oya baydar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oya baydar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.02.2015

çöplüğün generali

oya baydar

mutlu ve güvenli yeni hayatın bedeli: öğrenirsen, bilirsen sorular sormaya başlarsın, sorgulama süreci bir kez başladı mı, huzurun bozulur. hatırlarsan araştırırsın, araştırırsan güvenliğin tehlikeye girer, en azından huzurun kaçar.

insan beyni büyüyü, gizemi kendi yaratır.

iktidar merkezli bu dünyanın kendi doğruları, kendi ahlakı, kendi haklılıkları vardı. o dünyaya bir kez adım atıp parçası oldunuz mu, arkası kendiliğinden geliyordu. hele de seçilmişler arasına katılıp yükseklere ulaştıran merdivenin basamaklarını tırmanmaya başladığınızda, her basamakta biraz daha derinlere doğru itildiğinizi, o derinliklerden çıkmanın da o kadar kolay olmadığını anlıyordunuz.

aşk girdi mi işin içine, insan kendi sınırlarını kendi zorlar, hatta aşar.

belki de hepimiz, her şeyi seziyoruz, biliyoruz. ama gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz. görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz. canavarın kuyruğuna yapışmıyoruz. aman bırakın, sakın uyandırmayın canavarı, diye bağırıyoruz dışardan. canavarı yakalamaya çalışır gibi yapanların kim olduğunu, neye hizmet ettiklerini de bilmiyoruz. belki de canavarın ta kendisidir kendi kuyruğuyla oynayıp bizimle alay eden.

insan kendini zaferde değil yenilgide sorgular, derler.

sermayenin dini, imanı, vatanı yoktur. savaşlar kapitalizmin ürünüdür. artıdeğer sömürüsü olmadan sermaye birikimi olmaz. çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.

kararsızlık insanın iç huzurunu darmadağın eder. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

insan başedemeyeceği şeyi, kendi suçunu, ihanetini en çabuk unutur.

dünyanın geleceğini virüsler belirleyecek, bir de o virüslere hükmedenler.

heyecan ilk adımı atana kadardır, sonrasında atılan adımın yarattığı tatmin ve güven duygusu dinginleştirir insanı.

karnı doyuyorsa, hele de canı emniyetteyse kimse yerini yurdunu bırakıp sılaya çıkmaz.

bilmek, hatırlamak başkalarına hatırlatmaya, uyarmaya, direnmeye yarar. yok yerlerin, yok zamanların farkında olan birilerinin yaşaması iyidir. farkındalık bir ilk adımdır belki.

30.07.2014

şehir

oya baydar

şehir, yaşamlarıyla, savaşlarıyla, uğraşlarıyla iç içeydi. onu eski bir dost gibi severler, havasıyla, güzellikleriyle, zenginlikleriyle büyülenirler; ama bir dekor ya da bir çerçeve gibi kullanırlardı. varlıklarının doğal bir parçası, yaşamlarının bir uzantısıydı. şehirlerin bağımsız hayatları olduğunu, terk edilmeye dayanamadıklarını, kendi evlatlarını yiyebileceklerini, ihanet ve intihar edebileceklerini henüz bilmiyorlardı.

kuyulu ev artık yerinde yok. hisarüstü'ndeki gecekondular da.. boğaz tepelerinin sık ağaçlı koruluklarından arda kalan, yalnızca birkaç küçük yeşil leke. orada burada, tek tük erguvanlar ve cılız mimozalar, artık çiçek açmayan manolyalar direniyor. kubbeler, minareler, saraylar; pırıl pırıl, zengin ve görkemli gökdelenlerin, otellerin, plazaların arasında kayboluyor. her şeyin satılığa çıktığı bu dünyada, dünyanın dört bir yanından gelmiş her türlü malla dolu çarşılar; yalanla gerçeğin arasında mekik dokuyan ve neyin gerçek neyin yalan olduğunu unutturan televizyon ekranları; caddelerin iki yanında sıralanan parlak ışıklı, pahalı kafeler, lüks restoranlar, dünyanın en ünlü mücevher dükkanlarının şubeleri, son model otomobiller, kuşkulu siyah limuzinler, şehrin sokaklarında dolaşan, hepsi birbirine benzeyen saçları sarı boyalı ruhsuz yüzlü kadınların kullandığı görgüsüz, hantal ve çok pahalı cipler; eski gecekonduların yerine kurulmuş gürültülü, ışıklı gece kulüpleri, bu kulüplerin kartlarının yanında susturuculu silahlar ve sahte kimlikler de taşıyan şehrin yeni efendileri.. kentin dört yanını kuşatarak kalbine kadar saplanan, her biri bir başka dünya olan, isyana hazır, öfkeli varoşlar. ve kendilerini özel korumaları, teknoloji harikası alarm sistemleri ve yüksek duvarlarıyla şehirden ayıran zengin siteler. duvarlarının, cüzdanlarının, güçlerinin, silahlarının, korumalarının ayrı dünyalarına çekilmiş efendiler ile; bu dünyayı ve şehri teslim almak için, her biri bir başka inancın, bir başka öfkenin simgesi olan çeşit çeşit işaretlerle -havaya kalkmış yumruklar, allahın tekliğini haykıran işaret parmakları, kana, şiddete, devlete tapınmanın rozeti kurt başları, zafer işaretleri- sokakları, meydanları dolduran varoş çocukları, artık birbirlerine düşman bile değil, birbirlerini yok sayarak kendi şehirlerini tahrip için yarışıyorlar.

10.10.2012

hiçbiryer'e dönüş

oya baydar

bitince, çekip gitmeli. uzatmalarda gol atma hayaline kapılmadan, sessizce, efendice terk etmeli sahayı. ister bir iklim, bir şehir, ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince, tüketince direnmemeli. bırakıp gitmeyi, yaşanmış olanın güzelliğini korumayı bilmeli.

her hazzın, her mutluluğun bir bedeli vardır; kedi okşamanın bile. keyif alıyorsan, bedelini ödeyeceksin.

insanlar efsane ve kahraman yaratmaya bayılırlar.

sezgi, dikkat ve ilginin ürünüdür.

artık hiçbir şey onu geri getiremez. cinayetin işlendiği anın bir saniye bile öncesine dönemezsin. köpek gibi pişmansındır; ama boşuna.

"ben uzunminareliyimdir doğma büyüme
ne yapıp yapıp denizi görmek isterim."

insanın içinde sakladığı korkuları, acıları, hesaplaşmaları kim bilebilir?

insan ilişkilerini ertelememek gerektiğini öğrenmeliyim.

ela'yı arıyorum ben. kuş adlı, çiçek kaldırımlı yollardan birine açılan bir sokakta, sarmaşık güllü bir evde otururdu. kedileri vardı. hayal kurardı. güzeldi, çocuktu. ellerimizde ağır okul çantalarıyla koşa koşa yetiştiğimiz kalabalık sabah otobüslerinde en çok onun kahkahaları duyulsa da, geçtiği yerlere hüzünler bırakırdı.

sonunda hepimiz, tıpkı kediler gibi, kokumuzun olduğu yerlere dönüyoruz. ya her şey yıkılmış, toprak sürülmüş, kokular yok olmuşsa kediler nereye gider, kedi yavruları nereye döner o zaman?

hayatımdan onlarca hayat çıkar, hiçbiri de bir işe yaramaz.

bir adam ya da bir kadın girer hayatınıza. bedeniniz, duruşunuz, bakışınız, hayatınız, onunla bir renk, bir anlam, bir özellik kazanır. sonra bir gün renkler solar. birbirinizi tüketirsiniz. yollarınız ayrılır. bu kadar basit işte.

amaca ulaşılan noktada, mutluluk değil boşluk başlıyor.

louis aragon: bir başka kader için donatılmış şu silahsız askerlere benziyor hayat.

özgünlükleri yok ederek özgür bir dünya kurabileceğinize nasıl inandınız?

"uyan artık uykudan uyan
uyan esirler dünyası."

tam o sırada içeri giriyorlar. ellerinde kalın dosyalar, ince çubuklar ve elektrik kabloları var. dehşet içinde, bağırmak, kaçmak, bir fare olup deliklere sığınmak istiyor. sonraki günlerde, her şey bitip külçe halinde koğuşa atıldığı zaman, işkencenin en müthiş anının, çırılçıplak soyulduğunuz, üzerinize soğuk sular boşaltıldığı, elektrik verildiği veya filistin askısına asıldığınız dakikalar, saatler değil, hazırlıkları izlediğiniz anlar olduğunu anlıyor; acı duyma ve ölüm korkusunun, acının ve ölümün kendisinden daha müthiş olduğunu öğreniyor.

new york süt mavisi, moskova nefti yeşil, atina kum rengi, prag gülkurusu, madrid kızıl, parma sarı, oslo gri, berlin sincabi, istanbul ta bizans'tan beri erguvan rengiydi.

"kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin."

insanı değiştirmeye yetmiş yıl, yüz yıl yetmiyor. binlerce yılın tortuları, içgüdüleri birkaç yüzyılda değişmiyor. yeni insanın yaratıldığını, yeni dünyanın filizlendiğini sanmıştık. belki de asıl yanlışımız, bu kadar aceleci olmaktı, erişilmez olanın adı olan ütopyaya birkaç on yılda yaklaşabileceğimizi sanmaktı. belki yanlışımız daha derindeydi; ilerlemeyi insanlığın mutlak kaderi saymaktaydı. insanı ve dünyayı değiştirmek için verilen iktidar savaşındaydı, iktidar olgusunu mutlaklaştırmaktaydı. bütün bunları yeterli güçte sorgulayamamakta, ilkel din duygusunu aşamamaktaydı yanlışımız.

dönüş bazen güç olur. aradıklarınızı bıraktığınız yerde bulamazsınız. ne eşyayı, ne de insanları. bulduklarınız da siz yokken değişmiş, yabancılaşmış gibidir. en kötüsü de, umut. umutlanmadın mı, bir beklentin olmadı mı, hayal kırıklığı da olmaz. bir yer düşlersin ya da bir insan; bir kadın mesela.. kafanın, yüreğinin içinde, o yeri, o insanı süsler püslersin. kendine yaşamak için bir neden yaratırsın. sonra bir gün, tam o yere ya da insana vardığında, yabancıdır. daha erişmeden yitirmişsindir onu.

yeni bir ülke bulamazsın
başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda
başka bir şey umma (konstantin kavafis)

ben herkesin alim sandığı bir cahilim.

insan, aslında, sadece kendisi için, kendi hayatına bir anlam kazandırmak için savaşıyor. uğrunda savaşıldığı sanılan amaç, ütopyalarımız, hepsi kendi yaratmalarımız.

önemli olan insanın ne yaptığı değil, nasıl olduğu.

10.07.2011

sıcak külleri kaldı

oya baydar

kötü şeyler hep fimlerde olur, hep başkalarının başına gelir sanırsınız; sonra bir gün, bakarsınız ki bir korku filminin ortasındasınız.

öfkelendiği, çaresiz kaldığı, istediği hedefe ulaşamadığı zamanlar kadının silahının belden aşağı vurmak, karşısındakini acıtmak olduğunu bilirdi.

"kalbin, aklın tanmadığı gerekçeleri vardır."

burası türkiye. devlete tosladığın zaman boynuzları kırılan hep sen olursun.

sevinçler ortaktır, acı yalnız çekilir.

sevgiyi, sevilen kişinin özgürlüğünü kısıtlamak olarak anlamadım hiç. sevgi, ilgi, bağlılık; insanları kendime bağımlılaştırmak, insanlara yapışmak değildir benim için.

zafer haklı kılar, yenilirsen haksız olursun.

ne çok benzer bina gördüm. kapılarında ne bir levha ne bir kurum adı vardır; ama içlerinde insanların 'yaşamadıklarını', hizmetinde oldukları çark adına sadece devindiklerini hemen hissedersiniz.

dışardan ne kadar izlersen, gerçeği bilemezsin, kişinin özel tarihini yakalayamazsın.

noktası bir türlü konulamayan, uzadıkça uzayan ve giderek anlaşılmaz olan bir cümleye benziyordu ilişkimiz. hep baştan alınan, bir türlü ilerlemeyen ve bir türlü üstü çizilip iptal edilemeyen. her ayrılıktan sonra küllendiği sanılan ve her defasında kendi küllerinden yeniden doğan.

en iyi sosyalistler, sınıfını inkar etmiş burjuvalardan çıkar.

doğa hiç ummadığın bir insanda ile, inanılmaz estetik duygular yaratır.

koşullar ne kadar olgunlaşmış olursa olsun, devrimler için çoğu zaman bir dış müdahale gerekir.

faşizmin, sermayenin en zalim, en kanlı diktası olduğu gerçeği devrimci edebiyattan ibaret değildir. sermayenin sola yönelmiş topyekün saldırısıdır faşizm.

insanı çocukluğuna, ilkgençliğine bağlayan anılarda büyülü bir şeyler vardır.

ayının on hikayesinin onu da armut üstüneymiş.

kaybedebileceğiniz tek şey zincirleriniz olunca zincirlerinizi bile kaybetmekten korkarsınız.

evleri insanları ele verir. küçük ayrıntılar çok şey anlatır.

kedi dinginlik ve yerleşiklik demektir.

komünist momünist, her sağlıklı erkek de en sonunda yatılacak kadın arar.

stalin mahkemelerinin yargıçları da işçiydi, karaormanlar'da kesilen binlerce komünistin cellatları da! işçi sınıfı yıkmaya yarar, yeniden inşaya gelince, orada duracaksın. onu beceremez. dışardan götürülen bilinç de, el şeyiyle gerdeğe girmek gibi, o kadar işe yarar işte.

belli bir dönemde, binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin düşünceleri, inançları, atılımları birkaç kişide adeta cisimleşir. deniz, mahir, ötekiler, dönemin ruhuydular işte; hatalarıyla sevaplarıyla.. darağaçlarında, nurhak'ta, daha dün kızıltepe'de yitip gittiler.

aslolan devrim için ölmek değil, devrimi gerçekleştirmek için yaşamaktır.

çocuklarımıza özlemlerimizin adını koyarız hep.

bazen, tam uyanacağınıza yakın tuhaf bir rüya görürsünüz ve uyandığınızda hala o rüyanın içinde yaşarsınız. rüya mı gerçekti, uyanışınız mı rüya; uzun süre ayıramazsınız.

"gülleri, dostlukları, sevgileri sulamak gerekir."

insan yetiştiği çevrenin değerlerini ne kadar aşabilir ki!

aşağılık duygusu ile gurur ikiz kardeştirler.

milyarder olduğun zaman kimse rengini sormuyor. para, bakanda renk körlüğü yaratıyor.

bu ülkede kurtarılacak hiçbir şey yok artık. dibe vurursa yeniden bir şeyler yapılır belki.

"hiçbir şey hayatın kendisi kadar şaşırtıcı değildir."

belki de yaşlanmak umudun yitirilmesidir.

bir insan ömrünün değeri neyle ölçülebilir ki? hangi devrim, uğruna ölenlerin yaşamının yerini tutabilir?

birileri size, belki de tam paylaşmadığınız bir amaç gösterir. sizi ateş hattına sürer; dava uğruna ölmenizi, öldürmenizi ister. kendiniz için öldüğünüze, öldürdüğünüze inandırır sizi. dava, insan hayatının önüne geçer. biz şefler, şefçikler onları savaşa süreriz. o savaşın kendi savaşları olduğuna inandırırız onları.

aşkta ve inançta soru sormaya başladın mı büyü bozulur. dindar soru sormaz; aşık da, kör militan da öyledir. onlar inanırlar ve inandıkları için huzurludurlar.

yolunu kaybetmemek; vahşi bir dünyanın ortasında, üstelik de bunca anı ve acı yüküyle kimliksiz, benliksiz, yapayalnız kalmamak için yitip giden duyguların son kırıntılarına, büyük yangınların sıcak küllerine razı olması gerektiğini biliyor. "aslolan hayattır." kendini kandırma pahasına da olsa, henüz küller soğumadan tutunmalı umut kırıntılarına..

moskova ağırbaşlı ve trajikti; berlin yaralı ama katı; leipzig soğuk, sinirli ve kasvetli; istanbul hülyalı, dağınık ve mahmurdur.

insan tam da böyle zamanlarda yalnız kalmalıdır. dostların ve sevgililerin hastabakıcı olmadıklarını unutmamalıyız. hastalık çirkindir, çirkinlik ise sevgiyi ve ilgiyi öldürür.

ne bakanın, ne müsteşarın, hiç kimsenin en küçük yetkisi yok ohal bölgesinde. orası türkiye değil sanki. hani vatanı bölüyorlar falan diyorlar ya, kendileri çoktan bölmüşler türkiye'yi. 

"hayatın neresinden dönülse kardır."

bir tek kediler ölmek için evlerinden uzak yerler ararlar, ölülerini göstermezler.

evlilik, iki taraflı sineye çekme ve uzlaşma sanatıdır.

insan hakları insanlar içindir. bunlar cahil, ilkel yaratıklar; şeriat istiyorlar. sokakları görmedin mi? kara çarşaflıdan, cüppeliden, sarıklıdan geçilmiyor.

hayatta herkesin, hepimizin, bedelini ödeyip efendilerinden özgürlüğünü satın almak istediği bir an olur. onun özgürlük bedeli ağırdı.

2.07.2010

erguvan kapısı

oya baydar

gün gelir, herkese bir ada gerekir. bazen o da yetmez, uzak bir bahçe edinirsin.

kadınların en zayıf, en arzulu anları, başka bir erkeğin onları bıraktığı andır, hiç kaçırmayacaksın fırsatı.

annelerinin en nefret ettikleri huylarını almak, annelere benzemek kızların değişmez kaderi midir?

dadıları yabana atmayın. küçümsenen genel doğrular bin yılların deneyimlerinden süzülüp gelmiştir.

cinayeti soruşturanlarla işletenler aynı odaklarsa, katiller bulunmaz.

derin dönüşümler yaşayan kişi hep en uçlarda gezinir; sadece geçmişinden kopmakla kalmaz, eski kimliğini de reddetmeye çalışır.

her şeye rağmen bir aşk hikayesiydi bu. sandığınız gibi polisiye bir olay, basit bir ilişki, bir paris kaçamağı değildi. sonuna kadar yaşanamamış, tüketilememiş, yıpranmamış, bu yüzden de bütün diriliğiyle, inadıyla kalmış bir aşk hayaleti. hayaletleri öldüremezsin.

aşk ulaşılmazlıkla beslenir, ulaşılmazlıkla kara sevdaya, tutkuya dönüşür. insan aşk bahsinde çoğu zaman sanıldığından daha yalındır, hele de biz kadınlar; hatta en akıllılarımız bile.

sınırlarını aşan, zincirlerini koparan insanları severiz. en statükocu olanlarımız bile böylelerine içten içe hayranlık duyar. bizim cesaret edemediğimize cesaret edebildikleri için belki de.

açıklık, basitleştirme, gereksiz ayrıntılardan, süslerden arındırma proletaryanın aklının duruluğunun ve sağlamlığının göstergesidir. hedefe, her kavram üzerinde on kere düşünüp binbir dereden su getirerek değil, namludan fırlayan kurşun gibi dümdüz giderek varabilirsin ancak.

lüks yerlerde çalışanlar kadar kendi sınıflarından kopmuş, kendi çevrelerine düşmanlaşmış kimse yoktur. şöyle bir bakar, cüzdanınızı da yüreğinizi de okuyuverirler. eğer ortama uygun bulunmazsanız, garsonundan komisine, aşçısından kapıcısına kadar hepsi sizi küçümsemekte, aşağılamakta birbirleriyle yarış ederler.

devrimcilik yaşamında öğrendiğim tek önemli şey, insanlığın mutluluğu ve özgürlüğü hedefine, insanı tahrip eden silahlarla varılamayacağı oldu. yaşama ölümle varılmıyor, ölümden yaşam doğmuyor.

insanlar çevrelerinde gördükleri, alışık oldukları renkleri, kokuları, bitkileri ararlar.

bazen aradığınız değil, aramanın kendisi önem kazanır; ya da aradığınızı sandığınız şey değildir asıl aradığınız.

neyi aradığımızın cevabı, eğer aramayı biliyorsak, vardığımız noktada bulduğumuz şeydir.

bilim somut veriyi, kanıtı, tutarlılığı arar; gerçekle ilgilenmez. gerçek, herkesin kendi hikayesine verdiği addır.

"türkiye sanat tarihçileri için bir hazine, sosyal bilimciler içinse mükemmel bir laboratuvardır."

eskiden nasıldı, bilmiyorum. ben hiçbir şeyin yerini değiştirmedim. zaten kitaplarım ve giysilerimden başka eşyam da yok. eşyaların yerlerini değiştirmeye, yaşadıkları mekanlara kendi damgalarını basmaya meraklı olanlar çoğunlukla kadınlardır. biz erkekler bulduğumuz yere konuveririz.

bazı evler insana değişmezlik duygusu verir. sanki her şey bulunduğu yere bir daha sökülmemecesine çakılmış gibidir. düzenli, özenli ve iç sıkıcı.

"toplumsal sınıflarla, o sınıfların taşımaları gereken ideolojik değerlerin ve söylemlerin böylesine karşıt, böylesine çelişik olduğu bir başka ülke bulmak zordur.  türkiye'de işçiler kapitalizmin değerlerini savunur, burjuvalara hayranlık duyarken; en sıkı komünistler varlıklı kesimlerden, burjuva kökenli aydınlardan çıkar."

bir an, bir söz, bir bakış, bir hareket ya da bir gecikme bazen tarihimizi ve talihimizi nasıl da değiştiriverir.

her adreste bir polisin beklediği, her iyi tanınmayan kişinin ajan olduğu, düz asfalt yollar bırakılıp bilmem kaç yüz basamaklı yokuşlarda helak olunan bir dünyada nasıl ruh sağlığını koruyabilir ki insan?

canına yandığımın tc devletinin sağlık politikası böyle işte: paran yoksa sürün, geber!

orta yaşı geçmiş her kadının yüreğinde dışa vurulmayan bir genç erkek özlemi yok mudur?

belki de bu şehir tarihsel bir dönemde değil, kendi özel zamanında yaşadı hep. burada camiler kilise, manastırlar türbe, saraylar zindan, kapılar duvar, surlar geçittir. hiçbir şeyin değişmez özü, sürekli tekliği ve gerçekliği yoktur. inançların bile..

inancın ve tapıncın gerçek nesnesi hiç önemli değildir. önemli olan inanmaktır.

cesur olmak için korkuyu bilmelisin; sadece duygusuzlar ve aptallar korkuyu bilmezler.

kadın doğurandır, hayatı yaratan, büyütendir; bu yüzden hayata karşı er kişiye göre daha güçlüdür, dirençlidir.

her şey semboldür. düşünen insanın yaşamı bir semboller sistemidir. semboller kimliklerin dışa yansıtılmasıdır, ötekilere 'ben buyum' demenin en kestirme yoludur. sanırım insanlar kimliklerini en güçlü biçimde dinsel ya da ideolojik aidiyetleriyle, inançlarıyla tanımlıyorlar. inanca dayalı kimlikler, mümin ve müritler yarattı. özgür insanın birey kimliği değil müminin ve müridin sorgulamayan köle kimliği öne çıktı. bunun bedelini ağır ödedik.

sır bir kez çözüldü mü, gizem açığa çıkıp da sıradanlaştı mı, çekiciliğini kaybeder.

'yaşamak direnmektir.' bu doğru. ama 'yaşamak ölmektir.' doğru değil. daha onurlu bir hayat için ölüme yattıklarını söylüyorlar. ben ölümden yaşam doğacağına inanmıyorum.

insan bazen daha fazla öğrenmekten korkar. gereğini yapamayacağı, sorumluluğunu üstlenemeyeceği için.

katil olacaksınız. cellat olacaksınız. ne devletin bekası tekerlemeleri, ne hainler, bölücüler edebiyatı, ne milletin yüce çıkarları palavraları cinayeti örtmeye yetmeyecek. vatandaşlarını öldüren ülkenin bütünlüğü mezarlıkların bütünlüğünden başka nedir ki?

intihar, hayatın anlamı sorusuna verilen en açık cevaptır.

insanlar ölmeye zorlanamaz; ama özendirilir. dini tarikatlar da, savaşta komutanlar da bunu yaparlar. çevresinden soyutlanma, dışlanma korkusu salınır kişinin içine. öyle bir noktaya getirilir ki insan, neden ölmeyi beceremedim diye kahrolur. zorlamanın en sinsi, en kötü biçimidir bu.

sadece yenilgi düşündürür ve sorgulatır. yenilgiyi derinlemesine kavramak için gerçekle yüzleşebilme cesareti gerekir. bu cesareti gösteremeyenler hiçbir şeyi değiştiremezler; ne kendilerini ne de dünyayı. ve hep yenilirler.

şafaktan bir önceki an, gecenin en koyu, en karanlık olduğu andır; ama gün mutlaka ağarır.

resmi tarihler gibi, resmi dinsel metinlerin işlevi de gerçekleri iktidardakilerin çıkarlarına göre saptırmaktır.

"dil, insanın gerçek ülkesidir."

gerçek, baktığın yere göre değişir.

inancın ve vizyonun ne kadar büyükse, umudun da o kadar büyük olur.

insan bir kez kuşkuya kapılmayagörsün, en sıradan, en gündelik olaylar bile karanlık görünmeye başlar.

'çöl, içinde bir kuyu gizlediği için güzeldir.'

istanbul aklın değil inançların şehridir. bu şehirde inançlar, çatışıp karışarak birbirlerini yok eder. burada, müminlerin inancının kökeni, yok etmeye çalıştıkları kafirlerin tanrısındadır. kitleler bunu bilmez, bilenler de sık sık unutur; egemenler ise kendi inançlarını, ölümle, silahla, zorbalıkla dayatırlar. biz aydınların duymaktan hoşlandığımız hoşgörü masallarının da aslı astarı yoktur. şehri ele geçiren egemen inanç, ötekini yok etmek için uğraşır. sadece yenilenler, yenilginin acı potasında birbirlerine yaklaşırlar. hoşgörü denilen şey, kendine güvenli, oturmuş kimlikler gerektirir; oysa bu kentte herkes, her zaman yabancıdır. kent herkesi kendine çeker, içine alır ve ötekileştirir.

26.08.2008

devletin yanıtı

oya baydar

1970-1980 dönemi, türkiye'de toplumsal sınıfların, özellikle işçi ve emekçi kesimlerin hareketlendiği; aslında emekleme dönemini yaşayan, kitlelere inmemiş, deneyimsiz, bölük pörçük bir solun, hazır olmadığı iktidara -onların deyimiyle devrime- yürüdüğünü sandığı dönemdir. buna izin verilmeyeceği açıktı. soğuk savaş dönemi koşullarında, nato ülkelerinin hemen hemen tümünde devlet içinde oluşturulmuş, 1990'lardan sonra sancılı veya sancısız biçimde pasifize edilmiş, dağıtılmış gladio tipi gizli örgütlenme, bu dönemde türkiye'de gerçek işlevini buldu. devlet içindeki bu gizli nüvenin kendini saklamaya gerek duymadan ilk ortaya çıkışı 12 mart döneminde, "kontrgerilla" adı altında oldu. soldaki örgüt ve kişilerden, daha çok ordu bağlantılı ve sol darbe eğilimli olanlar tutuklanıp işkenceyle sorgulanırken, çoğu tanınmış yazar, aydın, subay olan bu kişilere, gözleri bağlı götürüldükleri yerde "burası genelkurmay'a bağlı kontrgerilla merkezi. buradan sağ çıkıp çıkmamanız bizim ve itiraf ederseniz tabii sizin elinizdedir." deniliyordu.

aslında yapılan bir hesap hatasıydı. 12 mart rejiminin bu kadar kısa süreceği, dünya ve türkiye koşullarının demokrasiye dönüşü umulandan öne alacağı hesaplanmamıştı. sonraları, varlığı dönemin tüm yetkilileri tarafından inkar edilse de, kontrgerilla gladio tipi örgütlenmeye verilen adlardan sadece bir tanesiydi.

1973 seçimleriyle demokrasiye geçildikten sonra, devletin bu yapısına dokunulamadı, dokunulmak da istenmedi. çünkü sol, giderek büyüyen bir tehlike olarak algılanıyordu. bu dönemin kısa bir panoraması; kanlı eylemler, terör, anarşi, ayaklanma provaları, sınıf savaşı veren sendikalar, gladio'nun tetikçi kadrolarını devşirdiği faşizan hareket, işçi hareketini denetimi altında tutar gibi görünen -ki bu sadece görünüşten ve devletin yanlış değerlendirmesinden ibaretti- yarı legal komünist partisi, sayıları kırkı aşan önemli önemsiz, irili ufaklı sosyalist parti ve gruplar, sadece ideolojik değil, aynı zamanda silahlı savaş vermeye çalışan, bir bölümü devlet içindeki gizli nüvenin kontrolündeki silahlı sol örgütlenmeler, derin bir istikrarsızlık ve güvensizlik ortamında çökmüş bir ekonomi ve şaşkın bir sermaye kesimi, iktidarsız iktidarlar, birbirini izleyen zayıf hükümetler olarak çizilebilir.

1976 yılında 1 mayıs, cumhuriyet tarihinde ilk kez yüz binlerce işçinin katılımıyla işçi bayramı olarak kutlandı. hazırlıklar devletçe biliniyor, izleniyordu; ama böyle bir kalabalık ve coşku beklenmiyordu. üstelik, işçi hareketine ve alana hakim olan siyasal gücün, 1920'lerden beri gizli çalışan, varlığıyla yokluğu belli olmayan, 1930'lardan beri dağıldığı ve türkiye dışına çıktığı sanılan, merkezi de kökü de dışarda olan türkiye komünist partisi olduğu istihbaratı vardı. işçi hareketi ilk kez gerçekten tehlikeli olma istidadı gösteriyordu ve ne pahasına olursa olsun bastırılması, geriletilmesi, pasifize edilmesi gerekmekteydi.

devletin cevabı bir yıl sonra, 1 mayıs 1977'de geldi. alanda toplanmış olanların üzerine, resmi söyleme göre "bilinmeyen", gerçekte kontrterör, kontrgerilla, gladio -adı önemli değil- bu misyona yıllardan beri hazırlanan odak tarafından açılan ateş altında otuzdan fazla insan öldü, yüzlercesi yaralandı. daha önce bu çapta bir kitle katliamı yaşamamış olan sol kesim açısından beklenmedik bir saldırıydı bu. hemen bir hafta sonra ana muhalefet partisi liderine seçim mitinginde suikast yapılacağı ihbarı, hem de dönemin başbakanından geldi.

işçi hareketi yükseldikçe ve sola kayma belirtileri gösterdikçe terör artıyor, kontrterör örgütü, daha doğrusu mekanizması giderek güçleniyor, hatta bağımsızlaşıyordu. devletin legal güçleri ve sorumluları da şaşkındı; ama müdahaleye güçleri ve niyetleri yoktu. 1970'lerin sonuna, 78'lere, 79'lara gelindiğinde, terör, anarşi ve kaos herkesin boyunu aşmış; özellikle demokrat aydınları, öncü işçileri, sendikaları hedef alan vahşi siyasal cinayetler, bir sağ-sol çatışması görünümü altında toplumu tümüyle destabilize etmişti.