nicolas boileau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nicolas boileau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.01.2022

deha

hüseyin rahmi gürpınar

büyük bir eserin yaratılmasında çok defa tesadüfün yardımı olur. fakat bu tesadüf bütün lütufkâr şartlar dahilinde vuku bulmalıdır. bir tarlada tatlı ve kabak karpuzlar yetiştiği gibi her kafa sanata elverişli değildir. ve deha, karpuz gibi alnın ortasına birkaç fiske vurmakla anlaşılmaz. zihin ilk olarak yetenek, ikinci olarak eğitim ve öğretim, üçüncü olarak da heyecan ister. işte böyle hazırlanmış bir kafa, heyecan anında birden parlar. sanat, bütün sinirlerini sarsarak sanatkârın ruhuna nüfuzla sırlarını bir süzgeç gibi onun dimağından dışarıya akıtır. sanat sahasında kendini yaratıcı sanan birçok balkabakları vardır. boileau'nun dediği gibi, "bir ahmak kendi zekasına hayran bırakacak daima kendinden daha ahmağını bulabilir."

her ferde tabiat bir rol oynatır. bu hayat sahnesi üzerinde her insan bir oyuncudur. sanatkâr kendisinin hangi rol için yaratıldığını bilmeli ve bu yeteneğinin sınırları dahilinde mükemmelleşmeye uğraşmalıdır. hepimizde diğerlerinde bulunmayan bize özgü nitelikler ve vasıflar vardır. dahilerin çoğu kendilerinin ne olduklarını buluncaya kadar çok uğraşmışlardır. yetenekleri çerçevesinde kendilerini ilerletecek yolu bulamayarak sanatta ulaşmak istediklerine hasret kalanlar sayılamayacak kadar çoktur.

deha, bitmez tükenmez bir sabır isteyen ve hiçbir güçlük önünde ümitsizliğe kapılmayan bir kuvvettir diyorlar. fakat ne kadar uğraşsa da bir kurbağa öküz kadar şişebilir mi? doğal cüssesini geçmek için ısrarcı olduğu denemelerinin birkaçından sonra la fontaine'in hikâyesindeki hayvan gibi çatlamaz mı? mesele, sanatın gurur sahasında ne kadar şişebileceğimizi bilerek derecemizi aşırıp tehlikeye düşmemektedir.

bir tarife göre deha, bitmez tükenmez bir usanmazlıkla çalışmaya deniyor. eğer sadece usanmazlık ve çalışmak bu vasfı elde etmeye yeterli ise çift süren öküzler en büyük dahilerimizdir.

23.06.2018

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

2.09.2016

aşkın metafiziği

schopenhauer

tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış, gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir.

"kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi akılla yönetemezsin."

her aşık, büyük doygunluğuna eriştikten ve ateşini söndürdükten sonra bir aldatılmışlık duygusuna kapılır; çünkü türün bir aldatma aracı olarak kullandığı hayal artık ortadan kalkmıştır.

sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

chamfort: bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca, ister ana babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de doğa gereği birbirlerinindirler ve insanların yasalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.

jesus sirach: ince vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.

spinoza: aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir.

şeref, görev duygusu ve sadakat, her çeşit yoldan çıkarmaya ve hatta ölüm tehlikesine karşı koyabildikten sonra, cinsel aşk karşısında yenilgiye uğramaktadır. cinsel aşk söz onusu olunca vicdan dediğimiz şeyin her zamankinden daha az etkili hale geldiğini görürüz.

"aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır." (ispanyol atasözü)

rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

4.02.2015

aklın ışığı

nicolas boileau


öyleyse aklı seviniz, yazılarınız hep
hem ışıltılarını hem de değerlerini ondan alsınlar

31.07.2014

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

4.03.2012

korku ve titreme

kierkegaard

sıradan yaşamda şeyleri ve kişileri oldukça bencil nedenlerle terk ederiz. ancak bu 'kayıpların' tamamen bencil yapıda olmayan projeler yararına yapılmış özveriler olduğunu söyleyerek hava atarız.

horace: komşunun evi yandığı zaman, bu senin meselendir.

"eğer aranızdan biri kendini bu çağın ölçülerine göre bilge sanıyorsa, bilge olmak için 'akılsız' olsun." (i. korintliler)

insanlar yaygın olarak nehirleri ve dağları, yeni yıldızları, parlak kuşları, garip balıkları, grotesk insan örneklerini görmek için dünyanın her yerini gezerler; varoluş karşısında bir hayvanca bir sersemliğe düşerek ağzı açık kalırlar ve bir şeyler gördüklerini düşünürler.

insan yığınları fani üzüntü ve zevkin cesaretsizleştirdiği yaşamları yaşarlar.

derin ruhlar asla kendilerini unutmazlar ve olduklarından başka bir şey haline asla gelmezler.

nicolas boileau: bir aptal daima kendisine hayran olacak daha aptal birini bulur.

euripides: kişinin ağlamasına izin verilen yalınlık düzeyinde doğmak ne kadar büyük şans!

"biri bana gelip de babasını, annesini, karısını, çocuklarını, kardeşlerini; hatta kendi canını bile gözden çıkarmazsa benim öğrencim olamaz." (luka 14:26)

sürüden ayrılanlar ve serseri dehalar iman adamı olamazlar.

estetiğin bütün düşündüğü, sevgililerin birbirlerine kavuşmasıdır; geriye kalanları önemsemez. keşke bundan sonra olanları görebilseydi! ancak onun buna zamanı yoktur; çoktan bir başka çifti birleştirmek için hazırlanmıştır bile. estetik, bilimlerin en vefasızıdır. onu gerçekten seven herkes bir biçimde mutsuz olacaktır; onu hiç sevmemiş olanlar da mutsuz olacak ve bir pecus (öküz ya da mankafa) olarak kalacaktır.

longus: kesinlikle hiç kimse aşktan tamamen kaçamaz ve hiç kimse güzellik ve onu görecek göz olduğu sürece bunu hiç yapamaz.

"biraz çılgınlığı olmayan hiçbir büyük deha yoktur."

herakleitos: kimse aynı nehirden iki kez geçemez.

2.01.2012

atlas

jorge luis borges

bilinmeyeni keşfetmek, yalnızca sinbad'a, kızıl erik'e ya da kopernik'e vergi değil. her insan bir kaşiftir. her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her defasında hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca; gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır.

kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. biz, bu kentle ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. sanırım, türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. acımasız bir ülke gelir aklımıza. bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, haçlı seferleri'nden kaynaklanır. belki de aynı ölçüde bağnaz islam nefretinden hiç de aşağı kalmayan hristiyan nefreti gelir aklımıza. batı'da, osmanlılar arasında büyük bir türk adının bulunmadığından dem vururuz. bize kalmış olan biricik ad, muhteşem süleyman'dır.

dağlının tekiyim ya, bilirim
ne denli değerlidir taşın dostluğu
insanoğlunun gözünde (leopoldo lugones)

yeryüzünde gizemli olmayan hiçbir şey yok; ama gizem bazı şeylerde öbürlerinde olduğundan daha belirgin: denizde, yaşlıların gözlerinde, sarıda ve müzikte.

her söz, paylaşılmış bir yaşantıyı gerektirir. hayatında kırmızı rengi hiç görmemiş biri karşısında, kırmızıyı ilahiyatçı aziz john'ın kanlı ayı ile ya da tanrı'nın ilenci ile kıyaslamak boşunadır. balonla yolculuğun verdiği mutluluktan habersiz birine, bu mutluluğu anlatabilmek de zordur. mutluluk sözcüğünü kullandım; sanırım, en uygun sözcük bu.

hiçbir mutluluk ya da acı yalnızca bedensel değildir; geçmiş her zaman araya girer; koşullar, şaşırtılar ve bilincin öteki bileşenleri de.

anılarda kalan her şey boştur, talihsizlikler bile.

kimbilir kaç kez geçtim buradan
artık anımsayamıyorum. geçip geldiğim
sabahlar ve ikindiler, ganj ırmağı'ndan
daha uzak. bahtsızlığın hükmü yok artık
bahtsızlık, hiçbir bilicinin bildirmediği
zamanı silip süpüren ya da sanatın bağrına gömülen
o yoğrulabilir balçığın, geçmişimin
bir parçası artık
belki bir kılıç parıldadı puslar arasında
ya da belki bir güldü. sarmaş dolaş gölgeler
şimdi onları kınlarında gizler
yalnız külleri kalır. yalnız külleri
taktığım tüm maskelerden sıyrılır
ölümde unutulur giderim

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar. büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

konuşmaya başladığım an
daha şimdiden uzak benden (boileau)

hayattaki en basit şeyler, çoğu zaman bir nimet gibi gelir insana.

oscar wilde, insanın, hayatının her anında, olmuş olduğu her şey ve olacağı her şey olduğunu yazar. bradley, şimdiki anın, bize doğru akmakta olan geleceğin, geçmişin bağrında parçalanıp dağıldığı an olduğuna inanır; başka bir deyişle, var olmak, yok olup gitmekte olan bir varoluştur.

tüm soyut sözcükler gerçekte birer eğretilemedir.