umberto eco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
umberto eco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.05.2022

din

thomas edison: din palavralardan ibarettir.

emil cioran: hiç kimse bir inanç uğruna acı çekenler kadar tehlikeli değildir. büyük işkenceciler, idam edilmemiş kurbanlar arasından çıkar.

will durant: hoşgörüsüzlük, güçlü bir inancın doğal sonucudur; hoşgörü ancak inanç kesinliğini yitirdiği zaman büyümeye başlar. kesinlik öldürücüdür.

umberto eco: peygamberlerden ve hakikat uğruna ölmeye hazır olanlardan korkun; çünkü onlar birçok kişiyi de kendileriyle beraber, genellikle kendilerinden önce, bazen de kendilerinin yerine ölüme sürüklerler.

richard dawkins: dine karşıyım; çünkü o bize dünyayı anlamadan tatmin olmayı öğretir.

lance morrow: herhangi bir agresif kabileciliği ya da milliyetçiliği deşerseniz genellikle yüzeyin altında dindar bir yapı, bağlayıcı, eski bir inanç ya da hurafe gücü bulursunuz. bu güç, inancın kendine has yok edici enerjisi sayesinde, kendini ölümcül bir kuvvete dönüştürebilir. dini düşmanlıklar acımasız ve mutlaktır.

anatole france: aptalca bir şeye 50 milyon kişi inansa bile, o aptalca bir şey olmayı sürdürür.

bertrand russell: en vahşi tartışmalar, iki tarafın da bir kanıta sahip olmadığı konular hakkındadır. işkence aritmetikte değil, teolojide kullanılır.

11.08.2021

ölüm cezası

umberto eco

eco: seni endişeli görüyorum, ey renzo tramaglino. kanun ve düzenin sağladığı huzura kendini bırakmış onca sakin mevcudiyetini sıkıntıya gark eden mesele nedir? yoksa "feminist" adıyla maruf yeni heveslerin tahrik ettiği zevcen lucia, çocuk doğurmama hakkını kullanarak seni evlilik yatağının zevklerinden mahrum mu bırakıyor? ya da lucia'nın validesi agnese hanımefendi evlatlarının yanağına fazlaca hararetli buseler tazyik ederek çocuklarının şuuraltını suyüzüne çıkarıyor da, aşırı kırılgan, mother oriented olmalarına mı yol açıyor? ya da doktor azzeccagarbugli sana partiler arası mücadelede "paralel doğruların birleşmesi" keyfiyetinden bahis etmekle, kamu ile ilgili siyasi hususlara nüfuz etme kabiliyetini mi köreltiyor? ya da don rodrigo vergi sisteminde yaptığı değişiklikle seni, paraları bankada istif eden adı gerekmez'den daha çok vergi ödemek zorunda mı bırakıyor?

renzo: beni huzursuz eden, ey asil konuğum, griso'dur. bu zat şimdi de alçaklık hususunda kendisini hiç de aratmayacak şahıslardan müteşekkil çeteler tesis etmiş ve namussuz kayıkçıların müdafaası altında, gencecik kızları kaçırıyor; maksadı, mebzul fidyeler koparmak; fidyeyi cebe atar atmaz da bu kız çocuklarını hunharca öldürüyor. bununla da kalmayıp namuslu insanlar dişlerinden tırnaklarından artırdıklarını bir kenara koyarken, o bir ipek çorap ardında sakladığı yüzüyle bu tasarrufların bulunduğu yerlere dalıyor, her şeyi gasp ve talan ediyor ve yeni rehineler almak suretiyle şehirlerimizi teröre gark eyliyor; filhakika, bugün, aklıselim hudutlarını mütecaviz cürümlere sahne olan şehirlerimizde, bir yandan şehir halkı griso karşısında korkudan titrer, iktidarsız emniyet kuvvetleri bu cürüm dalgasını frenleyemezken, bir yandan da teessür içindeki iyi ve namuslu insanlar sonumuzun nereye varacağını soruyorlar kendilerine.

bana gelince, o kadar müsamahakar ve muhabbetkar bir insan olan ben, bu toprakların yetiştirdiği en müstesna şahsiyetlerden birinin, hukuk alimi beccaria'nın -ki ölüm cezasına kanunlarında yer veren bir devletin cinayet aleyhtarı bir öğretiyi asla savunamayacağını mükemmelen ortaya koymuştu- tezlerini müdafaa eden ben, tedirginlik hissediyor ve kendime soruyorum: acaba müdafaasız vatandaşı korumak ve ona kötülük etmek isteyenleri uyarmak için böyle iğrenç suçlara karşı ölüm cezasını yeniden uygulamaya koymak gerekmez mi?

eco: seni anlıyorum, renzo. bu son derece insani bir his: gencecik kızları sevgili ana babalarından koparıp alan bu mezalim karşısında, intikam alma ve hakkını sonuna kadar müdafaa etme fikri kendiliğinden doğar. ben de bir babayım ve sık sık soruyorum kendime, çocuğumu öldüren meçhul caniyi, emniyet kuvvetlerinden evvel ele geçirme fırsatını bulsam ne yapardım diye.

renzo: söyle! ne yapardın?

eco: en başta onu öldürmek gelirdi içimden. ama uzun bir işkencenin, had safhadaki acımı çok daha iyi dindireceğini düşünerek bu dürtümü frenlerdim. onu emin bir yere götürür ve işe adamın hayalarını burmakla başlardım. bilahare tırnaklara geçer, tırnaklarının arasına bambu yongaları sokardım, rivayete göre zalim şark milletleri bu yöntemi tatbik ediyormuş. bunu müteakiben kulaklarını koparır, kafasına elektrik yüklü tellerle işkence yapardım. ve nihayet bu dehşet ve kan banyosundan sonra, acımın, yatışmadıysa da, vahşete doymuş olduğunu düşünürdüm. sonra zihnimin geçmiş günlerdeki huzur ve muvazenesine asla kavuşamayacağını bilerek kendimi kadere terk ederdim.

renzo: bak, işte sen de..

eco: evet; ama vakit kaybetmeden kolluk kuvvetlerine teslim olurdum, beni zincire vurup benzeri biçimde cezalandırsınlar diye; çünkü bu durumda ben de yapılmaması gereken bir şeyi yapmış, bir insanın hayatına son vermekle bir suç işlemiştim. gerçi suçumu hafifletici nedenler yok değildi. çocuğu hunharca öldürülmüş ve çektiği acıyla neredeyse delirmenin eşiğine gelmiş bir babaydım; dolayısıyla cezamın kısmen bağışlanmasını dileyecektim. ama devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemezdim; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet. 

renzo: bu tartışmalara aşinayım. ölüm cezasının tekrar yürürlüğe koyulmasını, zorbalığın hüküm sürdüğü günleri yeniden tesis edebilmek amacıyla, şiddete dayalı düzenin çığırtkanlığını yapan birtakım müphem şahıslar talep etmişlerdir. lakin birkaç gün önce memleketin en mühim gazetelerinden birinde ciddi bir filozofun uzun ve serinkanlı bir makalesini okudum; üstat meseleyle ilgili muhtelif bakış açılarını bihakkın gözden geçirdikten sonra, hani istemiyormuş da ağzından kaçırmış edasıyla şunu soruyor kendisine: böyle ağır cürümler karşısında, vatandaşların huzur ve müdafaası için, devlet yetkisini kullanarak, daha yüksek cezalar verilmesi hakkını yeniden tesis edemez mi? gerçekten de ölüm cezası en azından caydırıcı bir değeri haizdir; daha doğrusu öteki art niyetli insanlarda korku uyandırır; oysa eğlenceli ıslahların ve kolay firarların yatağı günümüz hapishaneleri hiç kimseyi cinayet işlemekten alıkoyacak güçte değil artık.

eco: insanları ölüm cezasına ikna etmeye yönelik bu tarz muhamekeleri daha önce de işittim. ama belki sen hepimize, hatta ölüm cezasının yeniden yürürlüğe koyulmasını isteyen mütefekkirlere de hocalık etmiş olan bir başka filozofu tanımıyorsun. kant namıyla maruf bu zat, insanların araç olarak değil, her zaman amaç olarak kullanılmaları gerektiğini belirtmişti.

renzo: çok asil bir düşünce. 

eco: kesinlikle öyle. ben veli'yi ikaz etmek için ali'yi öldürürsem veli'yi ikaz etmek için ali'yi araç olarak kullanmış olmaz mıyım; velev ki maksadım tüm öteki insanları veli'nin muhtemel arzularına karşı müdafaa etmek olsun. ve veli'ye mesaj vermek için ali'yi kullanmak caiz ise adolf'a sabun üretmek için samuel'i kullanmak neden caiz olmasın? 

renzo: mamafih arada bir fark var. ali bir suç işlemiştir ve intikam maksadıyla değil; fakat eşitlikçi adalet anlayışı açısından, suçuyla orantılı bir cezaya çarptırılması hakka uygundur. samuel masumdur. oysa ali suçludur.

eco: o halde sen ali'nin veli'ye ders vermek maksadıyla öldürülmesi gerektiğini değil de basit bir dille ifade edersek başkalarına cefa çektirdiği için ali'ye de cefa çektirilmesi gerektiğini düşünüyorsun. 

renzo: her ikisi birden. benim ali'yi araç olarak kullanma yetkim var; çünkü artık kendi adına bir amaç olarak mütalaa edilme hakkını kaybetmiş bulunan ali'nin ölümü, başka ölümlerin önüne geçilmesine ve başkalarına cefa çektiren kişinin kendisinin de cefaya maruz kalacağını herkesin bilmesine yarayacaktır. devlet adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. ve eğer can güvenliğini teminat altına almak için mücerret, katı ve yüce kısas yasası faydalı ittihaz ediliyorsa varsın gelsin, başımızın üstünde yeri var; çünkü bu yasa kadim hikmetin tohumlarını içerir. devletin kısası intikam değil, geometridir. 

eco: kadim hikmeti küçümsemiyorum. şimdi söyle bana ey renzo: mademki sen kanun hakkında son derece ciddi ve de fevkalbeşer bir vukufu haizsin ve mademki devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme eylemini cinayet değil, adaletin hakça dağıtılması olarak mütalaa ediyorsun, devlet kura veyahut rotasyon usulüyle seni, bir caninin hayatına son vermek üzere seçseydi, bu vazifeyi kabul eder miydin? 

renzo: kabul etmezdim diyemem. ve ruhum da huzur içinde olurdu. ölüm cezasının lüzumlu olduğunu iddia eden her şahıs, cemiyet kendisinden talep ettiği anda, bu vazifeyi ifaya hazır olmalıdır. 

eco: imdi söyle bana, cinayet dışında bir o kadar iğrenç ve dehşet verici suçlar yok mu? oğlunu öldürmek yerine, insafsızca ırzına geçen ve çocuğunun hayatı boyunca bir daha düzelemeyecek bir ruh hastası olmasına yol açan kişinin yaptığına ne ad verirdin? 

renzo: cinayete eş, belki de daha ağır bir suç bu. 

eco: devletin kısas prensibi yürürlükte olduğu sürece, kanunun gereklerine bağlı kalarak bu kişiye hem de aynı insafsızlıkla livata uygulamak gerekmez mi? 

renzo: şimdi sen hadiseyi bu şekilde ortaya koyduğunda, elbette gerekir diye düşünüyorum. 

eco: eğer devlet doğrudan veyahut rotasyon usulüyle seni seçmiş ve bu şahsa zorla livata uygulama vazifesini sana vermiş olsa böyle bir vazifeyi yerine getirir miydin? 

renzo: daha neler! beni seks manyağı sandın galiba? 

eco: yoksa sen bir cinayet manyağı mısın? 

renzo: aklımı karıştırma şimdi. ben sözünü ettiğin bu son eylemin bende sıkıntıya ve tiksintiye yol açacağını söylüyorum. 

eco: halbuki öteki cezayı icra etmek hoşuna gider, sende sadistçe bir zevk uyandırırdı, öyle mi? 

renzo: söylemediğim bir şeyi söyletme bana. ölüm cezasını infaz etmek herhangi bir zarara uğratmıyor beni; oysa tiksindirici bir eylemi yerine getirmek beni rahatsız edecek ve acı çekmeme yol açacaktır. bir mücrimi cezalandırmak için kendime zarar vermemi bekleyemez devlet benden. 

eco: başka bir deyişle, araç olarak kullanılmak istemediğini söylüyorsun bana. 

renzo: haşa istemem! 

eco: mamafih yaşayan bir insanı öldürmek suretiyle onu başkalarına ders vermede bir araç olarak kullanabileceğini söylüyorsun. 

renzo: evet; ama söz konusu şahıs cinayet işlemekle öteki insanlardan daha az insan olduğunu ortaya koymuştur. sence de öyle değil mi? 

eco: hayır. beni rahatsız eden olgu da bu zaten: cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kimseler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır. tezat içinde değil mi bu kimseler? 

renzo: bu söylediklerinden sonra büsbütün karıştı aklım. peki meşru müdafaaya ne diyeceksin? 

eco: burada biri karşısındakini kendi aracı durumuna indirgemeye çalışan, öteki ise bu zorbalığı ortadan kaldırmak zorunda olan iki şahıs söz konusudur. mümkünse mağdur durumdaki kişi, ölüme meydan vermeden sonuca ulaşmalıdır; ama başka çare yoksa şiddete şiddetle karşılık verecektir. ve bu durumda, masumun hakkı suçlunun hakkından üstün tutulmalıdır.

ama devlet suçluyu idam ettiğinde, onu suç işlemekten alıkoymak gibi bir amaçla yapmış değildir bunu; tekrar ediyorum, idam ettiği kişiyi salt bir araç olarak kullanmıştır. ve bir kez bir insan ötekilerden daha az insan olduğu gerekçesiyle araç olarak kullanıldığında, devletin varlığını borçlu olduğu toplum sözleşmesinin temeli çöker.

kürtaj sorununun temelinde ise bir insanın öldürülmesinin caiz olup olmadığı sorusu yatmaz; sorun daha ziyade, ceninin bir insanla eşdeğer görülüp görülemeyeceğini ve rahmin derinliklerindeki henüz biçim kazanmamış bu varlığın şimdiden toplum sözleşmesinin yasalarına mı bağlı olduğunu yoksa onu taşıyan annenin mülkiyetinde mi bulunduğunu saptamaktır. 

ama toplum sözleşmesinin içinde yerini almış bulunan bir cani, her yönüyle, her şeyiyle insandır. bu kişinin bir başkasından daha az insan olduğunu öne sürersen yarın da ölüm cezasını savunma küstahlığında bulunanların daha az insan olduklarını öne sürebilecek ve başkalarını böyle sağlıksız düşüncelerden korumak için onların ölümünü önerebileceksin demektir. 

renzo: peki ne yapmalıyım sence? 

eco: kendine şunu sor renzo: oturduğu yerden kayıkçı mafyasını idare eden, altın sikke kaçakçılığına göz yuman ve griso'yu cinayet işleyerek para sızdırmaya teşvik eden kişi don rodrigo olmasın sakın? 

renzo: diyelim ki öyle, peki buradan çıkarmam gereken sonuç ne? 

eco: böylece şunu anlamış oluyorsun: idam sehpasındaki griso, çocuklarının hayatı için bir güvence oluşturmaz; çünkü onun idam edilmesi don rodrigo üzerinde hiçbir caydırıcı etki yaratmayacaktır. 

renzo: böyle bir etkiyi sağlayacak olan nedir? 

eco: zorbanın öldürülmesi. ama bu başka bir tartışma konusu.

6.08.2021

kütüphane

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

12.07.2021

vanity press

umberto eco / jean-claude carriere

"kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz."

eco: metninizi bu yayınevlerinden birine gönderiyorsunuz, metninizin açıkça görülen edebi niteliklerini öve öve bitiremiyorlar ve yayımlamayı öneriyorlar. allak bullak oluyorsunuz. imzalamanız için size verdikleri sözleşmede metninizin basımını sizin finanse etmeniz gerekeceği, bunun karşılığında yayıncının kitabınız hakkında sayısız makale yazdırmak ve hatta, niye olmasın, gurur okşayıcı edebi ödüller kazanmanızı sağlamak için uğraşacağı belirtiliyor. sözleşmede yayıncının basması gereken kitap adedi açıkça belirtilmiyor; yalnız satılmayan kopyaların "sizin satın almayı talep etmeniz haricinde" yok edileceği üzerinde ısrarla duruluyor. yayıncı kitabı 300 adet basıyor, 100 adedi bunları yakınlarına verecek olan yazara, 200 adedi gazetelere ayrılıyor; gazetelerse hemen çöpe atıyor.

carriere: yayıncının ismini görür görmez.

eco: ama yayınevinin gizli tuttuğu kendi dergileri vardır, bu dergilerde çok geçmeden bu "önemli" kitap şerefine yazılar çıkacaktır. yazar, yakınlarının hayranlığını kazanmak için, diyelim, 100 nüsha daha satın alır. bir yılın sonunda, satışların çok iyi gitmediği ve baskıdan kalanın -söylediklerine göre 10 bindir- yok edileceği bildirilir kendisine. kaç adedini satın almak ister? yazar sevgili kitabının yok olacağı fikri karşısında müthiş hüsrana uğrar. bunun üzerine 3 bin adet satın alır. yayıncı o zamana kadar ortada olmayan 3 bin kitabı hemen bastırıp yazara satar. son derece karlı bir girişimdir bu; çünkü yayıncının kesinlikle hiçbir dağıtım masrafı yoktur.

giulio ser giacomi diye biri, 1500 sayfalık kalın bir kitap hazırlamış, içinde einstein ve papa xii. pius'la mektuplaşmasından ve her ikisine yazdığı mektuplardan başka bir şey yok; çünkü her ikisi de ona hiç cevap yazmamış.

carriere: günümüzde herkes kitap "yapabilir". dağıtmaksa, apayrı bir şey.

eco: italya'da bir günlük gazete, çok ciddi bir gazete, okurlarına, istedikleri takdirde metinlerini hayli düşük bir meblağ karşılığında basmayı teklif ediyor. yayıncı, yazarın fikirlerinin sorumluluğunu üstlenmek istemediğinden, bu yayının üstüne ismini koymuyor. bu tarz çalışmalar vanity press'lerin faaliyetini azaltacaktır şüphesiz ama kendini gösterme meraklılarının faaliyetini muhtemelen artıracaktır. kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz.

* vanity press: masrafları yazarca karşılanmak üzere kitap yayımlayan yayınevi.

1.06.2019

kütüphane

aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.

umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.

petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.

robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.

northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.

gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.

muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.

samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.

montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.

10.04.2018

ebedi kriz

umberto eco

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

12.12.2017

günlük yaşamdan sanata

umberto eco

iktidar hiçbir zaman tepedeki bir gücün keyfi bir kararından kaynaklanmaz; iktidarın dayanağı toplum içindeki sayısız küçük ya da "moleküler" uzlaşımlardır.

mutlak sahte, yaşadığı anın yüzeyselliğinden mutsuzluk duyan bilincin çocuğudur.

cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kişiler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: "cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır."

iktidar, törenlerin önemini yitirmesinden ve kurumlara gösterilen biçimsel saygının yok olmasından korkar ve bunu bir geleneksel düzeni sabote etme, topluma yeni töreler sokma girişimi olarak görür.

louis marin: yozlaşmış bir ütopya, mitos kılığına bürünmüş bir ideolojidir.

"dünyanın tam bu noktada yıkılmakta olduğunu söyleseler, tek yapacağım bir adım yana çekilmektir."

devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemem; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet.

devlet, adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. devletin kısası intikam değil, geometridir.

düşünce, zırhtan nefret eder.

23.05.2017

anlatı ormanlarında altı gezinti

umberto eco

"herhangi bir tür güzellik, olağanüstü bir biçimde belirişiyle duyarlı bir ruhta değişmez bir biçimde gözyaşına neden olur. dolayısıyla melankoli, tüm şiirsel tonlar arasında kullanılması en kabul edilebilir olanıdır."

bana, ıssız bir adaya düşmüş olsam yanıma hangi kitabı alacağımı soranlara şu yanıtı veriyorum: "telefon rehberi; rehberdeki bütün o karakterlerle sonsuz öyküler yaratabilirim."

örnek yazar ile okur, ancak okuma sırasında ve okumanın sonunda karşılıklı olarak birbirlerini kurarlar.

gerard de nerval: yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi; meyve ise deneyimdir.

kurmaca dünyalar gerçek dünyanın asalaklarıdır; ancak gerçek dünya hakkında bildiklerimizin çoğunu ayraç içine alıp bize, bizimkine benzeyen; ama ontolojik açıdan daha yoksul, sınırlı ve kapalı bir dünya üzerinde yoğunlaşma olanağı verirler.

yazarın tek görevi, gerçek dünyayı kendi yaratısının arta kalanı olarak sunmak değil, gerçek dünyanın okurun olasılıkla bilmediği yönleri hakkında da okura sürekli olarak bilgi vermektir.

plutarkhos: sezar roma'da, kucaklarında köpek ya da maymun yavruları taşıyıp bunları okşayan bazı zengin yabancıları gördüğünde, söylendiğine göre, bunların karıları çocuk doğuramıyor mu diye sormuş.

gerard de nerval: rüya ikinci bir yaşamdır.

her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz; çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü; kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.

22.12.2016

genç bir romancının itirafları

umberto eco

iki türlü şair vardır: şiirlerini on sekiz yaşındayken yakan iyi şairler ve ömür boyu şiir yazmaya devam eden kötü şairler.

ilham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir. eski bir söz vardır, "dehanın yüzde onu ilham, yüzde doksanı terdir." der. fransız şair lamartine'in en iyi şiirlerinden birini nasıl yazdığından sıkça söz ettiği söylenir: bir gece ormanda gezinirken şiirin ani bir ilhamla, aklına eksiksiz geldiğini öne sürermiş. ölümünden sonra çalışma odasında o şiirin pek çok versiyonunu bulmuşlar, yıllar boyu yazıp yazıp düzeltmiş şiirini.

birçok üniversite profesörünün çalışma masasının çekmecesi yayımlanmamış berbat romanlarla doludur.

iyi bir listenin tek gerçek amacı, sonsuzluk fikrini ve vesairenin baş döndürücülüğünü iletmesidir.

sadece kendileri için yazdıklarını söyleyen kötü yazarlar ordusuna dahil değilim. yazarların kendileri için yazdıkları tek şey, ne alacaklarını hatırlamalarına yardım eden, işi bitince de atılan alışveriş listesidir. çamaşırhane listesi de dahil, geri kalan her şey bir başkasına yazılmış mesajlardır.

eğer ortada çok sayıda yaratıcı fikir varsa bu onların yaratıcı olmadığını gösterir.

1860'ta, garibaldi'nin sicilya'ya yaptığı keşif yolculuğunun peşinden gitmek için akdeniz'den geçmek üzereyken, alexandre dumas sr. marsilya'da mola vermiş ve kahramanı edmond dantes'nin monte cristo kontu olmadan önce 14 yıl hapis yattığı ve hapishane arkadaşı papaz faria'dan hücresinde ders aldığı if şatosu'nu ziyaret etmiş. dumas oradayken, ziyaretçilere hep monte cristo'nun "gerçek" hücresi denilen yerin gösterildiğini ve rehberlerin, dantes, faria ve romandaki diğer karakterlerden sahiden yaşamış kişilermiş gibi söz ettiklerini keşfetmiş. oysa aynı rehberler, if şatosu'nda mirabeau kontu gibi önemli tarihi kişiliklerin gerçekten hapis yattığını asla ağızlarına almıyorlarmış. dumas anılarında şöyle der: "romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı canlı insanlar olmasıdır."

8.06.2016

ahmak, alık, aptal ve kafasız

umberto eco / jean-claude carriere

umberto eco: kitaplarımdan birinde, ahmak, alık ve kafasız arasında bir ayrım yaptım. alık bizi ilgilendirmiyor. o, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir; ona söylediğiniz şeyi anlamayandır. onun durumu anlaşılmıştır. ahmaklıksa, toplumsal bir niteliktir; başka türlü bile adlandırabilirsiniz; çünkü bazılarına göre "kafasız" ve "ahmak" aynı şeydir. ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. istemeden gaflar yapandır. kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil mantıksaldır. ilk bakışta, doğru dürüst akılyürüttüğü izlenimine kapılırsınız. yolunda gitmeyen bir şey olduğunu ilk anda anlamak zordur. bu yüzden de tehlikelidir.

kafasız şöyle diyecektir: "pire'nin bütün sakinleri atinalıdır. bütün atinalılar yunan'dır. demek ki bütün yunanlar pire'de oturur." bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelenirsiniz; çünkü mesela spartalı olan yunanlar olduğunu bilirsiniz. fakat nerede ve nasıl yanıldığınızı göstermekten acizsinizdir. formel mantığın bütün kurallarını bilmeniz gerekir.

jean-claude carriere: bana göre, kafasız, yanılmakla yetinmez. hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. öyle ki, kafasızlığın nasıl da borazan gibi öttüğünü görmek insanı şaşkına çevirir. "artık güvenilir kaynaklardan biliyoruz ki.." ve bunu müthiş bir salaklık izler.

umberto eco: sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylerseniz, hemen bir kafasızlığa dönüşür.

jean-claude carriere: flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamayı istemek olduğunu söyler. ahmak tartışmaya yer vermeyen kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak ister. bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmayı ister. ama bir toplum tarafından çoğu zaman bir hakikat olarak algılanan bu aptallık, tarihe yeterli mesafede duran bizler için son derece öğreticidir. öğrenimimizi güzelliğin ve zekanın tarihiyle sınırlarız; daha doğrusu başkaları öğrenimimizi bunlarla sınırlar; oysa bu iki unsur insan etkinliğinin çok çok küçük bir bölümünü teşkil eder.

umberto eco: aptallığa gelince; kafasızlıkla aynı şey değil gibi geliyor bana. kafasızlığı idare etmenin, yönetmenin bir yolu daha ziyade.

jean-claude carriere: aklıma başka bir alıntı geldi: "ben iyi bir aileden değilim; çocuklarımsa iyi bir aileden." bu sözleri eden kişi mizahçı değilse, en azından halinden memnun bir ahmak.

umberto eco: ahmak, daima bilir bilmez konuşur.

jean-claude carriere: aptallık genelde hataya yatkındır.

umberto eco: aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

umberto eco: ahmaklığın kendini gösterdiği bir vaka da, joyce'un mister skeffington'la yapılan bir konuşmayı aktarmasıdır: "erkek kardeşinizin öldüğünü duydum" der skeffington. "üstelik daha 10 yaşındaydı" derler. skeffington şu karşılığı verir: "gene de acı verici."

umberto eco: hakikate aykırı, yanlış olan ille de kafasızlığın ya da ahmaklığın ifadesi değildir. düpedüz bir hatadır sadece. ptolemaios dünya'nın hareketsiz olduğuna olanca iyi niyetiyle inanıyordu. bilimsel bilginin eksikliği yüzünden bir hata işlemişti. hatayı her zaman iyi niyetle işleriz. onun için de hata insanlık tarihini kateder.

jean-claude carriere: bechtel ile ben, büyük bir hırsla, yalnızca çok kötü kitaplar okuduğumuz uzun bir dönem geçirdik. kütüphane kataloglarını didik didik ediyor ve bazı başlıkları okuyunca bizi bekleyen hazineyi canlandırıyorduk kafamızda. listenizde, "velespitin ahlak üzerindeki etkisi" diye bir başlık görünce, zengin bir damar bulduğunuza emin olabilirsiniz.

"aptallık sözlüğü"nde yayımlanmış bir mektuptan alıntı yapayım; o zaman niye böyle dediğimi hemen anlayacaksınız. bu mektubu "havari misyonları dergisi"nde bulduk -evet, bunu bile okuduk-. bir papaz, kendisine mucizevi bir suyu ulaştırdığı için muhatabına teşekkür ediyor, bu su "hasta"nın üstünde çok olumlu bir etki yapmış ama onun bundan "haberi yokmuş." "hasta bir şeyden şüphelenmeden suyu 9 gün boyunca içirdim; 4 yıldır hayatla ölüm arasında gidip gelmiş, gene 4 yıl boyunca umut kırıcı bir inatla ve ürpertici küfürlerle bana direnmiş olan bu adam, 9 gün süren dualarının ardından, beklenmedik olduğu için daha da teselli veren merhamet duyguları içinde usulca can verdi."

umberto eco: bu papazın alık mı, kafasız mı yoksa ahmak mı olduğuna karar vermekte çektiğimiz zorluk, bu kategorilerin ideal tipler olmasından kaynaklanıyor. ne var ki çoğu zaman, aynı insanda bu üç tavrın bir karışımını buluruz. gerçeklik bu tiplojiden çok daha karmaşık.

jean-claude carriere: saçma bir şey söylemenin eşiğindeyizdir hep.

umberto eco: galiba, az çok farklı şekilde, aslında aynı dalga boyundayız. ömrümüz boyunca, insanlığın büyük meziyetlerini kendimize iş edindik. insan kendine özgür bir şekilde olağandışı bir varlıktır. ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı. fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten bir türlü vazgeçmedi. terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır. dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yari dahi yarı ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda. ve ölüme yaklaşır yaklaşmaz, salaklığın meziyete üstün geldiğini düşünmeye başlıyoruz. insanın kendini avutmasının en iyi yolu bu elbette. tesisatçının biri banyomdaki sızıntıyı tamir edip benden fazla para alırsa ve o gittikten sonra sızıntının aynen devam ettiğini görürsek, karıma şöyle diyerek avuturum kendimi: "alığın teki; yoksa sızıntı yapan banyoları, hem de bu kadar kötü tamir etmezdi. bologna üniversitesi'nde göstergebilim profesörü olurdu."

jean-claude carriere: aptallığı incelerken keşfedilen ilk şey, kendimizin de bir ahmak olduğudur. elbette. başkalarını ahmak yerine koyup işin içinden cezasız sıyrılamazsınız; aptallıklarının aslında bize tuttukları bir ayna olduğunun farkına varırsınız çünkü. kalıcı bir ayna, kesin ve sadık.

umberto eco: salağın teki size öbür herkesin salak olduğunu söylerse, onun bir salak olması, size belki de hakikati söylemesine engel teşkil etmez. eğer öbür herkesin "kendisi gibi" salak olduğunu eklerse, işte o zaman zekasını kanıtlamış olur. demek ki salak değildir. çünkü öbürleri, ömürlerini salak olduklarını unutturmakla geçirir.

jean-claude carriere: saçma sapan sözler söylemeyi ve deliliği aptallıktan ayırt etmek çok zordur.

7.10.2015

metrodaki adam

jean claude carriere / umberto eco

carriere: 25 yıl önce bir gün, hotel de ville istasyonu'ndan metroya indim. peronda bir bank, bankın üstünde de bir adam vardı, yanına 4-5 kitap koymuştu. okuyordu. metro vagonları birer birer geçip gitti. kitaplarından başka bir şeyle ilgilenmeyen o adama baktım ve biraz oyalanmaya karar verdim. ilgimi çekmişti. sonunda yanına gittim ve kısa bir sohbet geçti aramızda. orada ne yaptığını sordum nazikçe. her sabah sekiz buçukta gelip yarıma kadar kaldığını söyledi. yarımda çıkar, bir saatliğine yemeğe gidermiş. sonra yerine döner ve akşam altıya kadar bankında otururmuş. konuşmasını, hiç unutmadığım şu kelimelerle bitirdi: "okuyorum; hayatta bundan başka bir şey yapmadım hiç." yanından ayrıldım; zira zamanını boşa harcıyormuşum gibi geldi.

niye metro? çünkü bir şey yiyip içmeden bütün bir gün kahvede oturamazdı ve şüphesiz kendine böyle bir lüks sunacak durumu yoktu. metro parasızdı, sıcaktı, insanların gidip gelmesinden hiç rahatsız olmuyordu. o zaman kendi kendime sormuştum, hala da sorarım, o adam ideal bir okur muydu, yoksa hepten sapıtmış bir okur mu?

eco: ne okuyordu peki?

carriere: çok eklektikti. romanlar, tarih kitapları, denemeler. bana öyle geliyor ki, o adamdaki, okuduğu şeye yönelik gerçek bir ilgiden ziyade, okuma olgusunun kendisine yönelik bir çeşit bağımlılıktı. okumanın cezalandırılmamış bir günah olduğu söylenir. bu örnek, okumanın hakiki bir sapkınlık, hatta bir fetişizm haline gelebileceğini gösterir.

eco: çocukken, komşumuz olan bir hanım, bana her noel'de bir kitap verirdi. bir gün bana şöyle sordu: "söyle bakalım umbertino, okuduğun kitapta ne olduğunu öğrenmek için mi okuyorsun, yoksa okuma sevgisinden mi?" okuduğum şeye her zaman tutkulu bir merak duymadığımı kabul etmek zorunda kalmıştım. okuma zevki için okuyordum; ne olursa. çocukluğumda, kendimle ilgili olarak aniden keşfettiğim önemli şeylerden biri de budur.

carriere: okumak için okumak, tıpkı yaşamak için yaşamak gibi. sinemaya film seyretmek, yani bir anlamda hareket halindeki görüntüleri görmek için gider insanlar, bunu biliyoruz. filmin ne gösterdiği ya da anlattığı fark etmez bazen.

jean-philippe de tonnac: okuma bağımlılığı gibi bir şey olduğu saptanabildi mi?

carriere: elbette. metrodaki o adam buna bir örnek. her gün birkaç saatini yürümeye ayıran ama manzaraya, karşılaştığı kişilere, soluduğu havaya hiç dikkat etmeyen birini düşünün. bir okuma olgusu vardır; aynı bir yürüme, koşma olgusu olduğu gibi. o şekilde okuduğunuz kitaplardan ne kalabilir aklınızda? aynı gün içinde 2-3 kitap okuduğunuzda, ne okuduğunuzu nasıl hatırlarsınız? sinemada, bazen seyirciler günde 4-5 film seyretmek üzere salona kapanır. festival jürilerinin ve gazetecilerinin kaderidir bu. insanın kafası karışır.

eco: ben bir kere denedim. venedik festivali'nde jüri üyesiydim. delireceğimi zannettim.

carriere: o gün payınıza düşeni seyrettikten sonra projeksiyon salonundan sendeleyerek çıktığınızda, cannes'taki croisette'in palmiyeleri bile gözünüze sahte görünür. amaç, ne olursa olsun seyretmek ya da ne olursa olsun okumak değil, bu faaliyeti ne şekilde değerlendireceğini ve bundan nasıl özlü ve kalıcı bir besin elde edeceğini bilmektir.

eco: marki fuscaldo, çağının en bilgili adamı haline nasıl geldi? babasından muazzam bir kütüphane miras kalmıştır ama onun hiç mi hiç umurunda değildir. bir gün, tesadüfen bir kitabı açtığında, iki sayfa arasında 1000 liretlik bir banknot bulur. öbür kitaplarda da var mıdır acaba diye merak eder ve ömrünün geri kalanını miras kalan kitapların sayfalarını düzenli olarak karıştırmakla geçirir. bu şekilde bir bilgi küpü haline gelir.

16.08.2015

sanat

jean-claude carriere / umberto eco

carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

eco: çağdaş sanat modern insanı kurtuluşa götürecek yoldur; algı ve zeka düzeyinde ona kaybettiği özerkliğini yeniden kazandıracaktır.

carriere: yaratıcı akımlar birbirini tanıyan ve aynı anda aynı arzuları paylaşan küçük gruplardan çıkmıştır daima.

eco: iki olayı alışılagelmişin dışındaki bağlarla bir araya getirmek; ölçünün dışına çıkmayı, eleştirel düşünceyi, kültürel bir kararı ve ideolojik bir seçimi gerektirir.

carriere: aleladelik zaruri bir yol eşyasıdır; en azından yolculuğa çıkarken.

eco: hiçbir zaman başkalarının budalalığının verdiği gözdağına pabuç bırakmamak gerekir.

carriere: gerçek ya da sahte tüm kahinlerin özelliği, daima yanılmaktır.

eco: sanat yapıtı bağlantılara ve deneyimlere dayanarak haz alınması gereken bir nesne değil; keşfedilmesi gereken potansiyel bir giz, oynanması gereken bir yol ve hayal gücünü harekete geçiren bir uyarandır. 

carriere: bilgi, kafamızı doldurmuş olduğumuz ama her zaman işe yarar bir zemin bulamayan şeydir. irfan, bilginin bir hayat tecrübesine dönüşmesidir.

eco: gerçek koleksiyoncu, sahip olmaktan çok arayıp bulmakla ilgilenir.

carriere: en büyük yazar belki de hiçbir şeyini okumadığımız yazardır. şöhretin zirvesinde sahip olabileceği tek şey isimsizliktir.

14.08.2015

okumak


umberto eco / jean-claude carriere

carriere: cehalet etrafımızı sarmış durumda. genellikle küstah ve sahip çıkanı çok. hatta kendi propagandasını yapıyor. kendinden emin, her şeye burun kıvıran siyasetçilerimizin ağzından egemenliğini ilan ediyor. hep tehdit altında olan, kendinden şüphe eden, kırılgan ve değişken bilgiyse, ütopyanın son sığınaklarından biri şüphesiz.

eco: ortak hafıza da kişisel hafıza da gerçekten olup bitmiş şeylerin fotoğrafları değildir. yeniden yapılandırılmış şeylerdir.

carriere: öğrenmek, öğrenilen bir şeydir.

eco: anlamsız olan kadar, üzerine yorum üretebilen bir şey yoktur.

carriere: bazıları için dünyayı olduğu gibi kabul etmek imkansız. dünyayı baştan yaratamadıklarından, ne pahasına olursa olsun yeniden yazmaları gerekiyor.

eco: küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı şekilde düşüneceğine ikna olmuştuk. her açıdan bunun tersi olan bir sonuç var elimizde: küreselleşme ortak deneyimin parçalanmasına katkıda bulunuyor.

eco: eski ve değerli bir kitapta satırların altını çizmemek veya sayfa kenarlarına yazmamak gerek. ama bir de, james joyce'un elinden çıkmış notlarla dolu eski bir kitap nüshasının nasıl bir şey olacağını düşünelim. bu durumda, ön yargılarımdan vazgeçiveriyorum.

carriere: bir kere soyuldum. hırsızlar televizyonu, radyoyu, ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyleri daha aldılar; ama tek bir kitaba dokunmadılar. 10 bin avroluk hırsızlık yaptılar; oysa bir tek kitap alsalardı o miktarın 5 ya da 10 katını ceplerine koyarlardı. demek ki cahillik bizi koruyor.

12.06.2015

öngörü

jean-claude carriere / umberto eco

jean-philippe de tonnac: yayıncılar yazarlardan daha öngörülü müdür? 

umberto eco: zaman zaman, bazı şaheserleri geri çevirecek kadar kafasız olabildiklerini gösterdikleri olmuştur. gerçekten de, kara cehalet tarihinin bir başka bölümüdür bu.

"anlayışı biraz kıt olabilirim ama, birinin, bir türlü uyuyamadan yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden 30 sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum." proust'un kayıp zamanın izinde'si üzerine verilen ilk okuma raporundan bu sözler.

moby dick'e dair: "böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az."

madame bovary'yle ilgili olarak flaubert'e: "beyefendi, romanınız iyi tasvir edilmiş ama onu tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz."

emily dickinson'a: "kafiyelerinizin hepsi yanlış."

"claudine okulda" ile ilgili olarak colette'e: "korkarım, 10 adetten fazla satmaz."

hayvan çiftliği hakkında george orwell'e: "abd'de hayvanlarla ilgili bir hikaye satmanın imkanı yok."

anne frank'in hatıra defteri için: "bu çocuğun, kitabının tuhaf bir nesneden başka bir şey olamayacağına dair en ufak bir fikri yok galiba."

ancak yalnızca yayıncılar değil, hollywood yapımcıları da var. işte size, 1928'de fred astaire'in ilk performansıyla ilgili olarak bir yetenek avcısının vardığı hüküm: "oynamayı bilmiyor, şarkı söylemeyi bilmiyor, kel, dans alanında da pek az temel bilgisi var."

clark gable hakkında: "böyle kulakları olan birinden ne olur ki?"

14.12.2014

kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

23.10.2014

inferno

ilhan berk

şiir sürgünlüktür.

dokunma bitimsiz, uçsuz bucaksız fırtınalı bir yolculuktur.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

epikuros: et için hazların sınırı yoktur.

umberto eco: asıl gizem varoluş değildir, varolmayıştır. erotizm de aşk gibi gerçekleşmemektir. aşkın kendisi gibi de olanaksızlıklar yuvasıdır.

fernando pessoa: asıl çöl "ben"dir.

andre breton: erotizm insana yaraşan tek sanattır.

sigmund freud: düş, bir isteğin gerçekleşmesidir.

andre breton: şiir usun bir bozgunluğu olmalıdır.

anlam, bir bakıma güzelliğin yaratılmasından başka bir şey değildir. bir şiir, bir köğük güzelse anlamlıdır.

stendhal: benim işim yaşamak değil yazmaktır.

t.s. eliot: büyük bir şiir bir başka büyük şiiri anımsatmadıkça büyük olamaz.

şiir gerisinde gizli bir tarih bırakır.

akılla yazılan şiir on para etmez.

jose ortega y gasset: günümüzde şiir, eğretilemelerin yüksek cebiridir.

jacques derrida: uzaklık kadının etkinliğinin ögesidir.

duvarcılar dünyanın en sessiz, en güzel insanlarıdır. taşlara benzerler; taşlar gibi yalın, sade, güzel. bir de şairlere. şairler gibi çilekeş, sabırlı; gene şairler gibi güzel işlerin adamıdırlar. 

andre breton: şiir yatakta yapılır.

emmanuel levinas: en iyi karşılaşma biçimi gözlerin rengini bile fark etmemektir.

gustave flaubert: her olağan nesnede tansıklı öyküler gizlidir.

şiir dilin belini getirmektir.

"nasıl resim yapıyorsunuz?" sorusuna, "erkeklik organımla!" yanıtını verir renoir.

francis ponge: sessiz dünya bizim asıl dünyamızdır.

ludwig wittgenstein: ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi vardır.

gerçeklik tutunabileceğimiz tek daldır.

6.02.2014

edebiyat ve sanat üzerine yazılar

hilmi yavuz

türk şiirinde birey yoktur. şiir ister mitik, ister dinsel olsun, her iki düzlemde de, bir cemaat söylemi olmak konumundadır. şiirde birey olmadığı için felsefe de yoktur.

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

şiir dil değildir, söz'dür.
şiirin tarihi dil'den söz'e doğrudur.
şiirin tarihi, kopma'larla belirlenir.
şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
şiir dil iken kapalı, söz iken 'açık yapıt'tır.
şiir dil'den arındıkça, anlamdan da arınır.
şiirin gösterilen'i kavram değildir, imge'dir.
bir tanım: şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.

umberto eco: sorun şu ki, insan 'okurun niyeti'nin ne anlama geldiğini belki bilse bile, 'metnin niyeti'nin ne anlama geldiğini soyut olarak tanımlamak daha güç görünmektedir. metnin niyeti, metnin yüzeyince sergilenmez. dolayısıyla, metnin niyetinden ancak okurun bir tahmininin sonucu olarak söz edilebilir. okurun girişimi, temel olarak, metnin niyeti hakkında bir tahminde bulunmaktan ibarettir.

arda denkel: söyleyen birey meramını doğru dürüst anlatamasa bile onun doğru dürüst anlatamadığı dinleyence anlaşılabilmişse iletişim başarılmıştır.

levi-strauss: sanat yapıtı, ne nesnenin kendisidir ne de gönderme yaptığı nesneyle saymaca olmanın ötesinde hiçbir bağıntısı olmayan bir şey.

"lirik şiir, tekamül ede ede sazını bırakır, yalnız nağme kesilir." (yahya kemal)

balzac: çizgi, ışığın eşya üzerindeki etkisini anlamak için insanın uydurduğu bir şeydir. ama doğada çizgi yoktur, doğa tekdüzedir; resim yapmak eşyanın kalıbını çıkarmak, yani eşyayı çevresinden ayırmak demektir; vücuda görünüşünü veren ancak ışığın durumu, üzerine ışığın düşmesidir.