1.12.2022
gerçek barışın aracı
şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.
şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:
"kılıçları parçalıyoruz!"
ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. en silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.
bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.
25.11.2022
devrim
çokluğun efendi edinmek gibi bir eğilimi vardır. çokluğun kitlesi, bir kayıtsızlık tortusu peyda eder. halk kalabalığı, itaat etmeyi kolayca benimser. insanlara kurtuluşlarının yararlarını göstererek onları yerlerinden kımıldatmak, onları itmek, tartaklamak, hakikati onların gözlerine sokmak, onların suratına acımasızca avuç avuç ışık fırlatmak lazımdır. insanları biraz da kendi kurtuluşlarının yıldırımıyla çarpmak gerekir. bu ışık çarpması onları uykularından uyandırır.bazı içten yıkılışlar vardır. ümit kırıcı bir kesinliğin insanın içine işlemesi, insanın bizzat kendisi demek olan bazı derin unsurları ayırır ve parçalar. ıstırap bu kerteye vardığında, vicdanın bütün güçleri kendi canlarını kurtarma telaşına düşerler. ölümcül krizlerdir bunlar. pek azımız bu gibi krizlerden hiç değişmeden ve vazifesine sadakatle bağlı olarak çıkabilir. ıstırabın sınırı aşıldı mı en sarsılmaz erdem bile pusulayı şaşırır.
hiç kimse yoktur ki kendi içinde bir şeyi fark etmemiş olsun. ruhun, en çalkantılı hallerinde bile, soğukkanlılıkla muhakeme yürütmek gibi bir kabiliyeti vardır. onun aynı anda birçok yerde birden bulunabilmesi nedeniyle karmaşıklaşan birliğinin harikuladeliği buradan gelir. bazen öyle olur ki, hüsrana uğrayan tutku ve derin umutsuzluk, en karanlık monologlarının son çırpınışları içinde bile bazı konuları işler, bazı tezleri tartışırlar. kargaşaya mantık karışır ve muhakemenin ipi hiç kopmadan düşüncenin ölümcül fırtınası içinde dalgalanır durur.
insan yüreği öylesine heyecana hazırdır ve insan hayatı öylesine bir bilmecedir ki, siyasal bir cinayette bile, kurtarıcı bir cinayette bile -böyle bir cinayet varsa tabii- bir insanı vurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabı, insanlığa hizmet etmiş olmanın sevincini bastırır.
içinde yaşadığımız eksiklik çağı. uzaktaki ütopya, bütün sorumluluk kendine ait olmak üzere, ayaklanma şekline girer ve felsefi itirazlar silahlı itiraza dönüşür. minerva iken pallas olur. sabırsızlanan, ayaklanmaya dönüşen ütopya, kendisini neyin beklediğini iyi bilir. hemen daima çok erken gelir. o zaman zafere ulaşacağı yerde, felakete büyük bir metanetle katlanır ve onu kabul eder. kendisini inkar edenlere, hiç şikayet etmeden; hatta onları suçsuz göstererek hizmet eder. onun gönül yüceliği, yüzüstü bırakılmaya razı olmaktır. engele karşı yamandır; ama nankörlük karşısında yumuşaktır. peki, bu nankörlük müdür? insanlık açısından evet. birey açısından hayır.
insanlığın varoluş biçimidir ilerleme, varoluş kalıbıdır. insanoğlunun genel hayatının adı ilerlemedir. ilerleme yürür; göksel ve tanrısal olana doğru çıkılan insansal ve dünyasal geziyi, o büyük yolculuğu gerçekleştirir. geciken sürüleri toplamak için durakları vardır. ansızın ufkunu açan parlak bir kenan ili karşısında düşünceye daldığı duraklamalardır bunlar. uyuduğu geceler vardır. bu uyuyan ilerleyişi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak, düşünürün en iç sızlatıcı kaygılarından biridir.
ilerlemeyi tanrı'yla karıştıran ve hareketin kesintiye uğramasını yaratan'ın ölümü sanan gerard de nerval, bu satırların yazarına, "tanrı belki de ölmüştür!" demişti günün birinde. umutsuzluğa kapılan haksızdır. ilerleme kaçınılmaz olarak uyanır. ve uyurken bile yürümüş olduğu söylenebilir; çünkü büyümüştür. onu ayakta görünce anlaşılır boy atmış olduğu. daima sakin olmak, ırmak gibi ilerlemenin de elinde değildir; ona set çekmeyin, kayalara fırlatmayın onu. engel, suyun köpüklenmesine, insanlığın galeyana gelmesine yol açar. bulanmalar, karışıklıklar bundan kaynaklanır. ne var ki bu bulanmalardan sonra anlaşılır yol alınmış olduğu. evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, birlik ve uyum hükümran oluncaya kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır. ilerleme nedir öyleyse? dediğimiz gibi, halkların sürekli, kesintisiz hayatıdır.
bir halkın şiiri, onun ilerlemesinin temel unsurudur. uygarlık, hayal gücüyle orantılıdır. yalnız uygarlıkçı bir halk güçlü bir halk olarak kalmalıdır. korinthos, evet; sybaris, hayır. gevşeyen ırk soysuzlaşır. ne amatör ne de virtüöz olmalı; sanatçı olmalı. uygarlık konusunda inceltmek değil, yüceltmek önemlidir. ancak bu koşulla ülkünün kalıbı verilir insanlığa.
nasıl yangınlar bütün kenti aydınlatırsa devrimler de tüm insan soyunu aydınlatır. ve size biraz önce hangi tarz bir devrim yapacağımızı da söyledim: doğru'nun devrimini yapacağız! siyasal açıdan bir tek ilke vardır: insanın kendi üzerindeki egemenliği. bu egemenliğin adı da özgürlüktür. işte bu egemenliklerden ikisinin ya da daha çoğunun bir araya gelip birleştiği yerde devlet başlar. ama bu bir araya gelişte hiç kimsenin hiçbir hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. her egemenlik, kamu hakkını oluşturmak üzere, kendi varlığının bir parçasını kendi iradesiyle verir. ve bu parçanın miktarı herkes için aynıdır. işte bu, her birimizin hepimize bir parçamızı verme özdeşliğimizin adı da eşitliktir. kamu hukuku demek, tek tek bireylerin hakkının herkes tarafından korunması demektir, o kadar. herkesi içeren bu korumanın adı da kardeşliktir. bütün bu egemenliklerin kavşak noktasıdır toplum.
23.11.2022
üstinsan
nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.
nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."
nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.
kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.
buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.
nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.
nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.
dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.
21.11.2022
ressamın günlüğü
çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: "sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir?"
anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.
yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.
yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.
kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.
resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.
bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.
böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.
bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.
güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.
bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.
15.11.2022
üstün insan
üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur. büyük ve üstün insan özgür düşüncelidir ve dar kafalı değildir. ancak küçük bir insan dar kafalıdır ve özgür düşünceli değildir.
dünyada bir şeye karşı ne düşkünlük gösterir, ne de onu küçümser. o, doğru olan şeyi izler. kendisi kuyu içine atılmış olabilir; ama o, başkalarını oraya göndermez. o aldatılabilir; ama başkalarını tuzağa düşürmez.
onun önem verdiği 3 şey vardır: davranışlarında dikkatsiz ve düşüncesiz olmaktan sakınmak, yüz anlatımında içtenlik, sözlerinin kabalık ve bayağılıktan uzak olması.
ona hizmet etmek kolay; ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür; hoşnut etmek kolaydır.
üstün insan, kendisini büyük bir dikkatle yetiştirmek isteyen kimsedir. yeteneksizliğinden üzüntü duyar; insanların onu tanımamasından kaygı duymaz. ölümünden sonra adının unutulacağından dolayı kaygı duymaz.
üstün insan kendi kendisini bulmaya çalışır. düşük insansa başkalarını aramaya çabalar.
onun hedefi gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. üstün insan gerçeği elde edemeyeceğinden kaygılanır; ama yoksul kalacağından kaygı duymaz.
ön yargılı değildir. bir şeye hemen karar vermez. inatçı değildir. bencil değildir.
doğruluğu en yüksek şey olarak kabul eder. ilkelerine erişmek için bilgi edinir. uzaktan bakılınca ciddi, yaklaşınca yumuşak görünür. konuştuğunda sözleri inandırıcıdır. dünyanın bütün kötülüklerinin birleştiği aşağı bir yerde yaşamaktan nefret eder.
13.11.2022
insan
boşuna heveslenmemekte yarar var; insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur; karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak; ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "çok güzelsiniz, küçük hanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "ne de güzelsiniz, küçük hanım!"
sakatlara ve körlere pek acır insanlar, pek, hatta bu iş için özel olarak yedek şefkat bile bulundururlar. gelgelelim, insanların bu kadar berbat olmaya devam etmeleri pek hazindir, onca yedek şefkat varken. bir türlü açığa çıkaramazlar onu, nedense. içlerine atarlar, içlerinde tutarlar, hiçbir işlerine yaramaz. şefkatten geberip giderler, içten içe.
bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de; gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız; en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe; ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.
11.11.2022
hayallerin ölümü
yürekten savaş, yüreğimiz istediği için verdiğimiz savaştır. kahramanlık çağlarında, şövalyelik çağında kolaydı bu. fethedilecek ülkeler ve yapılacak çok şey vardı. oysa bugün dünya çok değişti, yürekten savaş artık savaş meydanlarında değil, içimizdeki meydanlarda veriliyor.yürekten savaş, hayallerimiz uğruna verilen savaştır. gençken ve hayallerimiz yüreğimizde ilk kez tüm güçleriyle patladığında çok cesuruzdur; ama henüz nasıl savaşılacağını öğrenmemişizdir. büyük bir çaba göstererek nasıl savaşılacağını öğreniriz; ama o zaman da artık savaşa girecek cesareti kendimizde bulamayız. o yüzden, kendimize yönelir ve içimizde savaşırız. kendimizin en kötü düşmanı olup çıkarız. hayallerimizin çocukça olduğunu, gerçekleştirilemeyecek kadar zor olduğunu ya da hayatı yeterince tanımamamızdan kaynaklandığını söyleriz. yürekten savaş vermekten korktuğumuz için hayallerimizi öldürürüz.
hayallerimizi öldürdüğümüzün ilk belirtisi vakitsizliktir. hayatımda tanıdığım en işi başından aşkın insanlar, her zaman her şeyi yapmaya vakit bulmuşlardır. hiçbir şey yapmayanlar ise her zaman yorgundurlar ve yapmaları istenen azıcık işle bile hiç ilgilenmezler. durmadan günün çok kısa olduğundan yakınırlar. aslında, yürekten savaş vermekten korkarlar.
hayallerimizin ölmesinin ikinci belirtisi sınırlılıklarımızda yatar. hayatı büyük bir serüven olarak görmek istemediğimiz için, hayattan pek az şey beklemekle bilgece, hakça ve doğru davrandığımızı düşünmeye başlarız. günlük yaşayışımızı kuşatan duvarların ötesine baktığımızda, kırılan mızrakların sesini işitir, toz ve terin kokusunu duyar, büyük yenilgileri ve savaşçıların gözlerindeki yangını görürüz. ama savaşa girenlerin yüreklerindeki sevinci, büyük hazzı asla görmeyiz. onların gözünde, zafer de, yenilgi de önemli değildir; önemli olan, yalnızca yürekten savaşıyor olmalarıdır.
ve son olarak hayallerimizin yok olup gitmesinin üçüncü belirtisi huzurdur. hayat bir pazar günü öğleden sonrasına döner; büyük şeyler istemez oluruz, vermeye razı olduğumuzdan daha fazlasını istememeye başlarız. bu durumda, olgunlaşmış olduğumuzu düşünürüz; gençlik düşlemlerimizi bir yana bırakır, kişisel ve profesyonel başarının peşine düşeriz. yaşıtlarımızın hala hayattan bekledikleri bir şeyler olduğunu söylemeleri karşısında şaşkınlığa uğrarız. ama aslında, yüreğimizin derinlerinde biliriz ki, hayallerimiz uğruna savaşmaktan vazgeçmiş, yürekten savaş vermekten kaçmışızdır.
hayallerimizden vazgeçip huzura kavuştuğumuzda, kısa bir dinginlik dönemi yaşarız. ama ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar. çevremizdekilere karşı zalimleşir, sonra da bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız. işte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar başgösterir. savaşta kaçınmaya çalıştığımız düş kırıklığı ve yenilgi, korkaklığımız yüzünden tepemize çöker. ve bir gün, ölüp gitmiş hayaller soluk almamızı güçleştirir ve ölümü arar oluruz. bizi sınırlılıklarımızdan, işimizden ve pazar öğleden sonralarının korkunç huzurundan kurtaran, ölüm olur.
9.11.2022
knulp
hermann hesse
knulp derdi ki: "herkesin ruhu kendinindir. kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider."
"annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar; onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir; ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir."
"eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse her insan azizdir. insan doğru bildiğini yapmalıdır."
"şimdiye kadar birçok kimseyle konuştum. birçok da söylev dinledim. rahiplerin, öğretmenlerin, belediye başkanlarının, sosyal demokratların ve liberallerin konuşmalarını duydum; ama içlerinden hiçbiri bütün yürekleriyle içten değildi ve hiçbirinin, gerekirse kendi bildiği uğruna kendinden özveride bulunabileceğine inanamadım."
"bir örnek, elbette herkese uymaz. ama gerçeğin herkese uyması gerekir. eğer bir kez gerçeği bulur da budur diyebilirsem, onun ardından gitmek isterim."
"aydınlık ve pazar giysilerine bürünmüş, kent kapısından çıkan bir küçük hanım gibi al ve gururlu, çam ormanları üstünden yükseliyor." işte o gün şarkılarında hemen her zaman rastlanan ve övülen güneşi böyle dile getirmişti.
gariptir, konuşurken ince düşünceleri, felsefe yürütmeleri ne kadar beceremiyorsa, dizeleri de açık, parlak pazar giysileriyle oradan oraya sıçrayan tertemiz çocuklar gibi, o derece özgür ve tasasızdı. bunlar çoğu zaman anlamsız ve garip şeylerdi ve yalnızca içindeki coşkunluğu dışarı vurmaya yarıyordu.
29.10.2022
yüce aşk
cemil meriç
bir çağın ideali, idealin kendisi değildir, herhangi bir idealdir. başka idealler de var. her çağın, her milletin kendine göre bir güzel anlayışı var. bütün bu güzellikleri tatmaya çalışalım, genişletelim ufkumuzu. geçen devirlerde yaşamak, yani derinleşmek ve ömrü alabildiğine uzatmak; başka ülkelerde yaşamak, başka insanlarla acı çekmek, başka insanlarla gülmek, damlayken denizleşmek ve an'ı ebediyete sığdırmak; kalbini bütün heyecanlara açmak, yani sınır taşlarını devirmek, çağların ve politikaların sınır taşlarını; bütün insanlığı aynı büyük aşk içinde birleştirmek.. sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. sanat, bir heyecan seyyalesiyle kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.
benjamin peret ise kitabına yazdığı ön sözde bu kavramı yüce aşk deyimiyle ifade ediyor ve bu tür bir aşkta çeşitli yüceleştirmelerin söz konusu olduğunu vurguluyor. peret'e göre,
"yüce aşk, mutluluk şarkısına dönüşen bir yalnızlık çığlığıdır. yüce aşkla beraber, olağanüstü, ulvi harikuladelikler insan yaşamının bir parçası oluverir. onun sayesinde, ten ve kafa birbiri içinde erir, aralarında tam bir uyum kurulur. artık öncesi gibi değildir insan; ani bir değişime uğramış, tene bağlı duyguları ruhani bir boyut kazanmıştır. benzer bir değişim, karşımızdaki insanda da gerçekleşir. kendisi olmaktan çıkmıştır kişi, umut edip bekleyen birisi yerine, yepyeni bir hayata başlayan bir başkası vardır karşımızda. sizi gerçekten tamamlayan insanla karşılaşmışsanız hiçbir ayrılık, hiçbir kopuş düşünülemez artık.
yüce aşk, bu iki değişik insanın birbiriyle sağladığı uyumdur. ne var ki kadınla erkek arasındaki ayırımı vurgulayarak bir ikilik yaratan ve bu ikilikten yararlanıp, günlük hayatın en ufak teferruatına kadar insanlar üzerindeki baskıcı tutumunu sürdüren batı toplumlarında, bu ideal uyum pek mümkün olamamaktadır. ve bu ideal uyumu yani yüce aşkı yakalayanlar da toplum dışı kalırlar bu yüzden. hatta topluma karşı çıkıyor kabul edilirler çoğu kez. çünkü toplum yüce aşkın gerçekleşmesine karşıdır, yüce aşkı keşfeden, toplumun ve toplum değerlerinin dışında bir mutluluğun mümkün olduğunu keşfeder. onun için de insanlar, bu mutluluğu şairlerin ve sanatçıların sesiyle çağırırlar daha çok.
yıldırım aşkı deyimi, beklenilen kişiyle karşılaşmanın göz kamaştırıcı niteliğini ifade eder. bu yıldırım aşkı şuurlu olmayabilir de başlangıçta. yıldırım aşkı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak içimizde geliştirmiş olduğumuz ideal sevgili modelinin birdenbire karşımıza çıkmasıdır. bu modelin ideal olması, insanın yarım yanını bütünlemesindedir. bilincimizde gelişmiş olan bu model çocukluğumuzdan alır kaynağını, ergenlik çağımızda şekillenir, genç kız ya da delikanlı, çoğu kez birbirine zıt eğilimlerin etkisi altında kalır. bu modelde hem anne ya da babanın oluşturduğu imaj, hem de gençliğimizin günlük yaşantısından izler bulunur."
22.10.2022
hakikat
erich fromm
insanoğlu, gerçeklikle ne denli eksiksiz bir ilişki içinde olursa o denli güçlü olur.yalnızca koyun olduğu sürece ve gerçekliği temelde, kendi toplumunun insanları ve şeyleri daha elverişli bir şekilde çarpıtabilmesi ya da ustalıkla yönetebilmesi için oluşturulmuş bir uydurmacadan başka bir şey değilse kişi zayıf bir insandır. gerçeklikle olan bütün ilişkisi ona gerçek gibi gösterilen uydurma gerçeklik aracılığıyla gerçekleştiğinden, toplumsal kalıptaki herhangi bir değişiklik onun için yoğun bir güvensizlik hatta delirme tehlikesi oluşturur.
gerçekliği toplumun kendisine sunduğu bir veri olarak kabullenmek yerine kendi başına kavramada ne kadar başarılı olursa o denli güven içinde hissedecektir kendisini; çünkü herkesin ortak görüşüne ne kadar az bağımlı olursa toplumsal değişiklik, ona o denli az tehlikeli görünecektir. insanoğlu, kendi içinde, kendi gerçeklik bilgisini geliştirmek, dolayısıyla hakikati aşağı yukarı bulmak, tahmin etmek eğilimi taşır.
farkında olma halini artırma süreci, uyanma, insanın gözünü açması ve önünde ne olduğunu görmesi sürecinden başka bir şey değildir. farkında olmak demek yanılgıya düşmemek demektir, bunun başarılmasıysa bağımsızlığa kavuşma sürecini oluşturur.
bunu hiç kimse marx'tan daha açık şekilde dile getirmemiştir: "tutku, insanın, amaçlarına ulaşma çabası gösterme yeteneğidir."
goethe, bu tür bilgiyi çok kısa ve özlü bir biçimde dile getirmiştir: "insan, kendisini yalnızca kendisinin sınırları içinde tanır ve dünyanın sınırları içinde kendisinin farkındadır. gerçekten tanınan her yeni nesne, bizim içimizde yeni bir etkinlik aracı oluşturur."
durağan ve kımıltısız olan ben, dünya ile nesnelere sahip olma açısından bağ kurar. öz ise, katılma süreci açısından dünyayla bağ kurar. çağdaş insan, her şeye, otomobile, eve, işe, "ufaklıklara", bir evliliğe, sorunlara, dertlere, hoşnutluğa sahiptir. bütün bunlar da yeterli değilse bir ruh doktoruna sahiptir. hiçbir şey olmamıştır -hiçbir şey değildir-.
21.10.2022
üsküdar
ahmet hamdi tanpınar
üsküdar bir hazine idi. bir türlü bitmiyordu. valide-i cedid'in biraz arkasında aziz mahmud hüdai efendi vardı. birinci ahmed devrinin bu manevi saltanatı, nuran'ın aile gelenekleri arasına girmişti. daha yukarıda dördüncü mehmed devrinin dizginlerini birkaç sene elinde tutan selami efendi vardı.
karacaahmet'te an'anenin orhan gazi zamanına çıkarttığı, horasan erenlerinden bursa'daki geyikli baba'nın çağdaşı, belki de gaza arkadaşı karacaahmet, sultantepe'de yine celveti baki efendi yatıyordu.
nuran tarikatları çok merak ediyor fakat ikisi de mistik yaratılışta olmadıklarından üzerinde durmuyorlardı. bir gün istediği zaman takındığı o çocuk tavrıyla: -ben o zamanlar gelseydim, muhakkak celveti olurdum, dedi.
fakat hakikaten inanıyorlar mıydı bütün bunlara?
şark bu, güzelliği de burada. tembel, değişmekten hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya; fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş. -nedir o? -kendisini ve bütün âlemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur. -bulduğu şeyin ahlakını yapabilmiş mi?-zannetmem, fakat bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket imkanlarını az çok azaltmış. yarı şiir bir hülyada, realitenin sınırlarında yaşamış. mamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor.
bunlar milli hayatın kökleridir. bak, kaç gündür istanbul'da üsküdar'da geziyoruz; sen süleymaniye'de doğmuşsun, ben aksaray'la şehzade arasında küçük bir mahallede doğdum. hepsinin insanlarını, içinde yaşadıkları şartları biliyoruz. hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar? büyük ihtilaller bunu çok tecrübe etti. netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı. bırak ki her yerde, en zengin ve müreffeh cemaatlerde bile, hayat bir yığın artıklarla, yarı yolda kalmışlarla doludur. sümbül sinan ve benzerleri bunların yardımcısıdır.
20.10.2022
cesaret
erich fromm
insanların çoğu korku, can sıkıntısı, yalnızlık, umutsuzluk gibi duyguların varlığını kendi kendilerine itiraf etmezler. bu duyguların bilincinde değildirler. bunun nedeni çok basittir. bizim toplumsal modelimizde, başarılı insanın korkulu, sıkkın ya da yalnızlık içinde olması beklenmez. başarılı insan, bu dünyayı bütün dünyaların en iyisi olarak görmelidir. yaptığı işte basamak atlama fırsatını yakalamak için korkularını, kuşkularını, ruhsal çöküntülerini, can sıkıntısını ya da umutsuzluklarını bastırmak, bilinçaltına itmek durumundadır.
çoğu kez sözcükler bu işin tam tersini yapar: deneyimi çapraşıklaştırır, paramparça eder ve öldürür. insan ne yazık ki çoğu kez, sevgi üzerine, nefret ya da umut üzerine konuşma süreci içinde, anlatması gereken konuyla bağlantısını yitirir. şiir, müzik ve diğer sanat biçimleri, insansal deneyimleri betimlemeye çok daha uygun araçlardır. çünkü onlar, kendi kurallarına tam tamına uygun olmanın getirdiği bir kusursuzluğa sahiptirler ve insan deneyiminin yeterli ve uygun simgeleri olarak kabul edilen yıpranmış bozuk paraların belirsizliğinden ve anlaşılmazlığından uzaktırlar.
yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret. ya da spinoza'nın adlandırmasıyla "direnme gücü". belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım. çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. direnme gücü, umut ve inancı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanca dönüştürerek -dolayısıyla onları yok ederek- bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetisidir. direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetisidir.
üçüncü korkusuzluk türüyse kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapınışa ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur. zengindir; çünkü boştur, güçlüdür; çünkü arzularının esiri değildir. tapınışlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden kopabilir; çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. böyle bir insan tam aydınlanmışlığa ulaşmışsa tümüyle korkusuzdur. goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir:
"evimi bir hiçliğin üzerine kurdum; bu yüzden bütün dünya benimdir."
muhammed
karen armstrong
bütün mekkeliler, arabistan'ın en önemli kutsal yeri olan kabe'yle övünüyorlardı. her yıl yarımadanın her yerinden araplar hac için mekke'ye geliyor, bir kaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve araplar mekke'de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. kureyşliler kutsal yer olmadan ticari başarılarını ve öteki aşiretler arasındaki, kabe'nin muhafızlığından ve eski kutsal mekanların koruyuculuğundan kaynaklanan prestijlerini elde edemeyeceklerinin farkındaydılar. fakat allah, kureyş'i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman ibrahim, musa veya isa gibi peygamber göndermemişti ve arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.
bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. arapların temasa geçtikleri yahudi ve hristiyanlar, onlara tanrı'dan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. araplar, kendilerinin bilmediklerini bilen bu halklara karşı gücenme ve saygıyla karışık duygular içindeydiler. yahudilik ve hristiyanlık, arapların, bu ileri din biçimlerinin kendi geleneksel paganlıklarından üstün olduğunu görmelerine karşın, bölgede pek ilerlemiş değildi.
sonuçta muhammed'in dini islam, her kabul edenin allah'a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: müslüman, bütün varlığını yaratıcıya teslim eden kişi temektir.
muhammed müslümanlara pagan tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. görevinin ilk üç yılında muhammed'in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların, her zaman yaptıkları gibi, yüce tanrı allah yanında arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi.
kureyş ilk müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır. kureyş'in tepkisi, muhammed'in onların ruhunu kusursuz bir doğrulukla tanıdığını ortaya koyar.
19.10.2022
kemalizm
sevan nişanyan
bana kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, nalan. "memleketteki her kötülüğün sebebi kemalistler mi yani" diye itiraz ediyorlar bazen. "kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, cemaat var, mit var, cia var, o var, bu var. "bir bebekten katil yaratan karanlığı" sadece kemalistlere yüklemek reva mı? kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!"
bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. hayatlarında tc'nin bir devlet dairesine gitmemişler. ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. askerde "gece eğitimi" adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. adli yıl açılış töreni görmemişler. on dokuz mayıslarda çocukların yaptığı nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. "türkiye türklerindir" gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. ardahan'ın kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 eylül anayasasını okumamışlar. ogün samast'ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. geçen gün paylaştığım o nevruz fotoğrafındaki zevatın -ve onların kardeşlerinin- yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş. yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.
saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? bir tür ikonadır, kutsal işarettir. sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. o ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, "terk et benim ülkemi" diye babalanabilirsin. oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürt'le yahut ermeni'yle yahut cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. ikonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. dünyaya bedel olan türkler ve horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. ikonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçak gönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. insanlığını paranteze alırsın.
şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. devlet dairesindeki atatürk portresinin anlamı nedir? sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden atatürk diye haykırır? hürriyet gazetesinin başlığında neden atatürk silüeti vardır? ardahan'da temsilî ermenileri süngülerken neden atatürk büstü taşırlar? vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allah aşkına. sebebini gayet iyi biliyorsunuz. "ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda yüce güç var," der o resim, "beni sakın ayıplamayın!" aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. kalbindeki yarayı atatürk'le örter.
bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. milliyetçi isteri. yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. hürriyet gazetesi. yargıtay. 6-7 eylül. göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. bürokratik hayasızlık. kürt düşmanlığı. soykırım inkârcılığı. ogün samast. devlet bahçeli. türk tarih kurumu. uzat uzatabildiğin kadar. hepsinin ama hepsinin referansı aynı kutsal figürdür. cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.
kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. evlere bak. köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, "ayıp" duygusu kuvvetli, devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!
cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz. bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. sebeplerini başka zaman konuşalım. "kemalizm" denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. o ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur. yoksa cumhuriyet gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut izmir'in gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.
put yıkmak tabii asıl maksat. yoksa özellikle kemal, trajik bir şahsiyet olarak, ilgimi çekiyor. trajikten kastınız nedir? yalnız, tatminsiz. büyük hırsları ile gerçeğin sıradanlığı arasına sıkışmış. çıkmazlarını alkolizmle örtmeye çalışan. büyük iktidar hastalarının hepsi gibi, özünde iktidarsız.
18.10.2022
tanrı
karen armstrong
jean paul sartre, insan bilincinde tanrı'nın her zaman bulunduğu, tanrı biçimli boşluktan söz etti. bununla birlikte, tanrı varsa bile, tanrı düşüncesi özgürlüğümüzü reddettiğine göre, onu reddetmek gerektiğinde ısrar etti.
geleneksel din bize tam insan olmak için insanlığın tanrı düşüncesine boyun eğmesi gerektiğini söyler. oysa biz insanlığı özgürlüğün bulduğu beden olarak görmeliyiz.
sartre'ın ateistliği avutucu bir öğreti değildi ama diğer varoluşçular tanrı'nın yokluğunu olumlu bir kurtuluş olarak gördüler.
maurice merleau ponty, merak duyumuzu artırmak yerine tanrı'nın aslında onu reddettiğini ileri sürdü. çünkü tanrı tam bir kusursuzluğu simgeler, bizim yapabileceğimiz ya da kazanacağımız bir şey kalmamıştır.
albert camus, kahramanca bir ateistliği önerdi. insanlar, insanlığa duydukları arzuyu dışarı boşaltabilmek için cüretle tanrı'yı reddetmeliydiler. her zamanki gibi ateistlerin geçerli bir dayanakları vardı. tanrı geçmişte gerçekten bir yaratıcılık gösterisi için kullanılmıştı. olası her soruna veya duruma kapsamlı bir yanıt vermiş olsaydı, merak veya başarma duyularımızı gerçekten bastırabilirdi. tutkulu ve bağlayıcı bir ateistlik usandırıcı ve yetersiz bir tektanrıcılıktan daha dinsel olabilir.
marksist filozof ernst bloch, tanrı düşüncesini insanlık için doğal buldu. insan yaşamının bütünü geleceğe yönelmişti: yaşamlarımızı eksik ve tamamlanmamış olarak yaşarız. hayvanların tersine, asla yetinmeyip hep daha çok isteriz. bu, yaşamımızın her noktasında kendimizi aşmak ve bir sonraki aşamaya geçmek zorunda olduğumuzdan bizi düşünmeye ve gelişmeye iter: bebek emeklemek zorundadır, yeni yürüyen yetersizliklerinin üstesinden gelmek ve çocuk olmak zorundadır ve benzeri. tüm düşlerimiz ve isteklerimiz ileriye, sonra gelene yönelir. felsefe bile, henüz olmayanın, bilinmeyenin deneyimi olan, merakla başlar. sosyalizm de bir ütopya için ileriye bakar ancak, inancın marksist reddine karşın, umudun olduğu yerde din de vardır.
feuerbach gibi, bloch da tanrı'yı henüz gerçekleşmemiş insan ülküsü olarak gördü ama bunu yabancılaşma olarak görmek yerine insanlık durumu için elzem buldu.
max horkheimer, frankfurt okulu'nun alman toplum kuramcısı, tanrı'yı bir bakıma peygamberleri anımsatan önemli bir ülkü olarak gördü. onun var olup olmadığı ya da ona inanıp inanamamak gereksizdir. tanrı düşüncesi olmaksızın kesin anlam, hakikat ya da ahlaklılık olmaz: basit olarak bir tat, bir hal ya da bir kapris sorusuyla başlar etik politika ve ahlak bilimi tanrı düşüncesini her nasıl olur da içermezse, pragmatik ve zekiden çok açıkgöz kalacaklardır.
kesin olan bir şey yoksa niye nefret etmemeliyiz'in ya da niye savaş barıştan daha kötüdür'ün hiçbir nedeni yoktur. din esas olarak bir tanrı var diye içte duymaktır. en baş düşlerimizden biri adalet özlemidir (çocukların şikayetlerini nasıl da sıkça duyarız: 'hiç de adil değil!'). din, acı çekiş ve hatayla yüz yüze gelen sayısız insanın arzularını ve suçlamalarını kaydeder. bu bizi sınırlı doğamızın farkına vardırır; hepimiz dünyanın haksızlığının son sözcük olmayacağını umuyoruz.
13.10.2022
aşk ve kadın
balzac
bir kızın masum ve tekdüze hayatına nefis bir an gelir; o anda güneş ışınları onun ruhunu aydınlatır. bir çiçek düşüncelerini anlatır, yüreğin çarpıntıları beyni iyice ısıtır, düşünceleri belirsiz fikirlere boğar; masum hüznün ve neşeli tatların günü gelir. çocuklar görmeye başlayınca gülümserler. bir kız aşk duygusunu sezdiğinde, çocuğun gülümsediği gibi gülümser. eğer ışık, hayatın ilk aşkıysa, aşk kalbin ışığı olmaz mı?
bağlılık konusunda kadınlar erkeklerden çok üstündürler. kadının onaylanmasını önemsediği tek üstünlük; erkeği, bu konuda onu aşmasına karışmadığı için bağışladığı tek niteliktir bu.
dinsel kurallara göre yetiştirilmiş bilgisiz ve saf genç kızlara göre, aşkın büyülü krallığına ayak bastıkları andan itibaren her şey yalnızca aşktır. kendi ruhlarının yansıttığı bir ışıkla çevrili halde yürürler ve âşıklarını ışınlarlar; onu kendi duygularının ateşinin şaşırtıcı renginde görürler ve ona en zengin düşüncelerini verirler. bir kadının yanlışları hemen hemen her zaman onun iyiliğe inancından, içtenliğe güveninden kaynaklanır.
kadın evde oturur, üzüntüsüyle baş başa kalır; oyalanacak hiçbir şeyi yoktur. içine battığı hüzün boşluğunun derinliklerine dalar ve bu boşluğu dualarının, gözyaşlarının sesiyle doldurur.
kaderinin yolunda ilk adımlarını atıyordu. bu yazgı aşkta, hüzünle, hissetmekte, kendini adamakta her zaman kadınların yaşamlarının teması olacaktır.
tüm bahtsız kadınlar birbirlerine benzer, aynı dili konuşur, aynı vericiliği gösterirler, bu vericilik hiçbir şeyleri olmayanların duygularını ve zamanlarını paylaşmalarıyla ilintilidir.
aşk sayesinde ünlü olmuş kadınlardan çoğunun kusuru da vardır sakatlığı da. oysa çok güzel diye tanıdığımız kadınlardan çoğu aşklarının yıkımla bittiğini görmüşlerdir.
6.10.2022
din
sevan nişanyan
kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.
dinî mantığı sonuna kadar götürürsen mutlak bir kayıtsızlığa, duyarsızlığa hatta ahlaksızlığa varırsın. allah elbet bilir ne yaptığını, ben ne diye düşüneyim? değil mi?
insanları kendilerinde gözü dönmüş bir sevgiyle bağlamanın sırrına sahipler. o sırrın özü ise, yanılmıyorsam, kırık ve yoksul ve kaybolmuş insanlara, gerçekte olağanüstü kıymetli oldukları mesajını vermektir. muhammed'in de yaptığı budur, isa'nın da, bhagwan'ın da, adnan oktar'ın da.
olağanüstü sevgi, olağanüstü iktidar doğurur. olağanüstü iktidar, gerçek dünyada, ancak gerçek ve potansiyel düşmanları ezerek korunabilir. dolayısıyla her aziz, kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir mantıkla, nihayetinde cinayetin, paranın ve evet seksin batağına batar. üzgünüm, muhammed'in farklı olduğunu düşündürecek en ufak bir belirti göremiyorum. arabistan'ı "sevgi ve dostluk" gücüyle mi fethetti? bu iş için kaç para harcadı ve o parayı nereden buldu? kaç eşi vardı ve eşlerinin ortalama yaşı adnan oktar'ın çevresindekilerden çok mu farklıydı?
evet, tüm azizler, gözü dönmüş bir sevgi kadar, onunla eş ölçüde, gözü dönmüş nefret de üretirler.
dine karşı argüman ileri sürmek boşa kürek çekmektir. hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası yoktur. kimseyi ikna edemezsin. birkaç kişiyi ikna etsen de ilk fırsatta zalime dönüşürler.
dinin esas işlevi, zincirinden boşanmış cehaleti ve safsatayı dile getirmeye ruhsat vermesi olabilir mi acaba? normalde adam hicap edecek, susacak. ama din gazını aldı mı tutabilene aşk olsun! din mevzubahis olunca aklın, ilmin, sağduyunun kıymeti yok. sokaktaki meczup, aynştayn'dan daha kıymetli.
ahlak ve vicdan insanın doğasında olan bir şeydir. dünyada bin çeşit farklı inanç sistemine mensup olan insanlar arasında, ahlak ve vicdan bakımından herhangi bir fark gözlemlenmiş değil. ayrıca tanrıya ve dine inanmayanların, inananlara oranla daha az ahlaklı veya suça daha meyilli olduğuna dair en ufak bir belirti yok. tam tersi muhtemelen daha doğrudur; yani ortalama ateist, muhtemelen ortalama dindardan daha erdemli ve vicdanlıdır.
ceza korkusuyla günahtan kaçınan insan içten pazarlıklıdır, iki yüzlüdür. kalbinin sesi farklı, çıkarının veya korkularının dikte ettiği farklıdır. esas öylelerinden korkmak lazım. günahtan kaçınmak için, kendi iç sesinden başka hiçbir sese kulak vermemelisin. önemli olan o sesin temiz gelmesidir. o ses gür ve temiz geliyorsa, istersen adına allah de, zeus de, ne dersen de, bana uyar.
başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.
din adına ne garip şeyler yapıyor insanlar, düşünseniz. tanrı zeus'u memnun etmek için erkek çocuklarının pipisinin ucunu kesenler bile var, bazı ilkel kültürlerde.
5.10.2022
aşk
balzac
"aşk, sabrın gündelik ekmeğidir."
aşkın başlangıcıyla yaşamın başlangıcı arasında hoş benzerlikler yok mudur? herkesin yaptığı, çocuğu ninnilerle, tatlı bakışlarla oyalamak, geleceğini pırıl pırıl edecek masallar anlatmak değil midir? umudun ışıltılı kanatları hep onun zevki için açılmaz mı? acıyla olduğu kadar sevinçten de gözyaşları dökülmez mi? hiç yoktan, örneğin sallantılı bir saray yapmaya çalıştığı taşlar ya da toplar toplamaz unuttuğu çiçekler için kavga etmez mi? zamanı yakalayıp ardına koymaya, hayatta ilerlemeye istekli değil midir? aşk, bizim ikinci değişimimizdir.
evlilikte aşk, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir.
ruh da beden gibi yaşamak için soluk alıp vermek zorundadır. başka bir ruhtan oksijen gibi aşk almaya, onu kendinin bir parçası yapmaya, sonra ona aşk vermeye, zenginleşmeye gereksinimi vardır. bu çok güzel alışveriş olmazsa yürek ölür, havasızlıktan acı çeker ve durur.
ruhların anlaşması yaşamdaki en büyük mutluluk değil de nedir?
bazı kadınlar yüzüstü bırakılınca, âşıklarını rakibelerinin kollarından alıp öldürürler; sonra da ya dünyanın öbür ucuna uçar ya da darağacında ya da mezarda unutuluşu ararlar. diğer kadınlar da boyunlarını büküp sessizce acı çekerler. ölümcül bir yarayla; ama buna teslim olarak, ağlayarak ve bağışlayarak, dua ederek ve son nefeslerine kadar anımsayarak yaşamayı sürdürürler. aşk budur, gerçek aşk, meleklerin bildiği aşk, gururla ayakta duran, kendi kederiyle beslenen ve sonunda ölen aşk.
aşkta çıkarcı bir aldatmaca gerçeklikten üstündür. işte bu yüzden bunca erkek, aldatmakta usta olan kadınların bedelini bu kadar pahalı öder.
26.09.2022
cemiyet
ahmet hamdi tanpınar
politika adamı nerde ve hangi şartlarla yetişir? ne bazı ihtiyaçlara geçici cevaplar vermek ne de telifçi bir iyi niyetle türkiye kurtulamaz. biz masallara yapışmış yaşıyoruz. meselelere ancak etinde ve kemiğinde yaşayanlar cevap verebilirler. fakat bu cins insanlar da bizden olamaz. hakikatte iki ayrı milletiz.
1. henüz idare başında bulunanlar ve onların seçildikleri muhitler, bu muhiti besleyen zümreler.
2. ancak günlük ihtiyaçlarını bilen ve onu günü gününe yaşayan kalabalık. bugün şartlar asıl kuvvetin oraya geçmesini istemiş gibi. onun mevcudiyetini duyuyoruz, o bizi şaşırtıyor ve eziyor.
bu kuvvetin kendinin bir şey yapacağı yok. kendiliğinden hiçbir şey yapamaz; çünkü hakikatlerini görmemiştir. halk henüz köylüdür ve köylü muasır insan değildir. (bizim şartlarımız içinde) kendiliğinden hiçbir şey yapamaz ama onun namına duyanlar ve görenler yapabilirler ve yapmak isterler. fakat onların da bir eksikliği var. onlar bizden değiller. acaba mahkûm muyuz?
onlar niçin bizden değil? onlar tarihi kaybetmişler. bir aksülamelde yaşıyorlar. hakikatte namına konuştukları kitleden de değiller. sefaletlerini almışlar, insanı unutmuşlar. türkülerini almışlar, inançlarını bırakmışlar. hayatlarından iğreniyorlar. zihinden seviyorlar.
biz de bu kitleye karşı böyle değil miyiz? biz de onlara karşıyız. sevmek istiyoruz, sevecek noktayı bulamıyoruz. dışardan sevmek. mühendis gibi, cerrah gibi sevmek. ne ahlak fikri, ne taassup düşmanlığı bizim onlarla böyle karşı karşıya bulunmamızın mazereti olamaz. biz hayatımızı sevmiyoruz. bir cemiyette sınıflar birbirlerine karşı bu vaziyette olursa..
25.09.2022
feminizm
sevan nişanyan
"şahit olduğunuz ve verdiğiniz onca savaş ve mücadelenin en hunharca olanı hangisiydi?"
feministlerle savaşım. onlardaki hunharlık ne kemalistlerde var, ne islamistlerde; ne sırplarda, ne azerilerde. ha, belki de zaafım var kadınlara, ondan o kadar acıtıyordur, kim bilir?
feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir.
belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.
bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.
küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.
toplumun herhangi bir zümresini ötekileştirme, şeytanlaştırma, peşin hükümle reddetme üzerine kurulu her ideolojinin çirkin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
erkeklerin her kavgada haksız ve saldırgan olduğunu varsayan düşünce tarzıyla, mesela yahudilerin her kavgada haksız ve zorba olduğunu kabul eden düşünce tarzı arasında bir fark göremiyorum.
türk toplumunda kadınların aşağılanmasına ve ezilmesine yol açan iki önemli faktör görüyorum. birincisi geleneksel islami dünya görüşü ve söylemlerdir. bunlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. ikincisi köyden kente göçün doğurduğu, kırsal alanda geçerli cinsler arası dengelerin kent yaşamına uyum sağlayamamasından doğan ciddi problemlerdir. bu ikincisinin, sosyolojik süreçte zaman içinde aşılacak bir hadise olduğuna inanıyorum.





.jpg)

,%20late%2010th%E2%80%93early%2012th%20century.%20China.jpg)


.jpg)




