karl kraus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karl kraus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.08.2019

son bakışta aşk

walter benjamin

büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

tinsellik -hiçbir çıkarın, kendi dışında hiçbir şeyin aracı olmayan bir tinsellik- işte insanı özgürleştiren, yücelten tek yaşantı budur.

önce devleti yıkmadan -ki devlet kötü okulları, kötü aileleri gerektirir- hiç kimsenin okulunu ya da babaevini iyileştiremeyeceğini anlamamız epey zaman aldı.

işçinin kaderi, tüm toplumun kaderidir.

moritz heimann bir zamanlar şöyle demişti: "otuz beş yaşında ölen bir adam, hayatının her anında otuz beşinde ölen bir adamdır."

insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

max unold: bütün sıradan düşler, başkalarına anlatıldığı anda, amaçsız öykülere dönüşürler.

şeyler dünyasında yıkıntılar neyse, fikirler dünyasında da alegoriler odur.

sözcüklerin de bir aurası vardır. karl kraus bunu şöyle betimler: "bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, size o kadar uzaktan dönüp bakacaktır."

"gençliğinizde istediğinizi, yaşlılığınızda bol bol bulursunuz." der goethe.

hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır, on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. sonradan anlarız: sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

tarihsel kavrayışla olgunlaşan besleyici meyvenin içinde nadide ama tatsız bir tohumdur zaman.

"homo sapiens'in elli bin yıldan ibaret tarihi" diyor çağdaş bir biyolog, "yeryüzündeki organik hayatın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün ancak son iki saniyesi kadardır. uygar insanın tarihi ise böyle ölçüldüğünde, son saatin son saniyesinin beşte birini ancak kaplar."

bir halk inanışına göre rüyaların aç karnına anlatılmaması gerekir. çünkü bu durumda insan uyanık da olsa henüz rüyanın hükmünden kurtulamamıştır.

döşemenin ruhsuz lüksü ancak ölü bir gövdenin varlığında gerçek bir konfora dönüşebilir.

mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir.

bir aşk macerası sırasında çoğunluk ebedi bir yuva arar. pek az kişi ise yolculuk. bu ikinciler, toprak anayla temas kurmaktan kaçınan melankoliklerdir. yuvanın hüznünü onlardan uzak tutacak birini ararlar. o insana sadık kalırlar. orta çağ'ın mizaç türlerini anlatan kitapları, bu insanların uzun yolculuklara duyduğu özlemi iyi anlamışlardı.

metrodan açık havaya, parlak gün ışığına çıkıp da hiç sarsılmamış olan kimse var mıdır? oysa daha birkaç dakika önce aşağı inerken güneş gene o kadar parlaktı. yukarıdaki dünyanın havasını bu kadar hızla unutmuş. bu dünya da onu aynı hızla unutacak. kim kendi varoluşu hakkında, iki üç kişinin hayatından hava kadar yakın ve sokulgan bir tarzda geçtiğinden öte bir şey söyleyebilir ki?

uyku bedensel gevşemenin doruğuysa eğer, can sıkıntısı zihinsel gevşemenin doruğudur. deneyim yumurtası üstünde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur can sıkıntısı. yapraklardaki küçücük bir hışırtı onu kaçırmaya yeter.

önem verdiğimiz bütün hayatların, bütün işlerin ve eylemlerin aslında ömrümüzün en sıradan, en uçucu, en duygusal, en zayıf saatinin kesintisizce açılıp genişlemesinden ibaret olduğu doğru mudur?

bir şeyi hayatta ne kadar erken isterseniz, gerçekleşme olasılığı da o kadar yüksek olur. bir istek zamanın içinde ne kadar uzağa uzanırsa, gerçekleşmesi için o kadar fazla umut beslenebilir.

"yaşanan anın özünde bulunan şu onulmaz eksiklik."

bir mabettir tabiat, içinde canlı sütunlar çetrefil sözler fısıldar zaman zaman; insan orda geçer, teklifsiz bakışlarla kendisini süzen sembol ormanları arasından.

"sana tapınıyorum gece kubbesi kadar, ey kederler vazosu, ey büyük sessiz kadın, daha çok seviyorum seni benden kaçtıkça ve bana göründükçe, gecelerimin süsü, yığar gibi, daha çok alaycı, kollarımı mavi genişliklerden ayıran fersahları."

nihayet, devasa, karanlık bir şeyler yığını arasında sessizce yaşayıp ölen siyah bir halk, mukadder içgüdüyü izleyen binlerce insan ve iyilik ve kötülük yoluyla altın peşinde koşan.

bir bakışın aşacağı uzaklık ne kadar fazlaysa, o bakıştan çıkacak büyülenme de o kadar güçlü olacaktır.

22.01.2018

cinselliğin patolojisi

sigmund freud

antik çağların erotik yaşamıyla çağımızınki arasındaki en çarpıcı fark, eskilerin içgüdünün kendisine önem vermesine karşın bizim cinsel nesneyi vurgulamamız gerçeğidir. eskiler içgüdünün kendisini yüceltiyordu ve bu temelde daha aşağı bir nesneyi bile onurlandırmaya hazırdı; buna karşın biz içgüdüsel etkinliği küçümsüyor ve buna ancak içgüdünün nesnesinin faziletlerinde gerekçe buluyoruz.

nevrozlar; sanat, din ve felsefe gibi büyük toplumsal kurumlarla çarpıcı ve geniş kapsamlı benzerlikler sergiler. ama öte yandan, bunların birer çarpıtması gibi gözükür. bir histeri olayının, sanat çalışmasının bir karikatürü; saplantı nevrozunun dinin bir karikatürü; paranoid kuruntunun ise felsefi bir sistemin karikatürü olduğu söylenebilir. bu fark, nevrozların sosyal olmayan yapılar olduğu gerçeğinde çözümlenir; onlar, toplumun ortak çabayla elde ettiği şeylere kişisel yollarla ulaşmaya çalışır. nevrozlarda işbaşında olan içgüdüleri analiz ettiğimizde, belirleyici rolü cinsel kökenli içgüdüsel güçlerin oynadığını görürüz; öte yandan buna karşılık gelen kültürel oluşumlar, bencil ve erotik ögelerin birleşiminden kaynaklanan toplumsal içgüdülere dayanmaktadır. cinsel ihtiyaçlar, özkoruma gerekleri kadar insanları birleştirme yeteneğine sahip değildir. cinsel doyum özünde her bireyin kişisel sorunudur.

bazı kişilik özelliklerinde belli erotojenik bileşenlerle olan bağlantının izini sürmek mümkündür: örneğin inatçılık, açgözlülük ve düzenlilik, anal erotizmin kullanılmasından kaynaklanırken; hırsı belirleyen şey sidik yolları erotizmine yönelik güçlü bir yatkınlıktır. anal erotizm etkisindeki insanlar özellikle düzenli, cimri ve inatçıdır. "düzenli" terimi bedensel temizlik kanısını olduğu kadar ufak tefek işlerin yürütülmesindeki titizliği ve güvenilirliği de kapsar. bunun karşıtı "düzensiz, dağınık ve ihmalkar" olacaktır. cimrilik abartılı bir açgözlülük şeklinde ortaya çıkabilir; inatçılık ise öfke ve intikamcılığın kolayca birleştiği bir asiliğe kadar varabilir.

libidonun ensest yönelimli takıntısından kaçacak kadar şanslı olan bir insan bile etkisinden tamamen kaçamaz. genç bir erkeğin, ilk kez olgun bir kadına ya da genç bir kızın otorite konumuna sahip yaşlıca bir erkeğe ciddi bir şekilde aşık olması, sıkça rastlanan bir olaydır; çünkü bu şahıslar söz konusu kişinin annesinin veya babasının tablosunu yeniden canlandırabilmektedir. bir erkek, ilk çocukluk yıllarından itibaren kafasına egemen olan anne tablosuna karşılık gelen birisini arar.

bütün insanların geçmesi gereken gelişim seyrindeki her aşamada bazıları geri kalır; burada da ebeveynlerinin otoritesini hiçbir zaman aşamayan ve sevgilerini onlardan pek az geri çeken veya hiç çekmeyen bireyler vardır. bunlar çoğunlukla, ebeveynlerini memnun eden bir yönelimle çocuksu sevgilerinin tamamını ergenlikten sonra bile çok uzun süre koruyan kızlardır. daha sonra evlilikte kocalarına hak ettikleri şeyi verme yetisinden yoksun olanların da işte bu kızlar olduğunu görmek çok aydınlatıcıdır; bu kızlar soğuk birer eş olur ve cinsel açıdan duyarsız kalırlar. bundan, cinsel sevgi ile ebeveynlere yönelik cinsel değilmiş gibi gözüken sevginin aynı kaynaklardan beslendiğini öğreniriz; yani bu ikinci sevgi türü libidonun çocukluk takıntısına karşılık gelen bir sevgiden öte bir şey değildir.

evlilik öncesindeki katı cinsel perhiz kuralının kadının doğasında yarattığı zararlı sonuçlar özellikle belirgindir. eğitimin, genç kızın cinselliğini evliliğe kadar baskı altına alma işini çok önemsediği açıktır; çünkü en ağır önlemlere başvurur. cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz; yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek baştan çıkmasını da önler. sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir. aşk işlevindeki bu yapay geri bırakmanın sonucunda kadının, arzularını ona saklayan erkeğe hayal kırıklığından başka önerebileceği bir şeyi kalmaz. duygularında, cinselliğini baskı altına alan ebeveynlerine bağlılığını korur; fiziksel davranışında ise erkeği yüksek cinsel hazdan yoksun bırakan cinsel soğukluk -frijidite- geliştirir.

cinsel perhiz yapmakla övünen birçok insan bunu ancak ilk çocukluk yıllarının otoerotik cinsel etkinlikleriyle ilişkili olan mastürbasyon ve benzeri doyumların yardımıyla başarabilmektedir. ama bu tür ikame cinsel doyum yollarının zararlı olduğu da açıktır; bunlar kişiyi, cinsel yaşamın çocuksu türlerine gerilemeye bağlı olan çok çeşitli nevrozlara ve psikozlara yatkın kılar. ayrıca mastürbasyon, uygar cinsel ahlakın ideal beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bu nedenle gençleri, perhizle kaçınmayı umdukları eğitim idealleriyle aynı çatışmalara sürükler. dahası bu, kendini mastürbasyona kaptırma nedeniyle birkaç yoldan kişiliği zayıflatır. her şeyden önce bu, insanlara, önemli hedeflere enerjik bir çaba yerine kolay yollardan ulaşmayı öğretir, yani cinselliğin davranış yapısını belirlediği ilkesini izler; ikincisi, doyuma eşlik eden fantezilerde cinsel nesne, gerçeklikte kolay bulunmayan bir üstünlük düzeyine çıkarılır. nükteci bir yazar, karl kraus, bu gerçeği sinik bir sözle tersinden dile getirmiştir:

"cinsel birleşme, mastürbasyonun yerine konan ve doyurucu olmayan bir ikameden başka bir şey değildir."

13.12.2017

esrar üzerine

walter benjamin

esrar etkisindeyken eskisi gibi, yine aynı düşünce patikalarını izlersiniz; ama bu kez bu patikalara güller saçılmıştır.

lunaparklar, sanatoryumların bir ön biçimidir.

sarhoşluk halinde, yeniye, el sürülmemişe ulaşmak için büyük bir umudun, hevesin, arzunun kanatlandığı pek görülmez; bunun yerine, bunlara sadece bitkin, dalgın, miskin, atıl bir yokuş aşağı gezintide ulaşılır.

canlı olan, yok oluşun cinnetini sadece üremenin coşkun sarhoşluğunda yener.

insanlığın körleşmiş ve hayvani yanından kaynaklanan şeylere sahip olmaları bir yana, en derin gerçekler, körleşmiş ve bayağı olana uyum sağlayabilmek, ve hatta, kendilerini kendi tarzlarıyla sorumsuz düşçülerde yansıtmak gibi büyük bir güce sahiplerdir.

karl kraus: bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız o da size o kadar uzaktan bakar.

önemli düşünceler uzun süre uykuya yatırılmalıdır.

keder, kımıldamadan sarkan peçedir ve kendisini kaldıracak hafif bir rüzgarın özlemiyle yanıp tutuşur.

yaramazlık, sihirbazlık yapamayan çocuğun can sıkıntısı demektir. onun dünyaya ilişkin ilk deneyimi, yetişkinlerin daha güçlü olmaları değil, kendisinin sihirbazlık yapamamasıdır.

yalnızken aldığımız en korkunç uyuşturucu kendi benliğimizdir.

yalnızca çocukluk hüznün kaynaklarını arayıp bulabilir ve neşe saçan ünlü şehirlerin kederli yüzünü anlayabilmek için, içinde bir çocuk olarak yaşamış olmak gerekir.

dünyanın örgüsü içinde, düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır.