanmaya gereksinim duyarlardı. kimileri ise endişeye kapılır, dürüstlük anlayışlarına sığmadığından "gerçek"e ulaşamadıkları için hayıflanırlardı. bunlar için kesin tarih şarttı; yoksa vicdanları rahat etmezdi, ne tuhaf! ya da bazen, sorunu çözümlemek için benim biraz çılgın olduğuma kanaat getirirlerdi; bunun avantajıysa kimseye zararı dokunmaksızın herkesi rahatlatmasıydı. bense cin gibiydim, yaramaz, afacan.

onların hepsi bu ülke nüfusunun yarısından fazlasının doğum tarihini ya gerçekten bilmediğini ya da idari sorunlar karşısında gerektiği gibi kıvırtabilmek amacıyla bilmezlikten geldiğini nasıl da unutuyorlar! ve tabii benim de bu ülkeden olduğumu, icabında anarşist, esrarengiz insanların, büyücülerin, meczupların, müthiş dolandırıcıların ülkesinden yani.. ben de bu insanlar gibi mexica'ların, tonalpouhque'ların*, doğum günüyle saatini yıldızlara, kurnazlıklara, kurbanlara ve törenlere bağlayanların torunuyum.

ayrıca, tuhaf biçimde, insanların çoğunun ismini, kafasını hatta bedenini ve yaşamını değiştirmek istediğini nasıl da görmezlikten geliyorlar! ben de, evet ben de doğum tarihimi trampa ettim. ama adımla, bedenimle, yaşamımla asla oynamadım; yani zaman zaman bedenimi önüme gelen her şeyle, hatta bir mısır koçanıyla bile trampa etmeyi istediğim anlar olduysa bile, bunların hiçbiri konusunda hile yapmadım demek istiyorum.

ben bir devrimle birlikte doğdum. duyduk duymadık demeyin. gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdadım. büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. ben bir devrimin kızıyım, buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının.

1910'da doğdum. mevsim yazdı. kısa zaman sonra el gran insurrecto** emiliano zapata, güney'i ayaklandıracaktı.

evet, ben bu şansa sahip oldum işte: benim tarihim 1910'dur.

* eski meksikalılarda her günün getirdiği kısmetler konusunda uzmanlaşmış kişiler.
** büyük isyancı.

13.10.2020

devrim

georg büchner

devrimcilerde başka insanlarda bulunmayan bir duyu vardır ve bu duyu onları asla yanıltmaz.

yalnızca bir korkak devrim için ölür, bir jakoben devrim için öldürür.

her devrimin yalnızca yarısı tamamlanırsa kendi mezarını kendisi kazar. erdem terör yoluyla hüküm sürmelidir.

cumhuriyetin silahı terördür, cumhuriyetin gücü erdemdir. erdem olmadan terör yozlaşabilir, terör olmadan erdem güçsüzdür. terör, erdemin bir sonucudur; hızlı, kesin ve boyun eğmez adaletten başka bir şey değildir.

ulusal pervasızlık tüm erdemlerin en yararlısıdır.

bir despot hayvanları andıran uyruklarını terörle yönetirse despot olarak haklıdır. cumhuriyetin kurucusu olarak sizler özgürlüğün düşmanlarını ezerken de bir o kadar haklısınız. devrim hükümeti özgürlüğün tiranlığa karşı despotluğudur.

halkın bir ezilme içgüdüsü var, isterse bakışlarla olsun, böyle aşağılayıcı bakışlardan hoşlanıyor. böylesi alınlar bir asalet armasından daha berbattır, insanı hor görmenin su katılmamış aristokrasisi barınır onlarda. herkesi mıhlamalarını kolaylaştırır bu; çünkü tepeden bir bakışa maruz kalmak insanı bezdirir.

bir cumhuriyette yalnızca cumhuriyetçiler yurttaştır, kralcılar ve yabancılar düşmandır. insanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir, onları bağışlamak barbarlıktır.

toplum tarafından korunmayı hak edenler yalnızca barışçıl yurttaşlardır.

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

29.07.2020

devrim

georg büchner

yalnızca suçlular ve sıradan ruhlar kendi saflarında kendi benzerlerinin düşmesini görmekten korkarlar; çünkü artık onları gizleyecek bir suç ortakları sürüsü olmadığında hakikatin ışığına maruz kalacaklardır. mecliste böylesi ruhlar olsa bile kahramanca olanları da var. alçakların sayısı çok değil. sadece birkaç kelleyi uçurursak anavatan kurtulur.

bu toplantıda "kan" sözcüğünü duymaya tahammül edemeyen birkaç hassas kulak varmış gibi görünüyor. bazı genel düşünceler onları doğadan ve zamandan daha acımasız olmadığımıza ikna edebilir. doğa kendi yasalarını sakin sakin ve karşı konulmaz biçimde sürdürür, onlarla çelişen insan yok edilir. havanın bileşenlerindeki bir değişiklik, yerin çekirdeğindeki ateşte bir alevlenme, bir su kütlesinin dengesindeki bir dalgalanma, bir salgın hastalık, volkanik bir patlama, bir taşkın binlerce insanı gömer. sonuç nedir? fiziksel doğada önemsiz, bütün içinde farkına bile varılmayan bir değişiklik arkasında cesetler bırakmasa neredeyse iz bırakmadan geçip gidecektir.

soruyorum şimdi: devriminizdeki ahlaki doğa fiziksel doğadan daha mı özenli olmalı? bir fikir tıpkı bir fizik yasası gibi kendisine karşı koyanı yok etmemeli mi? ahlaki doğanın tüm şeklini, yani insanlığı değiştiren bir olay kanla gerçekleşmemeli mi? dünya tini tıpkı fiziksel alanda volkanları ya da selleri kullandığı ibi düşünsel alanda da kollarımızı kullanır. bir salgın hastalık ya da bir devrim yüzünden ölmelerinin ne önemi var? insanlığın adımları yavaştır, her biri yüzyıllarla sayılabilir ancak, her birinin arkasında kuşakların mezarları vardır. en basit buluşlara ve ilkelere ulaşmak bu yolda sona eren milyonlarca hayata mal olmuştur. tarihin akışının hızlandığı bir dönemde daha fazla insanın soluğunun kesilmesi çok sıradan değil midir?

hızlı ve basit bir sonuca varalım: herkes eşit koşullarda yaratıldığı için doğanın oluşturduğu farklılıklar dışında herkes eşittir. bu yüzden herkesin önceliği olabilir ve hiç kimsenin ayrıcalığı olamaz, ne bir bireyin ne de küçük ya da büyük bir bireyler topluluğunun. gerçekliğe uygulanmış bu ilkenin her bir unsuru kendi insanlarını öldürmüştür. devrim ırmağının her yatakta, her yeni kıvrımda dışarıya cesetler fırlatmasında şaşılacak ne var?

devrim pelias'ın kızları gibidir, insanlığı gençleştirmek için onu parçalar. insanlık ilk kez yaratılıyormuşçasına tufan dalgalarından yükselen yeryüzü gibi kan göllerinden asıl güçlü organlarıyla yükselecek.

21.05.2020

molek'in çocukları

georg büchner

danton: artık sakinleştin fabre.

bir ses (içerden): ölmek üzereyken.

danton: şimdi yapacağımızı da biliyor musun?

ses: neymiş?

danton: bütün hayatın boyunca yaptığın şeyi: kurtlanmak! (dizeler kurmak)

camille (kendi kendine): gözlerine delilik çökmüş. şimdiye dek bir sürü insan delirdi, dünyanın akışı böyle. ne yapabiliriz ki buna karşı? ellerimizi yıkıyoruz. hem böylesi daha iyi.

danton: her şeyi korkunç bir karışıklık içinde bırakıyorum. hiçbiri yönetmekten anlamıyor. robespierre'e orospularımı, couthon'a da taşaklarımı bıraksaydım, belki işler devam ederdi.

lacroix: özgürlüğü orospu yapardık.

danton: nasıl da olurdu! özgürlük ve bir orospu, güneşin altındaki en kozmopolit şeylerdir. şimdi arras'ın avukatının nikâhı altında namusuyla orospuluk yapacak. ama sanırım ona karşı klytaimnestra'yı oynayacak, ona altı ay bile tanımıyorum, onu yanıma çekiyorum.

camille (kendi kendine): tanrı onun huzurlu bir sabit fikre kapılmasına izin veriyor. sağlıklı akla atfedilen sıradan sabit fikirler, katlanılmaz ölçüde sıkıcıdır. baba, oğul ve kutsal ruh'un var olduğu kuruntusuna kapılabilen kişi en mutlu insan olurdu.

lacroix: biz geçerken eşekler, "yaşasın cumhuriyet!" diye anıracak.

danton: ne önemi var bunun? devrimin günah tufanı cesetlerimizi nereye sürüklerse sürüklesin, taşlaşmış kemiklerimizle her zaman tüm kralların kafası kırılabilecektir.

hérault: evet, özellikle çene kemiğimiz için bir samson bulunursa.

danton: kardeş katili bunlar.

lacroix: camille'in tutuklanmasından iki gün önce her zamankinden daha fazla canciğer olması robespierre'in bir neron olduğunun en iyi kanıtı. öyle değil mi camille?

camille: bana sorarsan, beni ne ilgilendirir bu? (kendi kendine) onun deliliği cazip bir şey haline getirmesi. neden şimdi benim gitmem gerekiyor. biz birlikte gülmüş, gezip tozmuş, öpüşmüştük.

danton: tarih bir gün çukurları açarsa, despotizm cesetlerimizin kokusundan boğulup ölebilir.

hérault: zaten hayatımız boyunca koktuk. bunlar bizden sonrakiler için söylenmiş sözler, değil mi danton, aslında bizi ilgilendirmiyor.

camille: öyle bir surat takınıyor ki, sanki taşlaşacakmış da sonraki kuşaklar onu antik bir eser gibi kazıp çıkartacakmış çukurdan.

surat asma, kıpkırmızı kesilme ve iyi bir aksanla konuşma zahmetine de değer. bir kere maskelerimizi çıkartsaydık, dört bir yanı aynalarla kaplı bir odadaymışız gibi her yerde sayısız kadim, bozulmaz koyun kafası görürdük, ne fazla ne eksik. çok da büyük bir fark yok, hepimiz alçak ve meleğiz, salak ve dehayız ve üstelik hepsi bir arada. bu dört unsura aynı bedende yer var, sanıldığı kadar büyük değiller. herkes uyuyor, hazmediyor, çocuk yapıyor. gerisi aynı temanın değişik seslerle yapılan çeşitlemeleri. bu sırada daha iyi görmeye çalışıp surat asma ihtiyacı, birbirinden utanma ihtiyacı duyuluyor. hepimiz de aynı sofradan yiyip hastalandık, karnımız ağrıyor; neden peçelerle örtüyorsunuz yüzümüzü? bağırıyorsunuz ve istediğiniz gibi ağlayıp sızlanıyorsunuz. böyle erdemli, esprili, kahramanca ve dahice suratlar takınmayın, birbirimizi biliyoruz, boşuna zahmet etmeyin.

hérault: evet camille, yan yana oturup bağırmak istiyoruz, insanın canı acıyorsa dudaklarını ısırmasından daha aptalca bir şey olamaz. yunanlılar ve tanrılar bağırdılar, romalılar ve stoacılar kahraman suratı takındılar.

danton: birileri de öbürleri kadar epikürcüydü. kendilerine tamamen keyifli bir benlik duygusu buldular. togasını süsleyip de gölgesi uzun düşüyor mu diye etrafa bakınmak hiç de kötü bir şey değil. niye kendimizi paralayalım? önümüzü defne yaprağıyla, gül çelengiyle ya da asma dalıyla örtsek veya o çirkin şeyi açıkta taşıyıp köpeklere yalatsak ne fark eder?

philippeau: dostlarım, bütün bu karmakarışık dalgalanmayı ve yakamozlanmayı artık görmemek için ve gözlerin birkaç büyük, tanrısal çizgiyle dolması için özellikle ayaklarını yere basmamak gerekiyor. bizi sağır eden iç içe geçmiş bağırışların ve imdat feryatlarının bir uyum ırmağı olduğunu duyan bir kulak var.

danton: ama biz fakir müzisyenleriz, bedenimiz de çalgımızdır. bu çalgılardan acemice çıkartılan sesler yalnızca daha yükseğe ve daha da yükseğe çıkıp sonunda şehvetli bir soluk gibi usulca sessizleşerek ilahi kulaklarda ölmek için mi var?

hérault: saray sofraları için etleri daha lezzetli olsun diye kırbaçlana kırbaçlana öldürülen domuz yavruları gibi miyiz?

danton: bu dünyanın molek'in (kendisine çocuk kurban edilen eski bir orta doğu tanrısı) korlaşmış kollarında kızartılan ve tanrılar onların gülüşünden zevk alsın diye ışık ışınlarıyla gıdıklanan çocuklar mıyız biz?

camille: peki altın gözlü eter kutsal tanrıların sofrasına konmuş altın sazanlarla dolu bir sahan mıdır ve kutsal tanrılar sonsuza kadar gülerler mi, balıklar ebediyen ölür ve tanrılar ölüm mücadelesinin renk oyunundan ölümsüz bir zevk alırlar mı?

danton: dünya kaostur. hiçlik doğurmak üzere olan dünya tanrı'dır.

philippeau: iyi geceler dostlarım. altında tüm yüreklerin durduğu ve tüm gözlerin kapandığı büyük örtüyü sakince örtelim üstümüze.

hérault: sevinmelisin camille, güzel bir gecemiz olacak. bulutlar akşamın gökyüzünde solan, batan tanrı figürleriyle ateşi sönmekte olan bir olympos gibi asılı duruyorlar.

12.05.2020

marksizm vs. anarşizm

vladimir ilyiç lenin

marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:

marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.

marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.

marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.

engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."

engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.

31.07.2019

iktidar

jack london

"ben din konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmasını bilmiyorum," diye söze başladı dr. hammerfield ve sonra, alçak gönüllü ve kararsız bir tavırla duraksadı. "devam et" diye üstelediler. dr. hammerfield, "bizler gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız; yeter ki düşünceleri içten olsun." dedi.

"öyleyse içtenliği gerçekten ayırt edebiliyorsunuz?" dedi ernest gülerek.

dr. hammerfield ne diyeceğini şaşırdı bir an, cevap vermeye çabaladı: "en iyilerimiz bile yanılabilir genç adam, en iyilerimiz bile."

"pekâlâ, öyleyse." diye cevap verdi ernest, "hepinizin yanıldığını söyleyerek söze başlamama izin verin. işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz, hatta bu konuda en ufak bir bilginiz bile yok. sizin sosyolojiniz, düşünme yönteminiz gibi hatalı ve değersiz."

"sizler metafizikçisiniz. metafiziği kullanarak her şeyi kanıtlayabilirsiniz. bu böyle olunca, her metafizikçi başka metafizikçilerin düşüncelerinin yanlış olduğunu kanıtlayabilir, huzur içinde bağdaş kurup oturabilir. sizler düşünce dünyasının anarşistlerisiniz. ve sizler dünyaya çılgınca yön veriyorsunuz. her biriniz kendi yarattığınız dünyada, kendi hayal ve isteklerinizin yarattığı bir dünyada yaşıyor, içinde yaşadığınız gerçek dünyayı bilmiyorsunuz. sizin düşüncenizin gerçek dünyadaki yeri, zihinsel sapıklıktan başka bir şey değil.

bu masada oturmuş sizin konuşmalarınızı dinlerken bana neyi hatırlattınız, biliyor musunuz? bir iğnenin ucunda kaç tane meleğin dans edebileceği biçimindeki alabildiğine heyecan verici bir konuyu, büyük bir ciddiyetle ve bilgelikle tartışan orta çağ skolastiklerini. işte, sayın baylarım, sizler yirminci yüzyılın düşünce hayatından on bin yıl önce ilkel bir ormanda büyü yaparak insanları tedavi eden kızılderili sihirbaz doktorlar kadar uzaksınız."

ernest konuşurken gerçekten öfkeli bir hali vardı. yüzü ışıl ışıl, gözleri çakmak çakmaktı, öfke parıltısı bir yanıp bir sönüyor, çenesi ve ağzı öfkeyle geriliyordu. ama bu, onun sonradan alışacağım kendine özgü davranışlarından sadece biriydi. her zaman insanları heyecanlandırırdı. öfkesinin mükemmel, balyoz gibi inen tavrı her zaman dinleyenlerin kendilerini unutmasını sağlardı. bu masadakiler de şimdi kendilerini unutuyorlardı. piskopos morehouse öne doğru eğilmiş, dikkatle dinliyordu. dr. hammerfield'ın yüzü, sıkıntı ve öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. diğerleri de öfkelenmişti; ama birkaçı sözümona bıyık altından, üstünlük taslayan bir şekilde gülüyordu. bana gelince, bu durumu çok eğlenceli buluyordum. babama baktım, içimize sokmaktan suçlu olduğu bu insandan yapılma bombanın yaptığı etkiden keyiflenmişti, kahkahalarla gülecek diye korkuyordum. 

"kullandığınız terimler oldukça belirsiz." diye sözünü kesti ernest'in dr. hammerfield. "bize metafizikçiler diyerek tam olarak neyi anlatmak istediğinizi açıklayabilir misiniz?"

"size 'metafizikçiler' diyorum; çünkü metafizik bir yolla akıl yürütüyorsunuz." diye devam etti ernest. "akıl yürütme yönteminiz bilimin tam karşıtı. vardığınız sonuçların hiçbir geçerliliği yok. soyutta her şeyi kanıtlayabilirsiniz, ama yine de hiçbir şeyi kanıtlamış olmazsınız. aynı düşünceye varan iki kişi çıkmaz aranızdan. her biriniz evreni ve kendinizi açıklamak için kendi bilinç sınırlarınızın içine kapanıp kalıyorsunuz. insanın, bilinci bilinçle açıklamaya çalışması, çizmesinin konçlarından kendini çekerek havalandırmaya çalışmasına benzer."

"anlamıyorum." dedi piskopos morehouse. "bana öyle geliyor ki, aklın yarattığı her şey metafizikseldir. bütün bilimlerin en doğrusu ve en inandırıcısı olan matematik bile tamamen metafizikseldir. bilimsel bir akıl yürütmenin her bir düşüncesi metafiziktir. kuşkusuz bu konuda bana katılıyorsunuzdur, öyle değil mi?"

"söylediğiniz gibi, anlamıyorsunuz," diye karşılık verdi ernest. "metafizikçi, kalkış noktası olarak kendi öznelliğini temel alıp tümdengelim yoluyla akıl yürütür. bilim adamı ise deneylerin sonuçlarını kendine temel alarak, tümevarım yoluyla akıl yürütür. metafizikçi kuramdan gerçeklere ulaşır, bilim adamı gerçeklerden kurama ulaşır. metafizikçi evreni kendine göre açıklar, bilim adamı evrene göre kendini açıklar."

"tanrı'ya şükür ki bilim adamı değiliz." diye mırıldandı, kendini beğenmiş bir şekilde dr. hammerfield.

"nesiniz öyleyse?" diye sordu ernest.

"filozofuz."

"işte şimdi yaş tahtaya bastınız." diye güldü ernest. "siz gerçek ve sağlam topraktan ayrılıp uçan makine yerine bir sözcükle gökyüzüne yükseliyorsunuz. lütfen yeryüzüne inin ve bana felsefe sözcüğüyle tam olarak neyi anlatmak istediğinizi söyleyin bakalım."

"felsefe, (dr. hammerfield lafın burasında durup gırtlağını temizledi) öyle bir şeydir ki, yalnızca ruh ve yaratılış yönünden filozof olanların anlayabileceği bir tanımı vardır. deney tüplerine burunlarını sokmuş, dar kafalı bilim adamları felsefeyi anlayamaz." 

ernest, bu saldırıyı duymazdan geldi; ama rakibine karşı hemen saldırıya geçmek onun âdetiydi. bu defa, saf yürekli bir kardeşlik taşıyan yüzü ve ses tonuyla yine konuşmaya başladı:

"öyleyse size yapacağım felsefe tanımını mutlaka anlayacaksınız. ama başlamadan önce, sözlerimde yanlış bir şey bulduğunuzda müdahale etmenizi ya da bir metafizikçi gibi suskun dinlemenizi rica edeceğim. felsefe, bütün bilimler içinde kapsamı en geniş olanıdır. felsefenin akıl yürütme yöntemi de herhangi bir bilimin yöntemi gibidir; yani bütün bilimlerin yararlandığı akıl yürütme yöntemi. aynı akıl yürütme yöntemiyle felsefe, bütün bilim dallarını büyük bir bilim olarak bir araya toplar. spencer'in dediği gibi, herhangi bir bilim dalının verileri, parçaları birleştirilmiş bilgilerdir. felsefe, bütün bu bilim dallarından elde edilen bilgileri birleştirir. felsefe, bilimlerin bilimidir, ana bilimdir de diyebiliriz, isterseniz. nasıl buluyorsunuz bu tanımımı?"

"çok saygıdeğer bir tanım, fena sayılmaz." diye mırıldandı dr. hammerfield. ama ernest acımasızdı. "unutmayın ki" diye uyardı, "benim bu tanımım metafiziği inkâr eden bir tanımlamadır. şimdi benim tanımımda bir boşluk bulmazsanız, bundan böyle metafizik tartışmalarına girme hakkınızı kaybediyorsunuz demektir. ömür boyu bu boşluğu aramakla geçirmek ve onu bulacağınız ana kadar da metafiziksel bir suskunluk içinde beklemek zorundasınız."

ernest bekledi. sessizlik uzadı, dayanılmaz bir hal aldı. dr. hammerfield bozulmuş, aynı zamanda da şaşırmış, ernest'in balyoz gibi inen saldırısı onu afallatmıştı. böyle sade ve doğrudan tartışma yöntemlerine alışkın değildi. masada oturanlara yalvaran gözlerle baktı, ama kimse onun yerine cevap vermeye yanaşmıyordu. bu sırada babamın, peçetesini yüzüne bastırıp gülmemek için kendini tuttuğunu gördüm.

"metafizikçileri saf dışı etmenin başka bir yolu daha vardır." dedi ernest, dr. hammerfield'ın tamamen yenik düştüğünü gördükten sonra. "bu da onları kendi eserleriyle yargılamaktır. onlar, şu insanlık için havada hayaller yaratmaktan, kendi gölgelerini tanrı sanmaktan başka ne yapmışlardır? insanları güldürüp eğlendirme konusunda epey katkıları olmuştur, kabul ediyorum; ama insanlık için yararlı sayılabilecek ne yapmışlardır? yüreğin duyguların merkezi olduğuna dair felsefe yaparlarken, bu sözcüğü yanlış kullandıysam beni hoşgörün, bilim adamları yüreğin kan dolaşımının merkezi olduğunu keşfetmişlerdi. onlar açlık ve vebayı tanrı'nın afetleri olarak ilan ederken bilim adamları tahıl ambarlan kuruyor ve şehirlerde lağım kanalları açıyorlardı. onlar kafalarında keyiflerine göre tanrılar yaratırken bilim adamları yollar ve köprüler yapıyorlardı. onlar dünyayı evrenin merkezi olarak tanımlıyorlardı; öte yandan bilim adamları amerika'yı keşfediyor, yıldızları ve bu yıldızlan yöneten yasaları bulabilmek için uzay araştırmaları yapıyorlardı.

kısacası, metafizikçiler insanlık için hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yapmamışlar; bilimin ilerleyişi karşısında, adım adım geri çekilmek zorunda kalmışlardır. bilimsel açıdan kanıtlanan olaylar, onların öznel açıklamalarını yıkar yıkmaz, bu kanıtlanmış olayların tanımını da içine alan ve daha geniş bir alana yayılan, yeni öznel açıklamalar yumurtlamaya başlamışlardır. işte, yüzyıllar da geçse bütün bu işleri sürdürmekten hiç vazgeçmeyeceklerini düşünüyorum.

baylar, bir metafizikçi sihirbaz bir büyücüdür. sizin, balina yağı ile beslediği kürkten bir tanrı yapan eskimoyla aranızdaki fark, yalnızca aynı düşünceye birkaç bin yıl arayla sahip olmaktan ibarettir. bu kadar."

"yine de aristo mantığı avrupa'yı on iki yüzyıl boyu yönetmiştir." dedi dr. ballingford böbürlenerek. "ve aristo bir metafizikçiydi."

dr. ballingford masadakilere şöyle bir göz gezdirdi, söylediklerini onaylayan baş eğmeler ve gülümsemelerle karşılaştı.

"çok zavallı bir örnek seçtiniz." diye karşılık verdi ernest. "insanlık tarihinin en karanlık dönemine değiniyorsunuz. gerçekten de bu dönemi karanlık çağlar diye adlandırıyoruz. bilimin metafizikçiler tarafından ezildiği, fiziğin sadece felsefe taşını aramaya indirgendiği, kimyanın simyaya dönüştüğü, astronominin astroloji olduğu bir dönemdir bu dönem. ne yazık ki, aristo'nun düşüncelerinin egemenliği etkisini böyle göstermiştir."

dr. ballingford'un yüzü bir an sıkkın bir ifade aldı; ama sonra gülümseyerek şöyle dedi: "bu çizdiğiniz korkunç tablonun gerçek olduğunu kabul etsek bile, yine de insanlığı bu karanlık dönemden çıkarıp, daha sonraki yüzyılların aydınlığına götürecek birikimi sağlayanın, metafizik düşüncenin ta kendisi olduğunu itiraf etmeniz gerekir."

"metafiziğin bu dediğiniz şeyle uzaktan yakından bir ilgisi yok." diye karşılık verdi ernest. 

"ne?" diye bağırdı dr. hammerfield. "o çağlara rastlayan keşif yolculuklarına zemin hazırlayan, bu tür düşünce ve varsayımlar değil miydi yani?"

"ah, sevgili bayım" diye gülümsedi ernest, "ben sizin saf dışı kaldığınızı sanıyordum. henüz benim felsefe tanımımda bir boşluk bulamadınız ve şimdi temelden sarsılmış bir durumdasınız. ama bu metafizikçilerde her zaman görülen bir alışkanlıktır; bu yüzden bağışlıyorum sizi. tekrar ediyorum, hayır, metafiziğin bu ilerlemeyle hiçbir ilgisi yoktur. ekmek ve yağ, ipek ve mücevherat, dolar ve sent, ha aklıma gelmişken söyleyeyim, hindistan'a giden karayollarının ticarete kapanması, işte keşif yolculuklarının nedeni bunlardı.

1453'te istanbul alınınca, türkler hindistan'a giden kervan yollarını kapadı. avrupalı tüccarlar kendilerine yeni bir yol aramak zorunda kaldılar. işte bu keşif yolculuklarının asıl nedeni budur. kristof kolomb, hindistan'a giden yeni bir yol bulmak için denize açıldı. bütün tarih kitapları bunun böyle olduğunu yazar. bu arada tesadüfen dünyanın yaratılışı, doğası, büyüklüğü ve biçimi hakkında yeni bulgular elde edildi ve ptoleme sistemi terk edildi."

dr. hammerfield homurdandı.

"benimle aynı düşüncede değil misiniz?" diye sordu ernest. "öyleyse nerede yanılıyorum?"

"şimdilik görüş açımın doğruluğunda ısrar ediyorum." diye buruk bir ses tonuyla karşılık verdi dr. hammerfield. "bu, şimdi burada, giremeyeceğimiz kadar uzun bir hikâye."

"bir bilim adamı için hiçbir hikâye çok uzun değildir." dedi ernest tatlı tatlı. "işte bu nedenle bilim adamı bir yerlere ulaşır. bu yüzden bilim amerika'yı keşfetmiştir."

bütün geceyi olduğu gibi anlatmayacağım. ernest everhard'ı tanıdığım bu ilk saatlerin her dakikasını, her ayrıntısını hatırlamak benim için büyük bir sevinç kaynağı. büyük bir çarpışma oluyordu, papazların yüz ifadeleri, özellikle ernest, onlara romantik filozoflar, hokkabazlar ve benzeri şeyler dedikçe kıpkırmızı kesiliyor ve kalpleri heyecandan küt küt atıyordu. ernest, onları yeniden gerçeğe çekmek için onların sözlerini ağızlarına tıkamak zorunda kalıyordu. her mat edici hamleden sonra, "gerçek dostum, inkâr edilemez bir gerçek!" diyordu zafer kazanmışçasına. kendini hep gerçeklerle savunuyordu. onları sarsmak için gerçeklerle ayaklarına çelme takıyor, gerçeklerle onlara tuzak kuruyor, gerçeklerin bordasından onlara bombardıman yağdırıyordu.

"siz gerçeğin mihrabına tapınıyorsunuz." diye alay etti onunla dr. hammerfield.

"olgulardan öte tanrı yoktur ve bay everhard da onların peygamberidir." diye araya girdi dr. ballingford.

ernest gülümseyerek onaylayıcı bir işaret yaptı. "ben teksaslı insana benzerim." dedi. diğerleri bu sözün anlamını açıklaması için ısrar edince devam etti. "evet, örneğin missourili biri her zaman, 'inanmam için göster.' der. ama teksaslı, 'inanmam için avucuma koy.' der. bu da onun bir metafizikçi olmadığını gösterir."

kısa bir süre sonra, tam ernest metafizikçi filozofların gerçeğin sınamasından hiçbir zaman geçer notu alamadıklarını ileri sürerken, dr. hammerfield aniden ileri atılarak sordu: "neymiş şu gerçeğin denemesi, genç adam? sizden çok daha akıllı insanların kafalarını çağlar boyu uğraştıran bu şeyin ne olduğunu bize açıklamak lütfünde bulunur musunuz?" 

"elbette" diye cevap verdi ernest. kendisine bu kadar çok güvenmesi, onu dinleyenleri öfkeden kudurtuyordu. "akıllı kafalar gerçeği bulmak için uzun, zahmetli ve sonuçsuz uğraşlara girişmişlerdi; çünkü gerçeği aramak için gökyüzüne uçmuşlardı. ayakları yerden kesilmeyip güzelim toprakta kalsalardı, gerçeği kolayca bulabilirlerdi. evet, bu akıllı adamlar her pratik edimiyle, gerçeğin ta kendisini sınadıklarını ve kendi hayatları üzerinde düşündüklerini göreceklerdi."

"sınama! sınama!" diye tekrarladı sabırsızlıkla dr. hammerfield. "sözlerinizi böyle uzun girizgâhlarda dolaştırmayın. uzun zamandır aradığımızı verin bize, gerçeğin, doğrunun sınanmasının sonuçlarını; onu bize verin de birer tanrı olup çıkalım."

sözlerinde ve bu sözleri söyleyiş biçiminde, masadakilerin birçoğunun gizliden gizliye hoşuna giden ama yalnızca piskopos morehouse'u tedirgin etmişe benzeyen saldırgan ve alaycı bir kuşkuculuk vardı.

"dr. jordan bunu çok anlaşılır bir biçimde açıklamıştır." dedi ernest. "onun gerçeğinin, doğrunun sınanması dediği şuydu: 'işe yarar mı? hayatını koyabilir misin bu işe?'"

(dr. jordan, hristiyanlık çağında, on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında yaşamış ünlü bir eğitimci. stanford üniversitesi'nin rektörüydü. zamanında büyük iyilikler yapmıştı.)

"pöh!" diye sırıttı dr. hammerfield. "piskopos berkeley'i hiç hesaba katmıyorsunuz. ona bugüne kadar henüz doyurucu bir cevap veren çıkmadı."

(berkeley, maddenin varlığını reddeden düşüncesiyle zamanının filozoflarını uzun süre şaşkına çeviren tekçi bir idealist düşünürdü. ama sonunda, bilimin yeni ampirik gerçekleri, filozoflar tarafından genel bir kabul görünce onun bu zekice savı, kendiliğinden yok oldu.)

"metafizikçilerin en asili!" diye güldü ernest. "ama talihsiz bir örnek verdiniz. sonunda, berkeley'in kendisinin de kabul ettiği gibi, metafiziği işlemedi."

dr. hammerfield öfkeliydi, haklı olarak öfkeliydi. sanki ernest'i hırsızlık yaparken ya da yalan söylerken yakalamıştı. "genç adam" diye gürledi, "sizin bu söylediklerinizin değeri yok. bu gece söyledikleriniz saçma ve yersiz. bunlar, hiçbir temeli olmayan, alçakça ve haksız tahminler."

"beni yere vurdunuz." diye mırıldandı ernest alçak gönüllü bir tavırla. "yalnız bana ne ile darbe vurduğunuzu anlayamadım. bunu, bana somut bir biçimde açıklamalısınız doktor." 

"açıklayacağım, açıklayacağım." diye geveledi dr. hammerfield. "nereden biliyorsunuz bunları söyleyin bakalım? piskopos berkeley'in kendi metafiziğinin işe yaramadığını kabul ettiğini bilemezsiniz. kanıtınız yok. onun metafiziği her zaman işe yaramıştır, genç adam."

"berkeley'in metafiziğinin işe yaramadığını kanıtlayacak en somut olay," ernest sözün burasında bir an durdu. oldukça sakindi. "berkeley'in evlere duvarlardan değil de her zaman kapılardan girmesidir. karnını ekmekle, yağla, et kızartmasıyla doyurmasıdır. sakalını keskin bir jiletle tıraş etmesidir."

"ama bunlar günlük olaylar!" diye bağırdı dr. hammerfield. "oysa metafizik, düşüncenin eseridir."

"ve bu olaylar düşünce düzleminde etkili olurlar öyle mi?" diye sordu ernest yumuşak bir ses tonuyla. öteki onaylayan bir şekilde başını salladı.

"öyleyse, sayısız melek, bir iğnenin ucunda dans edebilir -düşüncede elbette." diye devam etti ernest dalgın dalgın. "ve balina yağı ile beslenen kürkten bir tanrı var olabilir -düşüncede elbette. öyle sanıyorum ki doktor, siz de düşüncede yaşıyorsunuz, öyle mi?"

"düşüncem benim krallığımdır." oldu cevap.

"bu, havada yaşadığınızı söylemenin bir başka yolu. ama yemek zamanlarında ya da bir deprem olduğunda yeryüzüne geri döndüğünüzden eminim. yoksa, söyleyin bana doktor, bir deprem sırasında, fani vücudunuzun manevi bir tuğla tarafından yaralanacağından hiç korkmuyor musunuz?"

aynı anda, bilinçsiz bir hareketle, dr. hammerfield elini başına, saçlarının altındaki yara izine götürdü. ernest farkında olmadan can alıcı bir benzetme yapmıştı. dr. hammerfield büyük deprem'de (1906 yılında san francisco'yu harabeye çeviren büyük deprem) üstüne devrilen bir bacanın altında kalarak neredeyse ölecekti. herkes kahkahalarla gülmeye başladı.

"evet?" diye sordu ernest, masadaki kahkahalar kesildiğinde. "karşı savlarınızı bekliyorum." ve ortalığa çöken sessizliğin içinde yeniden sordu: "evet, cevabınız?" sonra da ekledi: "iyiydi ama yeterince iyi değildi savınız."

ama dr. hammerfield geçici olarak tartışma dışı kalmıştı. savaş yeni yönlerde gelişiyordu şimdi. ernest, din adamlarını bütün köşelerde sıkıştırıyordu. işçi sınıfını tanıdıklarını ileri sürdükleri zaman, onlara işçi sınıfı hakkında hiç bilmedikleri temel gerçekleri anımsatıyor ve onları, bu konuda söylediklerini çürütmeye zorluyor, gerçekleri veriyordu, her zaman gerçekleri; onları havadaki yolculuklarından gerisin geriye, yere ve onun gerçeklerine indiriyordu.

şimdi, bu sahne nasıl da canlanıyor gözümün önünde! ernest'in o insana meydan okuyan sesi şimdi bile kulaklarımda. olgular aracılığıyla onları berbat haşlayışı. her bir olgu bir kamçı olmuş, vurup duruyordu onları. acımasızdı. rakiplerinin vermeye hazır oldukları ödünlerle yetinmiyor ve hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmıyordu.

onlara indirdiği o son darbeyi asla unutmayacağım.

"bu akşam, birçok kez farkına varmadan yaptığınız itiraflarınızla ve bilinçsiz sözlerinizle işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmediğinizi kabullenmek zorunda kaldınız. ama bu yüzden suçlanamazsınız. işçi sınıfını nasıl tanıyabilirsiniz ki? onlarla aynı yerlerde yaşamıyorsunuz. sizler kapitalistlerle aynı çayırda otluyorsunuz. bunun olmaması için bir neden yok. sizlerin cebinizi dolduran, karnınızı doyuran, bu akşam giydiğiniz giysilerle sizi giydiren işte bu kapitalist sınıftır. ve siz de bunlara karşılık, patronlarınızın çok hoşlarına giden ve kurulu toplum düzenine zarar vermeyen, onlar tarafından kabul gören metafizik içerikli vaazlar veriyorsunuz."

bu sözler üzerine masadan bir itiraz uğultusu yükseldi. "ah, yanlış anlamayın; sizin içtenliğinizden hiç kuşkum yok." diye devam etti ernest. "içtensiniz. inandığınız vaazları veriyorsunuz. kapitalist sınıfın gözündeki gücünüz ve değeriniz de buradan geliyor. ama inançlarınızı değiştirirseniz, kurulu düzeni değiştiren inançlara sahip olursanız, vaazlarınız patronlarınız tarafından hoş karşılanmayacak ve hemen işinizden olacaksınız. haklı değil miyim?"

(bu dönemde birçok papaz kabul edilemez doktrinleri vaaz ettikleri için kiliseden atılmıştı. özellikle vaazlarında sosyalizm izi görülenler, hemen işten uzaklaştırılırdı.)

bu defa hiç itiraz eden olmadı. hepsi onaylayıcı bir sessizliğe büründü. bir tek dr. hammerfield bunu kabul etmedi ve şöyle dedi: 

"inançlarının yanlış olduğu görülünce istifaya çağırılıyorlar."

"inançlarının kabul edilemez olduğunu söylemenin bir başka yolu bu söylediğiniz." diye cevap verdi ernest, sonra da devam etti. "işte bu yüzden ben de size diyorum ki, gidin güzel güzel vaazınızı verin, paranızı kazanın ama tanrı aşkına, işçi sınıfını rahat bırakın. siz düşmanların safında yer alıyorsunuz. işçi sınıfıyla ortak hiçbir yanınız yok. başkaları sizler için çalıştığından elleriniz pamuk gibi yumuşak. karınlarınız çok yemekten yağ bağlamış, göbek salmışsınız."

sözün burasında dr. ballingford yüzünü hafifçe buruşturdu ve masadaki herkes onun heybetli göbeğine baktı.

"sizin ruhunuz, kurulu düzenin temel direklerini iyice sağlamlaştıracak düşünce ve öğreti harcıyla dolu. isviçreli muhafızlar (halkı tarafından idam edilen fransa kralı xvı. louis'in kiraladığı yabancı uyruklu saray muhafızları) gibi paragözsünüz (kabul ediyorum, içten paragözlersiniz). size ekmeğinizi ve ücretinizi verenlere sadık kalınız. vaazlarınızı vermeye devam ederek işverenlerinizin çıkarlarını koruyun. ama işçi sınıfına sokulup ona sahte önderlik yapmayın. siz, her iki kampta birden, aynı anda dürüstçe yer alamazsınız. işçi sınıfı şimdiye kadar siz olmadan da yürümüştür yolunda. inanın bana, işçi sınıfı siz olmadan da yoluna devam edecektir. dahası, siz olmadan çok daha iyi yürüyecektir işçi sınıfı.

ortalama insan bencildir. elinin erdiği her şeyi ister. mümkün olan her şeye sahip olmak ister. bencil olmaması gerek; ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir.

yönetiminizde başarısızlığa uğradınız. bir mezbahalar uygarlığı getirdiniz. kör ve oburdunuz. kalktınız -bugün kalktığınız gibi- meclis salonlarında, utanmadan çocukların ve bebelerin emeği olmaksızın kâr yapamayacağınızı haykırdınız. güzel amacınız ve sevgili ahlakınız üzerine gevezeliklerle vicdanınızı uyuttunuz. böylece iktidar ve zenginlik içinde yağ bağladınız. kazandığınız başarılarla sarhoş oldunuz. ama bize karşı şansınız, asalak yaşantılarına son vermek üzere işçi arıların saldırdığı eşek arılarınınkinden çok değildir. toplumu yönetmekte başarısız oldunuz. yönetim yetkisi alınacak elinizden. işçi sınıfının bir buçuk milyonu bulan emekçi yığınları, bütün işçilerle birleşecek ve yönetimi alacak elinizden. bu devrimdir beyler. gücünüz varsa durdurun."

tartışmanın sonunda bay wickson söz aldı. soğukkanlılığını kaybetmeyen tek insan o kalmıştı ve ernest diğerlerine göstermediği bir saygıyla onu dinledi.

"bu suçlamaya cevap vermek gerekmez." dedi bay wickson, yavaş yavaş konuşuyordu. "bütün bu tartışmayı büyük bir şaşkınlık ve tiksintiyle izledim. evet, baylar, benim sınıfımın üyeleri, beni iğrendirdiniz. haylaz, küçük okul çocukları gibi davrandınız. sıradan bir politikacı ağzıyla, bir politikacı ahlakıyla konuştunuz. bu yüzden sapır sapır döküldünüz hepiniz. bir yığın gürültü kopardınız, vızıldamaktan başka bir şey çıkmadı ağzınızdan. bir ayının kuyruğunda uçuşan anlar gibi vızıldadınız. baylar, işte ayı karşınızda (sözün burasında eliyle ernest'i gösterdi) ve sizin vızıltılarınız yalnızca onun kulaklarını gıdıkladı."

"inanın bana, durum çok ciddidir. ayı bu akşam, ilk defa bizi parçalamak için pençelerini uzattı. birleşik devletler'de bir buçuk milyon devrimci olduğunu söyledi. bu bir gerçektir. amaçlarının bizim hükümetimizi, saraylarımızı, görkemli yaşantımızı elimizden almak olduğunu söyledi. bu da bir gerçektir. bir değişiklik, büyük bir değişiklik oluyor toplumda, ama bu değişiklik ayının beklediği değişiklik olmayabilir. ayı bizi parçalayacağını söyledi. ya biz ayıyı parçalarsak?"

büyük salon o homurtularla doldu gene, güvenli başlar sallandı bu kez. suratlar sertleşti. hepsi birer savaşçı kesilmişti.

"ama vızıldamakla parçalayanlayız ayıyı." diye devam etti bay wickson. kayıtsız ve umursamazdı sesi. "ayıyı avlayacağız. sözcüklerle cevap vermeyeceğiz ayıya. cevabımız kurşunlarla olacak. biz iktidardayız. bunu kimse inkâr edemez. bu iktidar aracılığıyla iktidarda kalacağız."

birden yüzünü ernest'e çevirdi. çok dramatik bir andı bu.

"işte size cevabımız: boşuna ağzımızı yoracak değiliz. saraylarımızı, görkemli yaşantımızı yakalamak için, o övündüğünüz güçlü ellerinizi uzattığınızda, size gücün ne olduğunu göstereceğiz. size top sesleriyle, şarapnel patlamalarıyla ve makineli tüfek sesleriyle karşılık vereceğiz. devrimcilerinizi ökçelerimiz altında ezecek ve cesetlerinizin üstünde yürüyeceğiz.

dünya bizimdir, biz onun efendileriyiz ve öyle de kalacağız. emekçi ordusuna gelince, onlar tarih başladığından beri pisliğin içindedir ve ben tarihi doğru okurum. ben, biz ve bizden sonra gelenler, iktidarı ellerinde tuttuğu sürece de pisliğin içinde kalmaya mahkumdur. işte temel sözcüklerin kralı: iktidar. tanrı değil, servet değil, iktidar. diliniz uyuşuncaya kadar tekrarlayın bu sözü: iktidar."

8.01.2019

sanat ve devrim

uğur mumcu

düş, gerçeğin dostu değildir.

sanat topluma katkıda bulunduğu ölçüde işlevine uygun düşer. ispanya'da devrimciler faşistlerle boğuşurken endülüs'te şarap yudumlayıp "zil, şal ve gül.. bu bahçede raksın bütün hızı.." diye satırlar döktüren şişman şairi neden beğenmiyoruz? kurtuluş savaşının kan ve barut kokularına sırtını çevirip "yarin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.." diyen duygusal edebiyatçıyı neden eleştiriyoruz? nedeni belli: toplumun sorunlarına duygu pınarlarından damlalar akıtmamış olanları kendi küçük dünyalarıyla baş başa bırakıyor, onları kendi devrimci ve toplumcu dünyamıza almıyoruz bir türlü.

devrimci eylem ve düşünce, geçmişten geleceğe doğru akıp gelen bir nehir gibidir. bulunduğumuz her nokta içinde yaşadığımız her aşama, bazen küçücük dalgacıklarla, bazen yataklarını aşan sellerle ulaşmıştır bugünlere. bir zamanlar bu nehirlerin yataklarını kazanlar, taşkınlıkları önleyip suları doğal akışına yöneltmek isteyenler, bu suların birikip bir büyük baraja enerji birikimi oluşturduğunda, belki de hiç hatırlanmazlar bile. oysa bir başlangıcın, bir birikimin, bir oluşumun ilk öncüleridir bunlar.

sanat, toplumu değiştirmek için bir araçtır. bu aracı, amaca ve ereğe göre kullananı desteklemek, ona güç katmaktır bizim görevimiz. emekçi halkın yaşamını, hak arama özgürlüğünü, burjuva toplumunun türlü ilişkilerini ortaya koyarak bunların çözüm yollarını göstermektir devrimci aydının işlevi.

kafası ve yüreği açık olmayan insanın solda yeri yoktur. solculuğun tek ölçeği eylemle belirlenir. baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişilmez hazine gibi saklayan insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar. faşizmin utanç duvarlarına karşı birer fedai mangası gibi dövüşenler her toplumda, her dönemde, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk gibi uzanıp geliverdiler bugüne kadar. açılan yumrukların içinden özgürlük güvercinleri uçtu havaya.

5.12.2018

veda hutbesi

albert caraco

ben kendi zamanımın peygamberlerinden biriyim ve söz hakkım olmadığından, söyleyeceğim şeyi yazıyorum.

çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramıyor.

erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yitimimiz için erdemlerden yararlanıyor. bizler artık bir sistemin kandırdığı kurbanlarız. çıkarlarımız konusunda bizi aldatıyor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken bunların bizim de çıkarımız olduğu konusunda bizi ikna ediyor. 

böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanıyoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz. ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki. böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak.

bizler çocuk kaldık ve aile varlığını sürdürdükçe de çocuk kalacağız.

ben zamanımızın peygamberlerinden biriyim, sessizlik kaplıyor üzerimi. benim söyleyecek sözüm olduğu hissedilince bunu öğrenmek istemediler, moda olmuş usullerle bu sözden uzak duruluyor. beni canlı canlı gömmek istiyorlar ama bunun sonucu, benim yandaşlarımı günün birinde daha fanatik kılmak olacak.

ben kendime çizdiğim yolda ısrarlıyım. bu yol artık açıktır. burada uzun süre tek başıma yürüyecek değilim. benim fikirlerim bu dünyada yoktu ve bu fikirleri benimseyecek olanlar, düzen adamları ile anarşistler arasında yeni bir halk oluşturacaktır.

anarşistlere yakın olduğum söylenemez. düzen adamları da anarşistler de beni aynı ölçüde dehşete düşürüyor. ben onların tartışmalarının üzerindeyim. yasallığa yeni bir eksen atfederek bu iki alternatiften kopuyorum. gelecekteki sitenin oluşumuna dişi ilkenin öncülük etmesini istiyorum ve bütün işaretlerin yerini değiştiriyorum. negatif olan artık negatif olmak zorunda değil ve henüz negatif olmayan muhakkak ki negatif olacaktır.

benim devrimim işte bu, gözlerimizin önünde başlıyor ve benim fikirlerim bunu yansıtıyor. ben ütopya vaaz etmiyorum, bir hakikati hayal meyal seçiyorum.

bana yapıcı olmadığım söylenecek. felaketin üzerinde inşaat yapmakla ve felaketi bu evreni düzene koymaya elverişli görmekle suçlanacağım. bana sosyal olmadığım söylenecek, kitlelerin kurban edilmesini öngörmekle ve insanın düzelebilmesi için felaketi gerekli bulmakla suçlanacağım. benim gayri insani olduğum söylenecek. çünkü milyarlarca böceğin yaşamı beni hiç ilgilendirmiyor ve ben evrenin insansızlaşmasını savunuyorum.

benim ahlaksız olduğum söylenecek. çünkü ben değerler eksenini sarsıyorum ve işaretlerin sırasını değiştiriyorum. haksızlıklarımı biliyorum, suçlu olduğumu kabul ediyorum, aynı yolda yürümekte ısrarlıyım. gelecekteki düzene inanıyorum. ben de o düzenin peygamberlerinden biriyim. soyumuzdan gelenler arkaik insanların savunmuş oldukları şeyi o düzende bulacaklar.

ben dünyanın başlangıçtaki halini yeniden kuranlardan biriyim. kadınların düzeni bizim itaat ettiğimiz düzenden çok daha eski. işte ben o düzenle bağ kuruyorum. temellerimizi altüst ederken tek amacım bu temelleri taşıyan şeyi gün ışığına çıkarmak. ben bunun üzerinde zaman dışı bir site inşa edeceğim yarın.

sanayileşmenin sağladığı mutluluk kırıntılarıyla -bu mutluluk geçici bile olsa- kendini tatmin olmuş gören ve giderek daha da ilgisizleşen sokaktaki insana kızmıyorum. yönünü şaşırmış bu bahtsız, ancak bir kabusun tam ortasında uyanacaktır. benim kitabım ona hitap etmiyor.

ben genç insanlara konuşuyorum. onlar, üniversitelerde ahlaka ve düzene başkaldırıyorlar. bu gençler çok fazla insanı korkutuyorlar ve eğer savaş patlak verirse ilk önce onların öleceğini biliyoruz. ben bu törensel kurbanlara konuşuyorum. ölüm düzeninin sonunda kurban ettiği, ahlak adına -kurban etmeyle şekillenen, kanla yeniden güç kazanan bir ahlak adına- kurban ettiği gençlerin isyan nedeni hakkında onları aydınlatıyorum ve hatta isyanı meşrulaştırıyorum.

bununla birlikte, son tahlilde onlara itaati öğütlüyorum. çünkü haklı olmak, gelecekteki tüm kuşaklar adına haklı olmak yetmez; şimdiki zamanda da hayatta kalmaya ve geleceğin kendini duyuracağı ana dek varlığı sürdürmeye ihtiyaç vardır.

bu nedenle, tiksindiğimiz düzeni ve aşağıladığımız ahlakı, bu hükümsüz düzen ile bu kabul olunamaz ahlakı, ne birinin ne diğerinin yerine bir şey koyabilmişken, heyhat, bunları elde silah savunacağız. çünkü karşıdakiler, savunulamaz ahlak adına ve mahkum edilmiş düzenin sancakları altında bize saldırmaya hazırlanıyorlar.

herkese soruyorum: bu barbarların karşısına ne çıkartacağız? hoşgörü, hatta aşırı hoşgörü mü? bizi alaya alıp ezerler bizi. eğer onların ordularının karşısına çiçeklerle süslü ve ellerimiz çıplak, barış vaaz ederek çıkarsak orta çağ'daki moğollar gibi yaparlar: otuz bin silahsız budist hacı, yüreklerine seslenebilme umuduyla karşılarına çıktığında, bir anlık şaşkınlıktan sonra hepsini yok ettiler.

tuzağa düşersek yandık. kardeşlikten söz ediyoruz. karşımızdakilerin dilenci ve intikamcı, çirkin, sağlıksız, ahlaksız, acımasız ve despotik olduğunu unutuyoruz. bizlerin en berbatından daha kötü ve en kararlı safsatacılarımızdan daha yalancı olduklarını unutuyoruz.

ama sonradan moğolların budist olduğunu söylerseniz, ben de hacıların öldüğü cevabını veririm. bizim ölmemiz gerektiğinde, boğazımızı uzatmayalım ve aldatılmış duygularla ölmeyelim, karşıtlarımıza yüreklilikte onlarla eşit olduğumuzu kanıtlayalım, yenildiğimizde onların bize muamele edeceği gibi davranalım onlara.

17.04.2018

devrim

victor hugo

uzun süre suskun kalan bir kimseye dinleyicinin her türlüsü yeter. belagat hocası gymnastoras, içi bir sürü ikilem ve kıyasla dolu olarak hapisten çıktığı gün, önüne gelen ilk ağacın karşısında durup ona bir güzel nutuk çekmiş ve onu ikna etmek için hayli uğraşıp didinmiş.

toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları. onları aydınlatın ki sizi ısıtsınlar. eninde sonunda o azametli genel eğitim meselesi, mutlak hakikatin karşı konulamaz otoritesiyle kendisini ortaya koyacaktır.

bütün yüce fetihler az ya da çok cesaretin mükafatıdırlar. devrimin olması için montesquieu'nün onu sezmesi, diderot'nun öğretmesi, beaumarchais'nin haber vermesi, condorcet'nin hesaplaması, arouet'nin hazırlanması, rousseau'nun önceden düşünmesi yetmez; danton'un ona cüret etmesi gerekir.

iyinin masum olması gerekir. gerçekten de devrimin büyüklüğü eğer göz alıcı ideale dimdik bakıp pençelerinde kan ve ateşle yıldırımlar arasında ona doğru uçmaksa, ilerlemenin güzelliği de lekesiz olmaktır; ve bunlardan birini temsil eden washington'la öbürünü cisimleştiren danton arasındaki fark, kuğu kanatlı melekle, kartal kanatlı melek arasındaki farktır.

sosyalistlerin ele aldıkları problemlerin hepsi; kozmogonik görüşler, hayaller ve mistisizm bir yana, şu iki belli başlı probleme indirgenebilir: birinci problem: servetlerin üretilmesi. ikinci problem: servetlerin bölüştürülmesi. birinci problem emek konusunu içerir, ikinci problem ücret konusunu içinde taşır. birinci problemde kuvvetlerin kullanılması söz konusudur. ikincisinde ise faydaların dağıtılması. kuvvetlerin iyi kullanılmasından kamu gücü doğar. faydaların iyi dağıtılmasındansa bireyin mutluluğu çıkar. iyi dağıtımdan eşit dağıtım değil, adil dağıtım anlaşılmalıdır. en birinci eşitlik, adalettir. bu iki şeyin birleşmesinden -dışarıda kamu gücü, içeride bireyin mutluluğu- sosyal refah doğar.

bir devrim karaya oturur oturmaz işini bilir kişiler hemen karaya oturanı parçalamaya girişirler. yüzyılımızda işini bilir kişiler kendilerine devlet adamı sıfatını tevcih etmişlerdir. öyle ki, sonunda bu devlet adamı sözü biraz argoya kaçar olmuştur. bu arada, şunu da unutmamak gerekir ki, işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

7.01.2018

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.