31.10.09

uzun lafın kısası

gandhi: şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur.

hildegard knef: hayat bazen yabancı bir kentte geçirilen pazar günlerine benzer. insan kime danışacağını, kime sığınacağını bilemez.

ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

gaston bachelard: gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!

elias canetti: bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.

georges politzer: bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.

julian barnes: en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.

margaret atwood: insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.

howard fast: tanrının verdiği beyni kullanmaya başlar başlamaz günahkar oluyor insan.

immanuel kant: aydınlanma, insanın, kendi eliyle yarattığı reşit olmama halinden kurtulmasıdır.

katherine mansfield: yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

iris murdoch: din denen şeyi içimizden iyice temizleyip atana kadar, şu içinde yaşadığımız "tanrıların alacakaranlığı" gibisinden hava, bir dolu insanın delirmesine yol açacaktır.

30.10.09

bağışlanmış hüzün

nevzat çelik



acıkınca
ya da gelince uykusu
mırıltısıyla bir kedi
duru bir ırmak gibi
akar hayatımıza
sevgili
kimin kabusu
yatağından çıkan
su

manzara geçerken güzel
aşka özenle asılan peyzaj
iz bırakır
taşınınca bir başka duvara
gittiğin yollara
dallara
hatıralarını bağlama
çiçekleri tozar
direği sızlar burnunun
sevgili
ağlama

al git
şehla yürüyüşünü
yaz deme
kış deme
üşürüm deme
aylardan baharsa
ay doğarsa
hiçbir şey deme
bu senin
kuşlardan önce kalkan yüzündür
al git
sevgili
aşk bağışlanmış hüzündür

29.10.09

on beştik, on dört kaldık

aslı erdoğan

"bunu herkes biliyor ama kimse konuşamıyor. bizi çürüten bir bilmezliğin içinde tutarak suç ortaklarına çevirmek istiyorlar. toplum ormanı içinde her şey yitip gidiyor. bu çığlıklar yalnızca bir kez kulağınıza ulaşabilselerdi.." (jean-paul sartre)

40 yıl sonra, işkence kurbanları ile dayanışma günü'nde (26 haziran) aynı cümleleri kurmak gerekiyor. şimdi ve burada! gerçekten zor acının diliyle konuşmak. ama onlar, işkence görenler, seslerinin duyulmasını istiyorlar:

"ve benim korkunç öyküm anlatılana değin
şu içimdeki yürek yanmaya devam edecek"

suskunluk duvarıyla çevrili hücrelerin soğuk sırlarına, oralardan benliğimizin en diplerine dek yayılan karanlığa bakmak gerekiyor. insan kalmak isteyen herkesin payına düşen karanlık bu.

"21 şubat 1997'de toplu halde gözaltına alınan 25 kişiden biriydim. 14 gün boyunca çok yoğun baskı ve işkence gördük. askı, elektrik, haya burma, sürekli kaba dayak."

"6. günün sonunda hücrelere çıkarıldığımızda sakatlanmıştık. eğitim-sen üyesi bir arkadaşın kaburgaları kırılmıştı, ben kısmi felç geçirmiştim. süleyman'ın elleri tutmuyordu."

"karısına küfrettiler, o da tepki gösterdi. doğal bir tepkiydi ama yanlış yerde. kaburgalarını kırdılar."

"cinsel taciz sürekli devam ediyordu. kesintisiz, herkesin önünde. 43 yaşında bir arkadaşımız ancak ölüm orucuyla kurtuldu tacizden."

"askının acısına dayanıyorsun ama söz gelimi, tuvalete gitmek daha korkunç. günde dört hakkımız vardı. her seferinde kollarımın tutmadığını, pantolonumu indiremeyeceğimi söylüyordum. beni dinlemiyordu."

"askıdayken parmakla taciz etti. 'artık şerefsiz oldun' dedi."

"çırılçıplak soyup üzerine abandılar."

"biz cezaevine giderken 'sakatlar kervanı' diye şaka yaptılar. birbirimizi sırtlamış, yaslanmış.. babamı görünce zafer işareti yapmak istedim, kolum yamru yumru oldu. kahkahalar attılar."

"aradan iki yıl geçti, ağrılarım sürüyor. 'mutlu olman gerek' dedi doktor bana, 'olamıyorsan da mutluluk taklidi yap!'"

"çok, çok kötü yaralıyorlar insanları!"

"herkes yaşıyor bunu.. bir biçimde.. lanet olsun.. kimse umursamıyor."

"sırp karakollarındaki işkence aletlerinin fotoğrafları yayımlandı. ya bizdekiler? aletleri görmeseniz de izlerini de mi görmüyorsunuz? metin'in (göktepe) fotoğrafları, insanlık halinden çıkmış nice insanın fotoğrafları yayımlandı."

"camdan bir fanusun içindeyim. çığlık atıyorum, kimse duymuyor." (gözaltındaki tecavüzü psikolog raporuyla belirlenen asiye'nin sözleri)

süleyman yeter'le birlikte gözaltına alınan sultan, haydar ve sedat'ın anlattıklarından birkaç cümle seçtim. içinden canlı çıktıkları, insana ait hiçbir dilde anlatılması mümkün olmayan cehennemle ilgili iyi kötü fikir vermesi için. (belki de yaşamla bağları zorla kopartılmış asiye'nin saf acıya dönüşmüş yüzü sözcüklerden daha anlamlı. ya da cesur, dokunaklı bir sesin hafifçe titreyişi, şefkatle uzandığınızda irkilen bir beden..)

21 şubat'ta gözaltına alınan 15 kişi -üçü dışında hepsi hakkında beraat istendi- işkence davası açtılar. baskılara direndiler, doktorların önünde dövülerek raporlar aldılar, davacı oldukları mahkemede sanık sandalyesine oturtuldular, polisin ablukaya aldığı duruşmalara girdiler, ölümle tehdit edildiler.

37 yaşındaki sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı, 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu.. (raporlar ortada, süleyman'ın titreyerek, elleri tutmayarak "seanslardan" dönüşüne tanıklık edenler ortada, görevinin hala başındaki polisler ortada!)

"aynı günlerde özbek cumhurbaşkanı'na suikasttan yargılanan biri cinayeti önce üstlenip sonra da avukatları aracılığıyla reddetti. yeter'in işkencede öldüğünü söyleyen tanık, idamla yargılanmasına karşın, apar topar ülkesine iade edildi."

15'tiler, 14 kaldılar. keşke onlara "yalnız değilsiniz" diyebilsek..

how i met your mother

en son ne zaman bir kadınla yatma beklentin olmadan sohbet ettin?

descartes'in dediği gibi: "kesin olarak bilebileceğimiz hiçbir şey olmasa da, karar vermek için bildiğimiz her şeye şüpheyle bakmalıyız öncelikle.''

bir ilişkide olmanın cilvelerinden biridir bu: sonunda, seni başlarda sinir eden rahatsız edici küçük şeylere alışıyorsun.

birinin kötü huyları dikkatinizi çektiği an görmezden gelmek çok zorlaşıyor.

arkadaşlık istemsiz bir refleks gibidir; birden oluverir, siz müdahale edemezsiniz.

nerenin güvenli olacağını bilmenin bir yolu yok. o yüzden en iyisi yanınızda iyi arkadaşların olmasıdır.

doğru insanla tanıştığın zaman anlarsın hemen. onu düşünmeden edemezsin. en samimi arkadaşın ve ruh eşin olur. hayatının geri kalanını onunla geçirmek için sabırsızlanırsın. başka hiçbir şey ve hiç kimse onunla kıyaslanamaz.

ilişkinin ilk başlarında hiçbir şeye hayır diyemediğiniz bir dönem vardır. çünkü kendinizi ilginç, maceraperest ve açık fikirli göstermek istersiniz.

biriyle yatmamak için her zaman bir neden vardır.

yattığım kadınların isimlerini bayağı bir listeye ekleyerek onları asla küçültmem. bu, yattığım tüm kadınların resimli albümü.

bu rezillik; çünkü birisi "bunda rezil olacak bir şey yok." derse öyledir.

bardan bir kız kaldırmanın ilk 3 kuralı nedir? onu arkadaşlarından ayır, adını konuşurken yinele, zekice onu iğnele.

27.10.09

bir gün mutlaka

ataol behramoğlu



bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
yorgunum, bahar geldi
silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor
her yerde gümbür gümbür bir telaş
gencim daha, dünyayı görmek istiyorum
öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel
bir gün mutlaka yeneceğiz!

bir gün mutlaka yeneceğiz
ey eski zaman sarrafları!
ey kaz kafalılar! ey sadrazam!
sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda
sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz
çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor
her şey nasıl bitebilir bir bombayla
nasıl kazanabilir o kirli adamlar
uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü
temiz bir gömlek giyiyorum
bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu han-ı yağma
ama yorgunum, şimdi, çok sigara içiyorum
sırtımda kirli bir pardesü
kalorifer dumanları çıkıyor göğe
cebimde vietnamca şiir kitapları
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum
öbür ucundaki ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün
yürüyorum istasyona
bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
insanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su
ne yapsam.. ne yapsam.. her yerde bir hüzün tortusu
alnımı soğuk bir demire dayıyorum
o eski günler geliyor aklıma
ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette
sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi
her şey nasıl ölebilir, nasıl unutulur insan
ey gök! senin altında sessizce yatardım
ey pırıl pırıl tarlalar
ne yapsam.. ne yapsam.. dekart okuyorum sonradan
sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum
ufak bir yürüyüş çankaya'ya
bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim
nasıl karışıyorum insanlara
bir çocuk bakıyor pencereden
hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk
lermontov'un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra
ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum
kuş sesleri geliyor kulağıma
ben mütevazı bir şairim, sevgilim
her şey coşkulandırıyor beni
sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına
yüzünün oynamasına
ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
ilençliyorum bütün bireyci şairleri
hale gidiyorum portakal almaya
ilençliyorum o laf kalabalıklarını
kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan
ilençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
uzun kış gecelerinden sonrakimbilir nasıl olur her şey
uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
durup durup bunları düşünüyorum
bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan
yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü
türkçe bir yürek kısaca
beklemek usandırıyor
telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda
bir otobüse biniyorum
inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla
yürürdüm eskiden baharda
o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara
aklıma şiiri gelirdi o yaşlı amerikalının
sonbaharı anlatan şiiri
çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya
yeniden sokaklara fırlamaya
kendimi atmak bir uçurumdan balıklama
büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende
gördüğüm filmlerden mi ne
bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda
yağmurlu o yollar geliyor aklıma
benzin kokuları, ıslak direkler
babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri
uyurdum. bir de bakmışsın yeni bir film sinemada
şehirde yeni bir kız, kahvede yeni bir garson
o üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda
şimdi ne var hüzünlenecek bunda
nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş
sanki yarın ölecek gibiyim
birazdan polisler gelecek ya da
gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu
bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda
soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun
teşrif eder misiniz karakola
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum
öbür ucundaki ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor vietnam'da
ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz
bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar
ey şeyhülislam
bir gün mutlaka yeneceğiz! bir gün mutlaka yeneceğiz!
bunu söyleyeceğiz bin defa
sonra bin defa daha, sonra bin defa daha
çoğaltacağız marşlarla
ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
yürüyeceğiz çoğala çoğala

yazmak

inci aral

bir yazarın görevi eğlendirmek olmamalı. bir okurun eğilimi de yalnızca eğlenmeye yönelik olmamalı. bir insan, bir yazar yaşadığı hayattan gereğinden fazla hoşnut olmamalı. yaşadığı yerden, dünyadan, hiçbir şeyden hoşnut olmamalı. görünenin ve kendi yüzünün arkasındakini yakalayabilmek için sık sık durup çevresine ve aynalara bakmalı. ayağını bastığı yerin, kendi varlığının, ruhunun ve düşlerinin yansısını görebilmek için hiçbir şeyin tekrarlanmadığı bir yere tutunmalı.

kendini bu biçimde ortaya koymanın, insana özgü, hiçbir zevkin yerini tutamayacağı bir coşkusu, sevinci var.

bazı günler kısacık bir paragrafın başında akşamı buluyorum. bazen o gün yazdıklarımın tümünü silip umutsuz, tükenmiş yatıyorum. konu değil önemli olan. dili, zamanı tutturmak, kişiler ve olup bitecekler arasında inandırıcı, mantıklı ilişkiler kurmak, kahramanları derinlemesine kavramak gerekiyor. özellikle bir kişinin söyleminden başkasınınkine, bir bölümden ötekine geçmek, atlamak zor. buralar birer eşik, merdiven basamağı gibi hızımı kesiyor. her seferinde ayağım takılıyor. durup bekliyor, bunalıyor, sonra güçlükle aşıyorum o geçişleri. sabırlı olmayı öğretiyor bana roman. ne olursa olsun belli bir süresi var bir romanı bitirmenin. acele etmenin hiç yararı yok, kesinlikle işe yaramıyor bu. her bir sözcük, hatta o sözcükleri oluşturan her bir harf emek istiyor. iğne oyası yapmak, iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey yazmak.

26.10.09

ışıklarla oynamayın

hasan hüseyin korkmazgil


der ki bir türkü bizde
"ölmeyince sakın yardan ayrılma"

gökyüzü yok yeryüzü var mutluluk eski yalan
yaşamaksa balıklarca kuşlarca yosunlarca
ateş yine o ateş yanmak yine o yanmak

taradım bütün sözcükleri -aşka yer yoktu
bir kaygulu bulvar iti karanlık çıkmazlarda
her yöne birden koşan üç ayaklı bir geyik
koşuyordu masallarda -koşuyordu imgelerde
başka yer yoktu

başımdaki ağrı sendin sesimdeki kuşku sen
ne düşünsem dört boyuttu -ne ağrısam dört boyut
kopmak belki bir ülkeydi -tutkular eski zindan
herkes kendi bukağısının tutkulu demircisi
içimdeki sızı sendin yüzümdeki merak sen

sayrılık da insan için sağlık da
dilerim ki düşmesin kimse yatağa

25.10.09

zaman

virginia woolf

zaman, orağına yaslanmış, şaşkın. bereket tanrıçası, bedensel alışverişten derlediği cevherleri tek tek saçadursun ayaklar dibine. dünyanın öbür ucunda, madenlerde tek döküyor barbar; gönülsüz topraktan boyalı bir çanak yoğruluyor. benim buyruğumla kahkahasını atıyor savaşçı; kafir, murdar adak tüten sunaktan vazgeçiyor. menekşeyle yaban gülü, çatlamış toprakta iç içe geçiriyor çiçeklerini.. gözükara gezginin korkusu yok artık zehirli yılandan. miğferlerse, sapsarı bal peteği.

balta girmemiş bir ormanın ortasında bulunduğu duygusuna kapıldı; karanlığın yüreğinde, ışığa doğru bir şeyleri kesip yolunu açarak; ama üzerine çullanıp onu bağlayan, bağlayan insan istemlerinden, insan seslerinden, insan bedenlerinden oluşma yaban çalıları geçmek için elinde yalnızca kırık dökük tümceler, tek tek sözcükler dışında hiçbir şey olmadan.. dinledi.

dinleneyim, dinleneyim, bırakın dinleneyim. nasıl uyuşulacağı, hissetmenin nasıl durdurulacağı, çocuk doğuran kadınların çığlığı buydu; dinlenmek, varoluşu durdurmak. orta çağ'da bu hücreydi, manastırdı; şimdi de laboratuvar. meslek; yaşamamak için, hissetmemek için, para kazanmaktı, hep para ve sonunda, yaşlanıp yıprandığım zaman tıpkı at gibi, hayır, şimdi inek.. çünkü artık hiç hayvan satışı olmuyor. hiç satış olmuyor.

yavuz, midilli ve diğerleri

salah birsel

27 ekim 1914 günü bir rus mayın gemisi karadeniz boğazı'nın ağzına mayın dökmüş, bu da ruslara bir ders vermek zamanının geldiğine işaret sayılmıştır.

28 ekim günü akşamındayız.

yavuz, yanında iki arama-tarama gemisi, bütün kazanlarını ateşlemiş, sivastopol'a doğru ilerlemektedir. karadeniz'deki türk savaş gemilerine o gün şu buyruk verilmiştir:

"türkiye'nin geleceği için elinizden geleni yapın."

midilli ve berk novorosisk'i, hamidiye de feodosya'yı topa tutmaya gitmektedir. gayret ve muavenet muhriplerine de odessa'yı bombalamak görevi verilmiştir.

gece. yavuz ışıklarını maskelemiştir. ağır ağır; ama yılmadan avına doğru yaklaşmaktadır. deniz tas ve tıs. ne bir dalga, ne bir esinti. gecenin sessizliğini sadece gemi makinelerinin çıkardığı tekdüze ses yarmaktadır. yavuz'la yola çıkan iki mayın arama şimdi yavuz'un ilerisinde seyretmektedir.

kıyılar göründü, görünecek.

birden, nerden çıktıysa çıkmış, iki projektör denizin üstünü tarar. yavuz, küçük bir çalımla, kendini ışık koridorunun dışında tutar.

tan yeri ağarmak üzere.

o ne? bir rus telsiz istasyonu, bir başka istasyonu çağırıyor:

"çok acele, çok acele."

sivastopol merkez telsiz istasyonu mu bu? rusların böyle acele ne işi olabilir?

telsiz görevlisi georges kopp rusça bildiği için yavuz'dakiler konuşmaları kolayca öğrenmektedirler.

işte yeniden ilk istasyon. aaa.. bu odessa.

iki türk muhribinin şehri bombaladığını haber vermektedir. türk gemileri donetz ve kubanetz adında iki rus gambotunu da torpillemişlerdir. saat 6:40. gayret ile muavenet anlaşılan kararlaştırılan saatten önce saldırıya geçmişlerdir. şimdi artık yavuz'un bir an önce sivastopol'a yetişmesi gerekmektedir. ruslar türk donanmasının varlığından haber aldıklarına göre yitirilecek tek saniye yoktur.

sabah iyisinden açılmıştır. kıyılar adamakıllı belli olmaktadır.

kıyıya 6.000 metre var.. 5.000 metre.. 4.000 metre..

sivastopol artık orda, yavuz'un önündedir. 1854 kırım savaşı'nda türk, ingiliz, fransız ve sardunya donanmaları üzerine sivastopol cehennemi binlerce top kusmuş, onlara kök söktürmüştür. ama işte şu anda 4 devlet donanması yerine yavuz, sivastopol'a tek başına meydan okuyacaktır. gemi savaş durumuna girmiştir. bütün toplar sivastopol'a çevrili. herkes ateş buyruğunu verecek çanı sinirli bir hava içinde beklemektedir.

tam bu sıra, kıyıda bir şimşek çakar. bir alev soldan sağa doğru kayıp gider. sonra top sesleri işitilir. ruslar, yavuz'u bir süre gözetlemişler ve sonra toplarını ateşe vermişlerdir. çeşitli çaplarda 80-100 bataryaları vardır. ayrıca sivastopol kalesi'nin 5 kulesinden 1'i zırhlarla kaplanmış ve 30,5'luk toplarla pekiştirilmiştir.

önde giden 2 arama-tarama yavuz'un zırhları arkasında sığınak bulmak için gerilemiş ve de sol yanına sinmiştir.

yavuz da ilkin aslan başını sağa sola döndürerek kükremiş, sonra da 28'lik toplarıyla sivastopol kalesi'ni dövmeye başlamıştır. büyük toplardan sonra ötekiler de atışa geçer.

duyulmamış, görülmemiş bir savaştır bu. bir devler savaşı. plafff, bluuum, paff. yavuz boyuna ateş etmektedir.

kıyıda da, sürekli atışlar yüzünden, sanki soldan sağa doğru alevden bir çizgi belirmiştir. topların çıkardığı cehennemi gürültü kulakları sağır edecek bir yoğunluktadır.

yavuz'un önünde, kıçında, iskele ve sancağında mermiler denize düşüp şaklayıp büyük büyük su hortumları kaldırmaktadır. ama tümü de ya kısa ya da uzun düşmektedir.

barut'un doğurduğu duman bulutları denizin üstünü kaplamıştır. bunlar su hortumlarıyla kimi zaman görüşü de engellemektedir. bir an gelmiştir ki, sivastopol hiç görünmez olmuştur.

ne var ki yavuz yine de salvo üzerine salvo yağdırmaktadır.

kıyıdaki bataryalar da cehennem alevli dillerini yavuz'a değdirmeye çalışmaktadırlar.

"tam yol geri."

yavuz bütün gücünü uzun bacakları üzerinde topladıktan sonra 200 arşın geriye sıçramıştır. aynı anda insanın aklına çiftetelli oynatan bir gürültü geminin pruva bodoslamasında şırlar.

"tam yol ileri."

çelik çekirge bu kez de öne doğru sıçramıştır. kıyıdan kopup gelen top da yine denizde erir.

"tam yol geri. tam yol ileri."

dev gemi öyle çeviklikle yer değiştirmektedir ki düşman onu bir türlü ele geçiremez. ruslar artık onun bir hayalet gemi olduğuna inanmaya başlamışlardır. yavuz'un iyi hesaplanmış atışları her yeri düzayak etmektedir.

kıyıda, sağdan sola, soldan sağa kaçışan erler, daha doğrusu gölgeler gözlemlenir. alevler gittikçe yayılıp gökyüzüne doğru yükseklik almaktadır. kale burçları üstünde kalın bir duman birikmiştir. topların çoğu da kundaklarından fırlamıştır. ama sivastopol topları yine de yavuz'un sırtını yere getirmek için hiç soluk almamacasına o ateş ağızlarıyla bağırmaktadır.

aman allah! inanılmaz bir olaydır bu. bu korkunç ateş kasırgası altında -iki arama gemisi gerilerde kalmıştır- hala bir gemi, başı göklerde, dimdik durmaktadır. bu çelik çekirge bir an duruyor, öne doğru sıçrıyor, yana kaçıyor, şaha kalkıyor, yeniden sıçrıyor ve durmadan kıyıdaki hedefler üzerine ölüm salvoları postalıyordur.

bu demir ve çelik devin güvertesinde belki tek canlı görünmemektedir. nedir, zırhlı duvarların berisinde bini aşkın insan ordan oraya koşuşmaktadır. geminin içinde saklı yüce bir zeka da -bunları yavuz'un telsizcisi anlatıyor- maddeye söz geçirmekte, görünmeden, belli etmeden ona can aşılamaktadır.

rusların atışları artık hızını yitirmeye yüz tutmuştur. az biraz önce bir alev çizgisi görünümünde olan bataryalarda şimdi gedikler açılmış, atış da düzenini yitirmiştir. yavuz topların çoğunu susturmuştur. belki komutanlık bataryaları bile yerle bir edilmiştir. topların çoğu bir başlarına atış yapmaktadır.

yavuz 25 dakika süre ile sivastopol kazamatlarını, bataryalarını tepelemiştir. sivastopol topları da 25 dakika süre ile dikbaşlı ve gururlu yavuz'un üstüne gelmeye çalışmıştır. bu bir mucizedir. çünkü yavuz bu savaştan tek bir yara almadan çıkmıştır.

yavuz dönüştedir.

2 mayın arama yeniden şanlı geminin önündeki yerlerini alır. dumanlara bürünmüş olan yaralı sivastopol kalesi yavaş yavaş gözden yitmektedir. kıyıdan 10 kilometre uzaklaşmışlardır ki geride 2 cılız dumanın yavuz'a doğru yaklaştığı görülür. 2 düşman torpidosu. gemiler mazotla işledikleri için 34 mil hıza çıkabilmektedirler. bunlar şu ana değin ortalarda görünmeyen rus donanmasının -sivastopol dövülürken limanda 5 rus zırhlısı, 2 muhrip, çok sayıda da torpido sayılmıştır- karakol gemileridir. yavuz bu kez torpidolara 15'lik toplarla nişan alır. ilk salvo denizin üzerinden uçar gider. ikincisi öndeki torpidoyu ense kökünden yakalar. beyaz bir duman belirir. öldürücü bir yara almıştır. kendini yavaş yavaş ölmeye bırakır. ikincisi de yara almıştır ama o kıyıya doğru sıvışmayı becerir.

yavuz'un telsizcisi yine önemli bir haber kapmıştır. ruslar bir gemiyi yavuz'un dönüş yolu üzerine mayın dökmekle görevlendirmişlerdir.

görünürde ise ne bir gemi ne bir duman.

yavuz rotasını doğuya çevirir. sivastopol'dan 17 kilometre uzaklıktadır. birden gökgürültüsünü andıran bir top sesi. arkadan bir daha. topların ikisi de yavuz'un arka bacasına düşer. görünürde yine hiçbir gemi yoktur. kıyıda sipere girmiş gizli bir top olmalıdır bu. sivastopol cehenneminin yapamadığı işi bu yalnız top tek başına yapmıştır. 30,5'luk uzun menzilli topuyla hedefin üstüne düşmüştür.

"iskelede bir duman."

yavuz bu kez ona doğrultur toplarını. pruth adındaki rus mayın gemisi, yavuz'un yolu üzerine mayın dökmektedir. 2 gün önce karadeniz boğazı'na mayın döşeyen de budur. yavuz onu suçüstü enselemiştir.

"dur ve gemiyi boşalt."

pruth durur. denize sandallarını indirir. sandallar daha palangadan ayrılmadan gemiciler onlara dolar. bir bölüğü de kendilerini denize atmıştır. sandallar onları kurtarır ve geriye doğru kürek çekip kaçarlar.

birkaç saniye sonra ise pruth karadeniz'in dibindedir.

dönüş yolunda yavuz'un önüne bir de olga adında bir rus gemisi çıkar. o da tayfalarından arındırıldıktan sonra pruth'un yanına gönderilir.

karadeniz boğazı önünde bütün donanma bir araya gelir. hamidiye kefe'nin iliğini kemiğini kurutmuştur. mağazalar, kışlalar ve limandaki bütün binalar yıkılmıştır. midilli ile berk de novorosisk'te çok başarılı olmuştur. burası zengin bir petrol limanıdır. limandaki 14 rus gemisi batırılmış ya da ateşe verilmiştir. bir hollanda ile bir ingiliz vapuruna ise dokunulmamıştır. ayrıca limanda ve şehrin dışındaki tepelerde konak tutmuş dev yapılı 50-60 petrol deposu da ateşlenmiştir. limandaki hububat siloları ile eşya depoları da bu yangından paylarını almışlardır. o günün akşamı, uzaktan hala şehrin alevler içinde yandığı görülmektedir.

karl dönitz -midilli'de görevli- şöyle diyecektir:

"o gün, oradaki ruslar yüzde yüz dünyanın sonunun geldiğini sanmışlardır. herkes şehirden deli gibi kaçmaktadır. yürüyerek ve koşarak gidenler, ele geçirdikleri herhangi bir otomobile, arabaya, ata binenler ibadullahtı. bir ata üç kişinin birden bindiğini de görüyorduk."

22.10.09

gece uçuşu

antoine de saint-exupery

eflatun'un ya da aristo'nun, cesareti erdemlerin en sonuncusu saymasının nedenini, beni her zaman şaşırtan bu şeyi de anlamış bulunuyorum. öyle ahım şahım duygulardan meydana gelmiş değil bu; biraz öfke, biraz kendini beğenmişlik, bir hayli inatçılık ve bayağı bir spor zevki gibi. hele hiç de ilgisi olmamakla birlikte kişinin yapısından gelen kuvvetinin coşması. biricik özelliği cesaretli olmasından ileri gelen bir insana hiçbir zaman hayran kalmayacağım artık.

bu köy, sırf kendi durgunluğu ile, ihtiraslarının sırrını koruyordu, bu köy tatlılığını esirgiyordu. bu tatlılığı fethetmek için hareketi, mücadeleyi bırakmak gerekirdi.

şiddetli hareket az iz bırakır.

her kalabalıkta, göze çarpmayan; ama gerçekte olağanüstü haberci olan insanlar vardır. bunu kendileri de bilmezler. meğer ki..

hiçbir şey düşünmez o. işte bu, kendisini yanlış düşünmekten alıkoyar.

her gecikmeyi cezalandırmakla o elbette bir haksızlık yapıyordu; ama her uğraktaki iradeyi de, böylece, harekete kadar uzatıyordu. o, bu iradeyi yaratıyordu. hava kapalı oldu mu, adamlarının, istirahate davet ediliyormuş gibi sevinmelerine,  
bunun tadını çıkarmalarına göz yummuyor, onları, havanın açılacağı zamana kadar hep tetikte bulunduruyordu. ve bu bekleyiş de, en silik amele çırağında bile için için bir utanç yaratıyordu.

emriniz altında bulunanları sevin. ancak, onlara bunu söylemeyin.

insanın kendisini sevdirmesi için acıması yeter. ben acımam pek. hem acırsam da bunu gizlerim. ama isterim ki, yine de insanoğlunun dostluğu ve şefkati eksilmesin çevremden. hekim denen kişi, kendi mesleğinde bunlarla karşılaşır. ama  
ben, olaylara hizmet ediyorum. insanları işlemeliyim ki, onlar da hizmet etsinler olaylara. işte bunu, bu karanlık kanunu, odamda iniş kalkış kağıtlarını elime alınca öyle bir duyarım ki akşamları.. umursamazlık edersem, iyice düzene girmiş  
olayları kendi akışına bırakıverirsem, işte o zaman da ortaya istenmedik olaylar çıkıverir, esrarlı bir şekilde. gökteki uçağın parçalanmasını ya da fırtınanın yoldaki postayı geciktirmesini önleyen, sanki sırf benim irademmiş gibi. hani bazen kendi kudretim şaşırtıyor beni.

onu korkudan kurtarıyorum ben. benim saldırdığım, o değil; fakat bilinmeyen karşısında insanları felce uğratan bir direnme var ya, işte ondaki o direnmedir. onu dinlersem, ona acırsam, onun macerasını ciddiye alırsam, o, esrarlı bir  
ülkeden döndüğünü sanacaktır. kaldı ki, bütün korkumuz da aslında, esrarlı olandan gelir yalnız. insanlar, bu karanlık kuyuya inmiş, sonra buradan çıkmış, daha sonra da hiçbir şeye rastlamamış olduklarını söyleyebilmelidirler. bu adam,  
gecenin en mahrem derinliğine, kalınlığına inmeli ve bunu yaparken, ellerden ya da kanattan başka hiçbir şeyi aydınlatmayan ve bilinmeyeni, ancak bir omuz genişliğince uzaklaştıran o küçük madenci lambasını bile kullanmamalıdır.

yaşayan, her şeyi altüst eder yaşamak için. yaşamak için kendi kanunlarını yapar.

kanunları koyacak olan deneylerdir. kanunları bilmek, hiçbir zaman deneyden önce gelmez.

başarısızlıklar, güçlülere daha da güç verir. ama ne yazık, insanlara karşı öyle bir oyun oynanır ki, bunda olayların gerçek anlamı hemen hemen hiç de hesaba katılmaz. insan görünüşe bakarak, ya kazanır, ya da kaybeder. hiç de değeri  
olmayan başarılar elde eder. sonra da, bir bozguna uğramış görünmekle, kendini sımsıkı bağlanmış bulur.

analar, eşler ameliyat odalarına girmezler. tehlikeye düşen gemilerde de heyecan yatıştırılır. insanları kurtarmaya yardımı dokunmaz heyecanın.

ezilmiş bir yüze değer mi bu köprü? önlerine böyle bir yol döşenen köylülerden hiçbiri, bir sonraki köprü sayesinde bir dönemeçten kurtulmak uğrunda bu korkunç yüzün böyle parçalanmasına razı olmazdı. ama gel gör ki, insanoğlu yine de köprüler kurar. genel menfaat, özel menfaatlerden meydana gelmiştir. ancak, insan hayatına paha biçilmezse de, biz, sanki bir şey değer bakımından insan hayatını aşıyormuş gibi hareket ederiz. ama bu şey ne?

belki de kurtarılması gereken ve daha sürekli, daha dayanıklı olan başka bir şey vardır. belki de riviére'nin üzerinde işleyip çalıştığı şey, insanın bu kurtarılması gereken tarafıdır. yoksa, amaç uğrundaki çalışmanın hikmeti ispat edilmemiş olur.

asıl önemli olan, onları ölümsüzleştirmektir. sizin, kendi benliğinizde ardından gittiğiniz ne varsa ölür.

evvel zaman halkları yöneticisi, kendi kalabalıklarını, hangi sertlik ya da hangi garip aşk adına, dağdan bu mabedi çıkarmaya zorlamış ve böylece onları, kendi sonrasızlıklarını abideleştirmek zorunda bırakmıştı? evvel zaman halkları yöneticisi, belki de insanoğlunun ıstırabına acımamıştır ama, ölümüne sonsuz derecede acımıştır. kendi öz ölümüne değil; fakat bir kum denizinin silip götüreceği insan soyuna acımıştır. işte bu yüzden, hiç olmazsa çölün gömemeyeceği taşları dikmeye sevk ediyordu halkını o.

insan dışında mukadderat diye bir şey yoktur. ama mukadderat insanın içindedir. bir an gelir, insan kendi zayıf tarafını keşfeder. işte o zaman, sizi bir baş dönmesi gibi, hatalar kendine çeker.

görüyorsunuz ya robineau, hayatta çözüm yolu diye bir şey yoktur. yalnızca, hareket halinde kuvvetler vardır. bunları yaratmak gerekir. çözüm yolları sonra kendiliğinden gelir.

yol, bir kere çizildi mi, artık o yolda devam etmemek olmaz.

zafermiş.. bozgunmuş.. anlamı yok bu sözlerin. hayat, bu sembollerin altındadır ve daha şimdiden yeni semboller hazırlamaktadır. bir zafer, bir halkı zayıflatır. bir bozgun, bir başka halkı uyandırır. önemli olan, yalnız hareket halindeki olaylardır.


rahattan mutluluk uman insan kendi kendini aldatır. insan, mutluluğu ancak yaratıcı eylemde bulabilir; çünkü bu, onun kendi zayıf yönünü yok etmesini sağlar.

insan, kendisinden daha sürekli, daha dayanıklı eserler yaratarak ölümü; içinde hayatın anlam kazandığı bir düzen ve töreler kurarak da dünyanın ilk kargaşalığını yok eder.

tanık durumu beni hep tiksindirmiştir. olaya katılmazsam ben neyim ki? var olmak için katılmaya ihtiyacım var. bilmek, ne kanıtlamak, ne de açıklamak demektir. bilmek, her şeyi görme haline varmaktır. ama görmek için de önce katılmak gerekir. bu ise, çetin bir çıraklık devresi geçirmek demektir.

derin bilgi ve dolu yaşamanın yolu, hayata katılmak, dalgaya karışmaktır. savaşı tanımak için savaşmak gerekir. dünyayı tanımak için, bir sanatta çalışmak, yani dünya üzerinde kendine somut bir tutamak sağlamak gerekir.

uçakla, şehirlerden, muhasebecilerden uzaklaşır, bir köy gerçeği bulursunuz. bir insan işi yapar ve insanın kaygılarını tanırsınız. rüzgarla, yıldızlarla, geceyle, kumla, denizle temasa gelirsiniz.

insanın katılma yoluyla keşfettiği şeyler, önce, kendisini dünya ve öteki insanlarla birleştiren ilişkilerdir.

uzay, beni çeviren dünyadır; uzam ise, bu uzaydan, bilincime yansıyan belirli noktalar bütünüdür, benimle ilişiği olan, beni ilgilendirendir. dilediğim, sevdiğim şeydir.

saint-exupéry’nin bazen hayat adına, her kişinin alabildiğine gelişme hakkı adına, kişinin ne türlü olursa olsun, istediği ahlaki ve siyasi tutumu seçebileceğini savunduğu görülür. yeter ki bu tutum kişinin hayatını dolu kılacak iklimi yaratsın! bir yerde, filan toprakta portakallar iyi yetişiyorsa, bu toprağın, portakalların hakikati olduğunu söyler ve ekler: eğer şu değil de bu din, bu kültür, bu uğraş şekli insanda bu dolu hazzı sağlıyor, insanın içinde şimdiye kadar bilmediği bir büyük senyörü açığa çıkarıyorsa, bunun nedeni, bu değerler dizisinin, bu kültürün, bu uğraş şeklinin insanın hakikati olmasıdır. mantık mı? o da hayatı anlatmak için çalışsın.

21.10.09

harita

umberto eco


"haritamıza göre afrika'dayız. inançsız yazarların bunca metnini burada bulmamızın nedenini açıklıyor bu."

- başkaları da var. ibni sina'nın canone'si, sonra bilmediğim çok güzel bir yazıyla yazılmış olan elyazması..

"süslemelerine bakılırsa bir kuran olmalı; ama ne yazık ki arapça bilmiyorum."

- kuran mı, inançsızların kutsal kitabı, sapık bir kitap..

"bizimkinden değişik bir bilgi içeren bir kitap."

a beautiful mind

ron howard

insanlarla pek geçinemem. ilkokul öğretmenim bana fazla gelişmiş bir beynim ama hiç gelişmemiş bir kalbim olduğunu söylemişti. gerçek şu ki insanlardan pek hoşlanmam. onlar da benden hoşlanmaz.

dersler ancak kafa bulandırır. gerçek yaratıcılık ihtimalini yok eder.

benimle yatman için ne söylemem gerektiğini bilmiyorum ama tüm gerekenleri söylediğimi varsayabilir miyiz? ne de olsa, basit bir sıvı alışverişinden bahsediyoruz. yani hemen seks kısmına geçebilir miyiz?

rekabet ortamında, birileri daima kaybeder. eğer hepimiz sarışına asılırsak birbirimizin önünü keseriz. hiçbirimiz onu elde edemeyiz. sonra arkadaşlarına asılırız ama hiçbiri bize yüz vermez; çünkü kimse ikinci tercih olmaktan hoşlanmaz. peki ya kimse sarışına asılmazsa? birbirimizin yoluna çıkmayız ve diğer kızları da aşağılamamış oluruz. hepimizin kazanmasının tek yolu bu. hepimizin biriyle yatmasının tek yolu bu.

adam smith şöyle demişti "en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin, kendisi için en iyi olanı yapması gerekir." doğru. ama eksik. çünkü en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendisi, hem de gruptaki diğerleri için en iyiyi yapmalı.

robert oppenheimer: bir dahi, sorudan önce cevabı görür.

hüküm vermek, işin içinde olmayanların tattığı bir ayrıcalıktır.

tanrı bir ressam olmalı. yoksa neden bu kadar renk olsun ki?

arkadaş canlısı gibi görünmek için davranışlarımı cilalamak zorunda olmak bana fazlasıyla zor geliyor. doğrudan konuya girerek bilgi akışını hızlandırmak gibi bir eğilimim vardır. ama sonuç her zaman pek hoş olmuyor. seni çekici buluyorum. bana karşı olan saldırganca davranışların senin de beni çekici bulduğunu gösteriyor. ama adet yerini bulsun diye seks yapmadan bazı platonik davranışlarda bulunmamız gerekiyor. ben de kurallara uymaya çalışıyorum ama aslında tek istediğim seninle bir an önce sevişmek. şimdi beni tokatlayacak mısın?

şizofreninin kabusu neyin doğru olduğunu bilmemektir. düşünsenize, hayatınızdaki en önemli kişilerin, yerlerin ve anıların yok olmadığını, ölmediğini; ama daha kötüsü aslında hiç var olmadığını birdenbire öğrenseydiniz ne olurdu? bu nasıl bir cehennem olurdu?

bütün rüyalarımız ve kabuslarımız için aynı şey geçerli değil mi? canlı kalmaları için onları beslemen gerek.

hayallerim benim geçmişim. geçmiş kimsenin peşini bırakmaz.

her zaman sayılara inandım. insanı akla götüren denklemlere ve mantığa. ama bir hayat boyu bunların peşinde koştuktan sonra, gerçekte mantık nedir diye düşünüyorum. bir şeyin akıllıca olduğuna kim karar veriyor? bu arayışım sonucu çeşitli safhalardan geçtim; fiziksel metafizik hayallerle dolu ve başa döndüm. kariyerimin en önemli buluşunu yaptım. hayatımın en önemli buluşunu. mantıklı nedenler yalnızca aşkın gizemli denklemlerinde bulunur. sevgilim, bu gece burada olmamı tamamen sana borçluyum. varlık sebebimi borçluyum. bütün sorularımın cevabı sensin. sana teşekkür ederim.

20.10.09

kayıp aranıyor

sait faik abasıyanık

hakikatler insanları fazla sarmaz.

iğrenir görünürlerden çoğu o nevi insanlardan bin defa daha aşağılıktır. riyakarlık aşağılığın son haddidir. sahiden iyi insanlar, kötüler hakkında laf söylemezlerdi. belki sevmezlerdi, kızarlardı ama onu bile belli etmezlerdi. kendi anlayışına uymayan insanlardan yaptıklarının kötü şey olduğunu bile bile zaruret, mukavemetsiz bir arzu, bir huy, bir hırs, bir iradesizlik, bir intibaksızlık; yahut da bizim kötülük bildiğimiz bir başka düşünce, başka tabiat, başka ahlak, başka yaradılış, başka ilcalarla çoğunluğa benzemeyenler -kusursuzlar- ancak kusursuzluğu bin bir tehlikeden sonra kazanmışlar, kızmakta haklı olabilirlerdi. düşünülünce onların bile pek hakkı yoktu. belki de kötüler, kötülüklerinde haklıydılar. yaşamak için fena insan olmakla yine yaşamak veya ölmek için iyi insan olmak arasındaki fark ya bir iman, ya bir riya farkıdır. imanı kaldırıverin iyi adam pişman olan adamdır. riyayı kaldırırsanız mesele yoktur, kötüler hemen saflarına iyiyi alıverirler. önemli olan kötülüğü iyilikle beraber ortadan kaldırmaktır. o zaman insanlık denilen şey kafasını kaldırır: "durun bakalım." der, "biz de varız." onun, insanlığın terazisi içinde teker teker tartılan kıymetler ancak kötülüğün silahlarını düşmanca değil dostça, elinden alır. ancak böylece iyiler ve iyilik dünya yüzünde manasını bulur, masallardaki gibi yüz yıllarda muammer olur. yoksa..

insan olmak için erkek olmanın yeteceğini sanıp aldanmıştı.

insanı dolu günleri değil, boş günleri dolduruyor.

uçurtma demiş ki: "ah! ipim olmasaydı!" kant'ın güvercini daha ileri gitmiş: "bir de şu hava olmasaydı!" demiş. her ikisi de kendilerini gökyüzüne yükselten şeyin bu iple, hava olduğunu unutmuşlar.

gazetecilikten alınan her denemenin olayı ayrıdır. açıkçası gazetecilikte var gibi gözüktüğü halde tecrübe yoktur. hiçbir deneme, yeni bir olayın oluşunda, bize faydası dokunacak bir eski deneme ile muhakeme edilemez. bunun için de her zaman yeni bir şekle, formüle ihtiyaç vardır.

her gazetecinin içinde başlangıçta kocaman bir romancı yılanı çöreklenmiş uyur. bu boa yılanı yavaş yavaş küçülür. gıdasızlıktan ölmese bile bir solucan haline geliverir günün birinde.

dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.

menfaatsiz, riyasız bir toplum aleminde iyi ve doğru bir açıklama ile elle tutulamayan "abstract" kelimeler ancak bir anlam alabilirler. yoksa ya işimize geldiği nisbette, yahut da başımıza geldiği nisbette yapacağımız açıklamaların da bir önemi olamaz.

saadetin olup olmamasının ne önemi vardı? varsa insanoğlu ne kazanırdı, yoksa ne kaybederdi? hem o kadar tecrübe edilmiş bir şeydi ki.. saadet yuvası kuranların kendine kapanıp kendine yontan yaşayışlarının sonu da bir boşluğa gelip dayanmıyor muydu?

kimseye, hiçbir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik.

19.10.09

hayat

paul auster

her şeye hazırlıklı olmazsan, hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

hiçbir tasarısı olmamak, hiçbir özlemi ve umudu olmamak, elindekiyle yetinmek, güneşin doğuşundan bir sonraki tan vaktine kadar olan sürede dünya neyi sunuyorsa onu kabullenmek; kişi böyle yaşayabilmek için bir insanın isteyebileceklerinin en azını istemek zorundadır.

güneşin parladığı, çamaşırların çabucak kuruduğu, camcıların, onarım işlerinin, işçi tazminatlarının ya da su basan bodrumların olmadığı bir yer vardır daima.

hiçbir şey yapmadım, şimdi bu hiçliğin içinde yaşamam gerek.

başının üstünde bir dam olmadan yaşanabileceğini, ama iç ile dış arasında denge kurmaksızın yaşanamayacağını keşfettim.

yaşamını rüzgarın esintisine bıraktığın zaman, daha önce hiç bilmediğin, başka koşullarda öğrenilemeyecek şeyleri keşfediyorsun. açlıktan yarı ölü gibiydim; ama ne zaman iyi bir şey olsa, bunu şansa yormuyor, belirli bir düşünce tarzına bağlıyordum. istek ile kayıtsızlık arasında bir denge kurabilirsem, dünyanın şu ya da bu biçimde bunun karşılığını vereceğini hissediyordum.

bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!

din

montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.

montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.

voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.

leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.

ernest renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir. 

newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güleryüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.