27.2.15

uzun lafın kısası

salah birsel: her şahın işi, eninde sonunda iyi bir piyade ile biter.

andre malraux: yoksullar savaşmaya kararlı olduklarında zenginleri her zaman yenerler.

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

konfüçyüs: insanların yanlışları, sınıflarının özelliğidir.

chuck palahniuk: seks yaparken bir erkeğe annesini sorarsanız büyük patlamayı sonsuza kadar geciktirebilirsiniz.

ernest hemingway: erkek yenilgi için yaratılmamıştır. erkek mahvedilebilir ama yenilmez.

harper lee: bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

melih cevdet anday: ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

tacitus: iyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. bu ölçüyü aştılar mı onları minnetle değil nefretle karşılarız.

george sand: şefkat ve özverili bir dostluktan başka her şey geçicidir.

wolfgang günter lerch: sahtekarlar gerçek anlamlarını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar.

16.2.15

gösteri peygamberi

chuck palahniuk

cennet, açık büfe am yiyebileceğiniz bir yerdir.

kendi başınıza uçak kaçırma planı yaparken unuttuğunuz şey, işin bir aşamasında tuvalete girebilmek için rehinelerinizi ihmal etmek zorunda kalabileceğinizdir.

intihar bulaşıcıdır.

intihara karar veren birinin espri anlayışı da körelir. yanlış bir kelime ederseniz, haftaya cenazesi kalkar.

kalıp da acı çekmeye değecek kadar güzel bir dünya değil bu. buna dünya bile diyemeyiz hatta.

dışarıdaki dünyada insanlar kuşları evlerinde tutuyorlar.

inanç sistemimizin tanımı işte bu: bilinmesi gereken hiçbir şey yok ve hayatta her an her şey olabilir.

otel denilen şey, içinde bir sürü insanın barındığı, yemek yediği ve uyuduğu ama kimsenin birbirini tanımadığı büyük bir evdir.

dışarıdaki kiliseler, dev dinlerin uzaktaki fabrikalarında üretilen yalanları insanlara satan mağazalardır.

kitabı mukaddes'in tamamını akılda tutmaya imkan yoktur. insanın kafasında ismini hatırlayacak yer bile kalmaz.

pratik yapmak yapılan işi mükemmelleştirir.

tek yeteneğinizin gerçeği gizlemek olduğunu fark etmenin nasıl bir duygu olduğunu görmezlikten gelin.

ıtır asaleti simgeler. düğün çiçeği, çocuksuluğu.

iki memen sanki bir çift geyik yavrusu.

kaos dediğimiz şey aslında henüz tanımadığımız düzenlerden ibaret. tesadüfler henüz çözümleyemediğimiz düzenlerden ibaret. anlamadığımız şeye saçma diyoruz. okuyamadığımız şeye laf salatası diyoruz.

dürüst görünmek istiyorum. gerçek, parlayıp ışık saçmaz.

bunu değerli bir staj olarak düşünün. hayatınızın kötü bir şaka olduğunu düşünün.

insanlar, hiçbir yere giden yolculuğun da küçük bir adımla başladığını unutuyorlar.

kullarını ölümle şaşırtma hakkı yalnızca tanrıya aittir.

daha önce yoldan çıkmıştım, tekrar çıkabilirdim. pratik yapmak insanı mükemmelleştirir.

en son bir şey hissettiğimden beri çok zaman geçti.

insanlar sormaları gereken "varoluşun temeli nedir?" sorusunu sormuyorlar da, "bu nereden geliyor?" diye soruyorlar.

durmadan bir felaketten korkarsan, başına bir felaket gelir.

insanları iğdiş ederek köleleştirmeyen kültürler, onların beyinlerini iğdiş ederler. seksin son derece kirli, kötü ve tehlikeli olduğunu insanların beynine öyle bir kazırlar ki, kişi cinsel ilişkiye girmenin ne kadar zevkli olduğunu bilse bile, yine de yapmaz.

dış dünyadaki insanlar beynimizin nasıl yıkandığını hayal bile edemezler.

1960'lardaki kargaşanın sebebi vietnam savaşı değildi. uyuşturucular da değildi. doğum kontrol hapıydı. tarihte ilk kez insanlar istedikleri kadar seks yapabiliyorlardı. herkesin böyle bir gücü vardı.

ancak sona kadar dayanan, kurtulacak odur.

tarih boyunca yaşamış en güçlü diktatörlerin çoğu seks manyağıydı. sekse olan açlıkları ellerindeki güçten mi kaynaklanıyordu, yoksa güç tutkularının nedeni sekse olan düşkünlükleri miydi?

ağırbaşlı, sıkıcı ve cinsel açıdan bastırılmış başkanlar seçeceğimize, belki de en azgın adayları seçmeliyiz. belki iyi iş çıkarırlar.

her şey bitti. artık her şey bir hikayeden ibaret.

gökyüzü her yöne doğru masmavi uzanıyor. güneş yusyuvarlak, tam karşımızda yanıyor. bulutların üzerindeyiz ve bugün sonsuza kadar sürecek çok güzel bir gün.

15.2.15

altın defter

doris lessing

bu dünyada hiçbir şey yeni değildir.

yalnızca uykumuzda döktüğümüz gözyaşları içtendir. uyanıkken, kendimize acıdığımız için ağlarız.

organı kocaman olmuş bir adama direnmek güçtür.

sırf zevk olsun diye bir şeyle ilgilenen insanlar için tarih olanaksızlıklardan oluşan bir silsiledir.

kırık kalpler ancak modası geçmiş romanlarda bulunur; yaşadığımız zamana uygun değildirler.

zamanımızda daha önce hiç olmadığı kadar çok kırık kalp var. çevremize şöyle bir baksak, kalplerin paramparça olduğunu, yaralandıkları için bir et yığınına dönüştüklerini görebiliriz.

insan ruhu, insan yalnızca mutfakta otururken, hatta çift kişilik bir yataktayken bile yeterince karmaşıktır.

yeryüzünde hiçbir kadın aşksız yaşayamaz.

aklı başında olan herhangi bir kadın, bunca asır sonra bile, erkekler seks konusunda konuşmaya başlayınca onların sözünü kesmemek gerektiğini bilir.

edebiyat, olayın sonradan çözümlenmesidir.

kendini daha yakından tanımak, kendinle ilgili bildiğin bir şeyi daha derinlemesine öğrenmektir.

bütün kadınlar evlenmek ister.

bir kadın bir erkeğe kayıtsız davranıyorsa, erkekte biraz sağduyu varsa kadından ayrılma zamanının geldiğini anlar.

sanat bir sabır işidir.

yazmak aslında kişisel bir şey değildir. kişisel olmadığı için sıradandır. bu yüzden yirminci yüzyılda yeni bir anonim sanatçı üretime geçmiş gibi birbirinin tıpkısı eserler üretiliyor.

hepimiz yaşadığımız deneyimlerin bir ürünüyüz.

eğitimimiz her şeyden önce bizi, yaşamın upuzun hiçliğine hazırladı. başka neye hazırlayacak ki?

yazar, ruh mutfağının machiavelli'idir ve öyle olmalıdır.

bir yazar, dünyanın vicdanıdır.

ah, muz ağacının köklerinde sürünen, ruhumun kafesli penceresinde şişerek büyüyen kırmızı nefret yılanının karanlık kıvrımları.

dürüstlük fakirin ayıplarını örter.

en çirkin kadının bile her zaman güzel bir yönü vardır. bir kulak söz gelimi. ya da el.

kadınlar korkaktır; çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar. sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hâlâ çok azdır. 

frijit kadın yoktur; yalnızca yetersiz erkek vardır.

insanlar bize bir şey yapmazlar. her şeyi kendimize biz yaparız.

yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

dünya öyle karışık ki, sanat artık anlamsız.

10.2.15

kayboluş

georges perec

sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanarak yazılması, kafi olmasa dahi şarttır.

marquis de sade: büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir.

nasıl kalbin mantıktan daha güçlü bir öz mantığı varsa, bir anlatının da yazarının arzularından daha güçlü, daha buyurucu öz arzuları, tatminini arayan gizli ihtiyaçları vardır.

e. baron: papualılarda dil son derece yoksuldur. her kabilenin kendi dili vardır ve sözcük sayısı sürekli azalır. bunun nedeni, her defasında, kabilede birisinin ölümünün ardından, yas tutmak amacıyla birkaç sözcüğün silinmesidir.

"karnını bozar, yağlı aşına kattığı soğan, kötü çıkarsa
başını yakar, yanı başına aldığın insan, kötü çıkarsa"

islamda zahir inancı osmanlı imparatorluğu'yla avusturya-macaristan arasındaki çatışmaların sonlarına doğru doğdu. bir arap sözcüğü olarak zahir, "açık", "olumlu" anlamındadır: allahın onuruna takılan yirmi dokuz addan biri "zahir"dir.

bir zahir ilk başta, olağan, hatta sıradan bir vasıf taşır. silik bir kişi ya da adi bir çakıl taşı, bir altın lira, bir yabanarısı ya da bir daktilo tuşudur söz konusu olan. ama bu sıradan görünüşün ardında korkunç bir güç yatar: bir zahir görmüş olan bir kişi, onu asla aklından çıkaramaz, bir daha iflah olmaz.

yasaya uymalı mı, yasa gerekli bulunmalı mı
ne umudun ne de aklın desteği var arkamda
yalnızca yasa var ve işte havva'nınki var, kopardığım, tuttuğum, elimde çevirdiğim
baştan sona oku bir daha, ben değil yenecek şey hafif olan (lord holland)

9.2.15

şiirde dün yok mu *

tomris uyar

"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."

mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.

"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."

"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."

"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."

"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."

"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."

"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."

"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."

memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.

"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."

"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."

"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."

"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."

cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. 

"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır." 

"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."

"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."

ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.

edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.

"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."

"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."

* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.

5.2.15

koridor

vladimir makanin

dünyanın bütün erkekleri, ben de dahil olmak üzere, koridorlarda kaybolmuşlar, koşturmuşlar, yollarını şaşırmışlardır; sonsuza kadar sevecekleri bir kadın bulmaya güçleri yetmeyerek. koridorlar kuşatıyor etrafı, koridorlar orada ve burada.

kendisi ne derse desin, bir erkek, ona daha gençliğinde yutturulmuş olan rastlantısal bir deneyimle yaşar. erkek, heyhat, yeni bir şey almaz. erkek, kendisinden öncekinin imgesini giymektedir. oyunun da kendince bir ikiliği, bir koridor benzerliği vardır, tüm kapılar dışarıdan bakıldığında benzeşirler. ve hiçbir şeyden hoşnut kalmaz erkek, zavallıcık.

kadınlar, bilindiği üzere solar, gündelikleşir ve hayal kırıklığına uğratırlar. metresler yalan söylerler. ihtiyar kadınlar ölümü anımsatırlar. çocuklar da gerçekte yoktur; çocuklar ölür, istasyonlarda kaybolarak, vagon dilencilerinin ellerine düşüp düşüp ya da öylesine yetişkinleşip yabancılaşarak, koparak -onlar alacalı bir kitle, miting kitlesidir. erkek ise kendi başınadır ve bundan ötürü daha güçlü bir şekilde kavrar, sürüp giden kurt arayışı içinde hiç mi hiç değişmediğini. ne yapsın erkek de, yürür ve yürür gece koridorunda, daire numaralarına bakarak, donuk pirinç parıltılı rakamlara -kapıların yanıltıcı kilitliliğine. savaşlar da olmasa neye yararız ki biz, sormak gerek.

erkeğin hoşnut olduğuna seyrek rastlanır. kapı kapıdır sonuçta; oysa o sinirlenir, asabileşir, köpürür. körün göz lekesi gibidir adeta, öfkeyle dolmuş ve görmekte kararlı. kapıyı çaldığında, zile bastığında, omuz attığında ya da hatta hiddetle tekmelediğinde, yanıt olarak "uyuyoruuuuuz!"u işiteceğine hiç inanmak istemez. dünyanın basitliğini ve kendisi için başka bir kapı daha bulunmadığını, öyle bir kapının var olmadığını, bir gerçek olarak kabullenmeye cesaret edemez, istemez bunu. bütün bu kapı aralıklarının içinde o kapının bulunmadığını ve donuk pirinç rakamlar arasında da numarasının..

4.2.15

korku kültürü

frank furedi

her zaman en kötü olanı bekleriz.

korku zihinlere hakim hale gelince dünyadaki sorunlar ve zorluklar abartılmaya ve olası çözüm yolları gözardı edilmeye başlanır. korku ve panik kendi kendini haklı çıkaran bir dinamiğe sahiptir.

pasif yaşam, sağlığınıza pasif içicilikten daha fazla zarar verebilir.

robert d. lupton: yaşadığımız dönemde, kişinin beslenme biçimine ve yaşam tarzıyla ilgili diğer seçimlerine yoğunlaşması, yaşam ve ölümü anlamlandırma bakımından dua etmenin ve dindar bir yaşam sürmenin yerine geçmiştir.

günümüzde işyeri zorbalığı olarak nitelenen zihinsel işkence, bugünün en önemli meslek sorunlarından biridir; şirket diktatörleri ve ofis hitlerleri on binlerce çalışanın yaşamını zehir etmektedir.

aile bir şiddet okuludur.

günümüz toplumunun belirleyici özelliği, bireyin görülmemiş bir biçimde gelişmesi değil, hem kolektivite duygusunun hem de bireysel azmin zayıflamasıdır.

çaresiz özne kavramı, insan düşmanı bir dünya görüşü üzerinde yükselir. bu dünya, insanın yıkıcı gücünü tatmış olan kurbanlar ve zarar görmüş insanlarla doludur. insanlar hakkındaki bu olumsuz duygular güven sorununu besler; çünkü güven ilişkilerinin çözülmesi toplumun insan konusundaki yargısını yansıtır. güven sorunu, kendimize güvenememe sorunudur.

susan forward: çocuklarını travmaya sokan, istismar eden ve aşağılayan ebeveynleri tarif etmek için "toksik" kelimesinden daha iyisi yoktur.

kendi çaresizliğiyle barışık hale gelen toplum, bireyin kendini belirleme gücüne olan inancını yitirir.

"tarihte, insanların kendini böylesine zarar görmüş -öfke, şiddet, hayal kırıklığı ve karşılanamayan ihtiyaçlarla dolu- olarak algıladığı bir dönem daha yaşanmamıştır. insanlar, tarihin hiçbir döneminde, kendini bu derece geçmişinin tutsağı olarak algılamamıştır."

temel kural

jean-jacques rousseau

dünyada sahibine ün ve onur kazandıran bir rütbe varsa o da yetilerin ve erdemlerin kazandırdığı, sizlerin sahip olmaya layık bulunduğunuz, yurttaşlarınızın sizi yükselttiği mevkilerdir.

insanların sahip oldukları bilgiler içinde en fazla yararlı ve en az ilerlemiş olanı, insan hakkındaki bilgidir.

delphes tapınağı'ndaki yazıtın (kendini tanı), tek başına ahlakçıların bütün iri kitaplarından çok daha önemli ve güç bir temel kural içerdiğini söylemeye cesaret ediyorum. insanlar kendilerini tanımaya başlamazsa insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nasıl bilinebilir?

doğal haldeki insandan daha çekingen hiçbir şey yoktur. insan, kulağına çarpan en küçük bir gürültü karşısında, sezinlediği en küçük hareket karşısında hep tir tir titrer, kaçmaya hazırdır.

sıçrama yarışı

richard dawkins

kuşlarda uyarı çağrıları gerçekten işe yarıyor, ancak bunların mümkün olduğunca göze çarpmayacak ve ihtiyatlı bir biçimde düzenlendiği açık. ceylanların sıçraması öyle değil; kışkırtma derecesinde gösterişli. sanki avcının dikkatini özellikle çekmek istiyor, avcıyla alay ediyormuş gibiler.

bu gözlem şirinlik derecesinde cüretli bir kurama yol açtı. kuramın temelleri n. smythe'e ait ancak mantıksal sonucuna ulaştıran a. zahavi'nin şüphe götürmez imzası. zahavi'nin kuramını anlatmaya çalışayım:

sıçrama diğer ceylanlara bir işaret olmaktan öte aslında avcılara yöneliktir. diğer ceylanlar tarafından fark edilir ve onların davranışını değiştirir ancak bu rastlantısaldır; çünkü temelde avcıya verilen bir işarettir. kabaca çevirirsek şu anlama gelir: "bak ne kadar yükseğe sıçrayabiliyorum; çok sağlıklı ve güçlü bir ceylan olduğum çok açık. beni yakalayamazsın, bu kadar yükseğe sıçrayamayan komşumu yakalamaya çalışırsan daha akıllıca davranmış olursun!"

gösterişli bir biçimde yükseğe sıçrama genlerinin avcılara yem olma olasılığı azdır; çünkü avcılar yakalanması kolay avları seçme eğilimindedir. birçok memeli avcı hayvanın, yaşlı ve sağlıksız avlara yöneldiği bilinmektedir. bu denli yükseğe sıçrayan bir birey abartmalı bir biçimde, ne yaşlı ne de sağlıksız olduğunu sergileyerek kendi reklamını yapmaktadır. bu kurama göre ceylanların davranışı özverili olmaktan çok uzaktır. eğer nitelendireceksek bencil demeliyiz; çünkü amaç avcının bir başkasını kovalamasını sağlamaktır. bir açıdan, bunun bir sıçrama yarışı olduğu söylenebilir: avcı kaybedeni yem olarak seçecektir.

suzan defter

ayfer tunç

bir kadın birdenbire günlük tutmaya başlamışsa ya aşık olmuştur ya terk edilmiştir.

günlerden pazarmış bugün; uzun süre farkına varmadım. okuduğum kitabın sonuna gelince, dinlediğim plak bitince, dolaşmaktan ev tükenince televizyonu açtım da, sunucunun biri mutlu pazarlar diledi seyircilere; o zaman anladım günlerden pazar olduğunu. pazar günleri, hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.

aşk lanet gibidir; kuşaklar boyunca devam eder.

bir kadının gittiği, evden belli olur. kadın giderken düzeni götürür bir kere. yaşayan ev sarsılır. ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. küçük şeylerin izi silinir. eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır.

beraberlik canlı ise ayrılmanın bir gerilimi, gerilimin de bir tarihi vardır. sizin kastettiğiniz an, o halatın koptuğu andır. ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir. çürümek acı vermez; ölü olan çürür.

ihanet çok cesurca bir duygu, çok şehvetli, tedirginlik ve korku da var içinde, belli belirsiz bir pişmanlık. insanın başını döndürüyor. ihaneti çekici kılan şeyin şehvet olduğunu sanırlar; şehvet seldir, sürükleyendir, doğru; ama asıl çekici olan cesaretmiş meğer.

ad vücudu var kılar.

ağladığını hissettirmemek çok zordur. gözlerinden yaş akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. ağladığını duyurmamak çok yorar insanı.

insanın hayatı bir rahim arayışından ibarettir. ev rahimdir. bundandır kendimize bir ev aramamız.

3.2.15

savaş

franz kafka

savaşmaktayım, kimsenin bildiği yok. sezenler çıkıyor, bunu önleyemem. ama kimsenin bildiği yok. günlük ödevlerimi yapıyorum, biraz dalgın olduğum söylenebilir; ama pek değil. kuşkusuz herkes savaşıyor; ama ben başkalarından fazla savaşıyorum; insanların çoğu uykudaymış da, uyurken bir hayali kovmak için ellerini kımıldatırmış gibi savaşır; ama ben yürüyüp çıktım ortaya; düşünüp taşınarak ve enikonu titiz, elimdeki tüm güçlerden yararlanıp savaşı sürdürüyorum.

normalde yaygaracı olmasına karşın, bu konuda dehşet verici bir sessizliği elden bırakmayan kalabalıktan ne diye ayrıldım, yürüyüp çıktım ortaya? ne diye dikkatleri üzerime çektim? ne diye şimdi düşmanın ilk kara listesinde yer alıyorum? bilmem. başka türlü bir yaşam, yaşanmaya değmez göründü bana. savaş tarihinde benim gibilerin adı, asker yaradılışlı kişiler diye geçer. ama hayır, böylesi bir durum benim için söz konusu değil; ben zafer kazanacağım diye bir umut beslemiyorum; savaş, savaş olarak bana kıvanç vermiyor.

savaşın tek hoşlandığım yanı, benim için ondan başka yapılacak bir şeyin bulunmamasıdır. ancak, bu özelliğinden ötürü verdiği kıvanç da, gerçekte tümüyle zevkini çıkaramayacağım, sağa sola armağan ederek tüketemeyeceğim kadar çok. kim bilir, belki savaş değil, bu kıvancın kendisi beni yiyip bitirecek.

2.2.15

yengeç dönencesi

henry miller

nevrozu bilmeyen acı çekmenin de ne olduğunu bilemez.

insan her yerde uyuyabilir; ama her yerde çalışamaz. üzerinde çalıştığın bir başyapıt olmasa da. kötü bir roman yazmak için bile üzerine oturabileceğiniz bir iskemle ve biraz mahremiyet gerekir.

yürürken düşüncelerimi dikte ettirebileceğim bir sekreter bulundurabilecek kadar zengin olmayı isterdim doğrusu; çünkü en iyi düşünceler daktilodan uzakken gelir bana.

yalnızlıktır sözcükler.

sanat sonuna kadar gitmek demektir. davulla başlamışsan dinamitle bitirmelisin ya da tnt ile.

hiçbir şey engelleyemez bütün dünyayı zehirlemekte olan bu virüsün yayılmasını. kıyametin yeniden hayat buluşudur amerika. bütün dünyayı dipsiz bir çukura çekecek.

bazı insanlar öyle gülünç kişiliklere sahiptirler ki, ölüm bile onların saçma sapanlığını silemez. sonları korkunç olmuşsa daha da saçma sapan görünürler insana. sonu süsleyip daha saygın bir hale getirmenin yararı yok. gidişlerinde trajik bir şey keşfedebilmek yalancılık ve riyakarlık gerektirir.

siperlerdeki askerlere döndük yine; hayata devam etmek için bir neden gelmez akıllarına; çünkü şimdi kaçsalar sonra yakalanacaklar; ama yine de devam ederler; bir karafatmanın ruhuna sahip olup bunu kendilerine itiraf etmiş olsalar da, ellerine geçen silahlarla ya da bıçaklarla ya da tırnaklarıyla doğrayacak, öldürecek, durup kendilerine nedenini soruncaya kadar milyonlarca insanı katledecekler.

hata yapmak hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

stavrogin dostoyevski'ydi, dostoyevski ise insanı felç eden ya da zirvelere yönlendiren bütün çelişkilerin toplamı. giremeyeceği kadar aşağılık hiçbir dünya, tırmanamayacağı kadar yüksek hiçbir yer yoktu. bütün yelpazeyi kapsadı, uçurumun dibinden uzaydaki yıldızlara kadar. yazık ki onun gibi gizemin tam göbeğinde oturan, parıltılarıyla bize karanlığın derinliğini ve yoğunluğunu aydınlatacak biri daha gelmeyecek.

1.2.15

rainer maria rilke

stefan zweig

rainer maria rilke, yaşamını tümüyle sanata ve kutsal yalıtmaya adamış, çileciliği aramıştı eserlerinde. konuşmacılar kürsüsüne çıkmamıştı hiç; sahnenin ortasına yabancı kalmış, olup bitenlere uzak durmuş, günlük kavgalarda ağzını açmamıştı. çok az insan onun yüzünü görmüş, yaşamını yakından tanımıştı. o çok kez kentlere gitmişti; fakat gizemli bir şey ona hep eşlik etmiş, onu sarıp sarmalamıştı. böylesine çekingendi, böylesine saklı duran bir yalnızlığı yeğlemişti. her yere çok sessizce girerdi; rahatsız etmemek ya da rahatsız olmamak için mi, bilinmez. sohbetlerinde karşısındakini anlayışla dinler, kelimeler ağzından çağlayarak çıkmazdı. dudaklarındaki hafif gülümseme, çoğu kez çekici bir sevginin yanı sıra bir savunma ve saklanmaydı da. yaklaşmaya çekiniyordu insanlar, öylesine bir derin sessizlik sarıyordu onu. bu sessizlikten çıkıp gelen berrak, duru ve dostça sözleri ne kadar mutlu ediciydi! sanatında öylesine titiz ve iddialı bu insan, yaşamında hiçbir zaman kendini ön plana çıkarmıyor, bir şarkısında söylediği gibi, "insanların sözlerinden korkuyorum" diyen ürkek bir oğlan çocuğunu andırıyordu. korku onu hep etkiliyor, gerçeğin baskısı altında kalacağından, elinde saygıyla tuttuğu sessizliğin o kristal kabını parçalayacağından çekiniyordu. başı hep önünde ve çekingen, sanki bir bulutun içindeymiş gibi, bu dünyanın gürültüsü ve edebiyatı içinde yürüyüp gidiyordu. sessiz, çevresini rahatsız etmeyen bir bulut.. sonsuzluğun kızıla bürünmüş yankısı gibi ayrıldı aramızdan.

her odaya nasıl sessizce girdiyse, gösteriye düşkün zamanımızın içinden nasıl gizlice geçtiyse, aramızdan da öyle ayrıldı. hastaydı ve hiç kimse bunu bilmedi. yavaş yavaş öldü; hiç kimse bunun farkına varmadı. hastalığının, ıstıraplarının ve ölümünün bu sırrını da içinde sakladı. şaire yakışır biçimde ve mükemmel hazırladı son eserini: ölümünü. çok erken gelmişti ölüm, taşımıştı onu suskun yaşamı boyunca çelimsiz vücudunda, onunla büyümüştü. öteki dünyadan gelen o ses, kimi zaman gizem dolu mısralarında konuşurdu. ve aniden şiirin orta yerinde, dünyevi olmayan, hüzün dolu bir titreşimi hissederdik; genç yaşta aramızdan ayrılmış keats ve novalis'te de gördüğümüz gibi. hayali andırır bir sesleniş, hem tatlı hem de hüzün verici, kelimelerin ve mısraların üstüne çıkan, sanki gölgelerden uzaklaşan ruhların konuşmaları..