30.03.2008

altı ay bir güz

bilge karasu

istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini.. bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. istediğim, denizi yazmaktı. her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile.

çağımız, suçluluk modaları çağı. suçluluk duygusu epey para kazandırıyor. insanı önce hiçbir şeyle doymaz, hiçbir şeye doymaz kılacaksın; sonra, doymaya yeltenmenin ne kadar kötü, ayıp, tehlikeli, hastalık yaratıcı olduğunu söyleyecek, söyleyecek, söyleyecek, beyinlere kakacaksın. duyuru sanayisinin kazandırdığı paraların kefaretini ödetmek için basın para kazanacak. geçinip gidiyoruz işte. yağla şeker, tütünle hava kanser olasılığını artırıyor. her gün, buna benzer inciler.

yaşamak, bir noktadan sonra ne kadar yineleyici oluyor!

usancı, bezginliği bir an unutturan bir şey varsa, yaşama sokuverdiğimiz umuttur. yaşama katabildiğimiz, katmayı becerebildiğimiz umuttur.

insan, sevgi görmüş ya da görmemiş olabilir ama önemli nokta, sevgi gördüğü ya da görmediği yolunda beslediği düşüncedir.

insanın; gönül borcuna boğazına dek saplandığı, saç dibine dek battığı bu kurtarıcı-bakıcı dünyası içinde, bir koza usluluğuna ulaşıp kalması beklenir. yüz suyu döküp buraya kabul edilmesini sağladıktan sonra hastanın attığı ikinci adım onu çocukluğunun bağımlı durumuna götürür. onu besleyen, altını silip değiştiren, yatağını yapan, giydirip soyan, gitgide sınırlaması gerektiğini her geçen saatle daha iyi anladığı isteklerini karşılayan büyükleri karşısında hasta, eslek, uysal, saygılı bir çocuk olmalıdır. 

umut, rahatsızlığının, yakınmalarının, iyileşilir, çaresi bulunur hastalıklardan olabilmesidir. durumun çaresiz olmadığı umududur. kaygı, yapılması gerekeceklerin fazla karışık, güç, acılı olması kaygısıdır.

insanlar yaşama, başkalarının yaşamına, başkalarına, gitgide daha saygısız oluyorlardı. hoş, saygısız olmak da değildi bu; saygıyı hiç bilmemiş, hiç öğrenmemiş olmalarıydı. bir güzellikle karşı karşıya geldiklerinde artık tanıyamamaları, içlerinde, bir kıpırtı olsun, duymamalarıydı. ellerine ayaklarına bile, kalabalık içerisinde yaşayan insanlar olarak, söz geçirememeleriydi; neredeyse, zaten ürkek kedileri ürkütmeyi kişiliğini kanıtlamak belleyen küçük çocuklardan daha başka, daha olgun bir davranışta bulunmadıklarını anlayamamalarıydı.

kıskançlık üçlü bir ilişkidir.

acı bizi durduracağına göre yapılacak tek şey, hangi yoldan olursa olsun, nasıl bir yöntem uygun görünüyorsa o anda, müshil yutup içinden atar gibi, o acının dibine dek inip işini bitirmektir. önemli olan o acıyı, yeni bir güne engel olmasını önleyecek hızla atmaktır, yaranı ondurmaktır. ama ondan da önemlisi, en önemlisi, acıdan önceki yaşamı bu sınırı aşarak, bu çeperi çatlatarak, dolu dolu sonuna dek yaşamaktır. yaşantılar; iyi kötü, hoş tatsız, nasıl olursa olsun; ama eksiksiz, gerçekten eksiksiz olmalı. düşleri de, olanakları da son damlasına, son tozanına dek kullanmalı.

23.03.2008

insan, yazar, kitap

ahmet oktay

uyumlu insan, belirli tarihsel koşullarda, uyumsuz insandan çok daha tehlikelidir. büyük zalimler, iktidarlarını bu tür normallerin sayesinde kurabiliyor ancak.

yaşamımızın gerçekliği değil, romanın gerçekliği: yazarlığın gizi burdadır.

çağdaş, gitgide karanlıklaştığı sanılan geçmişin derinliğinden ışığı giderek büyüyen bir kuyruklu yıldız gibi bize doğru gelendir. gündeliğin parıltısıyla taçlandırılmış bazı şair ve yazarlar ise, ters orantılı olarak, hızla zamanın her şeyi yutan kara deliğine doğru sürüklenmektedir.

termodinamiğin ikinci yasası, evrende olasılığı en az olan durumdan olasılığı en yüksek olan duruma doğru bir gelişme olduğunu göstermekte ve en düzenli yapıların olasılığı en az, en düzensiz yapıların ise olasılığı en yüksek yapılar olduğunu belirtmektedir. norbert wiener'in benzetmesine başvurarak söylemek gerekirse, kalıplaşmış, yani düzenli nitelik kazanmış bulunan bildirişim kalıpları bilgi açısından hiçbir önem taşımazlar. örneğin "klişeleşmiş deyimler, büyük şiirlerden daha az aydınlatıcıdır." diyor wiener.

kitabofil, kitabı fetişçi bir tutumla değerlendiren koleksiyonerden farklıdır. kitabofil için içerik her şeyden önce gelir. o da tıpkı şair ve yazar gibi sözcüklerin büyülenmişidir. bu dünyayı anlamlandırmak, anlamak ister o da. kağıt, cilt, baskı tarihi ikincil düzeydedir. o, ilkin gözleriyle satırları okşar, onlarla hısımlık kurar. sonra gezdirir parmaklarını cildin ya da kapağın üzerinde.

niye bu çaba? dünya mı değişti bunları yazınca? okur, anlatmak istediğimi, anlattığımı sandığımı gerçekten anlayacak, kavrayacak mı? katıldığı ya da karşı çıktığı görüşlerimi nasıl öğreneceğim? kimi zaman, bir yazar bu soruların tümüne olumsuz anlamda yanıtlar verir. çünkü daha önce görmezden gelinmiş kitaplarını anımsamıştır. bu yüzden hiçbir umut beslemez. yine de daha parmaklarındaki sızı geçmeden yeni bir kitaba başlar. sait faik'i anımsayalım: tek satır yazmamaya yemin etmiştir; ama daha karşılaştığı ilk olayda koşup bakkaldan bir kalem alır: "yazmasam deli olacaktım" der.

yenilik, hemen her zaman kamu beğenisine, mevcut değerlere bir karşı çıkış demektir. insanlar rahatlarının bozulmasını, alışkanlıklarından vazgeçmeyi istemezler genellikle. yenilik, kamunun manevi dünyasına saldırıdır.

yahya kemal, "mısra haysiyetimdir" demiş ve şiire verdiği önemi göstermişti. bu sözü dönüştürerek "cümle yazarın onurudur." diyebiliriz.

yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

dil deneyleri zordur, risklidir. kumara benzer: yatırdığınızı bir anda yitirebilirsiniz. gelgelelim, bir yapıt kurmanın başka yolu da yok. şairi şaircikten ayıran, gözüpekliği, yitirmekten korkmamasıdır.

mizah her zaman acıya bitişiktir. bir komedyenin ya da bir karikatüristin kahkaha tufanları yaratan bir mimiğinin, bir çizgisinin bedeli, sanıldığından çok daha pahalıdır. gülmenin varoluş şartı ağlamadır çünkü. mutsuzluğun negatifidir gülme; acının panzehiridir. ama şurası kesin: acıyla ikizdir. her gerçek sanatçı, adına yaraşır her yaratıcı acıyla büyür ve acıyı tersine çevirmeyi başarır.

20.03.2008

yeni atlantis

francis bacon

bir ırmak gibi akan zaman bize hafif ve şişirilmiş şeyleri getirmiştir. ağır ve katı olanlarsa suyun dibine çökmüştür.

bir insanın kendine saygısı, bütün kötü huylarının en başta gelen dizginidir.

aslında greklerden aldığımız bilgelik, bilginin ancak çocukluk çağına benzer ve çocuklara özgü özellikleri taşır; konuşabilir; ama soyunu çoğaltamaz; tartışmalar bakımından verimlidir; fakat yapıt bakımından kısırdır.

"insanım, bu nedenle insanla ilgili olan hiçbir şey bana yabancı olamaz."

bacon, 9 nisan 1626'da, 65 yaşındayken bronşitten öldü. karlı bir kış günü arabasıyla giderken bir kulübenin önünde durarak sahibinden bir tavuk satın aldı. hemen oracıkta kestirdi. kendi eliyle tavuğun içini karla doldurdu. soğuğun eti kokmadan ve bozulmadan koruyup koruyamayacağını öğrenmek istiyordu. bu deney yaşamına mal oldu. ansızın hastalanınca arkadaşı lord arundel'in evine götürüldü. lord, evinde yoktu, bir hizmetçi hemen bir yatak hazırladı. hastayı yatırdılar. fakat çarşaflar nemliydi. bacon daha da kötüleşti, yaşlılığı ve zayıflığı yüzünden iyileşemedi. st. albans kasabasında bir kilise mezarlığına gömüldü.

dünyalar savaşı

h.g. wells

bir gece -marslıların bize doğru fırlattığı o nesne, belki on milyon mil ötemizde bile değilken- karımla yürüyüşe çıktık. yıldızlı bir geceydi; ona zodyak'taki burçları anlattım ve mars'ı gösterdim; pek çok teleskobun doğrultulmuş olduğu, rotasının zirvesine tırmanmakta olan bu parlak noktayı o da gördü. ılık bir geceydi. dönüş yolunda, chertsey ya da isleworth'ten yürüyüşe çıkmış bir grup, yanımızdan şarkılar söyleyerek geçip gitti. uyku vakti geldiğinden, artık sadece üst kat pencerelerinde ışık görülüyordu. istasyondan gece yarısı işleyen trenlerin sesi duyuluyor, aradaki mesafenin uzaklığından olsa gerek, çınlamalar ve gürültüler kulağa gelene kadar birer melodiye dönüşüyordu. o sırada karım bana, gökyüzünün fonu önünde parıldayan kırmızı, yeşil ve sarı ışıkları gösterdi. gökyüzü ne kadar dingin, ne kadar da sakindi!

19.03.2008

enel hakk'ın hakkı

ilhan selçuk

"insanlar, layık oldukları mevkilerden icabında tereddütsüz feragat edebilirler. fakat o mevkiye layık değillerse orada kalabilmek için ne lazımsa yaparlar ve her şeyi meşru görürler." (mehmet küçük)

devrim şehidi kubilay, öldürüldüğü zaman yedek subaydı. ama esas mesleği öğretmenlikti. yobazlar, kubilay'ın başını kesip isyan bayrağının kargısına taktıkları zaman bir taşla iki kuş vurmuş gibiydiler. gerçi onlar cezalarını çektiler; ama laik cumhuriyetin öğretmenine ve subayına duydukları sonsuz hınç, o günden bugüne azalmamıştır, artmıştır.

ibrahim elmalı: müslüman türk milleti! senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, diyanet işleri'nin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. buna inan ve bu mana etrafında birleş. en büyük yardımcımız allah'tır.

şeriatçı kelle uçurur. kol keser. kadın taşlar. insan yakar. öğretisinde, kuralında, hukukunda, yasasında ve yaşam biçiminde fetva var. fetva tartışılmaz. uygulanır. anadolu halkı şeriatçının fetvasından ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devrimiyle kurtulmuştu. meğer kurtulamamış. yazarını, aydınını, şairini, sanatçısını yakan şeriatçı hortladı, ortalıkta kol geziyor, devlet örgütünde fink atıyor, yeni yetişen kuşaklardan irtica ordusu kuruyor.

aziz nesin: kadınların çuvala girmesini istiyorlar. niçin? erkeğe karşı korunma değil mi? erkek boğa mı ki saldıracak? ama erkeğin boğaya özenmesini marifet sayıyorlar. gençliğinde boğaya özenen erkek, yaşlanınca öküz olur.

gücü gücü yetene toplum düzeninde düşmanlıklar çağ dışı çelişkilerin zehirli memelerinden süt içer. insan bu ortamda bozulur. zamanla yüzünün anlamı değişir kişinin; gözü kaşı oynamaya başlar; beyinsel üretimi düşman yaratan fabrikanın uğultularıyla çalışır. bir kez düşmanlığın sarmalına dolanan kişi korkunun kuyusuna sanrılarının döner merdivenleriyle iner de iner. artık her köşebaşında bir düşman dikilmektedir.

macit gökberk: 12 eylül askeri darbesi, tüm kültür hayatımıza, üniversitelere çarptı. liselerde din dersi zorunlu hale getirilirken felsefe seçmeli ders yapıldı.

anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

çöl şeriatında kadın, imam olamaz, halife seçilemez, minarede ezan okuyamaz, ikinci sınıf yaratıktır, çuvala girmeden sokağa çıkamaz, mahkemede tanıklık etse yarım insan sayılır, kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır, koca karısını pata küte dövebilir.

"atatürk diye sevdiğin adam bizim hilafetimizi yıktı, islamın sembolü olan fesimizi yırttı. önderlerimizi astırdı. medreseleri kaldırdı. hanımlarımızı kızlarımızı açtı. bu millete yaptığı yetmiyormuş gibi bir de allahlık davasında bulundu. her il ve ilçeye bir putunu yaptırttı. bu milleti bu sefer de putuna taptırıyor."

hiçbir şey birdenbire olmadı. önce ezanı arapçaya çevirdiler. dinlediniz. sonra "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" dendi. demokrasi sandınız. sonra çığ gibi kuran kursları, imam-hatip okulları açıldı. din dersleri anayasal zorunluluk oldu. kabullendiniz. tesettür arttı, cami sayısı okulları geçti. inanç özgürlüğü saydınız. oruç tutmayanı öldürdüler. şaşırdınız. bilim adamı ve yazarları vurdular. milletvekili ve gazetecileri parçaladılar. şairleri ve dansçıları yaktılar. kimin yaptığını düşünüp durdunuz. en sonunda kapınızı çalacaklar. size kendinizden başka yardım edecek kimse kalmayacak.

17.03.2008

arabeskler

gogol

düşüncelerini, duygularını ve izlenimlerini başkalarıyla paylaşmak, dünyanın en büyük esenlik ve mutluluklarından biridir.

bilmediğini açıkça söyleyen insan, bilmediğini biliyormuş gibi görünen ve her şeyi ağzına yüzüne bulaştıran ikiyüzlüden daha değerlidir.

öyle kocalar vardır ki, karılarının aptallığından büyük sevinç duyarlar, bunu çocuksu bir safiyetin belirtisi gibi görürler. ey güzellik, sen nelere kadirsin! ruhsal yetersizlikler, kusurlar güzel bir kadında iticilik yaratmak şöyle dursun, ona ayrı bir çekicilik kazandırıyor. ayıp diye nitelenen şey, güzel bir kadında sevimli duruyor. kadından güzelliği alın, kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için kadının erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerekir.

insanoğlu öyle şaşılası bir yaratıktır ki, sahip olduğu özellikleri bir çırpıda sayıp dökmek olanaksızdır; durup incelemeye kalkıştığınızda da, hiç durmadan yeni özellikler bulursunuz ve bu işin sonu gelmez.

cenaze törenlerini andırır ürkütücü bir yanı vardır mezatların. her şeyden önce mezat salonları hep asık suratlı, kasvet vericidir; mobilyalarla, tablolarla kapandığı için pencerelerden pek az ışık gelir; artırmaya katılanların sessiz duruşları, mezat yöneticisinin çekiç vuruşları ve mezardan geliyormuş gibi duran sesi, burada tuhaf bir şekilde bir araya gelmiş zavallı sanat yapıtları için düzenlenmiş cenaze töreni duygusunu güçlendirir.

yetenek sahibi insan, ruhça herkesten daha temiz olmalıdır. insanlar başkalarında hoş gördükleri pek çok şeyi, sanatçıda hoş görmezler. evinden tertemiz bayram giysileriyle çıkmış birine yoldan geçen bir arabadan azıcık bir çamur sıçramayagörsün, herkes parmağıyla bayram giysisi çamurlanmış adamı gösterir; ne kadar özensiz, düzensiz olduğundan söz eder; oysa aynı insanlar, leke içindeki gündelik giysileriyle yanı başlarından gelip geçen onlarca kişiyi fark etmez. çünkü gündelik giysideki leke görülmez.

bütün bu kişiler, ortalıkta dalkavukluk ederek, yalakalık ederek dönenip duranlar ve de ortalığa çıkıp bağır bağır yurtsever olduklarını ve daha bilmem neleri haykıranlar.. bunlar icar peşinde olan, kira parası peşinde olan yurtseverlerdir! bu ikbalperestler, bu din bezirganları anayı da, babayı da, tanrı'yı da gözlerini kırpmadan para için satarlar.

ahlaksal çökmüşlüğün kokuşmuş soluğunun sindiği güzellik karşısında duyulan acıma duygusu, bu türden duyguların en güçlüsüdür. ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olanca temizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur.

16.03.2008

bahçe partisi

katherine mansfield

şu hayat acı
umut bir gün ölür
bir düş -bir uyanış

insanın tek başına yaşaması yalnızlıktır. elbette akrabalar, dostlar vardır yığınla; ama demek istediğim bu değil.

cennette bütün günler pazartesidir, başka gün yoktur. 

kadın, armağandan başka bir şey değildir.

montaigne: insanlar gelecekte olacaklara şaşırıyorlar; bense geçmiştekilere.

donuk ağaçlarız biz gecenin içinde uzanan, ne olduğunu bilmediğimiz bir şey için yakaran.

13.03.2008

gargantua

françois rabelais

dünyada en büyük aptallık, insanın hayatını, sağduyusuna ve aklına göre değil de, bir çan sesine göre ayarlamasıdır.

doğa hiçbir şeyi ölümsüz yaratmaz, ürettiği her şeye bir son ve süre verir; çünkü her doğan şey batar. khilon der ki, mutsuzluk ve dava yoldaştırlar, davası olanlar da mutsuz kişilerdir; çünkü aradıkları hakkı almadan ömürleri tükenir gider.

içerde iyi bir yönetim olmayınca dışarda silahlar nasıl güçsüz kalırsa, zamanında erdemlice uygulanmayan ve ereğine ulaşmayan okumalar ve düşünceler öylesine boş ve yararsızdır.

insanları haklı olarak en çok üzen şey, iyilik güzellik bekledikleri yerde kötülük ve zarar görmeleridir. böyle bir felakete uğramış olan insanlardan çoğunun bu mutsuzluğu ölümden beter saymaları ve kendilerinin de, bu belayı önlemeye güçleri yetmeyip, başka da bir çare bulamayınca canlarına kıymaları doğru olmasa bile boşuna değildir.

gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
gülmektir çünkü insanı insan eden

minnet duygusunun özü böyledir işte: her şeyi kemirip tüketen zaman, görülen iyiliklerin değerini artırır; çünkü akıllı bir insana cömertçe yapılan bir iyilik onun soylu düşüncesinde ve gönlünde durmadan büyür.

yöneticilerinin açgözlülükleri ve hırsları dizginlenmezse, böylesine başıboş kalmış bir krallık kolayca çöküntülere uğrayabilir.

kötüleri kolayca ve gelişigüzel bağışlamak eğilimi onlara, hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir.

arkada ve önde nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık, alttan alta kumpas vardır.

gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmemeliyiz; bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir. hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir; çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye, düşmanlarını haber götürecek tek kişi bırakmamacasına öldürmeye kalkmışlardır! düşmanlarınıza kapıları, yolları açın her zaman; hatta gümüşten bir köprü kurun onlara geçip gitmeleri için.

10.03.2008

duvardaki kapı

h.g. wells

bir insanın saf görünüşünün altında nelerin gizlendiğini kimse bilemez, bayım. binaların boyalı cephelerinden, beyazlatılmış mezar taşlarından farklı değilizdir.

okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır.

jorge louis borges: h.g. wells'i yüzyılımızın başında keşfetmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. o şaşırtıcı, kimi kez de korkunç mutluluğu duyumsayabilmek için onu şimdi keşfetmeyi isterdim.

bir çocuk garip duygular besler.

kimlik bir rüyadan başka ne ki zaten! iki gün önce sağlıklı bir gençtim, önümde koca bir hayat vardı; şimdi gözü dönmüş bir ihtiyarım, darmadağın olmuş, çaresiz ve sefil bir halde, kocaman, lüks, tuhaf bir evde dolaşıp duran, etrafındaki herkesin deli gözüyle baktığı, korktuğu ve çekindiği bir ihtiyar.

insanların yanlarında neler taşıdıklarını görseniz hayret edersiniz.

6.03.2008

kördöğüşü

aziz nesin

bu öğretmen milletinin asık suratına bakmamalı. en asık suratlısı, en yumuşak kalpli olur.

bizim maarifimizde hiçbir sistem yoktur.

hitabet ne demek? bir kez ağzını açıp da söze başladın mı, hiç ağzını kapamayacaksın; arıza yapmadan, tıkır tıkır konuşacaksın. ama ne konuşacaksın? ne olursa.. lafın sonu, başını tutmuş tutmamış, orasını boşver. bütün zorluk bir kez söze başlayana kadar. baktın ki başladığın cümlenin öznesi, fiilini, fiili de öznesini tutmuyor, sakın tekleme; o zaman cümleyi uzatır da uzatırsın; dinleyenler de özneyi, fiili şaşırır, içinden çıkamaz. sonunda, dinleyenler de "adam besbelli büyük laf etti" diye alkışlamak zorunda kalır.

4.03.2008

gül mevsimidir

füruzan

acıları yüklenmek, kimsenin acısına katılmamakla elde edilen erdemlerdendir.

bir şeyi iki insanın tam paylaşması, sanıldığından daha da zordur.

"gençlik bilebilse, ihtiyarlık yapabilse."

savaşlar sevilenleri heder ediyor.

insana kolay kolay değerinin karşılığını vermezler. istesen de alamazsın.

başkalarının yoksulluğu üstüne şato kurulmaz.

zenginliği sürdürmenin, soylu ve varlıklı gibi davranmanın zorlukları, gündelik ekmek, iki parça çul düşünmekten kat kat güçtür.

büyük evlerde yaşamayı, çeşitli buyruklarla insan yönetmeyi bilmeyenler hanımefendiliği kolay sayar.

parasız kalmış bir soylu, sirk palyaçosuna döner.

seviştiğimiz erkekler bize güzelliklerimizi öğretirler. bu böyledir.

güzel bile olmasan, olduğun gibi görünmen, kendini koyvermen yok mu, yetip artar her güzelliği aşmaya.

yaşamanın gerçekliği, derine inmekle değil, derinliklerin bizim elimizde olduğunu savunmakla güçlendirilir.

gençliğinde herkes başkadır.

gerçeğin almaşığını, kucakladığı karşıtlıkları yansıtabilmek, sanatın gizemli gücüne kalmıştır. insanın tarihini bıkmadan kayda düşendir sanatçılar.

sabaha karşı toprak şifa bulacak

yevgeni zamyatin

yaşamdaki en güzel şey sanrıdır, en güzel sanrı da aşktır.

"mutluluk yağlanmaya en uygun koşullardan birisidir."

kültürlü insan, olabildiği ölçüde, bir yüze sahip olmamalıdır. yani tamamen yok değil, şöyle: yüzü varmış gibi olmalıdır; ama yüzü yokmuş gibi de olmalıdır, göze batmaması için; tıpkı iyi bir terzinin diktiği elbisenin göze batmaması gibi. kültürlü insanın yüzü diğer (kültürlü) insanlarınki gibi olmalıdır ve elbette yaşanan olaylar karşısında değişmemesi gerektiğini söylemeye gerek yoktur.

gökten tüm gece kar yağdı. sabah karşı toprak şifa bulacak. sabaha karşı karın altından utangaç sineglazka*, uzun belikleriyle yeniden çıkacak; tamamen şaşkın, yeni; tamamen yeni baştan: yalnızca sabaha dek yaşaması gerek.

sabah. mavi kar, çizme izleriyle tamamen kirlenmiş.

* sineglazka: (mavi gözlü). rus halk masalında tüm zenginlikleri, ihtişamı geri çevirerek ve zorluklara karşı direnerek aşkını korumayı başarmış kadın kahramanın adıdır.

3.03.2008

endülüs şalı

elsa morante



lucia'ya

deniz kuşusun sen
yuvasını korkunç kayalıklar üstüne
kara kumlar arasına kuran

bu yabanıl tepeler üstünde ne bitki sapları
ne de sesleri başka ailelerin
yalnızca yıkımın yankıları patlıyor orada, açıklardan
su çevrileri ve çanlı şamandıralar üstünde
ama o, sevecenlik dolu
sevgili yumurtalarını koruyan kıskanç kanatları
altında çıplak ürpertisini dinliyor
öteki yavrularının kanatçıklarının

başkaca bir şey bilmez dingin duyguları onun

oradan
yarın
büyük, beyaz ve yayılmış
kanatlı çocuksu bir sürü
uçuracak cennet ülkelerine doğru