31.7.11

uzun lafın kısası

lucretius: zeka bocalar, dil sürçer, zihin tökezler.

alberto moravia: insan dediğin ciğeri beş para etmez bir yaratıktır.

carson mccullers: en vasat insan bile, çılgın, ölçüsüz ve bataklığın zehirli laleleri kadar güzel bir aşkın nesnesi olabilir.

duygu asena: insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor.

franz kafka: hiç kimse cehennemin dibindekiler kadar temiz şarkı söyleyemez; meleklerin söylediğini sandığımız şarkı, aslında onlarınkidir.

trevanian: işin doğru yapılmasını istiyorsan onu en meşgul adama yaptır.

hermann hesse: nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.

danilo kis: düş, geceleri yaşamın kaynağına doğru kaçan ruhun susuzluğunu giderdiği yerdir.

montaigne: doğanın ne kadar azla yetindiğini görmek harikulade bir şeydir.

paulo freire: demokrasiyi yüceltirken halkı susturmak yüzsüzlüktür; hümanizmden dem vururken insanı hor görmek, bir yalandır.

sigmund freud: doyurulduğu zaman sönmesi, tensel sevginin kaderidir.

arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.

29.7.11

dizeler

neyzen tevfik


kime sorduysam seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler
künyeni almak için, partiye ettim telefon
"bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!" dediler

kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına
böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir
devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede
kaldırım olmazsa kanun-ı hükümet çiğnenir

felsefemdir kitab-ı imanım
taparım kendi ruhumun sesine
secde eyler hakikatim her an
kalbimin ateş-i mukaddesine

gözünü aç daha meydan var iken
dizginin cambaz elinde neyzen
girmedim ya kapısından baktım
cenneti at pazarı sandım ben

binamaz deyip beni haktan uzak gören
sığmaz senin hayaline mihrab ü mübrem
sen sade beş vakitte ararsın allahını
ben her zaman onunla emin ol beraberim

asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır
söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır
geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca
kürsi-i liyakat pezevenk, puşt olanındır

hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden
softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü
kara bir kinle taassup pusudan çıktı yine
yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü

27.7.11

typee vadisi

herman melville

vadinin her yerinde hakim olan sürekli neşe haline hayran kalmıştım. sanki typee'de dert, keder, sıkıntı ya da üzüntü yoktu. saatler, dans eden şen çiftlerin adımları gibi neşeyle akıyordu.

medeni insanın kendi mutluluğunu bozmak için yarattığı o binlerce huzursuzluk kaynağından eser yoktu. typee'de ipotek ve haciz, protestolu senetler, ödenmesi gereken faturalar, namus borçları, para diye tutturan terziler ve kunduracılar, sıkıştıran alacaklılar, anlaşmazlığı körüklemek için müşterilerini önce kapıştırıp daha sonra barıştıran avukatlar, boş yatak odasını ebediyete kadar işgal eden ve aile sofrasındaki yerinizi dar eden yoksul akrabalar, dünyanın gönülsüz sadakalarıyla yarı aç yarı tok yaşayan muhtaç dullar ve çocukları, dilenciler, borçlu hapishaneleri, kibirli ve taş kalpli zenginler ya da tek bir kelimeyle söylenecek olursa, para yoktu. yani, "bütün kötülüklerin kaynağı" vadide bulunmuyordu.

bu gözden ırak mutluluk ülkesinde aksi kocakarılar, zalim üvey analar, evde kalmış kız kuruları, aşk acısı çeken genç kızlar, huysuz yaşlı bekarlar, ilgisiz kocalar, kara sevdalı delikanlılar, ağlayan çocuklar, yaygaracı veletler yoktu. her şey neşe, eğlence ve keyiften ibaretti. bunalım, hastalık kuruntusu, kasvetli evhamlar köşe bucak saklanmışlardı.

şurada bir grup çocuğu toplanmış, boğuşmadan didişmeden ve neşeyle, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günün tadını çıkarırken görürdünüz. aynı sayıda çocuk, bizim memlekette bir saat birbirlerini ısırıp tırmalamadan duramazdı. başka bir köşede, birbirlerinin cazibesini kıskanmayan, sahte kibarlık numaraları yapmayan ya da balina kemiğinden korseleriyle kurulmuş gibi hareket etmeyen, rahat ve yapmacıksız biçimde mutlu ve özgür bir grup genç kız görürdünüz.

güneşli vadide, kızların kendilerini çiçekten çelenklerle süslemek için sık sık uğradıkları bazı yerler vardı. güzel korulardan birinin gölgelerinin altında, etrafları taç ve kolye yapmak için kullanılan yeni toplanmış gonca ve çiçeklerle kaplı boylu boyunca uzanmış halde kızları gören biri, bütün bitki dünyasının, tanrıçaları flora'nın (roma mitolojisinde çiçek tanrıçası) şerefine bir çölen vermek için toplandığını sanırdı.

delikanlılar neredeyse her zaman, türlü biçimlerde keyif alacakları bir iş ya da oyalanacakları bir şey bulurlardı. fakat ister balık tutsunlar, ister kano oysunlar ya da süslerini parlatsınlar, aralarında en ufak bir anlaşmazlık veya çekişme olmazdı.

savaşçılara gelince; sakin ve ağırbaşlı bir tavırla, her zaman önemli konuklara gösterilen ilgiyle karşılanacaklarını bildikleri evleri ara sıra ziyaret ederlerdi. vadide sayıları çok olan ihtiyarlar, üzerinde saatlerce uzanarak tütün içip yaşlılığın verdiği gevezelikle çene çaldıkları hasırlarından pek nadir kalkarlardı.

ama görebildiğim kadarıyla tüm vadide hüküm süren ebedi mutluluğun temel nedeni, rousseau'nun bir zamanlar hissettiğini söylediği, o her şeye sirayet eden his, yani yalnızca sağlıklı bir şekilde var olmanın verdiği hafiflik hissiydi. gerçekten de bu konuda typeelerin kendilerini talihli saymaları için her neden vardı; çünkü hastalık diye bir şey tanımıyorlardı. kaldığım tüm süre boyunca aralarında yalnızca bir tek hasta görmüştüm; pürüzsüz parlak tenlerinde hastalığın izini ya da belirtisini göremezdiniz.

sözün gücü

zülfü livaneli

new york'un brooklyn köprüsü'nde dilenen bir kör varmış. köprüden gelip geçenlerden biri, adamcağıza günlük kazancının ne kadar olduğunu sormuş. dilenci 2 dolara zar zor ulaştığını söylemiş. yabancı, bunun üzerine, kör dilencinin göğsünde taşıdığı ve sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: "tabelaya, gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana." dediği gibi bir ay sonra gelmiş. "bayım, size nasıl teşekkür etsem acaba?" demiş dilenci. "şimdi günde 10-15 dolar kadar topluyorum. olağanüstü bir şey. tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız?" "çok basit" diye yanıtlamış adam, "tabelanızda, 'doğuştan kör' yazıyordu, onun yerine, 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye yazdım."

bir arzuhalci, çınarın altına sandalyesini atmış, önündeki eski remington daktiloya eser-i cedit kağıdı takmış, derdini anlatan köylüyü dinliyor. zavallı adam, köyde kendisine nasıl zulmedildiğini, topraklarının nasıl elinden alındığını anlatıyor kesik kesik cümlelerle. arzuhalci, "anladım" diyor. "biraz bekle." başlıyor remington daktilonun yıpranmış tuşlarına vurmaya. yazıyor da yazıyor. sayfalar dolusu uzun bir dilekçe. bitirdiği zaman, köylüye okumaya başlıyor. zavallı köylünün nasıl perişan edildiğini, çoluğunun çocuğunun aç sefil kaldığını, aman dilediği kapıların nasıl tek tek yüzüne kapatıldığını okurken gözü köylüye ilişiyor. bakıyor ki zavallı adam başını iki elinin arasına almış, hüngür hüngür ağlamakta. "ne oldu sana böyle?" diye soruyor. "niye ağlıyorsun?" "ben ağlamayayım da kimler ağlasın?" diyor köylü. "baksana, meğer bana neler yapmışlar!"

yıl 1954. erzurum hasankale'de korkunç bir deprem olmuş. cumhuriyet gazetesi'nden genç bir gazeteci bir ay kalıyor deprem bölgesinde. gazetesine izlenimlerini aktarıyor. genç gazeteci, yaşar kemal. yanında sürekli sakıp hatunoğlu isimli genç dolaşıyor. her şeyi birlikte izliyorlar. çadırların içinde donmuş ölüleri, katılaşmış cesetleri görüyorlar. hatta bir gün buz gibi bir çadırda, donmuş bir bebek buluyorlar. yaşar kemal bütün bunları o benzersiz üslubuyla yazıyor, anadolu ağıtlarıyla örüyor ve gazeteye gönderiyor. bir süre sonra istanbul'dan gazeteler geliyor ve yaşar kemal'in yazılarını okuyan sakıp hatunoğlu hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. hele bebek bölümünde iyice artıyor feryadı. yaşar kemal'e dönüp "meğer" diyor, "biz ne korkunç şeyler görmüşüz be usta!"

25.7.11

ölüm

charles dickens

ah, insanın candan sevdiği birinin hayatı sallantıdayken, elleri böğründe beklemek zorunda kalmanın heyecanı; bu keskin, korkunç heyecan! ah, insanın beynine doluşan ve canlandırdıkları düşlerin gücüyle yüreği deli gibi çarptırıp soluğu sıklaştıran kahredici düşünceler! sevdiğimiz insanın acısını dindirip tehlikeyi hafifletebilmek için bir şeyler yapmak ihtiyacı ve hiçbir şey yapamayacağımızı bilmek! çaresizliğimizin doğurduğu iç çöküntüsü ve hüzün! hangi işkence bu kadar ağır olabilir! o anın ateşi içinde, kendimizi ve kafamızı ne kadar zorlarsak zorlayalım bu işkenceden imkanı yok kurtulamayız!

çevremizdekilere karşı dikkatli olmalıyız. çünkü her ölüm geride kalan bir avuç kimseye öyle düşünceler miras bırakır ki; yapılabilecekken yapılmamış, unutulmuş, boş verilmiş şeyler.. onarılabileceği halde onarılmamış kırgınlıklar, giderilmemiş eksiklikler.. insan için bunlardan daha acı bir düşünce olamaz! hiçbir pişmanlık, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık kadar acı değildir.

newton

stephen hawking

isaac newton hoş bir adam değildi. diğer akademi üyeleriyle ilişkileri çok kötü idi ve yaşamının son bölümleri ateşli anlaşmazlıklarla geçmişti.

"principia mathematica" -kuşkusuz fizik alanında yazılmış en etkili kitaptır- yayımlandıktan sonra şöhreti halkın gözünde hızla yükseldi. kraliyet derneği'ne [royal society] başkan olarak atandı ve şövalyelik nişanı verilen ilk bilim adamı oldu.

newton kısa bir süre sonra, kendisine principia için çok gerekli verileri sağlayan ama şimdi istediği bilgileri vermeyen kraliyet gökbilimcisi john flamsteed ile çatıştı. newton hayır diye bir yanıt kabul etmezdi. kendisinin kraliyet gözlemevinin yönetici kadrosuna atanmasını sağladı ve verilerin derhal basılması için zorlamaya başladı. en sonunda, flamsteed'in çalışmalarına el konup bu çalışmaların flamsteed'in ölümcül düşmanı edmond halley tarafından basıma hazırlanmasını sağladı. flamsteed bunun üzerine mahkemeye başvurdu ve çalınmış çalışmalarının dağıtımını engelleyecek mahkeme kararını tam zamanında çıkardı. öfkelenen newton, öcünü, principia'nın sonraki basımlarında flamsteed'e ait referansların hepsini sırasıyla çıkartarak aldı.

alman filozof gottrieb leibniz ile daha da ciddi bir anlaşmazlıkları vardı. leibniz ve newton'ın her ikisi de birbirinden bağımsız olarak modern fiziğin büyük ölçüde temeli olan "calculus" denen bir matematik dalını geliştirmişlerdi. newton'ın bu yöntemi leibniz'den yıllar önce bulduğunu şimdi biliyorsak da bu çalışmasını newton çok daha sonra bastırmıştı. iki tarafı da savunan bilimcilerle birlikte, kimin birinci olduğuna ilişkin korkunç bir patırtı kopmaktaydı. işin garip tarafı, newton'ı savunuyor görünen yazıların çoğu newton'ın kendisi tarafından kaleme alınmış ve arkadaşlarının adlarıyla yayımlanmıştı. kavga büyürken, leibniz anlaşmazlığın çözümlenmesi için kraliyet derneği'ne başvurma hatasını yaptı.

newton, başkan olarak, araştırma için "tarafsız" bir komite atadı, tesadüfen tamamen arkadaşlarından oluşan. bununla da kalmayıp komitenin raporunu kendisi yazdı ve leibniz'i eser hırsızlığıyla suçlayarak bu raporu kraliyet derneği tarafından bastırdı. bununla da yetinmedi, bu raporu konu alan bir yazıyı da kraliyet derneği'nin yayın organında isimsiz olarak yayımladı. leibniz'in ölümünden sonra, newton'ın "leibniz'in kalbini kırmaktan" büyük bir zevk aldığını açıkladığı söylenir.

bu iki anlaşmazlık sırasında newton cambridge'i ve akademik dünyayı zaten terk etmişti. önce cambridge'de, sonra parlamentoda antikatolik politikaya katıldı ve en sonunda kazançlı bir iş olan kraliyet darphanesi müdürlüğü'ne getirildi. yeteneklerini, burada sahtekarlığa karşı toplumca daha kabul edilebilir biçimde, sahte para basmaya karşı büyük bir kampanyaya önderlik ederek ve hatta birkaç kişiyi darağacına göndererek kullandı.

24.7.11

yatar bursa kalesinde

nazım hikmet


seni ne kadar çok seversem
o kadar çok olsun ömründen geçen yıllar

kitaba düştüm
sabahtan akşama kadar okuyorum
kitaplar akıllı, kitaplar aptal
kitaplar büyük, kitaplar çocuk
kitaplar en uzak, en güzel yolculuk
fakat kısır, fakat sensiz

beni küçük felaketler yıkar
büyük felaketlerde daima cesurum

yapraklara, dallara, yeşillere, allara
nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara
yaprak dala, al yeşile yaraşır
gayrı bundan böyle vermem seni ellere

sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar
sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin

insanların içindeyim seviyorum insanları
hareketi seviyorum
düşünceyi seviyorum
kavgamı seviyorum
sen bahar içinde bir insansın sevgilim
seni seviyorum

halbuki biz
ne kadar az yaşıyoruz kardeşlerim
ne kadar az yaşıyoruz
ne kadar az
beygirle bir ayardayız henüz
bu en mühim meselede
hatta onun kadar bile doyamıyor dünyasına
beygirden çok yük taşıyan çoğunluğumuz

kesemde verecek şeyim yok
yüreğimden verdim

günler ağır
günler ölüm haberleriyle geliyor
en güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı

annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık
anlamak gideni ve gelmekte olanı

varılacak yere
kan içinde varılacaktır
ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır

23.7.11

köy enstitüleri

erdal inönü

daha yasa çıkarken meclis'te eleştiriler vardı. eğitim konusu, herkesin bildiğini sandığı bir konudur. dolayısıyla eleştiri çok kolaydır, kıskançlık çok vardır. tabi hasan ali yücel'i de kıskanan çok insan vardı o zaman partide. çünkü kendisi, babamın çok sevdiği bir insandı. konuşkan, iş yapmayı seven bir insan. insan iş yaptıkça kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "artık bundan kurtulalım" havası doğuyor. dolayısıyla bu tasarı daha ilk ortaya çıktığında "bu yapılamaz" diyenler oldu.

iki açıdan çok eleştiri yapıldı:

bir tanesi: mezunlar köylerine döndükten sonra, okulların yapılması biraz zorla oluyordu. köylüleri çalıştırarak okulları yaptırıyorlardı. babama "paşam yapamıyorlar" filan diye söylediklerinde "canım" derdi, "her köyde bir cami yok mu?" "var paşam" derlerdi. "öyleyse bir de okul olacak" derdi. ama bu zorla yapılıyordu. çünkü devletin gücü yetmiyor, köylüler çalışıyordu.

ikinci eleştiri de şuydu: "kız-erkek köy çocukları bir yerde okuyorlar. bu, hoş bir şey değildir. başka tehlikeler ortaya çıkar." tabi bir de komünistlik suçlaması. onun da bir dayanağı yoktu; ama hasan ali yücel'e bu tür suçlamalar yapıldı. "o, solcuları, komünistleri himaye ediyor. dolayısıyla bu okuldan komünistler yetişiyor" dediler. bu suçlamalar, çok partili rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı. muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. onun için de en kolay suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu: "köylüler zorla çalıştırılıyor. köy enstitülerinde kız-erkek çocuklar bir arada kalıyor. ve burada onlara komünistlik aşılanıyor."

bu propagandalar hep yapıldı ve çok etkili oldu. 1946 seçiminde bunun ilk etkisi görüldü. muhalefet partisi daha yeniydi; çoğunluğu kazanamadı; ama görüldü ki bu eleştiriler çok etkili oluyor. sonra da hasan ali bey ayrılmak zorunda kaldı.

anlamak gerekir ki, çok partili rejimde halkın eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. sonunda mecburen "eh pekala, biraz o doğrultuda bir şey yapalım" diyorsunuz. her demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. babamın yaptığı da buydu. hasan ali yücel'in ayrılmasına "evet" demekti.

babam konulara gerçekçi yaklaşırdı; "köy enstitüleri'ne yazık oldu" diye söylediğini hatırlamıyorum. düşünmüş olabilir; fakat gerçekçiydi babam. demokrasi içinde ilerlerken birtakım kurbanlar vermek gerekir. köy enstitüleri de ilk kurban oldu. bunu söylemedi açıkça; ama böyle bir değerlendirme yapmış olduğunu tahmin ederim. tabi amaç, demokrasiyle ilerlemektir. demokrasiye geçme günlerinde şunu söylerdi:

"tek partili rejimde istediğinizi yaparsınız. gelişiyorum sanırsınız; fakat bir gün duvara çarparsınız. çünkü ne yaptığınızı tam manasıyla göremezsiniz. demokraside ilerleme yavaş oluyor; ama sağlam oluyor."

via can dündar

house m.d.

normal değilsen, insanların aptallıklarına alışman gerekir.

çocukların oy kullanmalarına, içki içmelerine, tuz madeninde çalışmalarına izin vermememiz için nedenimiz var: onlar gerizekalı.

kabadayılar, daha güçlü ve daha kötü biriyle karşılaşana dek, geri adım atmazlar.

protokol, yapmaya çalıştığın ve her seferinde başarısız olduğun şeydir.

cinsel yolla bulaşan hastalıkları güvendiğin kişilerden kaparsın. kendini koruma ihtiyacı duymadığın insanlardan.

asla bir bağımlının aptallığını hafife alma.

insanlara pislik gibi davranırsan onlar da sana pislik gibi davranır.

bizler dünyanın üzerinde sürünen bencil ve basit hayvanlarız. fakat beynimiz var ve yeterince çalışırsak bazen saf kötülükten daha az bir şeyi isteyebiliriz.

tıp, güce sahip olmak isteyenleri kendisine doğru çeker.

iki şey bizi aptallaştırır: para ve seks.

evlilikler, çiftler sıkıldığı için bitmez. kişiler flört esnasında eşlerinin istediği kişi gibi davrandığı için biter.

ağrı, hatalı kararlar vermemize neden olur. ağrı korkusu, büyük bir motivasyon kaynağıdır.

hangi bilginin hayatını kurtaracağını asla bilemezsin.

22.7.11

şenlikli toplum

ivan illich

okullardaki ders programları ya da evlilik yasaları, belli bir amaç doğrultusunda biçimlendirilmiş toplumsal düzenekler olma açısından otoyollardan aşağı değildir.

kütüphaneler kullanılmıyor; çünkü insanlar kendilerine "öğretilmesini" talep etmek üzere yetiştirilmiştir.

kapitalist ülkelerde, ne sıklıkta uzun mesafeler kat edebileceğiniz, ne kadar ödeyebileceğinize bağlıdır. sosyalist ülkelerde hızınız, bürokrasinin size verdiği toplumsal öneme bağlıdır. her iki durumda da yolculuk ettiğiniz belirli hız sizi ait olduğunuz sınıfa ve topluluğa yerleştirir. hız, verimliliğe yönelik bir toplumun katmanlaşma yollarından biridir.

inşaat sektörü, modern ulusal devletlerin toplumlara dayatarak yurttaşlarının yoksulluğunu modernleştirdiği endüstrilere bir başka örnektir. bu endüstriye sağlanan yasal koruma ve mali destek, çok daha verimli olabilecek, kendi evini inşa etme fırsatını azaltır ve yok eder.

bir toplumda hep daha iyi konut sağlama aldatmacası, hekimlerin daha iyi sağlık, mühendislerin daha yüksek hız sağlama aldatmacasıyla aynı türden bir sapkınlıktır. soyut ve imkansız hedefler belirleyince, bunlara erişmek için kullanılacak araçlar da amaç durumuna gelir.

mevcut araçlarımız profesyonel enerjilere olanak sağlayacak biçimde yapılmaktadır. bu enerjiler belirli miktarlar halindedir. belli bir miktardan daha azı verilemez. dört yıldan az okula gitmek, hiç gitmemekten daha kötüdür.

halkın çoğunluğunun, pek çok mal ve hizmet için bir başka toplumun kaprisine, lütfuna ya da becerisine bağımlı olduğu toplumlara "azgelişmiş" denir. yaşamanın, ne ararsan bulunur türünden bir mağazanın kataloğundan mal sipariş etme sürecine dönüştüğü toplumlara ise "ileri" denir.

özgül bir çarenin taşıdığı özgül tehlikelerle yaşam boyu içli dışlı olmak, bunalım anında onu kabullenmeye ya da reddetmeye hazırlıklı olmanın en iyi yoludur.

amaçların meslekler tarafından belirlenmesi, başka mesleklerin ürettiği bir çevreye göre mallar üretir. yüksek hıza ve apartmanlara dayalı bir hayat, hastaneleri kaçınılmaz kılar. tüm bunlar tanımları gereği kıttır ve sürekli evrim halinde olan bir mesleğin yeni koyduğu standartlara yaklaştıkça daha da kıtlaşırlar. böylelikle pazarda görülen her birim ya da her miktar, tatmin ettiği sayıda kişiden daha fazlasını tatminsiz kılar.

profesyonel emperyalizmin bilgi kapitalizmi, uluslararası sermaye ve silahlardan daha zor hissedilir ve onlar kadar etkili biçimde insanları boyunduruğu altına alır.

aşırı nüfuslaşma, öğrenme dengesindeki bir çarpıklığın; refaha bağımlılık, kurumsal değerlerin kişisel değerler üstündeki tekelinin; yanlış teknoloji, araçların amaca dönüştürülmesinin sonucudur.

insanların birinci tür bilgileri, birbirleriyle yüz yüze ilişkilerinden ve şenlikli araçları kullanmalarından kaynaklanır. ikincisi, tabi kılındıkları amaçlı ve programlı öğrenimin sonucu olarak gerçekleşir.

bir insanın üretkenliğini ölçmenin en saygın yolu, o kişinin tükettiği eğitimin fiyat etiketlerine bakmaktır. bir kişinin bilgi sermayesi ne kadar yüksekse, "aldığı" kararlara verilen toplumsal değer o kadar yüksek, üst düzey endüstri ürünü paketleri talep etmesi de o kadar meşrudur.

bir araç insanın denetimi dışına çıkarak önce onun efendisi, sonra da celladı olabilir. insanlar, sandıklarından daha kısa sürede araçların egemenliğine girebilir: saban insanı bir bahçenin efendisi kılar; ama aynı zamanda kurak bölgelerden göç etmek zorunda da bırakır.

şenlikli yaşamın savunulması, araçlarını denetleyebilen insanlarca üstlenildiği takdirde mümkündür. emperyalistlerin paralı askerleri, şenlikli yaşam adına araçlarına sınırlar koyan bir halkı zehirleyebilir ya da belki zayıf düşürebilirler; ama asla yenemezler.

21.7.11

mektuplar

mayakovski

"belki zamanla yaşlandım; ama sevmeye başladım her şeyi olduğu gibi.

görülmemiş biçimde bezginim kendimden. nereye gidebilir insan; kendinden kaçamaz ki..

volodya amca, bütün dünyada birini sevmiyorum. sanırım buna gücüm yetmiyor. ama sen, sen mutlusun. senin için böyle bir sevecenlik duyuyorum. değilse her şey dilsiz ve ölüm. ne iyi olurdu insan bir an duymak ve öğrenmek gücünü yitirebilseydi. örneğin uyur gibi. ne denli iyi olurdu!

çoğu kez inanmışımdır; insan büsbütün açık yürekle yazmamalı. kimi zaman gülünç duruma düşülür, bundan başka, belki de inanılmaz. ama gerçek, hiçbir zaman bir tek ufacık sözcük yazmadım sana, ne yazdığımı iyice denetlemeden önce. yalnız şu var ki, insan her zaman doğru sözcüğü bulamıyor.

her şeyde korkunç bir şanssızlığım var. neye el uzatsam, elimden düşüp gidiyor her şey. hiçbir şeye istek duymuyorum. bu gerçek volodya, her şeyden usandım. hiçbir şey bulamıyorum. çok da çirkinleştim ve aynaya bile bakmayı göze alamıyorum." (elsa)

mayakovski: güzellik nedir biliyor musunuz? onun, boş bir bahçeye bakan ak bir sütuna yaslanmış gül yanaklı bir kız olduğuna inanırsınız. güzellik, bilimin ellerinde bir mikroskoptur. orda milyonlarca ufacık basil, aptallar özümler.

şiirim ulaşacak size
ama değil ozansı başıboşlukla
değil bir ok gibi
lirin aşk sertliğinin
ve değil küflenmiş bir beş kopek
para babalarına
ya da sönen yıldızların ışığı gibi (mayakovski)

lili brik: aşk benim için her şey midir? her şey; ama başka biçimde. aşk bir yaşamdır. bu işte en önemlisi. şiir, iş, kısacık her şey buna bağlı. aşk her şeyin kalbi. bu kalp ölünce her şey ölüpgider, anlamsızlaşır. ama yürek çalışırsa, her şey üzerine konuşulabilir. yüreğimin çalışmasından yoksun kalırsam ölürüm.

kin duyuyorum
her çeşit ölü etine
ama tapıyorum
yaşam olan her şeye (mayakovski)

nazım hikmet: ben mayakovski'yi şahsen tanıdım. bir kere, bir yılbaşı gecesi, bir şairin evindeki toplantıda kendisine takdim edildim. sonra şiir okurken de dinledim; fakat hala en az tanıdığım şair odur. sonra tersine, üstadı bize tercüme etselerdi aramızda ne kadar az benzerlik olduğu o zaman meydana çıkardı. kısaca söyleyeyim: üstat, bir çeşit müstezatlı aruzla yazar; bendeniz böyle müstezatlı bir ölçü kullanmam. üstatta kafiye meselesi, edindiğim, edinebildiğim bilgiye göre ön planda geliyor. bendeniz ise bunu ancak gerektiği zaman bir unsur olarak kullanırım.

topraktan
ateşten
ve denizden
doğanların
en mükemmeli doğacak bizden (nazım hikmet)

fatma

amin maalouf

o yıl ilk evliliğimi yaptım. böylece dayımın son arzusuyla birlikte annemin beni hiba'dan ayırma isteği de yerine gelmiş oluyordu. üç yıl boyunca hiba'yı aşkla okşamış, sevmiştim ama ondan ne oğlum, ne de kızım olmuştu. böylece gelenekler gereği dayımın kızı fatma'yla evlendim. biz gelin odasına girer girmez kapıda bir komşu kadın beklemeye başladı. gelinin o geceye değin eldeğmemişliğinin, damadın da gücünün kanıtı olarak içeriden kendisine uzatacağımız kanlı çarşafı yüzünde güleç bir ifadeyle konukların önünde bayrak gibi sallayacak ve düğün böylece başlamış olacaktı.

düğün hiç bitmeyecekmiş gibiydi. sabahın erken saatlerinden başlayarak terziler, berberler, ağdacılar ve yeri doldurulamayacak sara, fatma'nın çevresinde dolanıp durdular, yanaklarına al sürdüler, elleriyle ayaklarını siyaha boyadılar, iki kaşının arasına küçük, güzel bir üçgen, alt dudağının altına da bir zeytin yaprağı çizdiler. herkes onu hayranlıkla izlesin diye bir kürsüye oturttular. bu arada onu giydirip hazırlayanlara yemekleri verildi. o gün öğleden sonra, arkadaşlar ve akrabalar hali'nin evinin dışında toplandılar. sonunda gelin oturduğu yerden kalktı. çok tedirgindi, hemen her adımda düşecek gibiydi. sekiz köşeli, tahtadan yapılmış, duvarları ipekler ve brokarla kaplanmış bir tür tahtırevana girdi. harun'un arkadaşı dört hamal tahtırevanı omuzlarına alıp taşıdılar. sonra ziller, flütler, hastanede çalışanlarla medreseden arkadaşlarımın taşıdığı meşaleler eşliğinde düğün alayı ilerlemeye başladı. önde arkadaşlarımla ben yürüyorduk. bizi, gelinin tahtırevanı ile fatma'nın dört ablasının eşleri izliyordu.

alay önce çarşıdan geçti. dükkanlar kapanmıştı, sokaklar boşalıyordu. büyük cami'nin önünde durduk biraz. orada bizi bekleyen birkaç arkadaş üstümüze gülsuyu serpti. düğünde dayımın yerini tutan en büyük bacanağım yanıma gelip kulağıma artık alaydan ayrılmam gerektiğini fısıldadı. babamın evine gitmeden önce onu kucakladım. gece için babamın evinde bir oda hazırlanmıştı. orada bekleyecektim.

alay bir saat sonra babamın evine geldi. fatma anneme teslim edildi, annem elinden tutup onu benim bulunduğum odanın eşiğine kadar getirdi. selma bizi yalnız bırakmadan önce bana göz kırptı, böylece bir erkek olarak üstünlüğümü kanıtlamam için hemen yapmam gereken şeyi anımsattı. böylece ayağımı bütün gücümle fatma'nın ayağına bastırdım; fakat nalınları olduğu için canı acımadı. kapımız kapandı. kimileri çok yakından duyulan bağrışmalar ve kahkahalar geliyordu dışarıdan ve düğünün ilk yemeği o gece verileceği için, tava, tencere, kapkacak gürültüleri işitiliyordu.

fatma kırmızı ve sarı giysiler içinde, yüzü boyanmış olmasına karşın bir ölü kadar solgun, kıpırdamadan, taş gibi, soluk bile almadan, gülümsemek için büyük bir çaba göstererek karşımda duruyordu. gözleri öylesine korkuluydu ki, onu kucaklamaktan çok biraz rahatlamak için kendime doğru çektim. başını göğsüme koydu ve ardından gözyaşlarına boğuldu. dışarıdakilerin bunu duymasından korktum, onu biraz sarsarak susturmaya çalıştım. kollarımın arasında, gözyaşlarını tutmaya çalışarak öylece kalalakdı. bütün vücudu titriyordu. sonra yavaş yavaş yere çöktü. kollarıma tutunmuş, kaskatı kesilmişti.

arkadaşlarım bana, düğün gecesi birçok kızın, bu alanda bilgisizliğini kanıtlamak için, çok şaşırmış ya da korkmuş görünmek çabasına giriştiklerini söylemişlerdi; fakat hiç kimse baygınlıktan söz etmemişti. hastanede, dulların ya da kocaların ilgi göstermediği kadınların sık sık bayıldığı konuşuluyordu fakat 15 yaşındaki bir kızın kocasının kollarında bayılabileceğini hiç duymamıştım. fatma'yı sarsıp ayağa kaldırmaya çalıştım; başı arkaya düştü. dudakları yarı aralık, gözleri kapalıydı. kapıyı açıp "yardım edin, gelin bayıldı!" diye bağırsam, yaşamım boyunca herkesin gözünde gülünç biri olarak kalacağımdan korktum. bu kez ben titremeye başladım.

dayımın kızını yatağa taşıyıp sırtüstü yatırmaktan, ayakkabılarını çıkarıp çenesinin altından bağlanmış duvağını açmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

uyuyormuş gibiydi. az önce düzensiz olan soluğu düzene girmişti. yanına oturup bu işin içinden nasıl sıyrılacağımı düşünmeye başladım. elime bir iğne batırıp çarşafa kan damtalabilir, gerdek işini de yarına bırakabilirdim; fakat beyaz çarşafa kanın nasıl damlatılacağını bilmiyordum. kapıdaki kadın yüzlerce kez kızlığın bozulma durumuna tanıklık etmişti, oyunu anlardı. umutsuzca, yalvaran gözlerle fatma'ya baktım. parlak, kızıl saçları yastığın üstüne yayılmıştı. elimi saçlarında dolaştırarak avcuma bir tutam aldım, içimi çektim, sonra da yanaklarını gitgide daha hızlı ve daha sert tokatlamaya başladım. dudaklarında bir gülümseme belirdi; fakat kendine gelemedi. omuzlarından tutup iyice sarstım. yine yararı olmadı; yüzündeki gülümseme bile yok olmadı.

yorgun düşmüş bir halde yatağa uzandım. bir elimle mumluğu ovalayıp duruyordum. çok kısa bir an, mumu söndürmeyi, uyumayı ve işi oluruna bırakmayı düşündüm. fakat bir dakika sonra kapıda sabırsız, belki rastgele bir tıkırtı duydum ya da bana öyle geldi; ancak bu ses bana yapmam gerekenleri anımsattı. dışarıdaki gürültüler daha sabırsız, daha direngen olmaya başladı. bu karabasan odasında kaç saat geçirdiğimi bilmiyordum. elimi fatma'nın göğsüne koyup yürek atışlarını duyumsadım. gözlerimi kapadım, timbuktu'daki zenci müziğini ve hafif amber kokusunu duyar gibi oldum. hiba ayışığında önümde duruyordu; dansı bitmişti, kollarını açmıştı; teni nemli ve yumuşacıktı, denizden çıkmış kara amber kokuyordu. dudaklarım hiba adını mırıldanırken "b" harfi üstünde durdu, titredi, kollarım ona bir daha sarıldı, bedenim aynı çılgınlığa kapıldı, ellerim onun bedenindeki izleri ve gizli yerleri buldu.

fatma baygınken kadın oldu. kapıyı açtım, bitişik odadaki kadın büyük değer taşıyan kumaş parçasını aldı, geleneksel zılgıt başladı, konuklar sağda solda dolandı, müzik yükseldi, yer, dans edenlerin ayakları altında titredi. az sonra birisi gelip şölene katılmamı söyledi. gitmeliydim. geleneklere göre yedi gün evden çıkmayacaktım, dolayısıyla karımı görmek için daha çok zamanım vardı.

ertesi sabah uyandığımda, fatma bahçede, sakin sakin çeşmeye yaslanmış, iki adım ötede yere çömelmiş bakır bir kabı parlatan anneme bakıyordu. o gece düğünün ikinci şöleni verilecekti. bu şölene yalnızca hanımlar çağrılır, hizmetçi kızlar şarkı söyleyip dans ederlerdi. selma kaygılı ve alçak sesle konuşmaktaydı. yaklaştığımı görünce birden sözünü kesti, kabı daha hızlı parlatmaya başladı. fatma dönünce beni gördü. sanki olağanüstü güzel bir aşk gecesi yaşamışız gibi tatlı tatlı gülümsedi. yalınayaktı, üstünde bir gün önceki giysisi vardı hala ve biraz buruşmuştu. yüzü de bir gün önceki gibi boyalıydı ama boyalar biraz silinmişti. yüzüm açıkça fark edilecek kadar asıldı. babamın oturduğu odaya geçtim, babam beni övünçle kucakladı ve yüksek sesle bir seper meyve getirmelerini söyledi. meyve sepetini annem getirdi, sepeti yerine koyarken beni azarlarcasına kulağıma,

"kızcağıza karşı biraz sabırlı ol" diye fısıldadı.

akşamleyin kadınlar için verilen şölene şöyle bir uğradım; bir ara gözüme hiba çarptı. daha bir hafta ondan ayrı kalacaktım. yemekten ayrıldım. hiç kuşkusuz annemin iteklemesiyle fatma da arkamdan geldi. elimi aldı ve birçok kez öptü.

"dün akşam seni hoşnut edemedim." dedi.

yanıt vermeden yatağın sol yanına uzanıp gözlerimi kapadım. üstüme eğilip zor duyulur bir sesle, ikircimli, kekeledi:

"küçük kız kardeşimi ziyaret etmek ister misin?"

kulaklarıma inanamadan yerimden sıçradım. bu ülkede kimi kadınların, bedenlerinin gizli yerlerini kastederek kullandıkları bu tümceyi bir kez hiba, alaylı bir sesle söylemişti. fakat bunu, daha dün gece yatak odasını görünce bayılıveren fatma'nın ağzından duyacağımı nasıl kestirebilirdim? ona doğru döndüm. yüzünü elleriyle örtmüştü.

"bunu sana kim öğretti?"

utanmış ve korkmuştu. ağlıyordu. gülerek onu yatıştırdım ve kendime doğru çektim. bağışlanmıştı.

o hafta bir şölenle sona erdi. dört bacanağım bana dört koyunla çömlekler dolusu şekerleme armağan ettiler. ertesi gün ilk kez evden çıkıp düğün töreninin son aşaması için çarşıya gittim. balık alıp eve getirdim, annem de onları sağlık ve bereket dileyerek gelinin ayaklarının dibine attı.

o yıl sonuna doğru fatma gebe kalınca, hastanedeki işten daha iyi para getiren bir iş aramam gerekti. bir kitapçının kızı olan annem kendi işimi kurmamı önerdi. bu öneri yolculuğa düşkünlüğümden ötürü beni çok sevindirdi. getirdiği öneriyle birlikte, o günlerde sık sık gülümsememe neden olan önsezisini de sözlerine ekledi:

"birçok kişi varsıl olmak için dünyayı dolaşır. oysa sen, oğlum, dünyayı dolaşırken varsıllığa rastlayacaksın."

20.7.11

bütün erkekler ölür

ahmet oktay


çünkü gök sıkıntıyla ağar
rüzgar buruşur, bir yaprak düşer
ve kaçıyordur solgun mavilikte
martılar ve al geyikler
işte altın ve kara akıntılar
analar, yitirilmiş resimlik
yoksulluk, o korkunç kadın
susun, tümünün anıldığı gündür
kara yağmur ve ebemkuşağı
usulca bütün erkekler ölür

kıpırdamasın insandan gelen sesler
kamyonlar devrilir dağ yolunda
rehincide kalan bir gümüş saat
emanetçide unutulan bavul
geçip giden gök taşlarıdır
havadan ve selüloit mavilikten
ey mermeri bozuk yalnızlık
sanki kutsal bir avdır susukta
ve bir yakut parıltısıdır artık

çünkü gök kanla ağıyordur
soluk soluğa atan bir damar
kalbinde hırçın denizin
ve toprağın nabzında
unutulmak gibi bir şahdamar
ürperir aynı rüzgarla
darağacı, çarmıh ve çiçek
sussun yatakların fısıltısı
avuçlarda parıldayan kehribar
ekmekli, zincirli ve başları eğik
kadınların erkekleri geçiyordur
ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
bir albüm, bir şarkı, bir çocuk

hangi doldurulmuş hüznün yakutu
çocukluk defterlerince soluk
ki savaş alanlarında parıldar
bütün koruluklardır ay ışığı
ey ulaşılmayan dayanak aşklar
elleri kanatan kesici ağıt
hep unutuştur akılda kalan
sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler
derdin eksilmediği kalem ve kağıt
kısa ve kesin bir sözdür erkekler
ispanya'da "non pasaran"
kızaran kilise çanları
katedrallere çöken gölgelik
italya'da "mamma mia"
işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar
sarkık bir bıyık meksika'da, "viva"
nehirler kurur, susar aşk
ve en katı sözdür erkekler
kıraç ve yoksul anadolu'da

büyük ve yeniktir erkekler
söz dinlemez serüvenci çocuk
su şırıltısında sayıklayan hasta
ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
bulgulu, korkunç ve utançla
yararsız bütün leylak ağaçları
hiç bilmiyordur erkekler
doğan ve ölen çocukların hüznünü
çünkü daha önceden ölürler

çünkü gök ağıyordur kanla
hep yenik yıldızlar vardır
anı defteri, kum saati, savaş alanı
bir yüz
işte o kandır

ey ışığını dağıtan kristal
ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü
ayışığı denizle kendini sürdürür
işte her şey geçip gitmede
usulca bütün erkekler ölür

gizli yüz

orhan pamuk

anlamlı bir yüzün hep bir hikaye anlatacağını söylerdi babam.

herkes bu kadar hissedebilseydi, dünya bambaşka bir alem olurdu.

hiç kimsenin akıl edemediği bir parça takacağım saatinin kalbine. ne saatin, ne de sen huzursuz olacaksın artık.

hayatta ne olmasını istersin en çok?

insanlara saatleri anlatmak isterdim. mekanizmaların inceliğini, yayların korkunçluğunu, çarkların karanlığını.. şimdi kimse saat nedir farkında bile değil.. belki bunun için insanlar kederli, belki bunun için hikayelerini bile anlatmıyorlar.. akreple yelkovanın arkasında nasıl bir can vardır, hissetmiyorlar bile.. insanlara saatlerin sırrını anlatabilmek isterdim.. o zaman uykudan uyanır gibi dünyaya gözlerini açarlardı.. kederlerinden kurtulur, belki kendi hikayelerini anlatabilirlerdi..

onun kelimeleri yoktu sanki. bazı insanlar vardır, hikaye anlatırlar sana. eve döndüğünde kafan bu hikayelerle doludur; ama adamın söylediği tek kelimeyi hatırlamazsın.

bir yüzü diğerinden ayıran nedir? bir hikaye.. anlamlı yüz hep bir hikaye anlatır..

bir baba yalan söylemeye başladı mı, artık baba değildir.

rüyada bir çarşıdaymışım.. her şey var burada, ne istiyorsan, en iyi yiyecekler, elbiseler, ipek kumaşlar, neler neler.. bir bakıyorum, bir dükkanda da hayatlar satıyorlar. istediğin hayatı seçiyorsun, o ruhun yüzü senin yüzün oluyor, artık mutlu yaşıyorsun. tam istediğim yüzü seçeceğim, bir kadın çıktı karşıma. anladım ki melek.. dedi ki saatçi, iyi düşündün mü, bu yolun dönüşü yoktur.. korktum. terle uyandım. öğle vakti bu kadını tam karşımda gördüm. burada, dükkanda, sanki dilim tutuldu. dedi ki: ne tuhaf dükkan burası, ne mahzun bir hali var..

şu saati sevdi, okşadı.. çok güzel bir saat bu, dedi; ama ruhunu kaybettiği için bozulmuş. bir tek sen tamir edebilirsin onu, dedi. peki, dedim, senin için yaparım. gülümsedi, bir deste para çıkardı, çok para.. gene gülümsedi.. bunu bıraktı. emanettir, dedi, seyret, rüyalarını hatırlayacaksın.. yüzünde kaybettiğin şeyi bulacaksın.. başkaları da seyretsin, onlar da hatırlayacaklar.. genç arkadaşım, hemen seyrettim, başkalarına da seyrettirdim; ama hiçbir şey anlamadım. saati de tamir edemedim.

yıllar önce karlı bir akşam babam bir hikaye anlatmıştı. bir zamanlar, herkesin unuttuğu acıklı bir ülkede küçük bir kızla babası yapayalnız yaşarlarmış. baba, kızını öyle severmiş ki bambaşka bir hayatı olsun istermiş. büyüyüp kocaman bir kadın olduğunda kızı, kaf dağı’nın arkasındaki kuşu bulacak, bütün talihsizlerin yüzünü birbirine benzeten tılsımı çözecekmiş. küçük kız, babasını dinleye dinleye uykuya dalar, rüyalarında bu işleri bir bir yaparmış. ama sabah uyandığında hala o küçük kız kalmasına üzülürmüş. o kızın kim olduğunu çok sonra anladım. bir sabah kar yağarken, rüyalarımdan o yetişkin kadın olarak uyandığım zaman.. bir saat kulesinin altındaki şehre yerleştiğim zaman.. işte, hüzün hikayecileriyle birbirimizi aramaya böyle başladık. harita diye birbirlerimizin yüzlerine bakıyor, hikaye diye ruhlarımızı masaya koyuyoruz.

alınma, ama değil tamir etmek, sen bu saati daha da öldürmüşsün. ruhunu vermemişsin ona.

çok kişiye unuttuğu rüyasını hatırlatabilirdi bu.

sen hüzünle savaşmazsan bütün hayatın boyunca yakanı hiç bırakmaz. korkunç bir hastalık gibi.. boynunu bükersen hüzün adamı yer bitirir.. (çayından bir yudum alır) ben yıllarca uğraştım!

bugün ruhum kurtuluyor.

yüzümüzde kaybolan anlamı ancak hatırlayarak buluruz. kayıp güzel zamanları bularak.. acıyı hatırlayarak.. anlatarak.. ruhumuzdaki gizli saatin çarklarını arayarak.. saatler hatırlar.

aralıklı dizilmiş sandalyelerde oturan kederlileri, dertlileri görür. her birinin önünde, tıpkı çekim yerinde olduğu gibi, birer masa, masaların üstünde de birlikte getirdikleri birer saat vardır. hepsi tek tek kendi hikayelerini, dertlerini anlatıyor, yüreklerini açıyorlardır. belli ki, çekim öncesi kullanılan prova yeridir burası. fotoğrafçı, odada ilerlerken, hikaye anlatanları tek tek dinler.

ilk masada elli elli beş yaşlarında, gür bıyıklı bir işçi oturmaktadır. yıllarca çalışmış, yıpranmış biri. giysileri soluk, sade ve temiz..

insan benim gibi severse, aynı şekilde sevilebilmeyi hayal eder. bunu bir umut olarak yaşar.

hüzne yenilmeyeyim diye yıllarca akşamları güneş battığı saatlerde kahveye indim. sabahları keder bastırmadan önce, hemen kendimi işe verdim. yıllarca.

yüreğine yakın tut ki onu, yüzün konuşsun.

anlattıkça hatırlamakta, bir rüyadan uyanmaktadır sanki.

rüyalar tamamlanmaz ki hiç.. hikayeler tamamlanır.

geçenlerde bir adam geldi, yüzü acıyla yüklüydü. piyango satıcısıymış. bir biletin üzerinde bir kadın resmi görmüş ve bir daha unutamamış. bütün hayatı yolundan çıkmış. alay etmişler. yüzünde öyle bir bakış vardı ki.. ona aramasını söylemek isterdim. resimdeki kadını değil, aramayı seveceğini söylemek isterdim.

söylesene cancağızım, hayatta insan her istediğini elde edebilir mi hiç?

bir zamanlar uzak bir ülkede bir hırsız yaşarmış. hayal hırsızı. geceleri mışıl mışıl uyuyanların rüyalarına girer, hoşuna gidenleri torbasına doldurur çalarmış. sabah da uyananlar içlerinde bir huzursuzluk hissederlermiş, bir eziklik..

yazmak, o çok söylenen basmakalıp deyişle, bir yolculuğa çıkmaksa eğer, yazmak mutluluğu da yolculuk boyunca karşınıza çıkıveren bu yol arkadaşlarını kendi dünyanıza kazanabilmenin sevinci olmalı.

19.7.11

altın sevgisi

thomas more

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

doğa altına ya da gümüşe insanoğlunun öyle kolay kolay vazgeçemeyeceği bir değer yüklememiş. nadir bulunduklarından ötürü onları değerli kılan salt insanların budalalığı. buna karşın o müşfik anamız doğa; hava, su ve toprak gibi olmazsa olmazları gözlerimizin önüne sermiş, değersiz ve bir yararı dokunmayacak şeyleri ise bizden olabildiğince uzaklaştırmış.

hazinen çalındı farz et ve sen çalındığından bihaber 10 yıl sonra bu dünyadan göçtün gittin; o 10 yıl boyunca altınların ha bıraktığın yerde duruyor olsun, ha alınıp götürülmüş olsun, senin için artık bir anlam ifade eder mi? nasıl olsa her iki türlü de seninle bir alakaları yoktu ki.

kimseye bir faydası olmayan şu içi boş saygı gösterilerinden gurur duyanlar da aynı şekilde akılsız değil mi? birilerinin huzurunuza başı çıplak olarak çıkması ya da önünüzde diz çökmesi size doğal ve gerçek bir haz verebilir mi? dizlerinizdeki ağrıyı geçirebilir mi mesela? ya da aklınızı başınıza getirebilir mi? böyle sahte haz görüntüsü sergileyenlerin başında, soylu olduklarını düşünüp kendileriyle gurur duyanlar ve böyle atalardan doğmuş olmalarını ellerini çırparak kutlayanlar gelir ki, aslında muhteşem birer delilik örneğidir her biri.

ıstanbul türküsü

orhan veli kanık


ıstanbul'da boğaziçi'nde
bir fakir orhan veli'yim
veli'nin oğluyum
tarifsiz kederler içinde

urumelihisarı'na oturmuşum
oturmuş da bir türkü tutturmuşum

"ıstanbul'un mermer taşları
başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları
gözlerimden boşanır hicran yaşları
edalı'm
senin yüzünden bu halim."

"ıstanbul'un orta yeri sinema
garipliğim, mahzunluğum, duyurmayın anama
el konuşur, sevişirmiş; bana ne
sevdalı'm
boynuna vebalim!"

ıstanbul'da boğaziçi'ndeyim
bir fakir orhan veli
veli'nin oğlu
tarifsiz kederler içindeyim

18.7.11

indiana

george sand

insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

aşk kadının erdemidir. kadın, aşk uğruna işlediği günahlarla gurur duyar. pişmanlıklarına katlanma kahramanlığını aşktan alır. işlediği günah ona ne kadar pahalıya mal olursa olsun, sevdiğini o kadar hak etmiş sayılır. işte din fanatiklerinin eline hançeri veren de bu fanatizmdir.

egoizm bizi insanların bize kötülük yapmasını engellemek amacıyla iyilik yapmaya götürür.

erkekler ve özellikle de aşıklar, kadınlardaki cesarete hayranlık duymaktansa, zayıflıklarını korumayı istemek gibi masum bir kendini beğenmişlik gösteriyor.

şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.

yüce gönüllülerin uzak durduğu bazı sistemlere bağlı olan bir ruhun iyi olduğunu nasıl kabul ederim? idam cezasının gerekliliğini destekleyen bir adamla aramda, ne kadar bilinçli ve aydın olursa olsun, emin olun herhangi bir sempati oluşamaz. bu adam bana reddettiğim gerçekleri kabul ettirmek isteyecek ama asla başarılı olamayacaktır. çünkü ona güven duymak elimde olan bir şey değildir.

zayıf varlıklar büyük korkular ve önsezilerden başka bir şey yaşamaz.

kadınlar tavsiye vermek için değil itaat etmek için yaratılmıştır.

toplum yalnızca küçük ve yaygın hatalara karşı serttir. nadir rastlanan bir cesaret karşısında şaşırır, isyan eden bir bahtsız insan bütün silahlarını elinden alır. toplum bazen kendisine meydan okunmasını ister. var olan yollardan tırmananlara hayranlık göstermez.

yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

bizi kadınların yanında aptallaştıran isteklerimizin şiddeti, aşkımızın verdiği aceleciliktir. bu heyecanları biraz da olsa törpülemeyi başarmış bir erkek, kendi seveceğine karşısındaki tarafından beğenilmek konusunda aceleci davranır.

duyarlılıklarını bol keseden harcamayan insanlar, yeri geldiğinde bazen fazlasıyla duyarlı olabilirler.

dostum, insanlar sizi suçluyorsa, mutluluğunuz en iyi yanıt olur.

insanların kirletemediği saf ve naif vicdanınızla sizin için mutluluğumuz erdemimizin işareti; oysa insanlar için, günahımızın ta kendisi. boşverin. yalnızlık iyidir. insanlar pişmanlığa değmez.

dünyadan kopmak için çok fazla güç, bu gücü bulmak içinse çok fazla acı gerekiyor.

insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.

bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır.

geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.