31.3.08

uzun lafın kısası

erich fromm: çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir.

henrik ibsen: azınlık haklı olabilir; çoğunluk her zaman haksızdır.

joe bageant: üç dinin de fikir birliğine vardıkları tek konu, gençler fazla eğlenmeye başladıkları zaman dünyanın sonunun geleceğidir.

jeannette walls: hiç kimse mükemmel değildir. hepimiz canavarlardan sadece bir adım yukarıda ve meleklerden bir adım aşağıdayız.

j.j. rousseau: özgürlük her iklimde yetişen bir meyve değildir; onun için her ulus ulaşamaz ona.

oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler, bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle, dışa dönük bir elbise giyerler.

martin amis: biz insanlar sürekli daha fazlasını isteriz. lanet olasıca bir aşkla yaparız bunu.

isabel allende: dürüstlük tamahkarlık karşısında çabucak çöker. eğer söz konusu olan şey zengin olmaksa, insanların çoğu ruhlarını feda ederler.

paulo coelho: gururun parıltısı en büyük bilgeliği bile kör edebilir.

a.l. kennedy: seks yapmaya fırsatımız olsa sakız çiğnemeye, bekleme odalarındaki akvaryumlara, sigaralara, bulmacalara, yemekhanelerdeki kuyruklara, sabretmeye, iskambil falı açmaya hatta dama oynamaya bile gerek kalmazdı.

30.3.08

altı ay bir güz

bilge karasu

istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini.. bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. istediğim, denizi yazmaktı. her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile.

çağımız, suçluluk modaları çağı. suçluluk duygusu epey para kazandırıyor. insanı önce hiçbir şeyle doymaz, hiçbir şeye doymaz kılacaksın; sonra, doymaya yeltenmenin ne kadar kötü, ayıp, tehlikeli, hastalık yaratıcı olduğunu söyleyecek, söyleyecek, söyleyecek, beyinlere kakacaksın. duyuru sanayisinin kazandırdığı paraların kefaretini ödetmek için basın para kazanacak. geçinip gidiyoruz işte. yağla şeker, tütünle hava kanser olasılığını artırıyor. her gün, buna benzer inciler.

yaşamak, bir noktadan sonra ne kadar yineleyici oluyor!

usancı, bezginliği bir an unutturan bir şey varsa, yaşama sokuverdiğimiz umuttur. yaşama katabildiğimiz, katmayı becerebildiğimiz umuttur.

insan, sevgi görmüş ya da görmemiş olabilir ama önemli nokta, sevgi gördüğü ya da görmediği yolunda beslediği düşüncedir.

insanın; gönül borcuna boğazına dek saplandığı, saç dibine dek battığı bu kurtarıcı-bakıcı dünyası içinde, bir koza usluluğuna ulaşıp kalması beklenir. yüz suyu döküp buraya kabul edilmesini sağladıktan sonra hastanın attığı ikinci adım onu çocukluğunun bağımlı durumuna götürür. onu besleyen, altını silip değiştiren, yatağını yapan, giydirip soyan, gitgide sınırlaması gerektiğini her geçen saatle daha iyi anladığı isteklerini karşılayan büyükleri karşısında hasta, eslek, uysal, saygılı bir çocuk olmalıdır. 

umut, rahatsızlığının, yakınmalarının, iyileşilir, çaresi bulunur hastalıklardan olabilmesidir. durumun çaresiz olmadığı umududur. kaygı, yapılması gerekeceklerin fazla karışık, güç, acılı olması kaygısıdır.

insanlar yaşama, başkalarının yaşamına, başkalarına, gitgide daha saygısız oluyorlardı. hoş, saygısız olmak da değildi bu; saygıyı hiç bilmemiş, hiç öğrenmemiş olmalarıydı. bir güzellikle karşı karşıya geldiklerinde artık tanıyamamaları, içlerinde, bir kıpırtı olsun, duymamalarıydı. ellerine ayaklarına bile, kalabalık içerisinde yaşayan insanlar olarak, söz geçirememeleriydi; neredeyse, zaten ürkek kedileri ürkütmeyi kişiliğini kanıtlamak belleyen küçük çocuklardan daha başka, daha olgun bir davranışta bulunmadıklarını anlayamamalarıydı.

kıskançlık üçlü bir ilişkidir.

acı bizi durduracağına göre yapılacak tek şey, hangi yoldan olursa olsun, nasıl bir yöntem uygun görünüyorsa o anda, müshil yutup içinden atar gibi, o acının dibine dek inip işini bitirmektir. önemli olan o acıyı, yeni bir güne engel olmasını önleyecek hızla atmaktır, yaranı ondurmaktır. ama ondan da önemlisi, en önemlisi, acıdan önceki yaşamı bu sınırı aşarak, bu çeperi çatlatarak, dolu dolu sonuna dek yaşamaktır. yaşantılar; iyi kötü, hoş tatsız, nasıl olursa olsun; ama eksiksiz, gerçekten eksiksiz olmalı. düşleri de, olanakları da son damlasına, son tozanına dek kullanmalı.

24.3.08

yaprakların trajedisi

charles bukowski


kuraklığa uyandım ve eğreltiotları ölüydü
saksı çiçekleri mısır gibi sararmış
kadınım gitmişti
ve boş şişeler kanı çekilmiş cesetler gibi
sardı beni işe yaramazlıklarıyla
güneş hala iyiydi ama
ve ev sahibemin notu bükülmüş
hoş ve talepsiz sararmışlığında, şimdi gereken
iyi bir komedyendi, eski tarz bir şakacı
absürd acı üzere şaka yapacak; acı absürddür
çünkü vardır, hepsi bu
dikkatle tıraş ettim eski bir jiletle
bir zamanlar genç olan ve
dehası olduğu söylenen adamı; ancak
yaprakların trajedisi bu işte
ölü otlar, ölü bitkiler
ve karanlık bir hole yürüdüm
ev sahibemin dikildiği
tüm nefretiyle dediğim dedik
sallayıp şişman, terli kollarını
canın cehenneme diye yırtınıp
yırtınıp kira kira diye
çünkü yamuk yapmıştı dünya
ikimize de

23.3.08

insan, yazar, kitap

ahmet oktay

uyumlu insan, belirli tarihsel koşullarda, uyumsuz insandan çok daha tehlikelidir. büyük zalimler, iktidarlarını bu tür normallerin sayesinde kurabiliyor ancak.

yaşamımızın gerçekliği değil, romanın gerçekliği: yazarlığın gizi burdadır.

çağdaş, gitgide karanlıklaştığı sanılan geçmişin derinliğinden ışığı giderek büyüyen bir kuyruklu yıldız gibi bize doğru gelendir. gündeliğin parıltısıyla taçlandırılmış bazı şair ve yazarlar ise, ters orantılı olarak, hızla zamanın her şeyi yutan kara deliğine doğru sürüklenmektedir.

termodinamiğin ikinci yasası, evrende olasılığı en az olan durumdan olasılığı en yüksek olan duruma doğru bir gelişme olduğunu göstermekte ve en düzenli yapıların olasılığı en az, en düzensiz yapıların ise olasılığı en yüksek yapılar olduğunu belirtmektedir. norbert wiener'in benzetmesine başvurarak söylemek gerekirse, kalıplaşmış, yani düzenli nitelik kazanmış bulunan bildirişim kalıpları bilgi açısından hiçbir önem taşımazlar. örneğin "klişeleşmiş deyimler, büyük şiirlerden daha az aydınlatıcıdır." diyor wiener.

kitabofil, kitabı fetişçi bir tutumla değerlendiren koleksiyonerden farklıdır. kitabofil için içerik her şeyden önce gelir. o da tıpkı şair ve yazar gibi sözcüklerin büyülenmişidir. bu dünyayı anlamlandırmak, anlamak ister o da. kağıt, cilt, baskı tarihi ikincil düzeydedir. o, ilkin gözleriyle satırları okşar, onlarla hısımlık kurar. sonra gezdirir parmaklarını cildin ya da kapağın üzerinde.

niye bu çaba? dünya mı değişti bunları yazınca? okur, anlatmak istediğimi, anlattığımı sandığımı gerçekten anlayacak, kavrayacak mı? katıldığı ya da karşı çıktığı görüşlerimi nasıl öğreneceğim? kimi zaman, bir yazar bu soruların tümüne olumsuz anlamda yanıtlar verir. çünkü daha önce görmezden gelinmiş kitaplarını anımsamıştır. bu yüzden hiçbir umut beslemez. yine de daha parmaklarındaki sızı geçmeden yeni bir kitaba başlar. sait faik'i anımsayalım: tek satır yazmamaya yemin etmiştir; ama daha karşılaştığı ilk olayda koşup bakkaldan bir kalem alır: "yazmasam deli olacaktım" der.

yenilik, hemen her zaman kamu beğenisine, mevcut değerlere bir karşı çıkış demektir. insanlar rahatlarının bozulmasını, alışkanlıklarından vazgeçmeyi istemezler genellikle. yenilik, kamunun manevi dünyasına saldırıdır.

yahya kemal, "mısra haysiyetimdir" demiş ve şiire verdiği önemi göstermişti. bu sözü dönüştürerek "cümle yazarın onurudur." diyebiliriz.

yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

dil deneyleri zordur, risklidir. kumara benzer: yatırdığınızı bir anda yitirebilirsiniz. gelgelelim, bir yapıt kurmanın başka yolu da yok. şairi şaircikten ayıran, gözüpekliği, yitirmekten korkmamasıdır.

mizah her zaman acıya bitişiktir. bir komedyenin ya da bir karikatüristin kahkaha tufanları yaratan bir mimiğinin, bir çizgisinin bedeli, sanıldığından çok daha pahalıdır. gülmenin varoluş şartı ağlamadır çünkü. mutsuzluğun negatifidir gülme; acının panzehiridir. ama şurası kesin: acıyla ikizdir. her gerçek sanatçı, adına yaraşır her yaratıcı acıyla büyür ve acıyı tersine çevirmeyi başarır.

20.3.08

yeni atlantis

francis bacon

bir ırmak gibi akan zaman bize hafif ve şişirilmiş şeyleri getirmiştir. ağır ve katı olanlarsa suyun dibine çökmüştür.

bir insanın kendine saygısı, bütün kötü huylarının en başta gelen dizginidir.

aslında greklerden aldığımız bilgelik, bilginin ancak çocukluk çağına benzer ve çocuklara özgü özellikleri taşır; konuşabilir; ama soyunu çoğaltamaz; tartışmalar bakımından verimlidir; fakat yapıt bakımından kısırdır.

"insanım, bu nedenle insanla ilgili olan hiçbir şey bana yabancı olamaz."

bacon, 9 nisan 1626'da, 65 yaşındayken bronşitten öldü. karlı bir kış günü arabasıyla giderken bir kulübenin önünde durarak sahibinden bir tavuk satın aldı. hemen oracıkta kestirdi. kendi eliyle tavuğun içini karla doldurdu. soğuğun eti kokmadan ve bozulmadan koruyup koruyamayacağını öğrenmek istiyordu. bu deney yaşamına mal oldu. ansızın hastalanınca arkadaşı lord arundel'in evine götürüldü. lord, evinde yoktu, bir hizmetçi hemen bir yatak hazırladı. hastayı yatırdılar. fakat çarşaflar nemliydi. bacon daha da kötüleşti, yaşlılığı ve zayıflığı yüzünden iyileşemedi. st. albans kasabasında bir kilise mezarlığına gömüldü.

dünyalar savaşı

h.g. wells

bir gece -marslıların bize doğru fırlattığı o nesne, belki on milyon mil ötemizde bile değilken- karımla yürüyüşe çıktık. yıldızlı bir geceydi; ona zodyak'taki burçları anlattım ve mars'ı gösterdim; pek çok teleskobun doğrultulmuş olduğu, rotasının zirvesine tırmanmakta olan bu parlak noktayı o da gördü. ılık bir geceydi. dönüş yolunda, chertsey ya da isleworth'ten yürüyüşe çıkmış bir grup, yanımızdan şarkılar söyleyerek geçip gitti. uyku vakti geldiğinden, artık sadece üst kat pencerelerinde ışık görülüyordu. istasyondan gece yarısı işleyen trenlerin sesi duyuluyor, aradaki mesafenin uzaklığından olsa gerek, çınlamalar ve gürültüler kulağa gelene kadar birer melodiye dönüşüyordu. o sırada karım bana, gökyüzünün fonu önünde parıldayan kırmızı, yeşil ve sarı ışıkları gösterdi. gökyüzü ne kadar dingin, ne kadar da sakindi!

19.3.08

enel hakk'ın hakkı

ilhan selçuk

"insanlar, layık oldukları mevkilerden icabında tereddütsüz feragat edebilirler. fakat o mevkiye layık değillerse orada kalabilmek için ne lazımsa yaparlar ve her şeyi meşru görürler." (mehmet küçük)

devrim şehidi kubilay, öldürüldüğü zaman yedek subaydı. ama esas mesleği öğretmenlikti. yobazlar, kubilay'ın başını kesip isyan bayrağının kargısına taktıkları zaman bir taşla iki kuş vurmuş gibiydiler. gerçi onlar cezalarını çektiler; ama laik cumhuriyetin öğretmenine ve subayına duydukları sonsuz hınç, o günden bugüne azalmamıştır, artmıştır.

ibrahim elmalı: müslüman türk milleti! senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, diyanet işleri'nin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. buna inan ve bu mana etrafında birleş. en büyük yardımcımız allah'tır.

şeriatçı kelle uçurur. kol keser. kadın taşlar. insan yakar. öğretisinde, kuralında, hukukunda, yasasında ve yaşam biçiminde fetva var. fetva tartışılmaz. uygulanır. anadolu halkı şeriatçının fetvasından ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devrimiyle kurtulmuştu. meğer kurtulamamış. yazarını, aydınını, şairini, sanatçısını yakan şeriatçı hortladı, ortalıkta kol geziyor, devlet örgütünde fink atıyor, yeni yetişen kuşaklardan irtica ordusu kuruyor.

aziz nesin: kadınların çuvala girmesini istiyorlar. niçin? erkeğe karşı korunma değil mi? erkek boğa mı ki saldıracak? ama erkeğin boğaya özenmesini marifet sayıyorlar. gençliğinde boğaya özenen erkek, yaşlanınca öküz olur.

gücü gücü yetene toplum düzeninde düşmanlıklar çağ dışı çelişkilerin zehirli memelerinden süt içer. insan bu ortamda bozulur. zamanla yüzünün anlamı değişir kişinin; gözü kaşı oynamaya başlar; beyinsel üretimi düşman yaratan fabrikanın uğultularıyla çalışır. bir kez düşmanlığın sarmalına dolanan kişi korkunun kuyusuna sanrılarının döner merdivenleriyle iner de iner. artık her köşebaşında bir düşman dikilmektedir.

macit gökberk: 12 eylül askeri darbesi, tüm kültür hayatımıza, üniversitelere çarptı. liselerde din dersi zorunlu hale getirilirken felsefe seçmeli ders yapıldı.

anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

çöl şeriatında kadın, imam olamaz, halife seçilemez, minarede ezan okuyamaz, ikinci sınıf yaratıktır, çuvala girmeden sokağa çıkamaz, mahkemede tanıklık etse yarım insan sayılır, kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır, koca karısını pata küte dövebilir.

"atatürk diye sevdiğin adam bizim hilafetimizi yıktı, islamın sembolü olan fesimizi yırttı. önderlerimizi astırdı. medreseleri kaldırdı. hanımlarımızı kızlarımızı açtı. bu millete yaptığı yetmiyormuş gibi bir de allahlık davasında bulundu. her il ve ilçeye bir putunu yaptırttı. bu milleti bu sefer de putuna taptırıyor."

hiçbir şey birdenbire olmadı. önce ezanı arapçaya çevirdiler. dinlediniz. sonra "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" dendi. demokrasi sandınız. sonra çığ gibi kuran kursları, imam-hatip okulları açıldı. din dersleri anayasal zorunluluk oldu. kabullendiniz. tesettür arttı, cami sayısı okulları geçti. inanç özgürlüğü saydınız. oruç tutmayanı öldürdüler. şaşırdınız. bilim adamı ve yazarları vurdular. milletvekili ve gazetecileri parçaladılar. şairleri ve dansçıları yaktılar. kimin yaptığını düşünüp durdunuz. en sonunda kapınızı çalacaklar. size kendinizden başka yardım edecek kimse kalmayacak.

dehşetli hak

nazım hikmet


evimin içinde ayağının sesini duymak istiyorum
istiyorum ki kapımı çalasın
sana kendi elimle açayım kapımı
fakat kunduralarını taşlıkta çıkar kuzum çamurluysalar
terliklerin seni bekliyor zaten

sana kendi elimle yemek pişirmek istiyorum
kendi elimle kurmak soframızı

yalnız
bulaşığı yine eskisi gibi beraber yıkarız

seninle aynı kitapları okumak istiyorum
-elbet yine anlatırsın bana anlamadığım yer olursa-
kendi elimle yıkamak istiyorum çamaşırlarını
ve söküklerini dikmek
ve istiyorum ki kendi elimle alayım tozunu yazı masanın
-darmadağınıklığını bozmaya kıyamadan-
fakat artık
sen de minderin üstünde unutmazsın yanar piponu
ve külünü dökmezsin döşemeye

çalıştığın yerde seninle yan yana çalışmak istiyorum
dövüştüğün yerde yine yan yana dövüşmek
-ekonomik istiklal için
ve ev işleri esirliğinden filan kurtulmak için değil-
burnunun dibinden ayrılmamak için

ve nihayet
en dehşetli hakkımı
seninle aynı yastıkta uyumak istiyorum
ve çocuk doğurmak sana
en az daha iki tane

18.3.08

yokluğunda

ernesto sabato


senin bedenin kaba ipekten kurdele
kıyı plantasyonlarına götüren
bulutların kararttığı saçlarının teri
o unutulmaz anlarda
onca değişim göçebece ve gizlice
düzensizlik gerektiren
onca anma vahşi bir güzelliği
değişken hayatın bütün yokuşları
aşkın hızı
aforozun büyülü süzgeci
kırbaç damarlarımızda çatışmanın acıktırıcı ışığı
ve palmiyelerin kimsesiz sayıklamaları
yokluğunda
göğsüme doğru büyüyerek
toprağın derinliklerinin ansızın geri gönderdiği bana
bütün okşamalarımız
tutkunun öfkeli düğümü
zamanın kara demirden halkalarında
şu çalıp çırpmaların ve bereketin mobilyaları
denizde körfez ışıkları
ve martılar ve müzik
büyüleyici dolunaylarla bir ayrılık altarının üzerinde
çayırlar değil gözlerin
baştan çıkmayan yurt
narkotik yurt
rüzgârda alkol kahkahaları
ve yüzümü örten saçın

17.3.08

arabeskler

gogol

düşüncelerini, duygularını ve izlenimlerini başkalarıyla paylaşmak, dünyanın en büyük esenlik ve mutluluklarından biridir.

bilmediğini açıkça söyleyen insan, bilmediğini biliyormuş gibi görünen ve her şeyi ağzına yüzüne bulaştıran ikiyüzlüden daha değerlidir.

öyle kocalar vardır ki, karılarının aptallığından büyük sevinç duyarlar, bunu çocuksu bir safiyetin belirtisi gibi görürler. ey güzellik, sen nelere kadirsin! ruhsal yetersizlikler, kusurlar güzel bir kadında iticilik yaratmak şöyle dursun, ona ayrı bir çekicilik kazandırıyor. ayıp diye nitelenen şey, güzel bir kadında sevimli duruyor. kadından güzelliği alın, kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için kadının erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerekir.

insanoğlu öyle şaşılası bir yaratıktır ki, sahip olduğu özellikleri bir çırpıda sayıp dökmek olanaksızdır; durup incelemeye kalkıştığınızda da, hiç durmadan yeni özellikler bulursunuz ve bu işin sonu gelmez.

cenaze törenlerini andırır ürkütücü bir yanı vardır mezatların. her şeyden önce mezat salonları hep asık suratlı, kasvet vericidir; mobilyalarla, tablolarla kapandığı için pencerelerden pek az ışık gelir; artırmaya katılanların sessiz duruşları, mezat yöneticisinin çekiç vuruşları ve mezardan geliyormuş gibi duran sesi, burada tuhaf bir şekilde bir araya gelmiş zavallı sanat yapıtları için düzenlenmiş cenaze töreni duygusunu güçlendirir.

yetenek sahibi insan, ruhça herkesten daha temiz olmalıdır. insanlar başkalarında hoş gördükleri pek çok şeyi, sanatçıda hoş görmezler. evinden tertemiz bayram giysileriyle çıkmış birine yoldan geçen bir arabadan azıcık bir çamur sıçramayagörsün, herkes parmağıyla bayram giysisi çamurlanmış adamı gösterir; ne kadar özensiz, düzensiz olduğundan söz eder; oysa aynı insanlar, leke içindeki gündelik giysileriyle yanı başlarından gelip geçen onlarca kişiyi fark etmez. çünkü gündelik giysideki leke görülmez.

bütün bu kişiler, ortalıkta dalkavukluk ederek, yalakalık ederek dönenip duranlar ve de ortalığa çıkıp bağır bağır yurtsever olduklarını ve daha bilmem neleri haykıranlar.. bunlar icar peşinde olan, kira parası peşinde olan yurtseverlerdir! bu ikbalperestler, bu din bezirganları anayı da, babayı da, tanrı'yı da gözlerini kırpmadan para için satarlar.

ahlaksal çökmüşlüğün kokuşmuş soluğunun sindiği güzellik karşısında duyulan acıma duygusu, bu türden duyguların en güçlüsüdür. ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olanca temizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur.

zahit

nikos kazancakis

vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. cennete çıkıp kapısına vurmuş. "kim o?" diye bir ses gelmiş içeriden. "ben" demiş zahit. "burada iki kişiye yer yok!" demiş ses. "git buradan!" zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış; yoksulluk, oruç, dua ve ağlama. eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. yeniden çalmış cennetin kapısını. "kim o?" demiş aynı ses. "ben" demiş. "iki kişiye yer yok burada. git buradan!" olmuş cevap. zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. yaşlanıp yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. yeniden çalmış cennet kapısını. "kim o?" demiş ses. "sen rabbim, sen!" cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş.

16.3.08

bahçe partisi

katherine mansfield

şu hayat acı
umut bir gün ölür
bir düş -bir uyanış

insanın tek başına yaşaması yalnızlıktır. elbette akrabalar, dostlar vardır yığınla; ama demek istediğim bu değil.

cennette bütün günler pazartesidir, başka gün yoktur. 

kadın, armağandan başka bir şey değildir.

montaigne: insanlar gelecekte olacaklara şaşırıyorlar; bense geçmiştekilere.

donuk ağaçlarız biz gecenin içinde uzanan, ne olduğunu bilmediğimiz bir şey için yakaran.

13.3.08

gargantua

françois rabelais

dünyada en büyük aptallık, insanın hayatını, sağduyusuna ve aklına göre değil de, bir çan sesine göre ayarlamasıdır.

doğa hiçbir şeyi ölümsüz yaratmaz, ürettiği her şeye bir son ve süre verir; çünkü her doğan şey batar. khilon der ki, mutsuzluk ve dava yoldaştırlar, davası olanlar da mutsuz kişilerdir; çünkü aradıkları hakkı almadan ömürleri tükenir gider.

içerde iyi bir yönetim olmayınca dışarda silahlar nasıl güçsüz kalırsa, zamanında erdemlice uygulanmayan ve ereğine ulaşmayan okumalar ve düşünceler öylesine boş ve yararsızdır.

insanları haklı olarak en çok üzen şey, iyilik güzellik bekledikleri yerde kötülük ve zarar görmeleridir. böyle bir felakete uğramış olan insanlardan çoğunun bu mutsuzluğu ölümden beter saymaları ve kendilerinin de, bu belayı önlemeye güçleri yetmeyip, başka da bir çare bulamayınca canlarına kıymaları doğru olmasa bile boşuna değildir.

gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan
gülmektir çünkü insanı insan eden

minnet duygusunun özü böyledir işte: her şeyi kemirip tüketen zaman, görülen iyiliklerin değerini artırır; çünkü akıllı bir insana cömertçe yapılan bir iyilik onun soylu düşüncesinde ve gönlünde durmadan büyür.

yöneticilerinin açgözlülükleri ve hırsları dizginlenmezse, böylesine başıboş kalmış bir krallık kolayca çöküntülere uğrayabilir.

kötüleri kolayca ve gelişigüzel bağışlamak eğilimi onlara, hep bağışlanacakları güvenini aşılayarak, yeniden kaygısızca kötülük yapma fırsatını verir.

arkada ve önde nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık, alttan alta kumpas vardır.

gerçek askerlik sanatı gereğince düşmanı umutsuzluğa düşürmemeliyiz; bıçak kemiğe dayandı mı, düşman yıpranıp tükenmekte olan gücünü ve yüreğini yeniden toparlayıverir. hiçbir kurtuluş umudu kalmaması, bitmiş tükenmiş insanları diriltip kurtaracak olan ilaçların en iyisidir. nice zaferler, yenenlerin elinden kaçıp yenilenlerin eline geçmiştir; çünkü yenenler hak ettikleri kadarıyla yetinmeyip her şeyi çiğneyip yok etmeye, düşmanlarını haber götürecek tek kişi bırakmamacasına öldürmeye kalkmışlardır! düşmanlarınıza kapıları, yolları açın her zaman; hatta gümüşten bir köprü kurun onlara geçip gitmeleri için.

sanskrit şiiri


kader kısa kesse bile iyi insanın sevgisini
o sevginin izleri sürer gider insanlarda
bir canın titreşimleri gibi
(ravigupta)

kötülere hiçbir iş için başvurmamak
borç istememek kıt kanaat geçinen dosttan
tatlı dilli, dürüst, iyi huylu olmak
ölüm döşeğinde bile elden bırakmamak mertliği
yılmamak en büyük talihsizlikler karşısında
büyük adamların izinden yürümek
bu kurallar keskin kılıç gibi yamandır ama
iyilere bunların hiçbirini öğretmek gerekmez
(darmakirti)

görevini yerine getirmeyen öğretmen
cahilliğine rağmen konuşup duran softa
ahalisi boşuna yardım uman hükümdar
kocasının başının etini yiyen kadın
kent eğlentilerini kurup duran sığırtmaç
dağların koruların düşüne dalan berber
bunların altısı da fırtınalı denizde
batan cılız bir tekne gibi öldürücüdür
(rajasekhara)

dünya benim olsa da, sırf ben hüküm sürsem de
koskoca yeryüzünde tek bir kentim var benim
bir tanecik kentimde benim tek bir evim var
şu evimin içinde bir taneciktir odam
odamın içinde de topu topu bir yatak
ve yatağın üstünde biricik karım uyur
saltanatımın nuru, neşesi, güzelliği
(daksa)

sabır zırhtan güçlüdür, korur varlığımızı
düşman arama sakın yüreğin öfkeliyse
dostun varsa gerekmez tehlikeye panzehir
eşin ısıtır seni ocağın yanmasa da
yılan bile ısırmaz iftira kadar kötü
aklın ve bilgin varsa zenginlik nene gerek
alçak gönüllülerin gözünde bir hiçtir süs
şiir, ilham perimiz, olmaz olsun saltanat
(bavabuti)

çok seyrek

konstantinos kavafis


yaşlı bir adam. yıpranmış, kamburu çıkmış
yıllar sakatlamış onu, savruk yıllar
ağır adımlarla geçiyor dar bir sokağı
ama evine girince saklamak için
yaşını, sarsaklığını, düşünüyor yine de
bitmemiş gençlik payını düşünüyor derin derin

şimdi gençler okuyor şiirlerini
canlı gözlerden onun tutkusu geçiyor
sesleri, işlek beyinleri
biçimli, sert gövdeleri çalkalanıyor
onun anlatışıyla güzelliği

yaşam ve ölüm

jerzy andrzejewski

bir yaşam vardı, bir de ölüm. birileri gidiyor, diğerleri kalıyordu. ölen kişiye duyulan özlemden kaynaklanan acı, ani bir yalnız kalış nedeniyle duyulan umutsuzluk.. hayır, mesele bu değildi, kesinlikle bu değildi! ölenlerin ardından gözyaşı dökerken, kendileri için değilse de, aslında geride kalanlar için ağlamazlar mıydı insanlar? önemli değil. başka türlü yapamayanlar, kendileri için ağlasınlar. sonuçta her acı önemlidir. acıya saygı duymak; hatta acıyı anlamak mümkündür. ama tüm umutların tükendiği o son anda, o anı yaşayanların acıları ne anlama geliyor peki? sadece keder, bedenin sefaleti, zalimlik ve aşağılama mı?

12.3.08

şahname

hüseyin salihoğlu

iranlı şair firdevsi miladın 1000 yıllarında krallık efsanelerinin bir yenilenmesi olan kral kitabı'nı, şahname'yi yazdı. 22 yıl boyunca tuslu diyarında eseri üzerinde çalıştı. glanza'ya gelip sultanın huzuruna çıktığında 58 yaşındaydı. sultan uzun şiirinin her 1000 beyti için 1000 altın teklif etti. firdevsi ise "parayı işimi bitirince alırım." karşılığını verdi. eser bitinceye kadar yıllar geçti. ama sanatçının duygu ve arzuları hiçbir zaman bitmedi. şiirini oturup bir yığın kişilerin, hikayelerin, serüvenlerin, yiğitliklerin, büyülü güçlerin ve arabesk çizgilerin etkisiyle dev bir halı gibi dokudu. eserinin bittiğini açıkladığı zaman 80 yaşına basmıştı. ilyada'dan altı kat büyüktü ve 60.000 beyitten oluşuyordu. sultan, firdevsi'ye her 1000 beyit için 1000 altın yerine 1000 gümüş göndererek onu aldattı. ödülü geldiği zaman ihtiyar hamamdaydı, gelen ödülün hepsini, getiren ulaklara ve hamamdaki tellaklara bahşiş olarak dağıttı.

11.3.08

belki bir gün

yannis ritsos


sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede
ama görmüyorsun. gece olmuş -insan neyi görebilir ki
artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok, diyor
demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. gerçekten de
bir şey yok sana gösterdiğim yerde

sadece gecede bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiçbiri türkü söylemeyen
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri

ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte
çünkü sen görmezsen sanki ben de görmemiş olacağım
hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim
ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip

10.3.08

dersim

kemal tahir

harp meydanlarında insanların gülleler altında nasıl kıyım kıyım kıyıldıklarını gördü bu gözler. başkaca ermeni kırımında, rum kırımında, kürt kırımında kırımlar gördü ki gayet zarafetli kırımlar gördü. kırımlar arkadaş, kalabalık iştir, şurdan burdan adam kesmeye meraklı herifler koşup gelir. her birinin yürekleri mangal gibi herifler.. kan dökücü ve de kan içici herifler.. bazısı güçlü babayiğitleri isterler, kollarını arkaya büküp bacaklarını bağlayarak teslim edeceksin ki rahatça ardına geçsinler, satırla, baltayla, eski kılıçlarla vurarak kafayı düşürsünler. öylesine rastladık ki yedi yaşını bulmamış oğlan meraklısı ya da bu yaşta kız çocuğu meraklısı..

yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır

dersimlilere yapılan hakarete gelince, bunu söylemek dile kolaydı. bir kere teslim olan erkeklerin zenginleri, ağaları, beyleri seçilip sürüldükten sonra, fukaranın cümlesi kutu deresi kenarında iplere bağlanarak süngülenmişti. "köy yakmak cigara yakmaya döndü kardeşler." deniliyordu. sabiha gökçen bile köyleri bombaladı diyeyim de gerisini artık sen tasavvur et.

asker aç çıplak, dersimli pireyi gözünden vuran keskin nişancı.. ölüm korkusuna düşmüş aç çıplak asker ne demektir ben bilirim. çünkü gözümle gördüm kardaşım.. eşek herifler sanıyor ki burada sürünmelerinin kabahati dersimlide.. halbuki dersimli kendi toprağında uslu akıllı oturuyor.. gel de bunu askere anlat.. tarama emri veriliyor. köyü asker çeviriyor. köylerde erkek bulunsa canım yanmaz, karılar, çocuklar var. avcı hattına yayılıp köye doğru muhasara hattını daraltıyorlar. yaklaşınca bir yaylım ateş..

dağları başına çiğdem takınır
kızları eline kına yakınır
hiddetinden yedi düvel sakınır
allahtan kavidir beli dersim'in

bir de dağ keçisi gibi herifler.. düz kayaya tırmanıp çıkıyorlar. dersim kadar cenabet yer olmaz, safi mağaradan ibaret bir yer. geçitler kapı darlığında. beher geçidi bir kişi tutsa bir alaya karşı koyar. bereket versin türk hava kuşlarına. "arslanın erkeği arslan da dişisi arslan değil mi?" diye laf ederler. ben bu lafın manasını dersim'de gördüm anladım. atatürkümüzün bir evlad-ı maneviyesi var. bayan sabiha gökçen! kendisi tayyarecidir. işte bizim askerin canını kurtardıysa o dişi arslan kurtardı.

hepsi de alevi bunların. allah muhammet tanımaz. alevi ne demek? gavurdan beter. malum ya bir alevi müslüman olmak istese evvela gavur dinine girecek de sonra ihtida edecek, islam olacak.

ele geçirildikleri yerde yakılmalarına şeyhülislam fetvası vardır. çünkü dinimizde kuran kitabından başka bütün kitaplar yasaktır.

duvardaki kapı

h.g. wells

bir insanın saf görünüşünün altında nelerin gizlendiğini kimse bilemez, bayım. binaların boyalı cephelerinden, beyazlatılmış mezar taşlarından farklı değilizdir.

okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır.

jorge louis borges: h.g. wells'i yüzyılımızın başında keşfetmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. o şaşırtıcı, kimi kez de korkunç mutluluğu duyumsayabilmek için onu şimdi keşfetmeyi isterdim.

bir çocuk garip duygular besler.

kimlik bir rüyadan başka ne ki zaten! iki gün önce sağlıklı bir gençtim, önümde koca bir hayat vardı; şimdi gözü dönmüş bir ihtiyarım, darmadağın olmuş, çaresiz ve sefil bir halde, kocaman, lüks, tuhaf bir evde dolaşıp duran, etrafındaki herkesin deli gözüyle baktığı, korktuğu ve çekindiği bir ihtiyar.

insanların yanlarında neler taşıdıklarını görseniz hayret edersiniz.

9.3.08

yöntem

paul klee

huzur ve huzursuzluk, resimsel anlatımın değişken ögeleridir.

doğa istediği gibi savurganlık yapabilir; ama sanatçı sonuna kadar tutumlu olmak zorundadır.

doğa, kafaları karıştıracak derecede düşük çenelidir; sanatçı ise tam anlamıyla ketum olmalıdır. ayrıca başarının sırrı, önceden hazırlanmış bir resim tasarımı üzerinden çalışmamaktan geçer. bunun yerine, yaptığınız resmin oluşum sürecine kendinizi alabildiğine kaptırmanız gerekir. resmin yaratacağı genel etki ise, tutumluluğun gözetilmesi esasından ortaya çıkar. bu da, bütünün etkisini birkaç basamağa indirgemek anlamını taşır.

irade ve disiplin her şeydir. disiplin, eserin bütünüyle ilgilidir; irade ise parçayla ilgilidir. bu açıdan irade ve beceri birbirine çok yaklaşır, becerisi olmayan, iradeli de olamaz. yapıt, bütünü oluşturmaya yönelmiş disiplinin parçalarıyla tamamlanır. 

benim çalışmalarım bazen ilkel izlenimi uyandırıyorsa, o zaman bu "ilkellik" benim bütünün etkisini birkaç basamağa indirgeme yönündeki disiplin anlayışım ile açıklanabilir. bu yalnızca tutumluluktur; yani profesyonelce bilginin son halidir. yani gerçek ilkelliğin karşıtıdır.

bu arada sezession'da cezanne'ın sekiz resmini gördüm. benim için o tam anlamıyla bir usta, bir hoca; van gogh'dan çok daha fazla hoca.

6.3.08

kördöğüşü

aziz nesin

bu öğretmen milletinin asık suratına bakmamalı. en asık suratlısı, en yumuşak kalpli olur.

bizim maarifimizde hiçbir sistem yoktur.

hitabet ne demek? bir kez ağzını açıp da söze başladın mı, hiç ağzını kapamayacaksın; arıza yapmadan, tıkır tıkır konuşacaksın. ama ne konuşacaksın? ne olursa.. lafın sonu, başını tutmuş tutmamış, orasını boşver. bütün zorluk bir kez söze başlayana kadar. baktın ki başladığın cümlenin öznesi, fiilini, fiili de öznesini tutmuyor, sakın tekleme; o zaman cümleyi uzatır da uzatırsın; dinleyenler de özneyi, fiili şaşırır, içinden çıkamaz. sonunda, dinleyenler de "adam besbelli büyük laf etti" diye alkışlamak zorunda kalır.

uçurum

ahmet oktay



uçurumsudur arayan insan. yetinmez
bulduğu ve olduğuyla. öte çağırır
cehennem sesiyle. yazgıyı kimse bilmez
tomurcuk da giz de apansız yırtılır
sevinç ve keder beslenir aynı sabırla

5.3.08

maddeleşmiş güvensizlik

hasan ali toptaş

aylardır görmediğim halde çok iyi biliyorum ki, salonda adım atılacak yer yoktur. iki duvarın dibi pembe koltuklarla doludur gene; önlerinde, birkaç cam sehpa vardır; onların üstünde de tozlu danteller, küllükler, camgöbeği bir şekerlik, unutulmuş kalemler, fesleğen saksısı ve insana aslında her şeyin ne denli küçük olduğunu düşündüren minicik minicik biblolar.. öteki duvarı boydan boya, o hantal vitrin kaplamıştır; ortasında aylardır tamir ettirilemeyen yorgun bir televizyon vardır, onun solunda renk renk yapma çiçekler, küçük viski şişeleri, boş parfüm kutuları, uçları bile isteye sarkıtılmış gevşek danteller, sonra çiçek sepetiyle bir prenses, onun karşısında serenat yapan al kuşaklı bir prens ve onların ötesinde kırmızı ibikli hırçın bir horoz, sonra gürgenden yontulmuş, derilerinde kum ürpertisi taşıyan upuzun bir deve katarı.. televizyonun sağındaysa, tepe tepe kullanılma hasretiyle dolu kristal kadehlerle kırmızı desenli beyaz fincan takımları.. yukarıya baksan salkım salkım bir avize, köşeye yürüsen yusyuvarlak bir masayla çevresinde mürit sessizliğiyle bekleyen pembe kadife kaplı altı sandalye.. onların yanında da, oraya buraya dağılmış kasetler..

bunca ıvır zıvırın benimle bir ilgisi yok aslında; birbirimize, yalnızca görüntülerimizle bağlanıyoruz. birbirini görmeyen görüntülerimizle. bunun ötesinde bir alışverişimiz de olamaz zaten; çünkü onlara gece gündüz karım hükmediyor. her dediği yapılmış ve her dediği yapılacak gururlu bir komutan gibi, burnunu havaya kaldırıp dimdik yürüyor onların arasında. gizli bir sevda taşıyor ya da onlara karşı, benim yatağa çivilenip kalışımdan bu yana artan, gizli ve güçlü bir sevda..

evliliğimizin ilk yıllarında böyle bir tutkusu yoktu oysa; çarşı pazar dolaşarak arkadaşlarından işittiği ya da bir yerlerde görüp heveslendiği eften püften şeylerin peşinden koşmazdı. o zamanlar, birlikte hafta sonu gezilerine çıkar, konuşa konuşa kentin bir ucundan bir ucuna yürür, o kitapçı senin bu kitapçı benim, bıkıp usanmadan saatlerce dolaşırdık. belediye zabıtalarının inanılmaz bir gaddarlıkla sokaktan sokağa sürdüğü kaldırım kitaplarının peşinden koşarak, "seç: 1000-tl." tabelasının çevresine yığılan ve bilirbilmezlerce karıştırıla karıştırıla büsbütün yıpranan, yıprandıkça da kabarıp kalınlaşan kitapların içinden daha önce arayıp da bulamadığımız ya da pahalı olduğu için dükkanlardan alamadığımız kitapları tek tek seçerdik. işbirliği yapmış iki kitap kurdu gibiydik.

akşamlarıysa, şiir okurduk. buhurdanlıkları eksik, alacakaranlıksız ve müritsiz bir tapınma törenine benzerdi şiir saatlerimiz. sessizce, hiç konuşmadan karar verir, yine aynı sessizlikle hazırlanır ve dalgalanışlarını durup dinlenmeden erteleyen kocaman bir sessizlik denizinin ortasında, yavaş yavaş kendi derinliklerimize doğru çekilirdik. ben okumaya başlamadan önce, çevremizde uçuşan sinekleri bile sustururdu karım; sonra gelip karşıma oturur ve suya dalacakmış gibi derin bir nefes alırdı. yemyeşil gözlerini iri iri açarak öyle güzel, öyle derin ve öyle dalgın dinlerdi ki sesimi, kimi zaman şiiri mi yoksa onun yüzünü mü okuyacağımı bilemezdim. onun da o anda kaç şiiri birden dinlediğini düşünürdüm sürekli. kuşkusuz, üç şiiri birden dinliyor derdim; bir benim okuduğumu, bir sesimle yüzümün oluşturduğunu, bir de düşlediğini..

şu anda evimizi tıka basa dolduran eşyalar, üç şiirli akşamlarımızdan daha önemli değildi o zamanlar. hatta, cebimizde az çok para bulunmasına, fahir ağabey'in istediğimiz yerden istediğimiz kadar eşya alabileceğimizi söylemesine ve çevremizdeki her kafadan ayrı bir ses çıkmasına karşın, oldukça basit, hafif ve gerekli şeylerle döşemiştik evimizi. eşyaya zerre kadar önem vermiyormuş havalarına bürünen ablasının aylar öncesinden çarşaf çarşaf listeler yaparak hazırlandığı, annemin kara kara düşündüğü ve babamın üst üste mektup yazarak benden üç aşağı beş yukarı bir rakam sorduğu ve herkesin uzaktan uzağa merakla beklediği düğün alışverişi, benim ve karımın çabalarıyla ancak birkaç saat sürmüştü. kaleiçi'ndeki mağazalardan satın alınan küçüklü büyüklü gezer sehpaları, birkaç portatif yatağı, bir iki iskemleyle bir oval masayı, bir açılır kapanır kanepeyi ve bir iki postla bir iki battaniyeyi yüklediğimiz kamyonet, içimizden geçenleri okumuşçasına pek gürültü çıkarmadan, taş döşeli sokaklardan eve getirmişti bizi ve bir solukta her şeyi taşıyıp yerli yerine yerleştirmiştik. evin hemen hemen her köşesinde bir yer açmıştık birlikteliğimize, bakışlarımıza ufuklar, adımlarımıza geniş geniş ovalar bağışlamıştık.

her şey nasıl oldu da değişti ve ben bu değişikliği neden yıllar sonra fark edebildim, anlamıyorum. görmem gerekirdi oysa; dünyamı daraltan, özellikle de içimdeki o silik hayvanın hareketlerini sınırlayan bunca eşya, akşam karanlığında gürül gürül gürüldeyen kocaman bir kamyonla getirilmemişti kapımıza; kimi ikindi tenhalığında, kimi öğle aralığında, kimi de hafta sonlarının o uyuşuk boşluğunda, tek tek taşınmıştı. karımın bana, başkalarına ve kendine duyduğu güvensizliğin karşılığıydı hepsi. maddeleşmiş güvensizlikti. kuşkusuz, aldığı her eşya onun içindeki bir gediği kapatıyordu ve kimbilir ne zaman açılmıştı o gedikler, kimler açmıştı, nasıl açmıştı ve kimbilir kaç yıldan bu yana serin rüzgarlar geçiyordu oralardan? bunları bilemezdim tabi, belki kendisi de bilmiyordu; bir sokağa onlarla bakmak, bir sokağı onlarla yürümek olağanlaşmıştı gözünde. bu yüzden, eşyaları neden satın aldığını da düşünmüyordu. yalnızca satın almak önemliydi onun için, sahip olmak, sahip olmayı sonsuza dek tekrarlamak, sahip olduğunu bilmek ve sahip olduğu şeylere sabah akşam dokunup durmak önemliydi. bana öyle geliyordu ki, neleri ne kadar aldığını bile unutuyordu kimi zaman. mutfak lavabosunun altındaki karton kutular, başı kopmuş heykelcik, etamin, termometre, çay tabağı, fincan takımları ve oraya buraya mıknatısla tutturulan sebze meyve süsleriyle doluydu. sehpa takımlarının sayısı dörde çıkmıştı durup dururken, kullanılmayan avizelerle sessizce duvarlardan indirilen resimlerse, kanepelerin altında sürünüyordu.

her şeyi kavrayıp tıkış tıkış bir salonda içimde soluk alıp veren o sinsi hayvanla birlikte şaşkınlıktan yarı açık ağızla dikilip kaldığımda, iş işten geçmişti. daha ilk karşılaşmamızda, karımın günün birinde böyle bir insana dönüşeceğini sezemeyişime içerlemekten başka yapılacak bir şey yoktu; çaresiz, bugünü dünden göremeyenlerin acısını çekecektim. içinde bulunduğum koşulların yırtıcılığına kapılıp da eşyaları tek tek kapının dışına fırlatmak hiç de akıllıca bir iş değildi. kaldı ki, onlar da yalnızca eşya değillerdi zaten; onlar, karımın beynine kök salan tutkunun eşya görünümüne bürünerek evimizin orasına burasına dağılışıydı, kokusuydu o tutkunun, dumanıydı, sisiydi ve giderek genişleyen, kalınlaşan ve kendisini yaratanla birlikte benim de üstüme çöken karanlığıydı..

"sahip olma duygusu ruha yüktür." demiştim daha sonra.

o da, pencere kenarlarında birer osmanlı nöbetçisi gibi dikilen beli sırma kuşaklı perdeleri tutup yüzüme doğru öfkeyle savurarak, benim hala kasabalı olduğumu, yalın ve basit bir yaşam tarzına alıştığım için gözlerimin, aklımın ve ruhumun zengin görüntülere bir türlü katlanamadığını söylemişti.

eşyalar konusunda bir daha hiç tartışmamıştık; o hangi vitrinde ne gördüyse, karınca gayretiyle eve taşıyıp salonu ve odaları daraltmayı sürdürmüştü. bense, bir yandan, başka konularda çıkacak kavgaların temelinde gene eşyaların yer alacağını düşünürken, bir yandan da, artık öteki kadınlardan pek farkı kalmayan karımın, evlendiğimiz yıllarda kısa bir süre için çizgidışı yaşayarak beni gafil avladığına inanmaya başlamıştım.

hatırla

orhan pamuk

hayır, canım bırak öpeyim dudaklarını; çünkü artık yalnızca ihbar tutanaklarında bir ad olan o hayalet gerçek olmaktan korkuyor. ben ise buradayım bak ve biliyorum zaman ağır ağır tükeniyor: birlikte bindiğimiz otobüslerin aldığı bütün o yollar biz üzerinden kayıp gittikten sonra, nasıl bize hiç mi hiç aldırmadan, yaz gecelerinde, yıldızların altında asfalt, taş ve sıcak bir dokunuş olarak kendileriyle dopdolu var olup uzanıyorsa huzurla, biz de burada, daha vakit geçirmeden, birlikte uzanalım.

hayır canım, hiç vakit geçirmeden, ellerim güzel omuzlarını, ince ve kırılgan kollarını tuttukça, sana ben yaklaştıkça, bütün otobüslerin ve bütün yolcuların aradığı o eşsiz zamana, bak ağır ağır ne mutlu ulaşıyoruz. dudaklarımı kulağınla saçların arasındaki yarı saydam alana bastırdığımda, saçlarının elektriğinden ürken kuşlar bir anda yüzüme ve alnıma sonbahar kokusuyla karıştığında ve avucumun içinde kanat çırpan inatçı kuş gibi göğsün diklendiğinde, bak işte şimdi, o erişilmez zaman aramızda nasıl dopdolu, sapasağlam diriliyor, görüyorum gözlerinde: şimdi işte, ne orada, ne başka bir yerde, ne hayal ettiğin ülkede, otobüslerle kör otel odalarında ne de yalnızca kitap sayfalarında var olan bir gelecekteyiz. şimdi, burada ikimiz, bu odada, telaşlı öpüşlerim ve iç çekişlerinle iki ucu açık bir zamanın içindeymiş gibi, birbirimizi tutmuş bir mucize görelim diye bekliyoruz. doluluk anı! sarıl bana, zaman akmasın, haydi sarıl canım bana, mucize bitmesin! hayır, karşı koyma. hatırla: gövdelerimizin otobüs koltuklarında ağır ağır birbirine kayıp düşlerimizin saçlarımız gibi birbirine karıştığı geceleri. dudaklarını çekmeden hatırla: başlarımız birlikte soğuk ve karanlık cama yaslandığında, küçük kasabaların ara sokaklarında gördüğümüz ev içlerini. hatırla, el ele seyrettiğimiz onca filmi: yağmur gibi yağan kurşunları, merdivenlerden inen sarışınları, bayıldığın soğukkanlı yakışıklıları hatırla. hatırla, bir günah işler, bir suçu unutur ve başka bir diyarı düşler gibi sessizce seyrettiğimiz öpüşmeleri. dudakların birbirine yaklaşmasını ve gözlerin kameradan uzaklaşmasını hatırla. hatırla, otobüsümüzün tekerlekleri saniyede yedi buçuk kere dönerken bizim nasıl da bir an kıpırtısız ve hareketsiz kalabildiğimizi.

imam-hatip okulları

erdal inönü

babamın son döneminde imam olacaklar için 10 aylık bir kurs açılmış ve o ara, chp dönemi bitmiş. imam hatip liselerinin açılması demokrat parti zamanında oldu.

kuşkusuz demokrasinin bir etkisi oldu bunların açılmasında. iyi niyetle bunu söyleyenleri hatırlıyorum; sofrada "paşam" diyorlardı, "halka dinin, ibadetin esaslarını öğretmek lazım. bunu öğretecek kimse yok şimdi. bu bir eksiklik oldu."

çünkü başlangıçta varmış imam hatip okulları. cumhuriyet'in ilk yıllarında kapanmış. bir süre böyle devam etmiş; ama bir süre sonra hasan ali bey'e, "bu, öğretim açısından bir eksikliktir. devlet olarak bir şekilde bunu öğretmek bizim görevimiz" demişler. onu inandırmışlar. o da kabul etmiş. ondan sonra böyle kurslar yapmaya başlamışlar. yapılan şey kurs açmak. okul haline gelmesi daha sonra. tabi okul haline gelirken de gene "imam ve hatip yetiştirecek bir okul" diye ele alınmıştı. ama sonradan sayıları arttı, kızlar da geldi. ikinci bir eğitim kanalına dönüştü.

can dündar: babanıza "meydanlarda biraz allah'tan bahsedin" derlermiş o dönem.

erdal inönü: o, çok partili döneme, demokrasiye geçtikten sonra olan bir hikaye. babam çok titizdi bu konuda. sofrada söyledi gene: "ben din konusunu hepinizden iyi bilirim. biz gençliğimizde böyle yetiştik; ama biliyorum ki ben de bu konuya girersem, vatandaşlara bunu anlatmaya kalkarsam artık kimse durmaz, kimse hiçbir sınır tanımaz ve sonunda laiklik elimizden çıkar. onun için ben, tutumumu değiştirmeyeceğim" derdi.

tabi o dönem ona "siz de allah'tan bahsedin konuşmalarınızda" diyorlar. nihayet bir gün mitingden sonra "paşam gene allah'tan bahsetmediniz" demişler. "nasıl bahsetmedim" demiş, "ayrılırken 'allahaısmarladık' dedim, duymadınız mı?"

din konusunda ödün vermemekte kesin kararlıydı. sonuna kadar da dayandı. seçimi kaybetme pahasına dayandı o konuda. "allahaısmarladık"tan başka bir şey söylemedi.