27.2.15

uzun lafın kısası

salah birsel: her şahın işi, eninde sonunda iyi bir piyade ile biter.

andre malraux: yoksullar savaşmaya kararlı olduklarında zenginleri her zaman yenerler.

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

konfüçyüs: insanların yanlışları, sınıflarının özelliğidir.

chuck palahniuk: seks yaparken bir erkeğe annesini sorarsanız büyük patlamayı sonsuza kadar geciktirebilirsiniz.

ernest hemingway: erkek yenilgi için yaratılmamıştır. erkek mahvedilebilir ama yenilmez.

harper lee: bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

melih cevdet anday: ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

tacitus: iyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. bu ölçüyü aştılar mı onları minnetle değil nefretle karşılarız.

george sand: şefkat ve özverili bir dostluktan başka her şey geçicidir.

wolfgang günter lerch: sahtekarlar gerçek anlamlarını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar.

26.2.15

dökül ey yürek

ingeborg bachmann


dökül ey yürek, zamanın ağacından
dökülün yapraklar, kim bilir ne zaman
güneşin kucakladığı, soğumuş dallardan
dökülün, büyüyen gözlerden dökülen yaşlar gibi

uçuşmakta daha saçlar günboyu rüzgarda
güneş yanığı alnında toprak tanrısının
gömleğin altında yumruk bastırılmıştır
daha şimdiden açılmış yaraya

onun için yumuşamamalısın, önünde yine
eğildiklerinde bulutlar, incecik boyunlarıyla
ve önemsememelisin hymettos'u, senin için
kalkıp petekleri yeniden doldurduğunda

çünkü az gelir toprağın adamına
kuraklıkta tek bir buğday sapı
az gelir tek bir yaz yüce soyumuza

ve neyi kanıtlar ki yüreğin
bir rakkastır dünle yarın arasında
sessiz ve yabancı
ve ilan ettiği artık
kendi dökülüp gidişidir zamandan

25.2.15

kuruntu

bertrand russell

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

bazı aşağılamalara maruz kalmış bir kişi kendisinin ingiltere kralı olduğu yolunda bir kuram benimser ve kendisine bu yüce konumunun gerektirdiği saygı ile davranılmamasını mazur göstermek için de zekice işlenmiş bir sürü açıklama icat eder. bu örnekte, komşuları onun bu hayallerine sıcak bakmazlar ve kendisini bir tımarhaneye kapatırlar. fakat o kendi büyüklüğünü değil de ulusunun veya sınıfının veya mezhebinin büyüklüğünü ileri sürerse, görüşleri, dışarıdan bakan tarafsız bir kişiye tımarhanede karşılaşılanlar kadar abes gelse bile, birçok yandaş kazanır; bir siyasal veya dinsel -veya askeri- önder olur. bu yolla, kişisel delilikle benzer kuralları izleyen bir toplumsal delilik gelişir.

kendini ingiltere kralı sanan bir deliyle tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

24.2.15

oda müziği

james joyce



aşk ve gülüşler şarkılar söyler
yürek ümitsizlik içindeyken

girmek için cennete, cehennemden geçmeli
acınacak olsun veya dehşetli
herkes muhakkak muhtaçtır
mutlak bağışlanmanın rahatına

birinin hayatını sağduyuysa belirleyen
nasıl uzak durabilir insan acımasız olmaktan

aşk kahreder insanı uzaklardayken
aşk uzaklarda

eski ve soylu bir söyleyiş için
sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım
ne flütleriyle ozanların övgüler
düzdüğü bir aşka rastladım
ne de bir aşk gördüm ki
içinde hiç sahtelik bulunmasın

benim akşam vakti çalan kapını

23.2.15

din

stendhal: tüm dinler birçok insanın korkusu ve az sayıdaki kişinin akıllılığı üzerine inşa edilmiştir.

mark twain: din, sıradan insanın inandığını düşündüğü ve emin olmayı dilediği şeylerin bir toplamıdır.

frank zappa: bir kült ve bir din arasındaki tek fark, sahip oldukları gayrimenkullerin sayısıdır.

voltaire: din konusunda, çoğu insan yanlış mantık yürütmeye, diğerleri hiç mantık yürütmemeye, bir kısmı ise mantık yürütenlere zulmetmeye mahkumdur.

l. ron hubbard: bir cent karşılığında bir kelime yazmak mantıksız. eğer bir adam gerçekten milyonlarca dolar kazanmak istiyorsa, bunu yapabilmesi için izleyebileceği en iyi yöntem kendi dinini kurmaktır.

bernard katz: teşkilatlanmış din, dünyanın en büyük saadet zinciridir.

stephen king: din manyaklığının güzelliği, her şeyi açıklama gücüne sahip olmasıdır. hiçbir şey şansa bırakılmamıştır. mantık memnuniyetle camdan dışarıya fırlatılabilir.

john burroughs: inanmak her zaman reddetmekten daha kolaydır. zihinlerimizin yapısı doğrulamaya meyillidir.

albert camus: tarih boyunca var olmuş tek din vardır: sonsuzluğa duyulan inanç. bu inanç, bir yanılsamadır.

marifetler

ursula k. le guin

köpekler kabullenir, atlar mutabık kalır.

çakmaktaşı ile çelik yıllarca yan yana durur da en ufak bir kıpırtı olmaz; ama birbirine sürtersen kıvılcımlar saçarlar. isyan anlık bir şeydir, birden ortaya çıkar; bir kıvılcım, bir ateş gibidir.

kötü günler kavgaları da beraberinde getirir.

ölüm, hikayeleri bitirdiğini zanneder. hikayelerin onunla birlikte değil, onun içinde bittiğini bir türlü anlayamaz.

marifetini sen kullanmazsın, marifet seni kullanır.

en iyi insanda bile biraz kötülük vardır.

20.2.15

şimdi ve burada

paul auster / j.m. coetzee

coetzee: yatmadığın bir kadınla arkadaş olmak pratikte olanaksızdır; çünkü aranızda dile getirilmemiş çok şey vardır.

auster: seks iki kişinin yarı dinsel deneyimidir.

auster: en iyi ve en uzun ömürlü arkadaşlıkların temelinde hayranlık vardır. iki kişiyi uzun vadede birbirine bağlayan temel duygu hayranlıktır.

joseph joubert: erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin bir kadını karın olarak seçme.

auster: evlilik her şeyden önce sohbettir ve karı koca arkadaş olmayı beceremezlerse o evliliğin uzun ömürlü olma şansı çok azdır.

auster: para denen kağıt parçası değer kazanmışsa, nedeni çok sayıda insanın ona değer vermeyi seçmiş olmasıdır. sistem inanç temeline oturuyor. sistemi yürüten doğrular ya da gerçekler değil, sadece kolektif inanç.

"dünyada iki tür insan vardır: para için çalışanlar ve paralarını çalıştıranlar."

auster: kurgu gerçeğe dönüşürse gerçeğin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekir.

auster: ancak rakipler denk olursa rekabetten alınan zevk büyük olur.

ne yaldızlı hükümdar anıtları ne mermer
ömür sürmez benim güçlü şiirim kadar (shakespeare)

auster: erkeklerin en yakın arkadaşlarından bile gizledikleri sırları vardır.

19.2.15

öteki

aslı erdoğan

kadınların yalnızca sokakta değil; aile, okul, polis vb. bütün kurumlarda aşağılandığı, bekaret kontrollerinden geçirildiği, medyanın işbirlikçiliğiyle seyirlik, alımlık, tadımlık gibi sunulduğu bir toplumda yaşamaktayız. aynı toplumun, sütten çıkmış ak kaşıkmışçasına, dört katil çocuk hakkında ölüm fetvası vererek kendini aklayabileceğini, içindeki kötülüğü yok edebileceğini sanması ürkütücü. her suç gibi, cinayetin de toplumsal bir boyutu vardır; yaşam koşulları, gelir dağılımı, eğitim ve kültür düzeyiyle yakından bağlantılıdır.

medine öncel, diyarbakır'da, polis baskınında 7. kattan atladı. daha önce işkence görmüştü. son çığlığı, "baba, beni bunlara bırakma!" oldu. 22 yaşındaydı.

öteki'nin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi, nesneleştirilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. kendini toplumun üzerinde gören, dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal ilan eden devlet, şiddeti tekeline alır, bireylerin ve toplulukların haklarını sistematik biçimde çiğner. bu hakları peşinen reddetmek, taleplere karşı uygulanan şiddeti meşru kılar. yalnızca kendi koşullarında barış istemek, aslında barış istemek değildir. kalıcı bir barış, adil bir barıştır, her şeyden önce. herkes için barış, eşit koşullarda barış.

1982'de türkiye şampiyonu olan milli güreşçi ahmet savran, 5 ay önce evine yapılan baskında, kurtuluş dergisi bulundurduğu için tutuklandı. avukatı en fazla 1 yıl alacağını söylemişti. 17 eylül'deki duruşmada tahliye bekliyordu. cezaevindeki gerginlik nedeniyle duruşmaya gidemedi. 26 eylül'de ulucanlar'da öldürüldü.

kurbanlar bize ne denli az benzerlerse, zulme duyulan tepki de o denli azalır. "ötekileştirme", cinayeti mümkün kıldığı gibi, meşrulaştırır da. "öteki", kirli, suçlu, kötüdür -eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar- "biz" ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmıştır. öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar.. "hakikatle ilgili her sorun, bir iktidar sorununa dönüşür."

sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı. 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu. sendikacı yeter, 2 yıl önce aynı şubede gözaltına alınmış, 8 polis hakkında işkence davası açmıştı. bir ay daha yaşasaydı, 8 nisan'daki duruşmada işkencecileri teşhis edecekti. bir ay daha yaşasaydı. polislerse hala görevlerinin başında.

gerçekle ilişkimiz, bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak.. "yeter!" çığlığını sürekli erteliyorsak, dilimizin ucuna gelen küfürler ve kahkahalar gibi.. gerçeklik karşısında dilimiz tutulmuş, ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka bir şey düşleyemiyorsak.. "acı" bile denemeyecek bir sızıyla -belki özgürlük sızısı- sırtüstü serilip kalmışsak.. belki de ayağa kalkabilmek için acıyı sırtlamak, mutluluğu hırçınca savunmak gerekiyor. ılımlının, rutinin, aklıselimin tatlı dilli çağrısına başkaldırmak..

çeteleşme devletin ta içindeyse, şiddeti tek varoluş, kendini ifade ediş biçimi olarak gören gençleri engellemek nasıl mümkün olabilir? camus'nün deyişiyle: "ya devletin işlediği suçlar, bireylerinkini fersah fersah aşmışsa?"

18.2.15

evlilik ve ahlak

bertrand russell

geleneksel iffetini muhafaza etmiş toplumlar büyük sanat yaratmamışlardır.

evliliğin esas amacı, yeryüzünün insan nüfusunu yenilemektir.

vatanseverlik denen şey, uygarlığın karşı durmakta olduğu en büyük tehlikedir ve bu vebadan, felaketlerden, kıtlıktan daha korkulacak bir şeydir.

bir karı veya kocaya güçlü bir dinsel duygu geldi mi, ilk sonucu, mutlu bir birleşmeyi imkansız kılmaktır.

bir düşüncenin herkesçe benimsenmesi, onun saçma olmadığını göstermez; insanlığın çoğunun budalalığı göz önünde tutulursa, yaygın bir inancın, akla yatkın bir inançtan daha saçma olacağı bellidir.

koyu dindarlığa karşı davranışımızın özgürlüğe kavuştuğunu sanan çoğumuz, hala aslında almış olduğumuz eski eğitimin öğütleriyle bilinçaltından yönetilmekteyiz.

yerici her sözün aynı zamanda övücü bir eş anlamlısı olduğunu gördükten sonra, yerici ya da övücü sözler kullanmamaya alışmalıdır insan.

kilise babalarının yazıları, kadınlara karşı sövüp saymalarla doludur.

dante'nin beatrice'e karşı olan aşkı, sadece geleneksel değildir; tersine, günümüzdeki insanların birçoğunun sandığından daha çok tutkulu bir aşktır.

geleneksel bir yetişme sistemi içinde büyümüş pek az kadın veya erkek vardır ki, cinsiyet ve evlilik konusunda normal şeyler öğrenmiş olsun.

cinsel merak da öteki meraklar gibi tatmin olur olmaz ölür; bu yüzden, gençleri sabit fikirden kurtarmanın en iyi yolu, onlara istedikleri kadar bilgi vermektir. edepsizliğin önüne geçilmesinin tek yolu, sırrı ortadan kaldırmaktır.

"evliliğin kökü ailededir, aileninki evlilikte değil." (westmarck)

sansür, ciddi sanat değeri olan, bilimsel özellikler taşıyan eserlere karşı kullanılıyor; öte yandan, amacı müstehcen olan kimseler, kanunun dişli çarkından geçmek için bir kaçamak yolu buluyorlar.

modern hayattaki üç esas akıl dışı eylem din, savaş ve aşktır.

mutlu, karşılıklı aşkın derin samimiyetini ve şiddetli arkadaşlığını duymayanlar, hayatın verebileceği en büyük ödülü kaçırmışlar demektir.

insanlar uygarlaştıkça tek bir eşle olan hayat boyunca mutlulukları azalır.

aşk, özgür ve kendiliğinden olduğu zaman yeşerir ancak; ödev gibi düşünülmeye başlandı mı öldü gitti demektir.

babaları bebekken ölen çocuklar ötekilerden daha kötü olmuyor. şüphesiz ideal bir baba hiç yoktan iyidir ama babaların çoğu ideal olmaktan o kadar uzaktır ki, var olmamaları çocuk için olumlu bir faydadır.

"neşeli geceler, güzel yemekler mi istersin
azizlerle otur, günahkarlarla yat kalk."

cinsiyet insan hayatındaki en büyük iyi şeylerden biridir. cinsiyetin içe atıldığı yerde sadece çalışma kalır ve çalışmak için çalışmayı öğütlemek, yapılmaya değer bir iş meydana getirmemiştir.

kadın ve erkek aşkının en iyisi, özgür ve korkusuz olanıdır. beden ve zihin eşit oranlarla birleşir, ideal aşkı bozar diye tensel yönünden korkmaz aşk. aşk, kökleri toprağın derinine inmiş, dalları göğe yükselen bir ağaç olmalıdır. çitlerle, yasaklarla, boş inancın doğurduğu dehşetlerle çevrilirse gelişip yeşeremez.

17.2.15

evlilik

zülfü livaneli

evlilikle ilgili değişmez trajedi şudur: aşk geçici ama kavga ebedidir.

romantizm avrupa'nın icadıdır ama buralarda da taklit edilmeye çalışılır. evli kadınlar romantizme çok meraklıdır. ne demektir bu: karı koca para kavgası yapacaksınız, arada bir bağırsaklarınızın bozulduğundan şikayet edeceksiniz, hangi ilacın gaza daha iyi geldiğini konuşacaksınız; sonra bütün bunlar bir anda bitecek ve mum ışığında karşılıklı göz göze bakarak birbirinize ayılıp bayılacaksınız. bunun da adı romantizm saati olacak. hiç böyle şey olur mu?

"bu dünyada her kadının bir tek amacı vardır: ömrünün sonuna kadar dizinin dibinde oturtabileceği bir erkeğe sahip olmak." (dostoyevski)

insanoğlu, homo erectus olduğu andan itibaren kadınların vajinası daraldı. bu yüzden insanın dişisi çok zor doğurur. hamileliği ağır geçer, bebeği de diğer hayvan yavruları gibi doğar doğmaz yürüyemez. bakıma ihtiyacı vardır. eee mağarada geçen uzun hamilelik ve annelik günlerinde aileyi kim besleyecek, kim av eti getirecek? tabii ki erkek. kendisini o aileye adamış bir adam. bu sebeple mağara devrinden beri dünyanın bütün kadınları, bütün erkeklere 3 soru sorarlar: "nereye gidiyorsun? ne zaman geleceksin? beni seviyor musun?" bu iş mağara devrinde böyleydi, günümüzün new york'unda da, paris'inde de, istanbul'unda da böyle.

16.2.15

gösteri peygamberi

chuck palahniuk

cennet, açık büfe am yiyebileceğiniz bir yerdir.

kendi başınıza uçak kaçırma planı yaparken unuttuğunuz şey, işin bir aşamasında tuvalete girebilmek için rehinelerinizi ihmal etmek zorunda kalabileceğinizdir.

intihar bulaşıcıdır.

intihara karar veren birinin espri anlayışı da körelir. yanlış bir kelime ederseniz, haftaya cenazesi kalkar.

kalıp da acı çekmeye değecek kadar güzel bir dünya değil bu. buna dünya bile diyemeyiz hatta.

dışarıdaki dünyada insanlar kuşları evlerinde tutuyorlar.

inanç sistemimizin tanımı işte bu: bilinmesi gereken hiçbir şey yok ve hayatta her an her şey olabilir.

otel denilen şey, içinde bir sürü insanın barındığı, yemek yediği ve uyuduğu ama kimsenin birbirini tanımadığı büyük bir evdir.

dışarıdaki kiliseler, dev dinlerin uzaktaki fabrikalarında üretilen yalanları insanlara satan mağazalardır.

kitabı mukaddes'in tamamını akılda tutmaya imkan yoktur. insanın kafasında ismini hatırlayacak yer bile kalmaz.

pratik yapmak yapılan işi mükemmelleştirir.

tek yeteneğinizin gerçeği gizlemek olduğunu fark etmenin nasıl bir duygu olduğunu görmezlikten gelin.

ıtır asaleti simgeler. düğün çiçeği, çocuksuluğu.

iki memen sanki bir çift geyik yavrusu.

kaos dediğimiz şey aslında henüz tanımadığımız düzenlerden ibaret. tesadüfler henüz çözümleyemediğimiz düzenlerden ibaret. anlamadığımız şeye saçma diyoruz. okuyamadığımız şeye laf salatası diyoruz.

dürüst görünmek istiyorum. gerçek, parlayıp ışık saçmaz.

bunu değerli bir staj olarak düşünün. hayatınızın kötü bir şaka olduğunu düşünün.

insanlar, hiçbir yere giden yolculuğun da küçük bir adımla başladığını unutuyorlar.

kullarını ölümle şaşırtma hakkı yalnızca tanrıya aittir.

daha önce yoldan çıkmıştım, tekrar çıkabilirdim. pratik yapmak insanı mükemmelleştirir.

en son bir şey hissettiğimden beri çok zaman geçti.

insanlar sormaları gereken "varoluşun temeli nedir?" sorusunu sormuyorlar da, "bu nereden geliyor?" diye soruyorlar.

durmadan bir felaketten korkarsan, başına bir felaket gelir.

insanları iğdiş ederek köleleştirmeyen kültürler, onların beyinlerini iğdiş ederler. seksin son derece kirli, kötü ve tehlikeli olduğunu insanların beynine öyle bir kazırlar ki, kişi cinsel ilişkiye girmenin ne kadar zevkli olduğunu bilse bile, yine de yapmaz.

dış dünyadaki insanlar beynimizin nasıl yıkandığını hayal bile edemezler.

1960'lardaki kargaşanın sebebi vietnam savaşı değildi. uyuşturucular da değildi. doğum kontrol hapıydı. tarihte ilk kez insanlar istedikleri kadar seks yapabiliyorlardı. herkesin böyle bir gücü vardı.

ancak sona kadar dayanan, kurtulacak odur.

tarih boyunca yaşamış en güçlü diktatörlerin çoğu seks manyağıydı. sekse olan açlıkları ellerindeki güçten mi kaynaklanıyordu, yoksa güç tutkularının nedeni sekse olan düşkünlükleri miydi?

ağırbaşlı, sıkıcı ve cinsel açıdan bastırılmış başkanlar seçeceğimize, belki de en azgın adayları seçmeliyiz. belki iyi iş çıkarırlar.

her şey bitti. artık her şey bir hikayeden ibaret.

gökyüzü her yöne doğru masmavi uzanıyor. güneş yusyuvarlak, tam karşımızda yanıyor. bulutların üzerindeyiz ve bugün sonsuza kadar sürecek çok güzel bir gün.

şeytanın orospusu

catherine clement

insan en kötüyü anlamak istediği zaman aydın olur.

luther aklı aşağılamak istediği zaman onu "şeytanın orospusu" diye adlandırır. beden sevincini, zevkleri, inançsızlığı yasaklamak için de aynı şeyi yapar.

bütün iktidarlar cenaze törenleriyle yaşarlar. herhangi bir yerde yönetilecek bir ölü hep vardır.

akıl her şeyin temelidir. en küçük olgunun bile bir açıklaması vardır. sorunları ortaya koyarken hiçbir şeyi unutmamak, yöntemi iyi kullanmak yeterlidir. saf akıl çalışması: giz yok, metafizik yok.

saflığın yol açtığı kopukluktan geriye dönüş yoktur.

tarih açıklanabilir ama anlamı yoktur. onu didik didik edebilirsiniz ama yorumlayamazsınız.

guru, etkilenmiş kafalara hipnotik bir güç uygulayan kişidir. gizemci bir parlaklığın altında saklanmış tehlikeli bir katil olmadığı zamanlar gençleri ailelerinden koparan ve bol bol paralarını tırtıklayan safran mantoya bürünmüş bir dolandırıcıdır.

eşitlik olmadan gerçek aşk olmaz.

istek, bir heybe sözcüktür; içine elde etmek istediğiniz ve daha elde edemediğiniz her şey tıkılır.

hastalar, çağların içinden gelen, unuttukları eski bir rolü tekrarlarlar. doktor ve aileden başka seyircileri, hastalıklarından başka ücretleri olmayan oyuncular. tiyatro işte.

bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

deleuze ve guattari'ye göre toplum, özgürlüğü asla içinden çıkılmayan kapalı sistemlere, kapitalizme özgü çılgın boru düzenlerine hapseden sanayi tipi zihinsel makine daireleri üretir.

15.2.15

saka

fakir baykurt

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

altın defter

doris lessing

bu dünyada hiçbir şey yeni değildir.

yalnızca uykumuzda döktüğümüz gözyaşları içtendir. uyanıkken, kendimize acıdığımız için ağlarız.

organı kocaman olmuş bir adama direnmek güçtür.

sırf zevk olsun diye bir şeyle ilgilenen insanlar için tarih olanaksızlıklardan oluşan bir silsiledir.

kırık kalpler ancak modası geçmiş romanlarda bulunur; yaşadığımız zamana uygun değildirler.

zamanımızda daha önce hiç olmadığı kadar çok kırık kalp var. çevremize şöyle bir baksak, kalplerin paramparça olduğunu, yaralandıkları için bir et yığınına dönüştüklerini görebiliriz.

insan ruhu, insan yalnızca mutfakta otururken, hatta çift kişilik bir yataktayken bile yeterince karmaşıktır.

yeryüzünde hiçbir kadın aşksız yaşayamaz.

aklı başında olan herhangi bir kadın, bunca asır sonra bile, erkekler seks konusunda konuşmaya başlayınca onların sözünü kesmemek gerektiğini bilir.

edebiyat, olayın sonradan çözümlenmesidir.

kendini daha yakından tanımak, kendinle ilgili bildiğin bir şeyi daha derinlemesine öğrenmektir.

bütün kadınlar evlenmek ister.

bir kadın bir erkeğe kayıtsız davranıyorsa, erkekte biraz sağduyu varsa kadından ayrılma zamanının geldiğini anlar.

sanat bir sabır işidir.

yazmak aslında kişisel bir şey değildir. kişisel olmadığı için sıradandır. bu yüzden yirminci yüzyılda yeni bir anonim sanatçı üretime geçmiş gibi birbirinin tıpkısı eserler üretiliyor.

hepimiz yaşadığımız deneyimlerin bir ürünüyüz.

eğitimimiz her şeyden önce bizi, yaşamın upuzun hiçliğine hazırladı. başka neye hazırlayacak ki?

yazar, ruh mutfağının machiavelli'idir ve öyle olmalıdır.

bir yazar, dünyanın vicdanıdır.

ah, muz ağacının köklerinde sürünen, ruhumun kafesli penceresinde şişerek büyüyen kırmızı nefret yılanının karanlık kıvrımları.

dürüstlük fakirin ayıplarını örter.

en çirkin kadının bile her zaman güzel bir yönü vardır. bir kulak söz gelimi. ya da el.

kadınlar korkaktır; çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar. sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hâlâ çok azdır. 

frijit kadın yoktur; yalnızca yetersiz erkek vardır.

insanlar bize bir şey yapmazlar. her şeyi kendimize biz yaparız.

yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

dünya öyle karışık ki, sanat artık anlamsız.

14.2.15

gençler için hayat bilgisi

raoul vaneigem

faşizmin bildiği tek üstün insan vardır: devlet.

köle olmayı reddetmek, dünyayı gerçekten değiştiren tek şeydir.

bir insanın hayatının yirmi dört saatinde, tüm felsefelerden daha fazla gerçek vardır.

hiçbir şey yeni bir başlangıcı gerektirmeyecek kadar değerli, sürekli bir zenginleşmeye yönelmeyecek kadar zengin değildir.

refah toplumu bir röntgenciler toplumudur.

üç bin yılın karanlığı on günlük devrimci şiddete dayanamaz.

teknik olanaklar açısından büyük bir zenginlik yaşanırken, gündelik hayat hoşgörülemez bir sefaletin içine itilmiştir. 

umutsuzluk gündelik hayat devrimcilerinin çocukluk hastalığıdır.

burjuvazi tahakküm altına almaz, sömürür. daha az boyun eğdirir, kullanmayı tercih eder. neden üretkenlik ilkesinin açıkça feodal otorite ilkesinin yerini aldığı görülmez? neden anlamak istenmez bu?

bugünlerde zengin olmak bir yığın değersiz eşyaya sahip olmak demektir.

insanlar; sakatlayan bir dava uğruna, parçalayan hayali bir birlik uğruna, nesneleştiren bir görüntü uğruna, sahici hayattan koparan roller uğruna, akıp giden bir zamana dahil olmak uğruna, kendi içlerindeki gerçek zenginliklerden vazgeçerler.

"bir insanın ne olduğunu bilmiyorum. tek bildiğim herkesin bir fiyatı olduğu."

sahip olduğunuz her şey, karşılığında size sahip olur.

devrim, insanı kendisini kurban etmeye çağırdığı anda varlığını yitirir. kendini yitirmek ve devrimi fetişleştirmek. devrim anları, bireysel hayatın yeniden doğan bir toplumla birleşmeyi kutladığı karnavallardır. kurban olma çağrısı bir çan gibi çınlar.

insanlar aptal yerine konmaya hayır dedikleri zaman, boyun eğmeyi de bırakacaklardır.

önünde ne kadar yol kaldığından başka bir şey düşünmeyen bir gezgin, yol boyunca hayal kuran yol arkadaşından daha kolay yorulur.

dünyada hiç kimse ergenliğin kasvetli günlerinden tam olarak kurtulamamıştır.

başkalarından yola çıkan insan, kendisini boş yere arar; aynı boş jestleri defalarca tekrarlar. tersine, kendisinden yola çıkan insan, jestleri tekrarlamaz, onları geri sarar ve tekrar düşünür; düzeltir ve daha gelişmiş bir biçime sokar.

büyük aşklar hep ensestvari bir şeyler taşımışlardır.

örgütlü hayatta kalmaya dayalı bir toplum sadece sahte, gösteriye dayalı oyun biçimlerine hoşgörü gösterebilir.

haz uzun uzun hazırlandığı oranda etkili olur.

özgürlük düşmanlarıyla hiçbir uzlaşma yapılamaz ve hümanizm insanlığı ezenlere uygulanamaz. karşı devrimcilerin amansızca ezilmesi insani bir eylemdir; çünkü bürokratlaşmış hümanizmin zalimliklerinin önüne geçmenin tek yoludur.

şeylerin kanı dökülmez. onların ölü ağırlığını sırtlarında taşıyanlar şeylerin ölümüyle ölürler.

önümüzde kazanacağımız haz dolu bir dünya var ve can sıkıntımızdan başka kaybedeceğimiz hiçbir şey yok.

pinhan

elif şafak

her ne yöne gidersen git, kaç menzil tüketirsen tüket, sakın ola kendinden utanma. vücudun şehrine gir, onu seyreyle. biz nefsimizi silmekten değil, bilmekten yanayız, unutma.

insanları izlerken daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin. insanları uzaktan seyrederken onlara her zamankinden yakın olabilirsin. eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez; dosdoğru görürsün. içte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. o vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi suretin; ağladığın kendi acıların.

kaçarak, korkarak, saklayarak bitmez tükenmez can sıkıntılarından mürekkep bir hayatı yaşamak, yaşamak değildir. insan ki eşref-i mahlukattır; bir nebat gibi hissiz yaşamak ona yakışmaz.

13.2.15

californication

sanırım evlenmemiş olmanın iyi tarafı da bu olsa gerek: boşanmak diye bir şey olmaz.

hepimiz er ya da geç günahlarımızın bedelini öderiz.

erkekler vahşi hayvanlardır.

çoğu insan tüm yaşamları boyunca gerçekten sevdikleri birini bulamıyor. bulduklarını söylüyorlar; çünkü herkes kendi küçük romantik komedisinin başrol oyuncusudur. ama hepsi saçmalıktan ibaret.

kalple vajina aynı fikirde değillerdir çoğunlukla.

bir kadını tatmin etmek ne kadar zor biliyor musun? tıpkı bir bombayı etkisiz hale getirmek gibi. demek istediğim, aşağı kısımlarda bir sürü tel ve kablo var. hangisini keseceğini veya çekeceğini nereden bileceksin. ayrıca araştırmalar gösteriyor ki, kadın orgazmının %99'u falan zihinsel. buna kimin zamanı var?

iyi bir avukat her şeydir.

iş hayatı çok zalim oluyor. elinden her şeyi alır; ama karşılığında hiçbir şey vermez.

eğer espri patlatmaya ve içmeye devam edersen, hayat, büyük aptal bir partiymiş gibi davranırsan, her şeyi kaçırırsın.

12.2.15

pamuk ülkelerine yolculuk

erik orsenna

"bütün yabani hayvanlardan kaçabilirsin; kaderini taşıyanın dışında."

"gecikme talihe engel değildir."

"bir ülke tarımdan vazgeçtiğinde ruhunu kaybeder."

işinden gurur duyan bir insanın ona daha çok şey kattığını herkes bilir. gurur, enerjinin anasıdır.

iyi avlanmak için erken başlamak gerekir.

herkes bilir ki, otomobiller bazen yağ damlatsalar ve duman çıkarsalar da, geceleri nadiren kavga eder; asla gürültülü bir şekilde çiftleşmez ve dünyaya tahammül edilmez çocuklar getirmezler.

dümdüz uzanan bir ülke nedir? sağduyu buna cevapların en iyisini verir: köpeğin için endişelenme. onu kaybetme ihtimalin hiç yok. nereye kaçarsa kaçsın, üç gün üç gece boyunca koşsun; onu asla gözden kaybedemezsin.

insan hiçliğin ortasında yaşarsa, bir şeylere tutunmak en iyisidir: bir kelime. bir özlem. kayıp köklerin hatırası. terk edilen avrupa. lübeck. zamanla lubbock olacaktır.

uçsuz bucaksız alanlar daima mistikler doğurmuştur.

yetmiş beş bin sokağı olan bir şehirde insanlar nasıl akıllarını kaçırmaz?

çinliler ideal işçiyi yarattılar. yani işçi yokluğundan daha ucuza mal olan işçiyi.

hata yapma tehlikesi olmadan ve yanılsamaların ötesinde, duygularımızın yoğunluğuna değer biçebilecek aletin henüz ortaya çıkmadığını herkes bilir. sevgi nesneleri ve sevme biçimleri o kadar çeşitlidir.

bazı işaretler yanıltmaz: garların tercihleri vardır. bazı trenlere saygı gösterir, diğerlerini hor görürler.

modernite pahalıya mal olur.

temellerinin siyah kölelerin insanlık dışı bir şekilde çalıştırılmasına dayandığını bildiğimiz halde, hangimiz amerika'nın güneyinin büyük beyaz evlerine yönelik utanç verici bir yakınlık duymamışızdır?

iskenderiye bir şifalı sular şehri. tedavisi için buraya gelinen hastalık da, hayatlarımızda şimdiki zamanın fazlalığı, şu anın tiranlığıdır belki; bunun doğal sonucu da yavanlık diye adlandırılabilecek derinlik eksikliğidir.

"pamuk huzurdan hoşlanır. pamuk iyi olduğunda, dünya sakin ve ağırbaşlı demektir."

tatar kadınları iki kategoriye ayrılır: kırım tatarları, yüzyıllar geçtikçe ateşleri dinmiştir, hala tehlikelidirler; fakat orta karar ahlaklı bir insan onlarla başedebilir. buna karşılık, hakiki bir tatar kadını, bir kazan tatarı karşısında, tek çözüm derhal kaçmaktır.

"bir çapalama, iki sulamaya değerdir."

ödetmek, insanı tasarrufa yöneltmenin en iyi yoludur. bir devrim başlatmanın da.

beklemeye tahammülü olmayan, hiç yolculuğa çıkmasın. her yolculuk zamanın ülkelerini olduğu kadar uzamın ülkelerini de keşfeder.

tek konu takıntılarına şükürler olsun! ister cinsellikle, ister pulculukla, ister başka bir şeyle ilgili olsun, tek konu takıntısı sizi olmayacak yerlere götürür, çoğunlukla sarsıcı şahsiyetlerle tanıştırır.

"bugün geleceği inşa eder."

büyük inşa etmeyen, geleceğe güvenmiyor demektir.

seyahat etmek, devşirmektir. uzaklardan dönünce sepetinizi açarsınız. gözünüze boş görünürse endişelenmeyin. devşirilen şeylerin çoğu göze görünmez: bunlar düş kırıklıkları veya hayranlıklar, kokular, müzikler, yüzler, manzaralardır. ve hikayeler.

gerçeğin özelliklerinden biri de az bulunurluktur. az bulunurluk, yani pahalılık.

bir dünya seyahati farklılığa olan merakı canlandırır, göreliliği öğretir, şüpheciliği besler. fakat aynı zamanda kanıları pekiştirir. seyahatinizin, yalnızca yanlış olduğunu öğretmekle kalmayıp aynı zamanda sakıncalı olduğuna da sizi ikna ettiği bazı fikirlere karşı savaşmak konusunda sabırsız bir halde dönersiniz.

küreselleşme, iletişim, demateryalizasyon.. modernitenin nakaratlarının bunda hiçbir etkisi yoktur: uzam, elle tutulur bir uzam, ortak iradenin mekanı, eyleme geçmenin ilk aracıdır hala. işgücünü bir araya getirip oluşturmak, çalışmayı örgütlemek, çalışanları (bazen fabrikada olduğundan daha sertçe) motive etmek ve kar'ı (hakkaniyet garantisi olmaksızın; özellikle nesiller arasında) bölüştürmek için bir aileden daha izi uzam yoktur. çok ağır kapitalistik yatırımların baskılarından kaçmak için ve konjonktürün öngörülmez ihtimallerine esneklikle uyum sağlamak için daha iyi bir üretim birimi yoktur.

zaman yakamızı bırakmaz. bizden önce gelmiş ve bizden sonra da kalmak için yaratılmış olan zaman, bizim mecburi ortağımızdır. hayatımızın kalitesi, onunla olan güvene dayalı veya çatışmalı, özenli veya ihmalkar ilişkilerimize bağlı olacak.

hikayenin başını, en başını hatırlıyorum: "yoldan geçen biri, dallarının ucunda beyaz yumaklar olan bir ağaççık fark eder. elini uzattığını tahmin edebiliriz. insan türü pamuğun yumuşaklığıyla tanışır böylece." iki bin yıl sonra, bir dünya seyahatinden çıkarılan ilk ders şu: yeryüzünde, yumuşaklık nadir bulunan ve pahalıya mal olan bir niteliktir.

patik

ziya osman saba



patik yap kunduracı, bol bol patik
bebeler için, ilk adımı atacak
çocuklar için, koşacak oynayacak
terzi abla, mini mini elbise dik
yazlık, kışlık, mevsimlik
saçlarına kurdela, bileklerine bilezik
ama şu dünya hali, bin türlü kaza, bela
ama bunca hastalık, gıdasızlık, verem
tabutçu, ölçünü büyük tut, büyük
çocukların öldüğünü istemem

10.2.15

kayboluş

georges perec

sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanarak yazılması, kafi olmasa dahi şarttır.

marquis de sade: büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir.

nasıl kalbin mantıktan daha güçlü bir öz mantığı varsa, bir anlatının da yazarının arzularından daha güçlü, daha buyurucu öz arzuları, tatminini arayan gizli ihtiyaçları vardır.

e. baron: papualılarda dil son derece yoksuldur. her kabilenin kendi dili vardır ve sözcük sayısı sürekli azalır. bunun nedeni, her defasında, kabilede birisinin ölümünün ardından, yas tutmak amacıyla birkaç sözcüğün silinmesidir.

"karnını bozar, yağlı aşına kattığı soğan, kötü çıkarsa
başını yakar, yanı başına aldığın insan, kötü çıkarsa"

islamda zahir inancı osmanlı imparatorluğu'yla avusturya-macaristan arasındaki çatışmaların sonlarına doğru doğdu. bir arap sözcüğü olarak zahir, "açık", "olumlu" anlamındadır: allahın onuruna takılan yirmi dokuz addan biri "zahir"dir.

bir zahir ilk başta, olağan, hatta sıradan bir vasıf taşır. silik bir kişi ya da adi bir çakıl taşı, bir altın lira, bir yabanarısı ya da bir daktilo tuşudur söz konusu olan. ama bu sıradan görünüşün ardında korkunç bir güç yatar: bir zahir görmüş olan bir kişi, onu asla aklından çıkaramaz, bir daha iflah olmaz.

yasaya uymalı mı, yasa gerekli bulunmalı mı
ne umudun ne de aklın desteği var arkamda
yalnızca yasa var ve işte havva'nınki var, kopardığım, tuttuğum, elimde çevirdiğim
baştan sona oku bir daha, ben değil yenecek şey hafif olan (lord holland)

9.2.15

islam ve kitap

alberto manguel

halife i. ömer'i amr ibn el-as'a iskenderiye'deki kitapları ateşe vermesini buyurmakla suçlayan ilk rivayette ömer'in doğruluğu şüpheli cevabı burada aktarılmaya değer; çünkü o günden bugüne her kitap yakanın acayip mantığını yansıtmaktadır. verilen emri yerine getirirken ömer'in şöyle dediği söylenir: "şayet bu kitapların muhtevası kuran-ı kerim ile hemfikirse, o halde lüzumsuzdurlar. şayet onunla ihtilaf halindeyseler, o zaman da mahzurlu olurlar. her halükarda ateşe atmak lazım gelir."

ömer'in sözünü ettiği, edebiyatın akışkanlığıdır. onun yüzünden hiçbir kütüphane, kurulduğu gibi kalmaz; kütüphanenin yazgısına genellikle onu yararları uğruna yaratanlarca değil, sözde yanlışları uğruna onu yok etmeyi dileyenler tarafından karar verilir.

14. yüzyılın tunuslu tarihçisi ibn haldun da aynı öyküyü iran'ın islami fethine uyarlayarak anlatır. buna göre, komutan sa'd bin vakkas, fethedilen krallığa girdiği zaman çok sayıda kitap görmüş. ömer ibn el-hattab'a "bu ganimeti müminlere dağıtmalı mıyım?" diye sormuş. ömer'in yanıtı, "onları suya at! hakikate ışık tutuyor olsalar bile tanrı bize onlardan daha iyisini verdi. eğer yalandan başka bir şeye yer vermiyorlarsa, tanrı bizi onlardan kurtaracaktır." olur. işte, der ibn haldun, perslerin bilgisini böyle kaybettik.

ömer'in hamlesinden üç buçuk yüzyıl kadar sonra cordoba'nın mağribi valisi ebu emir el-mansur, seleflerinin endülüs kütüphanelerinde topladığı bilimsel ve felsefi eserlerden oluşan nadide koleksiyonu ateşe verdi. sanki çağlar ötesinden ömer'in gaddar kararına karşılık verircesine, ispanyalı said'in yaptığı gözlem ona dokunmuştu: "bu bilimler eskiler tarafından küçük görülür ve kudretliler tarafından eleştirilir; onları araştıranlar yoldan çıkmakla ve sapkınlıkla suçlanırdı. o gün bugün bilgi sahibi olanlar dillerini tuttular, saklandılar ve bildiklerini daha aydınlık bir çağ için gizlediler."

beş yüzyıl sonra 1526'da sultan i. süleyman'ın komutasındaki osmanlı orduları budin'e girdiklerinde, fethettikleri insanların kültürünü ortadan kaldırmak adına 1471'de kral matthias corvinus'un kurduğu, macar tahtının en değerli varlıklarından biri olduğu söylenen büyük corvina kütüphanesi'ni yaktılar. o tahribattan üç yüzyıl sonra 1806'da süleyman'ın torunları, kahire'de bulunan, yüz bini aşkın değerli kitabın ev sahibi olağanüstü fatımi kütüphanesi'ni ateşe vererek onlara öykündüler.

şiirde dün yok mu *

tomris uyar

"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."

mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.

"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."

"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."

"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."

"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."

"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."

"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."

"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."

memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.

"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."

"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."

"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."

"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."

cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. 

"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır." 

"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."

"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."

ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.

edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.

"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."

"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."

* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.