25.2.21

dilek

oruç aruoba

ne çok isterdin, değil mi -masanda, dingin, suskun, yalnız otururken, çevrende dizi dizi defterlerin, yazı dosyaların, kağıt zarfların, iç içe kalem kılıfların, gözlük kabın, yanında ayrı ayrı sigara paketlerin, bira şişen, yarı dolu bardağın, yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında, kulağında derin bir müzik, bir an, yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken, dışarıda, karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden, akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık havada, parlak öğle güneşi altında, güneyden gelip birdenbire pencerenin pervazına konan, poyrazın uçuşturduğu açık kahverengi, uçuk gök rengi tüyleriyle, orada, bir an aldırmazca duran, dönen, sonra, bir kez zıplayıp, başını çevirerek, yeniden kanat açıp, sanki kaygısız, tasasız, dertsiz, kuzeye doğru uçup giden o ufacık kuş, bir daha gelse- ama, bir seferliktir uçuşu; gelmez bir daha.

23.2.21

kadın

albert caraco

kadınlar ve aşk beni heyecanlandırmıyor.

doğru düzgün sevilmemiş, gülümsemenin gölgesiyle cezbolan erkekler misali okşanma, sevgi dilenecek değilim.

benim derinliklerim soğuk, ağırkanlı. bu derinliklerdeki sakinlik beni şaşırtıyor. henüz kendimi tanımazken bu vahiy bana benim bir filozof olmak için doğduğumu öğretiyor.

bir kadının kayda değer bir eserin yaratıcısı olması pek enderdir; ama böyle bir esere teşvik ettiğine -itiraf edelim ki- pek sık rastlanır. kadının ardında gizlendiği gölge bir büyüklük kaynağıdır; hatta çoğu kadının görünmeye çalıştığı ışıktan daha fazla.

21.2.21

yolcu

frederic gros

ilk hristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır. biraz havadan sudan sohbet, birkaç el sıkışma, sonra da iyi akşamlar, iyi yolculuklar.

bu dünya fanidir, der teologlar, insanlık sürgündür; çünkü asıl yurduna burada ulaşması mümkün değildir. tüm dünya gelip geçici bir barınaktır.

ilk hristiyanlar, bir yürüyüşçü herhangi bir ülkeden nasıl geçiyorsa öyle geçerler hayattan.

19.2.21

hayat

diogenes laertios

theophrastos:
düzensiz bir konuşmadansa dizginsiz bir ata güvenmek daha iyidir.

protagoras: her şeyin ölçüsü insandır: var olanların var oldukları ve var olmayanların var olmadıkları konusunda. tanrılarla ilgili olarak ne var olduklarını söyleyebilirim ne de var olmadıklarını; çünkü bunu bilmeyi engelleyen çok şey var: belirsizlik ve insan yaşamının kısa oluşu.

öğrencileri theophrastos'a son bir isteği olup olmadığını sorduklarında, "hiçbir isteğim yok." demiş, "diyeceğim bir tek şu: yaşamdaki sevinçlerin çoğu şan olsun diye solup gidiyor. çünkü biz yaşamaya başladığımız gün ölüyoruz. demek ki, adını duyurma merakı kadar yararsız bir şey yok. haydi size uğurlar olsun. ya bilimi bırakın; çünkü çok yorucu; ya da gereğince ilgilenin; çünkü şanı çok büyük. yaşamın boşluğu da yararından büyük. ben artık ne yapmanız gerektiğini öğütleyemem, yapılması gerekeni siz araştırın."

17.2.21

kültür adamı

walter benjamin

yazmayı bir temrin olarak görmek. eşyayı uzaklığın, soyutlamanın imkanlarıyla değil, kaydederek, suretini çıkararak, tekrarlayarak tanımak isteği.. bütün bunlar hep aynı saf zihinsel tutkunun, devlete ya da topluma hizmet sunmak zorunda olmayan, kültürel ürünü kendisi için seven "kültür adamı"nda rastlanabilecek bir tutkunun ifadesidir. ama bu ancak boş zamanı olan, yazıyı para ya da nüfuz kazanma yolu olarak görmeyen, yayıncıya yazı yetiştirmek zorunda olmayan biri için söz konusu olabilirdi. bu yüzden kültür adamıyla birlikte bu tutku da maddi temelini geri dönüşsüz bir biçimde kaybetmiştir. yüzyıl başında edebiyat adamlarını devrimcilere dönüştüren sürecin bir yönü de budur: edebiyat adamı kibrine, cüretine, bilgeliğine kaynaklık eden bağımsızlığı kaybetmiştir artık.

15.2.21

swinger

hüseyin rahmi gürpınar

bir evlilik oluyor. kısa yahut uzun bir süre sonra karı koca birbirinden usanıyor. avrupa'da şimdi bir çeşit boşanma var. ama her usanç doğduğunda boşanmayla işin düzeltilmesine kalkmak da başa çıkar bir iş değil. eğer madam da bu zor gerçekleri anlayabilecek kadar ileri düşünceli ise kurallara samimi bir biçimde uymayı ahmaklara bırakarak kanun üstünde arifane yaşamaktan başka şu dünyada gerçek bir rahatlık olamayacak. bilgin, ukala, kanun koyucular varsınlar her zorluğa karşı bir çare bulmaya uğraşadursunlar. yüzyıllardan şimdiye kadar bu zorlukların kaçını çözmeyi başarmışlar ki şu kısa ömür içinde rahat edebilmek için doğanın gerektirdiğini bırakalım da onların bulabilecekleri çarelere umut bağlayıp bekleyelim.

13.2.21

fotoğraf

ahmet haşim

fotoğraf merceğine zerre kadar itimadım yoktur. bundan dolayı fotoğraf makinesinin keşfiyle portre ressamının vazifesine son bulmuş gözüyle bakanlara hak vermek bence zordur. şekil ve madde ışığın yansımasına göre anbean değişir. bu bakımdan hiçbir çehrenin vasıfları belirli bir tek görüntüsü yoktur. fırça sanatkârı çizeceği çehre üzerinde uzun müddet hayatın gelgitini gözlemlemek ve onu birçok değişimlerinde kaydetmek yoluyla sonunda gerçek kimliğin gizli hatlarını sezmeyi ve görmeyi başarır. fotoğraf bu zihnî analiz ve sentez gücüne sahip değildir. onun için hassas cam üzerinde çizilen şekle bir belge yüklenemez.

11.2.21

acte gratuit

john fowles

londra'dan nefret edişim, kuşkusuz tüm büyük kentlerden nefret edişim beni sonuçta londra'dan uzaklaştırmadan önce, 1960'ların başlarında bir gün jüri görevi nedeniyle old bailey'ye çağrıldım. on iki kişi bir ensest davasında karar vermek zorundaydık. şeytani, müstehcen, iğrenç bir olaydı; hayvan pisliği içindeki bir domuz ağılı gibi sahtekârlık ve insan vahşetiyle doluydu. olayın kurbanları, hatta suçlananlar öylesine aptal ve cahildiler ki, asıl yargılanması gerekenler, kendi kültürümüzün böylesine derin çukurlara gömülmesine izin verdiğimiz için biz jüri üyeleriydik.

karardan sonra serbest bırakıldığımızda, elimde bana verilen parayla mahkeme binasının dışında kalakaldığımı anımsıyorum. ani bir karar verdim. en yakındaki büyük bir kitabevine gidecek ve bir acte gratuit gerçekleştirecektim: dayanılmayacak kadar iğrenç insan türünden olabildiğince uzak bir konuda bir kitap satın almak.

9.2.21

düş

fernando pessoa

iyi bir düşçü asla uyanmaz.

yoğun bir şekilde düşünülen fikirler aynı yoğunlukla hissedilir. bu dünyadaki hiçbir şey -en soyut düşünce de dahil- köklerini insanın yüreğine daldırmadan yaşayamaz.


benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz edildiği sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. onlar bizim içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız o parçamızdır.

hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

7.2.21

hayat

sabahattin ali

insanların hemen hepsi hayatı karın doyurmak ve lalettayin biriyle yatmaktan ibaret farz ederler. halbuki bu takdirde insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır? onların dimağları da karınlarını doyurmak ve kendilerine bir eş bulmak hususunda kâfi derecede hizmet görüyor. ancak bunları düşünmek, onlardan hiç ayrı olmamak demektir. halbuki insanın bir de dimağı vardır ki yemek, yatmak, eğlenmek gibi şeylerle alakadar olmayan birtakım ihtiyaçlar taşır. kendine yakın bir arkadaş arar. kendisine maddi manevi yardım edecek diğer bir insan ister ve bunun mümkün olabilmesi için yardım isteyen diğer insanlara yardıma hazır bulunur. sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever.

düşün, dünyada yalnızlık kadar feci şey var mıdır? tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu. ama bizim manevi hayatımızda, maddi hayatımızda bize eş, arkadaş olabilecek insan ne kadar azdır!

5.2.21

dünya

charles bukowski

dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kese kağıdı. ben kurtaramam dünyayı. ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. bu yüzden yazmadım ama. kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. hep dışardaydım, hiç ait olmadım. okul bahçesinde keşfettim bunu. bir de çok yavaş öğrendiğimi. herkes her şeyi biliyordu, benimse hiçbir boktan haberim yoktu. her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. salaktım. ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. koruduğum bir köşe vardı içimde. önemi yok.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

3.2.21

knulp

hermann hesse

knulp derdi ki: "herkesin ruhu kendinindir. kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider."

"annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar; onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir; ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir."

"eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse her insan azizdir. insan doğru bildiğini yapmalıdır."

"şimdiye kadar birçok kimseyle konuştum. birçok da söylev dinledim. rahiplerin, öğretmenlerin, belediye başkanlarının, sosyal demokratların ve liberallerin konuşmalarını duydum; ama içlerinden hiçbiri bütün yürekleriyle içten değildi ve hiçbirinin, gerekirse kendi bildiği uğruna kendinden özveride bulunabileceğine inanamadım."

"bir örnek, elbette herkese uymaz. ama gerçeğin herkese uyması gerekir. eğer bir kez gerçeği bulur da budur diyebilirsem, onun ardından gitmek isterim."

"aydınlık ve pazar giysilerine bürünmüş, kent kapısından çıkan bir küçük hanım gibi al ve gururlu, çam ormanları üstünden yükseliyor." işte o gün şarkılarında hemen her zaman rastlanan ve övülen güneşi böyle dile getirmişti.

gariptir, konuşurken ince düşünceleri, felsefe yürütmeleri ne kadar beceremiyorsa, dizeleri de açık, parlak pazar giysileriyle oradan oraya sıçrayan tertemiz çocuklar gibi, o derece özgür ve tasasızdı. bunlar çoğu zaman anlamsız ve garip şeylerdi ve yalnızca içindeki coşkunluğu dışarı vurmaya yarıyordu.

1.2.21

geriye kalan

nietzsche

kişinin beni anlamasının, hem de zorunlulukla anlamasının koşulları, bunları pek iyi bilirim.

benim yalnızca içtenliğime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık derecesinde dürüst olması gerekir kişinin. dağlarda yaşamaya alışkın olması gerekir -çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliğini kendi altında görmeye. aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye.

bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara sertliğin verdiği yatkınlık, yasaklanmış olana yüreklilik, labirente önceden-belirlenmişlik. yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. yeni bir müzik için yeni kulaklar. en uzaklar için yeni gözler. şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli toplu tutmak. kendi kendine saygı, kendi kendine sevgi, kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük.

işte bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım. geri kalan neye yarar ki? geri kalan, insanlıktır yalnızca. kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir -hor görüşüyle.