cevdet kudret
"ya kaptanı, ya doktoru görmem gerek" dedi. bugün günlerden cumaydı. ala! birinden biri herhalde öğle yemeği için evde bulunacaktır. saate baktı: 10.00. eğer hemen hazırlanırsa öğleden önce orada olabilirdi.
"süleyman!"
"efendim anne?"
"gel seni giydireyim de.. haydi çocuğum.. seni giydireyim de, kaptan dayılara gidelim."
ayşe hem hazırlanıyor hem düşünüyordu: "kaptan dayılar.. fakat bu saatte gitmek doğru olur muydu? ama başka zaman da evde bulunmazlardı ki.."
misafirlik töresi büsbütün değişmişti. yemeğe alıkoymak, ziyafet vermek gibi incelikler çoktan unutulmuş; bir yerde yemeğe kalmak adeti de bırakılmıştı. herkesin ekmeği kendisine kadardı. hiç kimsenin kimseye ikram edecek hali yoktu. eğer mutlaka kalmak gerekiyorsa, misafir, ekmeğini de birlikte götürürdü. gece gezmeleri büsbütün kalkmıştı. gaz pahalıydı: lamba ancak büyük evlerde yanardı; orta halli evlerde mum yakılırdı; ufak evler ise büyük evlerin büyük pencerelerine bakarak ışık yüzü görmeye çalışırlardı.
giyinmeleri bittikten sonra ayşe kendilerine düşen 2 dilim ekmeği paket yaptı, çocuğunun elinden tuttu, çıktı.
kaptan dayıların kapısı çift kanatlıydı. zili çalmak için elini uzattı. işte o zaman farkına vardı: eli titriyordu. kendini topladı ve zili çaldı.
kapıyı küçük bir ahretlik açtı. çocuk, bu vakitsiz, yani yemek vakti gelen misafirlere kuşkuyla baktı. onları odaya alırken sordu:
"kim geldi diyeyim?"
"yeğeniniz abdullah efendi'nin karısıyla çocuğu geldi deyin."
az sonra dışarıda bir fısıltı oldu. telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. kapı tereddütle aralandı. bir fısıltı daha: "yettiği kadar, ne yapalım?" kapı açıldı. ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler.
"ayol sizi hangi rüzgar attı böyle? süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!"
ayşe'nin bütün korkuları dağıldı. işte pekala güleryüzle karşılanmışlardı. bu sırada gelin hanım, süleyman'ın elindeki paketi gördü. birdenbire sözü ağzında kaldı. her şeyi anlamıştı. sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.
ihtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.
ayşe: "senin ne demek istediğini anlıyorum. fakat kendim için gelmedim. şu 7 yaşındaki yavruyu kurtarmak için.. zaten bu son!" diye düşündü. ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güleryüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. sordu:
"beyefendiler evde yoklar mı?"
"doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. kaptanım bir haftadır izinli. sabahleyin sokağa çıkmıştı. neredeyse gelir."
ihtiyar kadın bunu söylerken saate baktı: on ikiye beş var.
biraz daha konuştular. fakat ne şeker ne de kahve getiren oldu. türkiye'deki bütün misafirler gibi, ayşe de bunu ayıplamadı. artık kahve, şeker ve her türlü şekerli içecek ortadan kalkmıştı. bu gibi yiyecek ve içecekler ancak dört bir yanı sur gibi yüksek duvarlarla çevrili, demir kapılı, demir parmaklıklı evlerde bulunabilirdi. fakat oralarda da misafire çıkarılmazdı; altın gibi, şeker de yabancı gözlerden gizlenirdi.
o sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.
ütülü, beyaz bir masa örtüsü. herkesin önünde birer tabak.
sofrada 5 kişiydiler. gelin hanım, bir tabak içinde 3 parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek..
süleyman sevinçle bağırmak istedi; fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.
ayşe, "acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?" diye düşündü. sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini süleyman'ın önüne koydu. sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.
bu; süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan yatırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı.
hizmetçi kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. bu, kuru fasulyeydi. içinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: yağ..
ayşe yutkundu ve bekledi. yemeğin dağıtılmasına başlandı. genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti. kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi adet olan "teşekkür ederim, yeter" sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu.
herkesin tabağının kenarında yemek suyu bir daire çizmişti. süleyman eğer bir geometri öğretmeni olsaydı, "bu dairenin çapı 16 santim olduğuna göre, alanı, yarıçap karesinin pi ile çarpımına eşittir" diye düşünürdü.
sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. dairenin çapı bir santim küçülmüş, alanı daralmıştı.
süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; çıkardığı zaman, tabaktaki yemek gene 16 santim çapında idi. ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak işi kalmamıştı. çiğnemeye başladı. ağzına bir toprak kokusu yayıldı. sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. nasıl oldu bilinmez, ikinci bir çöp damağına saplandı. bugün herhalde uğursuz bir gündü. sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve süleyman'ın damağına batıyordu. çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. ağzı, öylece, açık kaldı. ne ileri ne geri..
dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. neredeyse boğazını tıkayacaktı. gözlerinin yaşardığını sezdi. bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. bunu önce gelin hanım gördü:
"aaa" dedi, "ağlıyor musun?"
şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. süleyman ne yapacağını şaşırdı. ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. dehşetli canı yanmıştı. hıçkırmaya başladı. ihtiyar teyze sordu:
"niçin ağlıyorsun ya?"
"acıyor! acıyor!"
"dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!"
süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığıyla baş başa kalmış; sesi, çıkabildiği kadar yükselmişti.
önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.
ayşe, burada bir saniye daha fazla durursa çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.
"küt!"
sokak kapısı kapandı, ses kesildi.
fırtına dinmişti. herkes eski yerine döndü.
ayşe'yle süleyman'dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtünün üstünde, iki kara leke gibi duruyordu. dayı, artan yemeklerle bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi.
sarman, yemekleri yedi; fakat ekmeği yemedi.
cevdet kudret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cevdet kudret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2.05.2022
9.08.2021
müfettiş
cevdet kudret
bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:
"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."
bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:
"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.
son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.
edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.
'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.
'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.
verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.
bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."
müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:
"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."
bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:
"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."
bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:
"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.
son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.
edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.
'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.
'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.
verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.
bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."
müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:
"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."
26.03.2016
birtakım sözler
cevdet kudret
bir cuma günü bekçi kapıyı çaldı; mahalle imamının bir iş görüşmek için hamza bey'i çağırdığını bildirdi. adam giyinip çıktı.
imamın yanında muhtar ve mahalle yönetim kurulundan birkaç kişi daha vardı. oturdu. şuradan buradan konuşulduktan sonra imam asıl konuya girdi:
"hamza bey" dedi, "mahallede sizin aleyhinizde birtakım sözler dönüyor."
"sizin aleyhinizde de birtakım sözler dönüyor, imam efendi."
"ben evimde nikahsız kadın beslemiyorum."
"ben de yoksullara yardım için mahalleden toplanan paraların yarısını cebime atmıyorum. hem bunu kim haber verdi size?"
"gayri orasını bilmiyorum. mahalleli 'istemeyiz!' diyor. baskın yapmaktan filan söz ediyorlar. anladınız ya, buradan çıkıp gitmeniz gerek."
hamza bey, bu oyunu boşadığı karısının oynadığını anlamakta gecikmedi. herhalde bir gün gelmiş, imamı görmüş, muhtara yalvarmış, mahalleliye dert yanmış, ağlamış, bayılmış, aleyhindeki bu havayı yaratmıştı.
adam güldü:
"bense" dedi, "yakında bir nikah töreni yapmayı, fakirhanede mahalle komşularıma mütevazı bir ziyafet çekmeyi, imam efendiye de bolca bahşiş sunmayı düşünüyordum."
"bakın, böyle konuştuğunuz vakit sizi ne iyi anlıyorum! ben zaten söylemiştim, 'komşular' demiştim, 'bu aklı başında, sözü sohbeti yerinde bir adama benziyor; durun hele acele etmeyin, ben kendisiyle bir görüşeyim.' evet, öyle demiştim. çok şükür yanılmamışım."
hamza bey gerçi bir hafta sonra melahat'le nikahlandı; fakat ne imama ne de mahalleliye olan vaatlerini yerine getirdi; onlardan böylece öç almış oldu.
bir cuma günü bekçi kapıyı çaldı; mahalle imamının bir iş görüşmek için hamza bey'i çağırdığını bildirdi. adam giyinip çıktı.
imamın yanında muhtar ve mahalle yönetim kurulundan birkaç kişi daha vardı. oturdu. şuradan buradan konuşulduktan sonra imam asıl konuya girdi:
"hamza bey" dedi, "mahallede sizin aleyhinizde birtakım sözler dönüyor."
"sizin aleyhinizde de birtakım sözler dönüyor, imam efendi."
"ben evimde nikahsız kadın beslemiyorum."
"ben de yoksullara yardım için mahalleden toplanan paraların yarısını cebime atmıyorum. hem bunu kim haber verdi size?"
"gayri orasını bilmiyorum. mahalleli 'istemeyiz!' diyor. baskın yapmaktan filan söz ediyorlar. anladınız ya, buradan çıkıp gitmeniz gerek."
hamza bey, bu oyunu boşadığı karısının oynadığını anlamakta gecikmedi. herhalde bir gün gelmiş, imamı görmüş, muhtara yalvarmış, mahalleliye dert yanmış, ağlamış, bayılmış, aleyhindeki bu havayı yaratmıştı.
adam güldü:
"bense" dedi, "yakında bir nikah töreni yapmayı, fakirhanede mahalle komşularıma mütevazı bir ziyafet çekmeyi, imam efendiye de bolca bahşiş sunmayı düşünüyordum."
"bakın, böyle konuştuğunuz vakit sizi ne iyi anlıyorum! ben zaten söylemiştim, 'komşular' demiştim, 'bu aklı başında, sözü sohbeti yerinde bir adama benziyor; durun hele acele etmeyin, ben kendisiyle bir görüşeyim.' evet, öyle demiştim. çok şükür yanılmamışım."
hamza bey gerçi bir hafta sonra melahat'le nikahlandı; fakat ne imama ne de mahalleliye olan vaatlerini yerine getirdi; onlardan böylece öç almış oldu.
8.11.2014
hoca efendi
cevdet kudret
sınıfta çocuklar 2 bölüme ayrılmıştı. bir bölümü kapı yanındaki sıralarda oturuyordu. bunlar yoksul çocuklarıydı. üstleri başları o kadar iyi değildi. hatta kimisinin ayağında ayakkabı bile yoktu, okula takunya ile gelip gidiyorlardı. bunlar, başlarını kitaptan kaldırmamak, durmadan çalışmak, yazmaya çalışmak ve hiçbir zaman gülmemek cezası altında bulunan çocuklardı.
öbür bölümü, zengin çocuklarıydı. onlar pencere yanındaki sıralarda otururlardı. içlerinde, babası "paşa" olan bile vardı. hepsinin de ailesi çok meraklıydı. çocuğu okula daha ilk teslim ettikleri gün, "kuzum hoca efendi, oğlumuzu temiz-pak çocukların yanına oturtun" diye tembih ederlerdi. bunlar okula arabayla ya da bir uşakla gidip gelirlerdi. üstleri başları çok temizdi.
hoca efendinin kapı tarafındaki elinde bir değnek vardı. pencere yanındakiler bir yaramazlık yapacak olursa, "kulağınızı çekerim haaa!" derdi; kapı yanındakiler bir şey yaparsa böyle bir ihtarda bulunmadan sopayı indirirdi.
pencere tarafındakiler hiç dayak yemezdi. niçin dayak yemediklerini anlayacak yaşta olmadıkları için de, yaramazların hep kapı tarafına toplandığını sanırlardı.
şevket, kapı yanındakilerin olduğu kadar bütün sınıfın da en yaramaz öğrencisiydi. hoca arkasını döner dönmez yapmadığı maskaralık kalmazdı. sonra, işlediği kabahati başkalarının üstüne atmayı da bilirdi. yakalandığı zamanlarda da pek hırpalanmazdı. her hafta hoca efendiye en güzel değnekleri o getiriyordu. şevket'in cezasını hep başkaları çekiyor ve hoca efendiye göre, şevket de onları seyrederek ibret alıyordu. hoca birisini dövmeye başladığı zaman, o da -çocuğu sanki kendisi dövüyormuş gibi- hocayla birlikte kolunu kaldırıp indirirdi. bir gün yine böyle kolunu kaldırıp indirirken eli mürekkep şişesine çarptı, şişe hocaya doğru fırladı, hoca efendinin cübbesi masmavi oldu. şevket bir anda bütün ayrıcalıklarını kaybetti. getirdiği değneklerin iki tanesi sırtında kırıldı, üçüncüsü çok sağlam olduğu için kıvrıldı; ama kırılmadı. şevket, bahçesindeki ağaçların sağlamlığı ile övünebilirdi doğrusu.
şevket ertesi gün okula gelmedi. daha ertesi gün bonjorlu,* bastonlu, fesi kalıplı bir adamla birlikte geldi. çocuk sınıfa, adam müdürün odasına girdi. biraz sonra da hoca efendiyi müdür odasına çağırdılar. adam kim olduğunu söylemek gereğini bile duymuyordu; işin tuhafı, bunu sormak müdürün de aklına gelmiyordu. bir insanın böyle selam vermeden içeri girmesi, kalıplı fesini biraz yana eğmesi, konuşurken böyle ağır ağır ve hecelerin üstüne basa basa söz söylemesi için o kimsenin mutlaka büyük bir adam olması gerekti. hoca içeriye girdiği zaman adam onu sanki hiç görmedi. iki eliyle arkasında tuttuğu bastona kıçını dayadı, gözlerini biraz tavana doğru kaldırdı ve hocaya ancak müdür aracılığıyla seslendi, verilen cevapları da gene o yolla dinledi:
adam: "hoca efendiye şunu sormanızı istiyorum: şevket benim sütannemin torunudur. bunun böyle olduğunu hoca efendi bilmiyor muydu acaba?"
müdür: "şevket, beyefendi hazretlerinin sütannesinin torunudur. bunun böyle olduğunu bilmiyor muydunuz acaba?"
hoca: "bilmiyordum efendim."
müdür: "bilmiyormuş efendim."
adam: "niçin öğrenmemiş?"
müdür: "niçin öğrenmemişsiniz?
hoca: "kusur ettim efendim."
müdür: "kusur etmiş efendim."
adam: "hoca efendi, kendisine teslim edilen çocukları acaba hangi sıfat ve yetkiyle dövüyor?"
müdür: "size teslim edilen çocukları hangi sıfat ve yetkiyle dövüyorsunuz, hoca efendi?"
hoca: "hoca olmak sıfatıyla."
müdür: "hoca olmak sıfatıyla dövüyormuş efendim."
adam: "hoca efendinin yüksek kişilerden birisiyle yakınlığı var mıdır acaba?"
müdür: "yüksek kişilerden birisiyle yakınlığınız var mıdır acaba?"
hoca: "yoktur efendim."
müdür: "yokmuş efendim."
adam: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmış?"
müdür: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmışsınız?"
hoca: "allah'a güvenerek yaptım."
müdür: "allah'a güvenerek yapmış efendim."
adam: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor muymuş?"
müdür: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor musunuz?"
hoca: "evet efendim."
müdür: "evet efendim."
adam: "hoca efendinin hemen işten çıkarılmasını dilerim. son sözüm işte budur!"
adam başka bir şey söyleme gereğini duymadan kapıyı vurdu, gitti. çıkarken fesi biraz daha yana eğilmiş, bastonu sanki biraz daha kalınlaşmıştı. daha doğrusu, müdürün gözüne öyle görünmüştü.
hoca sınıfa girdiği zaman, çocuklar yaşlarının üstünde bir zeka ile onun yüzüne bakıyorlardı. o ise, renginin sararmış olmasına karşın, yüzünün her iki yanı ile gülmeye çalışıyor ve gözleriyle, sınıfın ta köşesine saklanmış olan şevket'i arıyordu. gördü. ona, yeni bir değnek getirdiği zamanki tatlı sesiyle:
"şevket, buraya gel." dedi.
bütün sınıf, "ne olacak?" diye merakla bekliyordu. hoca efendi, yanına çekinerek gelen çocuğu elinden tuttu, götürdü, pencere yanındaki boş sıralardan birine oturttu:
"ben" dedi, "büyük bir yanlışlık yapmışım; senin asıl yerin burasıymış çocuğum."
sonra hepsinin yüzüne alabildiğine tatlı bir gülüşle baktı. hayatında ilk defa yüzünün her iki yanı da birbirine benzemişti. sonra çıktı, gitti.
hoca efendi, o günden sonra okula bir daha gelmedi.
sınıfta çocuklar 2 bölüme ayrılmıştı. bir bölümü kapı yanındaki sıralarda oturuyordu. bunlar yoksul çocuklarıydı. üstleri başları o kadar iyi değildi. hatta kimisinin ayağında ayakkabı bile yoktu, okula takunya ile gelip gidiyorlardı. bunlar, başlarını kitaptan kaldırmamak, durmadan çalışmak, yazmaya çalışmak ve hiçbir zaman gülmemek cezası altında bulunan çocuklardı.
öbür bölümü, zengin çocuklarıydı. onlar pencere yanındaki sıralarda otururlardı. içlerinde, babası "paşa" olan bile vardı. hepsinin de ailesi çok meraklıydı. çocuğu okula daha ilk teslim ettikleri gün, "kuzum hoca efendi, oğlumuzu temiz-pak çocukların yanına oturtun" diye tembih ederlerdi. bunlar okula arabayla ya da bir uşakla gidip gelirlerdi. üstleri başları çok temizdi.
hoca efendinin kapı tarafındaki elinde bir değnek vardı. pencere yanındakiler bir yaramazlık yapacak olursa, "kulağınızı çekerim haaa!" derdi; kapı yanındakiler bir şey yaparsa böyle bir ihtarda bulunmadan sopayı indirirdi.
pencere tarafındakiler hiç dayak yemezdi. niçin dayak yemediklerini anlayacak yaşta olmadıkları için de, yaramazların hep kapı tarafına toplandığını sanırlardı.
şevket, kapı yanındakilerin olduğu kadar bütün sınıfın da en yaramaz öğrencisiydi. hoca arkasını döner dönmez yapmadığı maskaralık kalmazdı. sonra, işlediği kabahati başkalarının üstüne atmayı da bilirdi. yakalandığı zamanlarda da pek hırpalanmazdı. her hafta hoca efendiye en güzel değnekleri o getiriyordu. şevket'in cezasını hep başkaları çekiyor ve hoca efendiye göre, şevket de onları seyrederek ibret alıyordu. hoca birisini dövmeye başladığı zaman, o da -çocuğu sanki kendisi dövüyormuş gibi- hocayla birlikte kolunu kaldırıp indirirdi. bir gün yine böyle kolunu kaldırıp indirirken eli mürekkep şişesine çarptı, şişe hocaya doğru fırladı, hoca efendinin cübbesi masmavi oldu. şevket bir anda bütün ayrıcalıklarını kaybetti. getirdiği değneklerin iki tanesi sırtında kırıldı, üçüncüsü çok sağlam olduğu için kıvrıldı; ama kırılmadı. şevket, bahçesindeki ağaçların sağlamlığı ile övünebilirdi doğrusu.
şevket ertesi gün okula gelmedi. daha ertesi gün bonjorlu,* bastonlu, fesi kalıplı bir adamla birlikte geldi. çocuk sınıfa, adam müdürün odasına girdi. biraz sonra da hoca efendiyi müdür odasına çağırdılar. adam kim olduğunu söylemek gereğini bile duymuyordu; işin tuhafı, bunu sormak müdürün de aklına gelmiyordu. bir insanın böyle selam vermeden içeri girmesi, kalıplı fesini biraz yana eğmesi, konuşurken böyle ağır ağır ve hecelerin üstüne basa basa söz söylemesi için o kimsenin mutlaka büyük bir adam olması gerekti. hoca içeriye girdiği zaman adam onu sanki hiç görmedi. iki eliyle arkasında tuttuğu bastona kıçını dayadı, gözlerini biraz tavana doğru kaldırdı ve hocaya ancak müdür aracılığıyla seslendi, verilen cevapları da gene o yolla dinledi:
adam: "hoca efendiye şunu sormanızı istiyorum: şevket benim sütannemin torunudur. bunun böyle olduğunu hoca efendi bilmiyor muydu acaba?"
müdür: "şevket, beyefendi hazretlerinin sütannesinin torunudur. bunun böyle olduğunu bilmiyor muydunuz acaba?"
hoca: "bilmiyordum efendim."
müdür: "bilmiyormuş efendim."
adam: "niçin öğrenmemiş?"
müdür: "niçin öğrenmemişsiniz?
hoca: "kusur ettim efendim."
müdür: "kusur etmiş efendim."
adam: "hoca efendi, kendisine teslim edilen çocukları acaba hangi sıfat ve yetkiyle dövüyor?"
müdür: "size teslim edilen çocukları hangi sıfat ve yetkiyle dövüyorsunuz, hoca efendi?"
hoca: "hoca olmak sıfatıyla."
müdür: "hoca olmak sıfatıyla dövüyormuş efendim."
adam: "hoca efendinin yüksek kişilerden birisiyle yakınlığı var mıdır acaba?"
müdür: "yüksek kişilerden birisiyle yakınlığınız var mıdır acaba?"
hoca: "yoktur efendim."
müdür: "yokmuş efendim."
adam: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmış?"
müdür: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmışsınız?"
hoca: "allah'a güvenerek yaptım."
müdür: "allah'a güvenerek yapmış efendim."
adam: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor muymuş?"
müdür: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor musunuz?"
hoca: "evet efendim."
müdür: "evet efendim."
adam: "hoca efendinin hemen işten çıkarılmasını dilerim. son sözüm işte budur!"
adam başka bir şey söyleme gereğini duymadan kapıyı vurdu, gitti. çıkarken fesi biraz daha yana eğilmiş, bastonu sanki biraz daha kalınlaşmıştı. daha doğrusu, müdürün gözüne öyle görünmüştü.
hoca sınıfa girdiği zaman, çocuklar yaşlarının üstünde bir zeka ile onun yüzüne bakıyorlardı. o ise, renginin sararmış olmasına karşın, yüzünün her iki yanı ile gülmeye çalışıyor ve gözleriyle, sınıfın ta köşesine saklanmış olan şevket'i arıyordu. gördü. ona, yeni bir değnek getirdiği zamanki tatlı sesiyle:
"şevket, buraya gel." dedi.
bütün sınıf, "ne olacak?" diye merakla bekliyordu. hoca efendi, yanına çekinerek gelen çocuğu elinden tuttu, götürdü, pencere yanındaki boş sıralardan birine oturttu:
"ben" dedi, "büyük bir yanlışlık yapmışım; senin asıl yerin burasıymış çocuğum."
sonra hepsinin yüzüne alabildiğine tatlı bir gülüşle baktı. hayatında ilk defa yüzünün her iki yanı da birbirine benzemişti. sonra çıktı, gitti.
hoca efendi, o günden sonra okula bir daha gelmedi.
13.08.2010
lades
cevdet kudret
ibrahim'in evine, çevresi tahta perde ile çevrilmiş küçük bir bahçeden geçildikten sonra girilirdi. kapıdan girer girmez göze ilk çarpan şey, geniş bir sofadır. ibrahim uzun kuşağını işte bu sofada beline sarardı. yemek orada yenir, misafir orada kabul edilirdi. ibrahim kime ne verecekse orada verir, neye kızacak ya da sevinecekse orada kızar ya da sevinirdi.
karşıda ortasından bir duvarla bölünmüş geniş bir bodrum katı, bunun üstünde yan yana iki oda vardı. odalardan sofaya, sağlı sollu iki ayrı merdivenle inilirdi. dipte, bodrum katına giden beş altı basamaklı başka bir merdiven daha vardı.
bodrum katı, ortasından bir duvarla bölünerek 2 bölüme ayrılmıştır. sağdaki bölüm kiler işini görmektedir; soldaki bölüm odunluktur. buralara, yan yana duran 2 ayrı kapıdan girilir.
ibrahim'e göre evin en önemli yeri, bu iki kapıdan sağdakidir. ibrahim onun anahtarını hep yanında taşır. bu çok önemli kapı sabahtan sabaha erzak çıkarmak için ibrahim'in eliyle açılır, sonra gene kilitlenir, anahtarı gene ibrahim'in kuşağı arasına girerdi.
insanlar, yağsız, etsiz, şekersiz vb. yaşamaya başladıkları zaman, ihtiyar adamın kuşağı arasındaki anahtar daha büyük bir önem kazanmıştı. ibrahim şimdi bir hasis değil, hasisten daha ileri bir şeydi. yokluk içinde başlayan hayatını gene yokluk içinde bitirmemek için, eline geçen her türlü yiyeceği kilerine saklıyor, oradan pek az şey çıkarıyordu.
süleyman'la ayşe geldikten sonra, karısı:
"efendi" dedi, "şimdi 4 kişiyiz."
"ben de öyle hesaplamıştım."
"ama sen gene 2 kişilik erzak veriyorsun."
"2 kişiliği ortasından bölünce 4 kişilik eder."
yemek masada yenmezdi. yere bir sofra bezi serilir, üstüne bir hamur açma tahtası konur, ev halkı bu yer sofrasının çevresinde bağdaş kurar, herkesin altına birer minder.. o kadar!
4 kaşık, 4 dilim ekmek, 1 kap yemek. herkes aynı kap içinden yerdi. sahana ilkin ibrahim elini uzatır, ondan sonra ötekiler.
ibrahim hem kendi lokmasını çiğnemek hem de ötekilerin lokma sayısını denkleştirmek zorundaydı. bir kişi bile bir lokma fazla alacağı zaman:
"sen dur!" derdi. sonra, herhangi bir toplantıda hatiplere sırasıyla söz veren bir başkan gibi, başka birisine işaret ederdi:
"sıra sende!"
ve sıra sahibi sahana elini uzatırdı.
sabahları ortaya 12 zeytin konurdu. sadece 12 zeytin ve yarımşar dilim ekmek.
adam başına 3 zeytin düşerdi. bunları yarımşar yarımşar yemek zorunluluğu vardı. böylelikle 3=6 ederdi. eh, 6 lokma da insana sabah kahvaltısı için yeterdi. süleyman bir gün çocukluk edip ikinci zeytini bütün olarak ağzına attığı için ibrahim o kadar kızdı ki, bağırdı, gözlerini açtı, yumruklarını sıktı ve ceza olarak, çocuğa üçüncü zeytini yedirmedi.
kuşağının arasından bir anahtar çıkardı, kiler kapısını açtı, geri kalan o tek zeytini büyük bir özenle götürdü, gene kilere koydu. artık kızgınlığı geçmişti; çünkü o gün için hiç yoktan bir zeytin kazanmıştı. bu fena olmamıştı. ibrahim artık sofrada hiç ses çıkarmamaya, önceden tembih etmemeye başladı. şimdi herkesin doğru hareket etmesini değil, tersine, yanlış hareket etmesini istiyor, atılmaya hazır bir halde bekliyordu. fakat o günden sonra evde hiçkimse yanılıp da bir daha öyle bir suç işlemedi; hatta süleyman bile.
o zaman ihtiyar adam başka bir şey yaptı.
bir gün süleyman'la "lades" tutuştu. yenilen, 1 hafta zeytin yemeyecekti. ertesi sabah ibrahim, daha kahvaltıya başlamadan, kuşağının arasından bir elma çıkardı. büyük, parlak, kıpkırmızı bir elma. süleyman, kısacık ömründe daha bu kadar kırmızı ve parlak bir elma görmemişti. "dedeciğim! dedeciğim!" diye el çırpmaya başladı.
"bunu kime vereyim?"
"bana ver dedeciğim! bana ver dedeciğim!"
"al bakalım!"
süleyman ellerini uzattı. dede bağırdı:
"lades!"
elma yere düştü. ibrahim onu gene kuşağının arasına soktu ve zeytinleri aldı, az önce kilitlediği kileri açmak için uzaklaştı. merdivenlerden inerken düşünüyordu: "günde 3 zeytin, 7 günde, 3 kere 7 yirmi bir; hiç de fena değil!"
ibrahim'in evine, çevresi tahta perde ile çevrilmiş küçük bir bahçeden geçildikten sonra girilirdi. kapıdan girer girmez göze ilk çarpan şey, geniş bir sofadır. ibrahim uzun kuşağını işte bu sofada beline sarardı. yemek orada yenir, misafir orada kabul edilirdi. ibrahim kime ne verecekse orada verir, neye kızacak ya da sevinecekse orada kızar ya da sevinirdi.
karşıda ortasından bir duvarla bölünmüş geniş bir bodrum katı, bunun üstünde yan yana iki oda vardı. odalardan sofaya, sağlı sollu iki ayrı merdivenle inilirdi. dipte, bodrum katına giden beş altı basamaklı başka bir merdiven daha vardı.
bodrum katı, ortasından bir duvarla bölünerek 2 bölüme ayrılmıştır. sağdaki bölüm kiler işini görmektedir; soldaki bölüm odunluktur. buralara, yan yana duran 2 ayrı kapıdan girilir.
ibrahim'e göre evin en önemli yeri, bu iki kapıdan sağdakidir. ibrahim onun anahtarını hep yanında taşır. bu çok önemli kapı sabahtan sabaha erzak çıkarmak için ibrahim'in eliyle açılır, sonra gene kilitlenir, anahtarı gene ibrahim'in kuşağı arasına girerdi.
insanlar, yağsız, etsiz, şekersiz vb. yaşamaya başladıkları zaman, ihtiyar adamın kuşağı arasındaki anahtar daha büyük bir önem kazanmıştı. ibrahim şimdi bir hasis değil, hasisten daha ileri bir şeydi. yokluk içinde başlayan hayatını gene yokluk içinde bitirmemek için, eline geçen her türlü yiyeceği kilerine saklıyor, oradan pek az şey çıkarıyordu.
süleyman'la ayşe geldikten sonra, karısı:
"efendi" dedi, "şimdi 4 kişiyiz."
"ben de öyle hesaplamıştım."
"ama sen gene 2 kişilik erzak veriyorsun."
"2 kişiliği ortasından bölünce 4 kişilik eder."
yemek masada yenmezdi. yere bir sofra bezi serilir, üstüne bir hamur açma tahtası konur, ev halkı bu yer sofrasının çevresinde bağdaş kurar, herkesin altına birer minder.. o kadar!
4 kaşık, 4 dilim ekmek, 1 kap yemek. herkes aynı kap içinden yerdi. sahana ilkin ibrahim elini uzatır, ondan sonra ötekiler.
ibrahim hem kendi lokmasını çiğnemek hem de ötekilerin lokma sayısını denkleştirmek zorundaydı. bir kişi bile bir lokma fazla alacağı zaman:
"sen dur!" derdi. sonra, herhangi bir toplantıda hatiplere sırasıyla söz veren bir başkan gibi, başka birisine işaret ederdi:
"sıra sende!"
ve sıra sahibi sahana elini uzatırdı.
sabahları ortaya 12 zeytin konurdu. sadece 12 zeytin ve yarımşar dilim ekmek.
adam başına 3 zeytin düşerdi. bunları yarımşar yarımşar yemek zorunluluğu vardı. böylelikle 3=6 ederdi. eh, 6 lokma da insana sabah kahvaltısı için yeterdi. süleyman bir gün çocukluk edip ikinci zeytini bütün olarak ağzına attığı için ibrahim o kadar kızdı ki, bağırdı, gözlerini açtı, yumruklarını sıktı ve ceza olarak, çocuğa üçüncü zeytini yedirmedi.
kuşağının arasından bir anahtar çıkardı, kiler kapısını açtı, geri kalan o tek zeytini büyük bir özenle götürdü, gene kilere koydu. artık kızgınlığı geçmişti; çünkü o gün için hiç yoktan bir zeytin kazanmıştı. bu fena olmamıştı. ibrahim artık sofrada hiç ses çıkarmamaya, önceden tembih etmemeye başladı. şimdi herkesin doğru hareket etmesini değil, tersine, yanlış hareket etmesini istiyor, atılmaya hazır bir halde bekliyordu. fakat o günden sonra evde hiçkimse yanılıp da bir daha öyle bir suç işlemedi; hatta süleyman bile.
o zaman ihtiyar adam başka bir şey yaptı.
bir gün süleyman'la "lades" tutuştu. yenilen, 1 hafta zeytin yemeyecekti. ertesi sabah ibrahim, daha kahvaltıya başlamadan, kuşağının arasından bir elma çıkardı. büyük, parlak, kıpkırmızı bir elma. süleyman, kısacık ömründe daha bu kadar kırmızı ve parlak bir elma görmemişti. "dedeciğim! dedeciğim!" diye el çırpmaya başladı.
"bunu kime vereyim?"
"bana ver dedeciğim! bana ver dedeciğim!"
"al bakalım!"
süleyman ellerini uzattı. dede bağırdı:
"lades!"
elma yere düştü. ibrahim onu gene kuşağının arasına soktu ve zeytinleri aldı, az önce kilitlediği kileri açmak için uzaklaştı. merdivenlerden inerken düşünüyordu: "günde 3 zeytin, 7 günde, 3 kere 7 yirmi bir; hiç de fena değil!"
7.02.2010
belediye başkanı
cevdet kudret
belediye başkanı uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir adam. şimdiye kadar hiçbir işte acele ettiği, telaşlandığı görülmemiş. susuzluktan içi kavrulsa, bardağa yine elini ağır ağır uzatır; okumak için sabahleyin eline bir gazete aldı mıydı, bitirmesi akşamı bulur, yavaş yavaş, sindire sindire okur. sözün kısası onun vücudu, kafası, her şeyi gayet ağır işler.
süleyman işi anlatırken, ellerini göbeğinin üstünde kavuşturup bir buda heykeli gibi hiç kımıldamadan dinledi; genç adam, "bu iş için belediyenin yardım edip edemeyeceğini" sorduğu zaman, "olabilir" diye cevap verdi.
"yani, 'eder' mi demek istiyorsunuz?"
"olasıdır."
süleyman sözünü tamamladı:
"bize, bu işe elverişli bir yer, bir yapı vermenizi rica ediyoruz."
adam yine aynı durgunlukla cevap verdi:
"hele bir düşünelim.. inceleyelim!"
"eğer uygun görülürse verebilirsiniz değil mi?"
"yönetim kurulu'na arz edeceğim, o verebilir."
"sonucu öğrenmek için sizi tekrar ne zaman rahatsız edeyim?"
"estağfurullah. 15 gün sonra teşrif buyurun."
"15 gün sonra mutlaka belli olur değil mi?"
"herhalde."
"yönetim kurulu bu işi önemli görür mü dersiniz?"
"umarım."
"size göre, acaba kurulun çoğunluğu 'verilsin' mi der, yoksa 'verilmesin' mi?"
"o da olabilir, öbürü de."
süleyman, kesin hiçbir söz alamadan ayrıldı.
***
ikinci gidişinde, adam delikanlının yüzüne baktı, baktı:
"sizin bir işiniz vardı ya.. neydi?" dedi.
"yurt işi için rahatsız ediyorum. '15 gün sonra gelin' demiştiniz."
adam düşünmeye başladı:
"yurt işi.. yurt işi.. afedersiniz, hatırlayamadım. o kadar çok iş var ki.." masasının üstündeki kağıt yığınını gösterdi. "şunlara bakın. hepsi iş, hepsi iş.. insan hangisinden başlayacağını şaşırıyor. kimisini yapıyor, kimisini de işte böyle unutuyor. şunu bir daha anlatır mısınız, beyciğim? 'yurt işi' demiştiniz değil mi?"
"öğrenci yurdu."
"öğrenci yurdu. şuraya yazayım da, bir daha unutmayayım." (yazar) "evet.. sizi dinliyorum."
süleyman yeni baştan anlattı. adam hepsini dikkatle yazdı; kağıdı, masanın üstünde dağ gibi yığılı duran öbür kağıtların arasına koydu.
"artık hiç merak etmeyin. mademki bir kere yazıya geçti, unutulmak tehlikesi kalmadı demektir. zaten, kalem kağıt varken belleğe güvenmek yanlış."
süleyman ayrılacağı sırada sordu:
"bir daha ne zaman geleyim?"
"15-20 gün sonra."
"15 mi, 20 mi?"
"ikisi de olabilir. ama 20 daha iyi. ne kadar geç olursa o kadar garantili. ben de o zamana kadar yönetim kurulu'nu ancak toplayabilirim. baksanıza, iş, iş, iş!"
***
20 gün sonra süleyman bir daha gitti. belediye başkanı onu görünce:
"haaa" dedi, "geçen defa bir kağıda yazmıştık değil mi? mademki yazıya geçti, artık hiç merak etmeyin. yalnız, o kağıdı bulmak gerek." (önündeki kağıt yığınını karıştırmaya başladı) "insan kağıt devrine girince kafasını bir kenara bırakmalı. artık belleğin hiç gereği yok. sizin işi yazdığımı hatırlamam bile anlamsız. ne yapılacaksa bir yere yazarsın, sonra o yazıyı arar, bulur, yaparsın." (önündeki kağıtların arasından rastgele birini alır) "bu muydu acaba?" (okur):
"setenönü mahallesinde iki aydan beri çöpçü uğramadığından, sokaklara dökülen çöpler yolları tıkamış, bunların çıkardığı pis kokular, o civarda oturanları rahatsız etmeye başlamıştır. halkın şikayet ettiği şeyin gerçek olup olmadığı yerinde incelenecek; eğer gerçekse adı geçen mahalleye hangi çöpçünün baktığı ve iki aydan beri görevini niçin yapmadığı araştırılacaktır."
(başını kaldırıp sordu) "sizin iş bu muydu?"
"hayır."
"şu mu acaba?" (başka bir kağıdı okur):
"gülük mahallesindeki büyük çeşmenin yalağı tıkanmıştır; taşan sular, sokak aralarındaki toprak yolları bataklık haline getirdiğinden, yalağın tamiri için gereken.."
süleyman, sözü edilen işin ne olduğunu, yazıyı sonuna kadar okumadan bir türlü anlayamayan adamın kocaman kafasına gülümseyerek baktı ve sözünü kesti:
"o da değil."
belediye başkanı başını kaldırıp şaşkınlıkla sordu:
"nerden anladınız? daha hepsini okumadım ki. insan iyice araştırmadan hiçbir şey hakkında hüküm vermemelidir."
"bizim işin çeşme yalağı ile ilgisi yok."
"peki öyleyse. bırakalım onu bir yana." (başka bir kağıt alır) "ya şu olmasın?" (okur):
"kale önündeki helaların.."
"değil, o da değil!"
belediye başkanı daha büyük bir şaşkınlıkla sordu:
"bunu nasıl anladınız? daha okumadım bile.."
"baksanıza, heladan söz ediyor."
"hela mı? öyle ya.. hela.. demek ki bu da değil." (başka bir kağıt alır) "belki şudur." (okur):
"mezbahanın.."
"hayır, hayır."
"peki, ne idi sizin iş?"
"öğrenci yurdu."
adam, kağıt yığınını karıştırmaya başladı:
"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. bulamıyorum." (odacıyı çağırdı):
"baksana buraya! şunların arasında bir kağıt olacaktı, sakın atmış olmayasın."
"atmadım, beyim."
"iyi düşün. masayı temizlerken filan.. sakın gereksiz sanıp da.."
"atmadım."
"belki pencereyi açık bırakmışsındır da.. rüzgar.."
"bırakmadım."
"ee, nereye gitti be kuzum? şeytanlar götürmedi ya? bunların arasına koymuştum."
"yine ordadır beyim. masada kağıt çok."
"fesüphanallah!" (süleyman'a sordu):
"ne işiydi?"
"öğrenci yurdu."
yine kağıtları rastgele karıştırmaya başladı:
"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. kimbilir nereye karıştı. o kadar çok iş var ki.. bunların hepsini sadece okumak için bile insanın ömrü yetişmez. öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. bulamıyorum.. ne yapalım, sağlık olsun." (önüne beyaz bir kağıt çekti.) "şunu anlatın da yeniden yazayım."
süleyman ricasını yeni baştan anlattı. belediye başkanı hepsini dikkatle yazdı, sonra bunu yine önündeki kağıt yığınının üstüne koydu:
"bakın" dedi, "sizinkini en üste koydum. artık merak edecek hiçbir şey kalmadı. bir işin iki defa yazıya geçmesi, o derece sağlama bağlanması demektir."
süleyman tekrar ne zaman gelmesi gerektiğini sordu, adam:
"25 gün sonra" dedi. "o zamana kadar herhalde olur. öyle sanıyorum."
süleyman çıktı.
belediye başkanı uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir adam. şimdiye kadar hiçbir işte acele ettiği, telaşlandığı görülmemiş. susuzluktan içi kavrulsa, bardağa yine elini ağır ağır uzatır; okumak için sabahleyin eline bir gazete aldı mıydı, bitirmesi akşamı bulur, yavaş yavaş, sindire sindire okur. sözün kısası onun vücudu, kafası, her şeyi gayet ağır işler.
süleyman işi anlatırken, ellerini göbeğinin üstünde kavuşturup bir buda heykeli gibi hiç kımıldamadan dinledi; genç adam, "bu iş için belediyenin yardım edip edemeyeceğini" sorduğu zaman, "olabilir" diye cevap verdi.
"yani, 'eder' mi demek istiyorsunuz?"
"olasıdır."
süleyman sözünü tamamladı:
"bize, bu işe elverişli bir yer, bir yapı vermenizi rica ediyoruz."
adam yine aynı durgunlukla cevap verdi:
"hele bir düşünelim.. inceleyelim!"
"eğer uygun görülürse verebilirsiniz değil mi?"
"yönetim kurulu'na arz edeceğim, o verebilir."
"sonucu öğrenmek için sizi tekrar ne zaman rahatsız edeyim?"
"estağfurullah. 15 gün sonra teşrif buyurun."
"15 gün sonra mutlaka belli olur değil mi?"
"herhalde."
"yönetim kurulu bu işi önemli görür mü dersiniz?"
"umarım."
"size göre, acaba kurulun çoğunluğu 'verilsin' mi der, yoksa 'verilmesin' mi?"
"o da olabilir, öbürü de."
süleyman, kesin hiçbir söz alamadan ayrıldı.
***
ikinci gidişinde, adam delikanlının yüzüne baktı, baktı:
"sizin bir işiniz vardı ya.. neydi?" dedi.
"yurt işi için rahatsız ediyorum. '15 gün sonra gelin' demiştiniz."
adam düşünmeye başladı:
"yurt işi.. yurt işi.. afedersiniz, hatırlayamadım. o kadar çok iş var ki.." masasının üstündeki kağıt yığınını gösterdi. "şunlara bakın. hepsi iş, hepsi iş.. insan hangisinden başlayacağını şaşırıyor. kimisini yapıyor, kimisini de işte böyle unutuyor. şunu bir daha anlatır mısınız, beyciğim? 'yurt işi' demiştiniz değil mi?"
"öğrenci yurdu."
"öğrenci yurdu. şuraya yazayım da, bir daha unutmayayım." (yazar) "evet.. sizi dinliyorum."
süleyman yeni baştan anlattı. adam hepsini dikkatle yazdı; kağıdı, masanın üstünde dağ gibi yığılı duran öbür kağıtların arasına koydu.
"artık hiç merak etmeyin. mademki bir kere yazıya geçti, unutulmak tehlikesi kalmadı demektir. zaten, kalem kağıt varken belleğe güvenmek yanlış."
süleyman ayrılacağı sırada sordu:
"bir daha ne zaman geleyim?"
"15-20 gün sonra."
"15 mi, 20 mi?"
"ikisi de olabilir. ama 20 daha iyi. ne kadar geç olursa o kadar garantili. ben de o zamana kadar yönetim kurulu'nu ancak toplayabilirim. baksanıza, iş, iş, iş!"
***
20 gün sonra süleyman bir daha gitti. belediye başkanı onu görünce:
"haaa" dedi, "geçen defa bir kağıda yazmıştık değil mi? mademki yazıya geçti, artık hiç merak etmeyin. yalnız, o kağıdı bulmak gerek." (önündeki kağıt yığınını karıştırmaya başladı) "insan kağıt devrine girince kafasını bir kenara bırakmalı. artık belleğin hiç gereği yok. sizin işi yazdığımı hatırlamam bile anlamsız. ne yapılacaksa bir yere yazarsın, sonra o yazıyı arar, bulur, yaparsın." (önündeki kağıtların arasından rastgele birini alır) "bu muydu acaba?" (okur):
"setenönü mahallesinde iki aydan beri çöpçü uğramadığından, sokaklara dökülen çöpler yolları tıkamış, bunların çıkardığı pis kokular, o civarda oturanları rahatsız etmeye başlamıştır. halkın şikayet ettiği şeyin gerçek olup olmadığı yerinde incelenecek; eğer gerçekse adı geçen mahalleye hangi çöpçünün baktığı ve iki aydan beri görevini niçin yapmadığı araştırılacaktır."
(başını kaldırıp sordu) "sizin iş bu muydu?"
"hayır."
"şu mu acaba?" (başka bir kağıdı okur):
"gülük mahallesindeki büyük çeşmenin yalağı tıkanmıştır; taşan sular, sokak aralarındaki toprak yolları bataklık haline getirdiğinden, yalağın tamiri için gereken.."
süleyman, sözü edilen işin ne olduğunu, yazıyı sonuna kadar okumadan bir türlü anlayamayan adamın kocaman kafasına gülümseyerek baktı ve sözünü kesti:
"o da değil."
belediye başkanı başını kaldırıp şaşkınlıkla sordu:
"nerden anladınız? daha hepsini okumadım ki. insan iyice araştırmadan hiçbir şey hakkında hüküm vermemelidir."
"bizim işin çeşme yalağı ile ilgisi yok."
"peki öyleyse. bırakalım onu bir yana." (başka bir kağıt alır) "ya şu olmasın?" (okur):
"kale önündeki helaların.."
"değil, o da değil!"
belediye başkanı daha büyük bir şaşkınlıkla sordu:
"bunu nasıl anladınız? daha okumadım bile.."
"baksanıza, heladan söz ediyor."
"hela mı? öyle ya.. hela.. demek ki bu da değil." (başka bir kağıt alır) "belki şudur." (okur):
"mezbahanın.."
"hayır, hayır."
"peki, ne idi sizin iş?"
"öğrenci yurdu."
adam, kağıt yığınını karıştırmaya başladı:
"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. bulamıyorum." (odacıyı çağırdı):
"baksana buraya! şunların arasında bir kağıt olacaktı, sakın atmış olmayasın."
"atmadım, beyim."
"iyi düşün. masayı temizlerken filan.. sakın gereksiz sanıp da.."
"atmadım."
"belki pencereyi açık bırakmışsındır da.. rüzgar.."
"bırakmadım."
"ee, nereye gitti be kuzum? şeytanlar götürmedi ya? bunların arasına koymuştum."
"yine ordadır beyim. masada kağıt çok."
"fesüphanallah!" (süleyman'a sordu):
"ne işiydi?"
"öğrenci yurdu."
yine kağıtları rastgele karıştırmaya başladı:
"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. kimbilir nereye karıştı. o kadar çok iş var ki.. bunların hepsini sadece okumak için bile insanın ömrü yetişmez. öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. bulamıyorum.. ne yapalım, sağlık olsun." (önüne beyaz bir kağıt çekti.) "şunu anlatın da yeniden yazayım."
süleyman ricasını yeni baştan anlattı. belediye başkanı hepsini dikkatle yazdı, sonra bunu yine önündeki kağıt yığınının üstüne koydu:
"bakın" dedi, "sizinkini en üste koydum. artık merak edecek hiçbir şey kalmadı. bir işin iki defa yazıya geçmesi, o derece sağlama bağlanması demektir."
süleyman tekrar ne zaman gelmesi gerektiğini sordu, adam:
"25 gün sonra" dedi. "o zamana kadar herhalde olur. öyle sanıyorum."
süleyman çıktı.
21.12.2009
okul müdürü
cevdet kudret
süleyman gece saat on ikiye doğru lokantadan çıktı. sarhoştu. boşlukta yürüyor gibiydi. serin hava yüzüne değince kendini daha da hafif buldu. başını yukarıya kaldırdı. gökyüzü yıldız dolu. bir baştan bir başa, irili ufaklı birçok yıldız. hepsi pırıl pırıl. genç adam neşelendi. ıslık çalmaya başladı. sarhoşluk başka bir alem. insan bütün alışkanlıklarından hatta huylarından kurtuluyor.
kazancılar sokağına sapacağı sırada, kale duvarının önündeki lambanın altında bir şekil gördü. baktı, bir çocuk, elektrik direğine omzunu dayamış, sokak lambasının ışığında bir kitap okuyor. merak edip yaklaştı. kendi sınıfından bir çocuk. sordu:
"sen misin remzi? ne yapıyorsun burada?"
çocuk, ayak seslerini duyunca toparlanmıştı. kısa bir duraksamadan sonra konuştu:
"derse çalışıyorum."
"burada mı?"
"evet."
süleyman, elini uzatıp kitabı aldı, kapaktaki yazıyı okudu: tarih.
başını kaldırıp baktı; 15-16 yaşlarında bir çocuk. gündüzleri okulda, dokuzuncu sınıfta, geceleri sokak lambasının altında. bir şeyler söyleyecekti, söyleyemedi, sadece:
"yarın gel de, okulda beni gör" diyebildi ve arkasını dönüp hızlı hızlı uzaklaştı.
süleyman soyut bir adalet duygusuyla işe başlamıştı. kim olursa olsun, sınıftaki bütün çocukları, mekandaki yerlerine göre değil, bir aynaya yansımış hayaller gibi, hepsini aynı yüzeyde görüyordu. hiçbirini öbüründen ayırt etmiyor, "bilen geçer, bilmeyen döner" diyordu. ne kadar yanlış bir yolda gittiğini bu gece kendi gözleriyle gördü. karanlığın içinde hem düşünüyor hem de yüksek sesle kendi kendine konuşuyordu:
"sokak lambası altında çalışan kuşaklar başkalarıyla nasıl eşit olabilir? bilmeyen döner. ama bilmeyenin niçin bilmediğini araştırıyor, buna bir çare bulabiliyor muyuz? iki çocuktan birisi, mum ışığı altında kitabını okuyor, öbürü ise kendisine ayrılmış özel bir odada, pırıl pırıl yanan bir elektrik lambası altında. mum devriyle elektrik devri arasındaki uzun zaman aralığını hesaba katmayacak mıyız? ikisinin başlangıç noktası bir değil ki. birisi bilmem kaç yüzyıl ileriden yola çıkıyor; öbürü ise bir o kadar geriden. bize gelince, biz sadece masa başında oturuyor, yarışçıların yalnız bitirişlerine not veriyoruz, başlayışlarına aldırış bile eden yok. hayır. gerçek adalet bu değil. buna bir çare bulmak gerek."
ertesi gün akşama kadar bu işle uğraştı. üçüncü dersten sonraki teneffüste remzi göründü. bahçede bir köşeye çekilip konuştular. çocuk, hayatını anlattı: geçen yıl niğde ortaokulunu bitirmiş; yoksulmuş ama okumaya hevesi varmış, babası rençpermiş, "istediğin yere git; yalnız benden bir şey isteme" demiş; o da, lisede okumak için kayseri'ye gelmiş, burada zengin bir hemşerileri varmış, boğaz tokluğuna onun evine girebilmiş, ahırın içinde "ahır odası" denen bir yer vermişler, görevi, ahıra ve hayvanlara bakmakmış; gündüz boş zamanlarında o işle uğraşıyor, derslere yalnız geceleri çalışabiliyormuş; fakat samanlar tutuşur da yangın çıkar diye, geceleri ateş yakmasına izin verilmiyormuş, o da sokak lambası altında okuyormuş.
süleyman, çocuğu dinlerken boğazının acıdığını, tıkandığını seziyor, yutkunamıyordu. sonunda:
"haydi git" diyebildi. "ben seni çağırtırım."
öğleden sonra doğruca müdürün yanına çıktı. dün gece lokanta dönüşü gördüğü hali, bugün öğrendiklerini bir bir anlattı. müdür dikkatle dinliyor, ara sıra gözlerini açıyor ya da acımış gibi başını sallıyor; fakat hiçbir şey söylemiyordu. süleyman sözünü bitirince sustu, karşısındaki konuşsun diye bekledi. müdür kitap açacağı ile iki kez avucuna vurdu, onu bıraktı, yazı yazmadığı halde kalemi hokkaya sokup çıkardı, masadaki kurutmalığı bir yerden alıp öbür yere koydu, eliyle alnını ovuşturdu, gözlerini masada bir noktaya dikip düşündü, sonunda sordu:
"peki, bu çocuğa nasıl bir yardım yapabiliriz? aklınıza bir şey geliyor mu?"
"aklıma ilk gelen şey, akşamları okula kabul edip ders çalışma saatlerinde yatılı öğrencilerle bir arada çalışmasına müsaade etmek."
"eh, bu olabilir, bu olabilir ama.."
"hatta, ben daha başka bir şey düşünüyorum. bu remzi ve onun gibilerini, yalnız ders çalışma saatlerinde okula almak değil, içinde bulundukları yaşama koşullarından da kurtarıp çalışmalarını daha verimli hale getirmek."
"kurtarmak mı? siz neler diyorsunuz allah aşkına? sanki elimizden bir şey gelirmiş gibi konuşuyorsunuz. bunu nasıl yapabiliriz?"
"nasıl mı? okulun temizlik işlerinde, yemekhanede, yatakhanede en aşağı 8-10 hademe kullanıyoruz. onların yerine bu yoksul öğrencileri çalıştırsak. böylece, hem oturacak sıcak bir oda, altında okuyacak iyi bir ışık hem de geceleri yatacak temiz bir yer bulmuş olurlar."
müdür gülmekten kendini alamadı:
"ilahi süleyman bey! siz okulu dillere destan etmek mi istiyorsunuz?"
"niçin? bu, amerika'da en olağan işlerden birisiymiş. yoksul öğrenci, ödemesi gereken öğrenim ücretini okulun temizlik işlerinde çalışarak ödermiş."
"orası amerika. oysa biz küçük asya'da yaşıyoruz. her yerin kendine göre adetleri vardır. amerika adetleri kayseri'de hazmedilmez. ya öbür öğrenciler temizlik işlerinde çalışan öğrencilerle alay etmeye başlarsa, ya aralarında kavga çıkarsa, okulun disiplini bozulursa?"
"bunu önleme olanağı yok mu, müdür bey? bu vesile ile çocuklara, hangi işte olursa olsun çalışmanın ayıp sayılmayacağını, en iyi ahlakın çalışma ahlakı olduğunu öğretemez miyiz?"
"olmaz azizim, olmaz. kayseri'de amerikalılık sökmez. bırakın allahınızı severseniz, durup dururken başımıza iş açmayın! kafanızı bu işlere yoracağınıza, tavlada şeş-beş ile hangi kapıları alabileceğinizi düşünseniz daha rahat edersiniz."
"bir zamandan beri ben de rahat etmeye başlamıştım; fakat dün gece kendi kendimden utandım."
"şu çocuk yüzünden mi? peki canım, onun, ders çalışma saatlerinde okulda kalmasına izin verebiliriz. yalnız.. beni düşündüren nokta.. başkaları da duyup gelmek isterlerse o zaman ne yaparız?"
"asıl sorun da o ya! koca kayseri'de remzi bir tane değil herhalde. eğer şimdiye kadar görmediğimiz remzi'ler karşımıza çıkarsa, onlara da elimizi uzatırız. adamakıllı bir ışık bulamadıkları için derslerini hazırlayamayan bu çocukları çıra, mum, kandil, idare lambası aydınlığından kurtarıp hepsini okulda bir odaya toplarız, yakarız tepelerinde iki lamba, "haydi" deriz, "çalışın bakalım!"
müdür, karşısındakini hafifseyen bir gülümseme ile cevap verdi:
"daha pek tecrübesizsiniz, süleyman bey. bakanlıktan izin almadan nasıl ayrı sınıf açabiliriz? bu, bizim yetkilerimizin dışında bir iş."
"izin mi?"
"elbette. siz sanıyor musunuz ki okul müdürleri her istediklerini yapabilirler? ne gezer! biz bakanlığın izni olmadan pencere bile açıp kapayamayız."
"kendilerine yazıyla sorsanız."
"olmaz, olmaz! 'bize akıl mı öğretiyorsun?' diye kızarlar sonra. durup dururken aramın açılmasını istemem. hem size bir şey söyleyeyim mi? böyle daha iyi. biz ne diye kafamızı yoralım? bizim yerimize onlar düşünür, emir verir, biz de yaparız. günün birinde bana umum müdürlük filan verseler, iki gün dayanamam vallahi! yoo! ben o kadar düşünmeye gelmem."
süleyman gülümsemekten kendini alamadı. sonra, kandırmaya çalışan yumuşak bir sesle sordu:
"peki, bu çocukların hali ne olacak? göz göre göre sınıf dönmelerine razı olacak mıyız?"
"bu, düşünülecek bir iş, süleyman bey. oysa, biliyorsunuz, düşünmek büyüklerimizin işidir. eğer onlar 'bilmeyenleri de geçirin' diye bir emir verirlerse iş değişir. ama bugün usul bu: bilen geçer, bilmeyen döner."
"bilmeyen, eğer oturacak bir odası olmadığı ya da yakacak ışığı bulunmadığı için bilmiyorsa? onlara da bilme olanaklarını hazırlamak varken neden elimizi kolumuzu bağlayıp oturalım?"
müdür, kendisini ille düşündürmeye zorlayan bu toy öğretmenin ısrarından usandığını gösteren bir el hareketi yaparak:
"parası olmayan da okumayıversin be birader!" dedi.
"demek ki okumak da, yemek, elbise, ev filan gibi yalnız parası olanların alabileceği bir nimet?"
"evet, evet. 'parası olan düdüğü çalar' demişler. ne yapalım? dünya böyle kurulmuş. kalkıp da kendi kendimize dünyanın düzenini değiştiremeyiz ya. haydi bir şeyler yapmaya çalışalım; bu isteklerin sonu gelmez ki. siz ışığı olmayan birisine rastladınız; karşımıza ya bir de yemek isteyenler çıkarsa? başka bir köşede elbise isteyenler de vardır tabi. iyisi mi hiçbirine aldırmamalı; o kapıyı her zaman kapalı tutmalı."
bu sırada odaya başmuavin nadir girdi. müdür gülümseyerek ona:
"nadir bey" dedi, "arkadaşımızın bir önerisi var: 'akşam çalışmalarında yoksul öğrenciler için okulda bir oda açalım, gelsinler, orada çalışsınlar' diyor."
"aman müdür beyciğim, kulunuz olayım, bu düşünce de nereden çıktı? işlerimiz zaten başımızdan aşkın. geceleri bir tane nöbetçi muavin kalıyor, adamcağız yoklamayı mı yapsın, öğrencinin disiplinine mi baksın, yemekhaneye mi koşsun, yatakhaneyi mi gezsin, hademeye mi söz anlatsın, ambardan erzak mı çıkarsın, ödevleri mi düzeltsin, hangisine yetişsin? yatılı öğrenci yetmiyormuş gibi bir de yatısız ile mi uğraşalım? düşünmesi bile insana sıkıntı veriyor. yok, yok, herhalde şaka ediyor, beni korkutmak istiyorsunuz. siz böyle bir şeyi aklınıza bile getirmezsiniz. hem bize ne canım? eğer yoksulsalar okumasınlar. herkes okursa ayakişlerini kim görecek?"
başmuavin, imzalatmak için getirdiği kağıtları bırakıp çıkınca müdür:
"görüyorsunuz ya" dedi, "başmuavin de benim gibi düşünüyor. türkiye'de ortaöğretim serbesttir, biz herkesi zorla okutmak zorunda değiliz. okuyabilen okur, okumayan çıkıp gider. ne yapalım, elimizden başka bir şey gelmiyor. ama o çocuğa gelince.. neydi adı? remzi miydi? sizin hatırınız için her türlü sorumluluğu üzerime alıp, evet, bütün sorumluluğu üzerime alıp geceleri okuma odasında çalışmasına izin vereceğim. çalışsın bakalım ne olacak? bence, okumasa daha iyi eder. ben okudum da ne oldum sanki? 50 lira asli maaşla kayseri'lerde sürtüp duruyorum. eğer bir terzinin yanına çırak olarak girseydim, bugün istanbul'da dükkan sahibi olur, bundan bin kat iyi yaşardım."
müdür daha sözünü bitirmemişti ki, okulun saymanı telaşla içeri girdi:
"müdür bey" dedi, "bir haber işittim. nadir bey söylemiş. muavinler odasında herkes birbirine giriyor. eğer kabul edilirse, muavinlikten istifaya hazırlananlar bile var. doğru mu bu haber? merak ettim."
"bunun sizi ilgilendiren yanı var mı?"
"elbette var. yeni bir okuma odası açıldı mıydı, orada geceleri en aşağı 100 mumluk 2 lamba yanar, sobanın odunu, kömürü.. bir gecede şu kadar, yılda bu masraf eder. oysa, biliyorsunuz, tasarruf için bakanlıktan iki defa emir geldi. bizlerden artanları bakanlık ankara'da başka işlerde kullanacakmış. çocukların yiyeceklerinden bile kısıp dururken, öbür yanda hiç gereksiz bu iş için fazla masraf yapmanın zamanı mı?"
müdür güldü:
"yok, yok, naci bey. kalbin rahat etsin. sınıf filan açacak değiliz. sadece üstünde düşündük, o kadar. düşünmek de parayla değil ya, a birader! insanın kafasının içi kımıldar kımıldamaz böyle herkesin birden ayaklanacağını nerden bilelim?"
sayman, rahatsız ettiği için özür diledi ve:
"ne bileyim, söylenenleri doğru sanmıştım da, telaşlandım" diyerek çıktı.
yalnız kaldıkları vakit, müdür, süleyman'a:
"bakın, öneriniz şimdiye kadar üç kişiye söylendi, üçü de kabul etmedi. meslekte daha çok tecrübesizsiniz, zamanla hepsini öğreneceksiniz, süleyman beyciğim! gidiyor musunuz? ben de başmuavinin getirdiği şu kağıtları imzalayayım. akşama kahvede yine buluşuruz. haydi güle güle!
süleyman çıktı. korkunç bir hayal kırıklığına uğramıştı.
süleyman gece saat on ikiye doğru lokantadan çıktı. sarhoştu. boşlukta yürüyor gibiydi. serin hava yüzüne değince kendini daha da hafif buldu. başını yukarıya kaldırdı. gökyüzü yıldız dolu. bir baştan bir başa, irili ufaklı birçok yıldız. hepsi pırıl pırıl. genç adam neşelendi. ıslık çalmaya başladı. sarhoşluk başka bir alem. insan bütün alışkanlıklarından hatta huylarından kurtuluyor.
kazancılar sokağına sapacağı sırada, kale duvarının önündeki lambanın altında bir şekil gördü. baktı, bir çocuk, elektrik direğine omzunu dayamış, sokak lambasının ışığında bir kitap okuyor. merak edip yaklaştı. kendi sınıfından bir çocuk. sordu:
"sen misin remzi? ne yapıyorsun burada?"
çocuk, ayak seslerini duyunca toparlanmıştı. kısa bir duraksamadan sonra konuştu:
"derse çalışıyorum."
"burada mı?"
"evet."
süleyman, elini uzatıp kitabı aldı, kapaktaki yazıyı okudu: tarih.
başını kaldırıp baktı; 15-16 yaşlarında bir çocuk. gündüzleri okulda, dokuzuncu sınıfta, geceleri sokak lambasının altında. bir şeyler söyleyecekti, söyleyemedi, sadece:
"yarın gel de, okulda beni gör" diyebildi ve arkasını dönüp hızlı hızlı uzaklaştı.
süleyman soyut bir adalet duygusuyla işe başlamıştı. kim olursa olsun, sınıftaki bütün çocukları, mekandaki yerlerine göre değil, bir aynaya yansımış hayaller gibi, hepsini aynı yüzeyde görüyordu. hiçbirini öbüründen ayırt etmiyor, "bilen geçer, bilmeyen döner" diyordu. ne kadar yanlış bir yolda gittiğini bu gece kendi gözleriyle gördü. karanlığın içinde hem düşünüyor hem de yüksek sesle kendi kendine konuşuyordu:
"sokak lambası altında çalışan kuşaklar başkalarıyla nasıl eşit olabilir? bilmeyen döner. ama bilmeyenin niçin bilmediğini araştırıyor, buna bir çare bulabiliyor muyuz? iki çocuktan birisi, mum ışığı altında kitabını okuyor, öbürü ise kendisine ayrılmış özel bir odada, pırıl pırıl yanan bir elektrik lambası altında. mum devriyle elektrik devri arasındaki uzun zaman aralığını hesaba katmayacak mıyız? ikisinin başlangıç noktası bir değil ki. birisi bilmem kaç yüzyıl ileriden yola çıkıyor; öbürü ise bir o kadar geriden. bize gelince, biz sadece masa başında oturuyor, yarışçıların yalnız bitirişlerine not veriyoruz, başlayışlarına aldırış bile eden yok. hayır. gerçek adalet bu değil. buna bir çare bulmak gerek."
ertesi gün akşama kadar bu işle uğraştı. üçüncü dersten sonraki teneffüste remzi göründü. bahçede bir köşeye çekilip konuştular. çocuk, hayatını anlattı: geçen yıl niğde ortaokulunu bitirmiş; yoksulmuş ama okumaya hevesi varmış, babası rençpermiş, "istediğin yere git; yalnız benden bir şey isteme" demiş; o da, lisede okumak için kayseri'ye gelmiş, burada zengin bir hemşerileri varmış, boğaz tokluğuna onun evine girebilmiş, ahırın içinde "ahır odası" denen bir yer vermişler, görevi, ahıra ve hayvanlara bakmakmış; gündüz boş zamanlarında o işle uğraşıyor, derslere yalnız geceleri çalışabiliyormuş; fakat samanlar tutuşur da yangın çıkar diye, geceleri ateş yakmasına izin verilmiyormuş, o da sokak lambası altında okuyormuş.
süleyman, çocuğu dinlerken boğazının acıdığını, tıkandığını seziyor, yutkunamıyordu. sonunda:
"haydi git" diyebildi. "ben seni çağırtırım."
öğleden sonra doğruca müdürün yanına çıktı. dün gece lokanta dönüşü gördüğü hali, bugün öğrendiklerini bir bir anlattı. müdür dikkatle dinliyor, ara sıra gözlerini açıyor ya da acımış gibi başını sallıyor; fakat hiçbir şey söylemiyordu. süleyman sözünü bitirince sustu, karşısındaki konuşsun diye bekledi. müdür kitap açacağı ile iki kez avucuna vurdu, onu bıraktı, yazı yazmadığı halde kalemi hokkaya sokup çıkardı, masadaki kurutmalığı bir yerden alıp öbür yere koydu, eliyle alnını ovuşturdu, gözlerini masada bir noktaya dikip düşündü, sonunda sordu:
"peki, bu çocuğa nasıl bir yardım yapabiliriz? aklınıza bir şey geliyor mu?"
"aklıma ilk gelen şey, akşamları okula kabul edip ders çalışma saatlerinde yatılı öğrencilerle bir arada çalışmasına müsaade etmek."
"eh, bu olabilir, bu olabilir ama.."
"hatta, ben daha başka bir şey düşünüyorum. bu remzi ve onun gibilerini, yalnız ders çalışma saatlerinde okula almak değil, içinde bulundukları yaşama koşullarından da kurtarıp çalışmalarını daha verimli hale getirmek."
"kurtarmak mı? siz neler diyorsunuz allah aşkına? sanki elimizden bir şey gelirmiş gibi konuşuyorsunuz. bunu nasıl yapabiliriz?"
"nasıl mı? okulun temizlik işlerinde, yemekhanede, yatakhanede en aşağı 8-10 hademe kullanıyoruz. onların yerine bu yoksul öğrencileri çalıştırsak. böylece, hem oturacak sıcak bir oda, altında okuyacak iyi bir ışık hem de geceleri yatacak temiz bir yer bulmuş olurlar."
müdür gülmekten kendini alamadı:
"ilahi süleyman bey! siz okulu dillere destan etmek mi istiyorsunuz?"
"niçin? bu, amerika'da en olağan işlerden birisiymiş. yoksul öğrenci, ödemesi gereken öğrenim ücretini okulun temizlik işlerinde çalışarak ödermiş."
"orası amerika. oysa biz küçük asya'da yaşıyoruz. her yerin kendine göre adetleri vardır. amerika adetleri kayseri'de hazmedilmez. ya öbür öğrenciler temizlik işlerinde çalışan öğrencilerle alay etmeye başlarsa, ya aralarında kavga çıkarsa, okulun disiplini bozulursa?"
"bunu önleme olanağı yok mu, müdür bey? bu vesile ile çocuklara, hangi işte olursa olsun çalışmanın ayıp sayılmayacağını, en iyi ahlakın çalışma ahlakı olduğunu öğretemez miyiz?"
"olmaz azizim, olmaz. kayseri'de amerikalılık sökmez. bırakın allahınızı severseniz, durup dururken başımıza iş açmayın! kafanızı bu işlere yoracağınıza, tavlada şeş-beş ile hangi kapıları alabileceğinizi düşünseniz daha rahat edersiniz."
"bir zamandan beri ben de rahat etmeye başlamıştım; fakat dün gece kendi kendimden utandım."
"şu çocuk yüzünden mi? peki canım, onun, ders çalışma saatlerinde okulda kalmasına izin verebiliriz. yalnız.. beni düşündüren nokta.. başkaları da duyup gelmek isterlerse o zaman ne yaparız?"
"asıl sorun da o ya! koca kayseri'de remzi bir tane değil herhalde. eğer şimdiye kadar görmediğimiz remzi'ler karşımıza çıkarsa, onlara da elimizi uzatırız. adamakıllı bir ışık bulamadıkları için derslerini hazırlayamayan bu çocukları çıra, mum, kandil, idare lambası aydınlığından kurtarıp hepsini okulda bir odaya toplarız, yakarız tepelerinde iki lamba, "haydi" deriz, "çalışın bakalım!"
müdür, karşısındakini hafifseyen bir gülümseme ile cevap verdi:
"daha pek tecrübesizsiniz, süleyman bey. bakanlıktan izin almadan nasıl ayrı sınıf açabiliriz? bu, bizim yetkilerimizin dışında bir iş."
"izin mi?"
"elbette. siz sanıyor musunuz ki okul müdürleri her istediklerini yapabilirler? ne gezer! biz bakanlığın izni olmadan pencere bile açıp kapayamayız."
"kendilerine yazıyla sorsanız."
"olmaz, olmaz! 'bize akıl mı öğretiyorsun?' diye kızarlar sonra. durup dururken aramın açılmasını istemem. hem size bir şey söyleyeyim mi? böyle daha iyi. biz ne diye kafamızı yoralım? bizim yerimize onlar düşünür, emir verir, biz de yaparız. günün birinde bana umum müdürlük filan verseler, iki gün dayanamam vallahi! yoo! ben o kadar düşünmeye gelmem."
süleyman gülümsemekten kendini alamadı. sonra, kandırmaya çalışan yumuşak bir sesle sordu:
"peki, bu çocukların hali ne olacak? göz göre göre sınıf dönmelerine razı olacak mıyız?"
"bu, düşünülecek bir iş, süleyman bey. oysa, biliyorsunuz, düşünmek büyüklerimizin işidir. eğer onlar 'bilmeyenleri de geçirin' diye bir emir verirlerse iş değişir. ama bugün usul bu: bilen geçer, bilmeyen döner."
"bilmeyen, eğer oturacak bir odası olmadığı ya da yakacak ışığı bulunmadığı için bilmiyorsa? onlara da bilme olanaklarını hazırlamak varken neden elimizi kolumuzu bağlayıp oturalım?"
müdür, kendisini ille düşündürmeye zorlayan bu toy öğretmenin ısrarından usandığını gösteren bir el hareketi yaparak:
"parası olmayan da okumayıversin be birader!" dedi.
"demek ki okumak da, yemek, elbise, ev filan gibi yalnız parası olanların alabileceği bir nimet?"
"evet, evet. 'parası olan düdüğü çalar' demişler. ne yapalım? dünya böyle kurulmuş. kalkıp da kendi kendimize dünyanın düzenini değiştiremeyiz ya. haydi bir şeyler yapmaya çalışalım; bu isteklerin sonu gelmez ki. siz ışığı olmayan birisine rastladınız; karşımıza ya bir de yemek isteyenler çıkarsa? başka bir köşede elbise isteyenler de vardır tabi. iyisi mi hiçbirine aldırmamalı; o kapıyı her zaman kapalı tutmalı."
bu sırada odaya başmuavin nadir girdi. müdür gülümseyerek ona:
"nadir bey" dedi, "arkadaşımızın bir önerisi var: 'akşam çalışmalarında yoksul öğrenciler için okulda bir oda açalım, gelsinler, orada çalışsınlar' diyor."
"aman müdür beyciğim, kulunuz olayım, bu düşünce de nereden çıktı? işlerimiz zaten başımızdan aşkın. geceleri bir tane nöbetçi muavin kalıyor, adamcağız yoklamayı mı yapsın, öğrencinin disiplinine mi baksın, yemekhaneye mi koşsun, yatakhaneyi mi gezsin, hademeye mi söz anlatsın, ambardan erzak mı çıkarsın, ödevleri mi düzeltsin, hangisine yetişsin? yatılı öğrenci yetmiyormuş gibi bir de yatısız ile mi uğraşalım? düşünmesi bile insana sıkıntı veriyor. yok, yok, herhalde şaka ediyor, beni korkutmak istiyorsunuz. siz böyle bir şeyi aklınıza bile getirmezsiniz. hem bize ne canım? eğer yoksulsalar okumasınlar. herkes okursa ayakişlerini kim görecek?"
başmuavin, imzalatmak için getirdiği kağıtları bırakıp çıkınca müdür:
"görüyorsunuz ya" dedi, "başmuavin de benim gibi düşünüyor. türkiye'de ortaöğretim serbesttir, biz herkesi zorla okutmak zorunda değiliz. okuyabilen okur, okumayan çıkıp gider. ne yapalım, elimizden başka bir şey gelmiyor. ama o çocuğa gelince.. neydi adı? remzi miydi? sizin hatırınız için her türlü sorumluluğu üzerime alıp, evet, bütün sorumluluğu üzerime alıp geceleri okuma odasında çalışmasına izin vereceğim. çalışsın bakalım ne olacak? bence, okumasa daha iyi eder. ben okudum da ne oldum sanki? 50 lira asli maaşla kayseri'lerde sürtüp duruyorum. eğer bir terzinin yanına çırak olarak girseydim, bugün istanbul'da dükkan sahibi olur, bundan bin kat iyi yaşardım."
müdür daha sözünü bitirmemişti ki, okulun saymanı telaşla içeri girdi:
"müdür bey" dedi, "bir haber işittim. nadir bey söylemiş. muavinler odasında herkes birbirine giriyor. eğer kabul edilirse, muavinlikten istifaya hazırlananlar bile var. doğru mu bu haber? merak ettim."
"bunun sizi ilgilendiren yanı var mı?"
"elbette var. yeni bir okuma odası açıldı mıydı, orada geceleri en aşağı 100 mumluk 2 lamba yanar, sobanın odunu, kömürü.. bir gecede şu kadar, yılda bu masraf eder. oysa, biliyorsunuz, tasarruf için bakanlıktan iki defa emir geldi. bizlerden artanları bakanlık ankara'da başka işlerde kullanacakmış. çocukların yiyeceklerinden bile kısıp dururken, öbür yanda hiç gereksiz bu iş için fazla masraf yapmanın zamanı mı?"
müdür güldü:
"yok, yok, naci bey. kalbin rahat etsin. sınıf filan açacak değiliz. sadece üstünde düşündük, o kadar. düşünmek de parayla değil ya, a birader! insanın kafasının içi kımıldar kımıldamaz böyle herkesin birden ayaklanacağını nerden bilelim?"
sayman, rahatsız ettiği için özür diledi ve:
"ne bileyim, söylenenleri doğru sanmıştım da, telaşlandım" diyerek çıktı.
yalnız kaldıkları vakit, müdür, süleyman'a:
"bakın, öneriniz şimdiye kadar üç kişiye söylendi, üçü de kabul etmedi. meslekte daha çok tecrübesizsiniz, zamanla hepsini öğreneceksiniz, süleyman beyciğim! gidiyor musunuz? ben de başmuavinin getirdiği şu kağıtları imzalayayım. akşama kahvede yine buluşuruz. haydi güle güle!
süleyman çıktı. korkunç bir hayal kırıklığına uğramıştı.
31.08.2009
uzun lafın kısası
irvin yalom: herkes aynı yemeği yemekten bıkar. her güzel kadının olduğu yerde, bir de onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır.
mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.
cevdet kudret: her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.
george sand: evlilik, toplumun icat ettiği en barbar kurumlardan biridir.
nicholas malebranche: insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.
marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.
sophokles: en keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.
platon: iyi bir dost dünyanın en güzel bıldırcınından, en güzel horozundan; hatta en güzel atından ve köpeğinden çok daha değerlidir.
nezihe meriç: yıkanmış taşlık, sulanmış bahçe demektir bir bakıma yaşamak.
veysel atayman: şiddet, modern toplumun hayal kırıklıklarından ve duygusal soğukluğundan doğar.
lord byron: şeytan sanıldığından daha sık doğruyu söyler; ama dinleyicileri cahildir.
ahmet ümit: iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.
30.04.2009
uzun lafın kısası
adam fawer: tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı'ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.
michel henry: medya, dokunduğu her şeyi çürütür.
irvin yalom: saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.
manuel scorza: korktuğumuz sürece hep köle olarak kalırız.
marquis de sade: inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar bazılarına.
cevdet kudret: kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır.
robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.
stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.
a.l. kennedy: insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.
jean-claude carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.
elsa morante: insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.
viktor emil frankl: dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın.
6.10.2008
milli emlak müdürü
cevdet kudret
süleyman ilk iki denemede işe yarar bir sonuç alamayınca, içinden şöyle bir sendeledi. bu iş için görebileceği iki kişi kalmıştı; bu hesapça, davayı daha şimdiden yüzde elli kaybetmiş sayılırdı; geri kalan yüzde elliyi de kazanacağı şüpheliydi. genç adam, okul müdürünün dediklerini hatırladı; bununla birlikte, "ne olursa olsun, sonuna kadar uğraşacağım, yani hiçbir ümit kalmayıncaya kadar" diye düşündü ve yine dersi olmadığı bir gün, öğleden sonra, milli emlak müdürü'ne gitti.
müdürün kapısı önündeki aralık, bir bekleme salonu haline sokulmuş; ama, gülünç bir bekleme salonu; sağdaki duvarın yanına küçük bir masa konmuş, önünde bir odacı oturuyor; masanın üstünde birkaç kağıt, ucundaki uzunca bir iple masanın köşesindeki çiviye bağlanmış bir kurşun kalem. adam, süleyman'ı görünce önüne bir kağıt çekti, kalemin ucunu tükürükledi, sordu:
"adın?"
"süleyman."
kağıdın üstüne, suyolu oynuyormuş gibi, eğri büğrü, acayip birtakım çizgiler çekti. delikanlı, adının bu hale sokulabileceğini hiç düşünmemişti.
"işin?"
"edebiyat öğretmeni."
bunu yazmak zordu, beş dakika beklemek gerekti.
"niçin görmek istiyorsun?"
"kendisine söyleyeceğim."
"içerde ne kadar kalacaksın?"
"konuşma ne kadar sürerse."
"olmaz."
"niçin?"
"yarım saatten fazla kalınmaz."
"ya konuşma bitmezse?"
"gerisini başka gün gelip konuşursun."
süleyman gülümsemekten kendini alamadı; bu sözümona özel kalem müdürüne kalacağı zamanı söyledi:
"yirmi dakika kalacağım."
adam mırıldanarak yazdı:
"yir..mi..da..ki..ka." sonra, soldaki duvarın önünde yan yana konmuş iki tahta iskemleyi gösterdi:
"otur da haber vereyim." gitti, az sonra haber getirdi: "buyur!"
süleyman girdi. ta dipte, üstü yeşil çuhalı harap bir masanın gerisinde, ufak tefek, karakuru bir adam. kollarını açmış, oturduğu koltuğun iki yanına koymuş; fakat koltuk büyük olduğu için kolları iki yana fazla ayrılmış. o ne poz, o ne kuruluş. koltuğu doldurmaya çalışıyor. yüzü ciddi mi ciddi. ağır ağır konuşuyor:
"buyurun, oturun. görüşmek istediğiniz konuyu bildirmemişsiniz."
"doğrudan doğruya zatıalinize anlatmak istiyorum."
"eğer özel bir iş içinse hiç söylemeyin. özel işleri dışarda konuşuyorum. dairede yalnız resmi işlere bakıyorum."
"liseye ait bir iş için gelmiştim."
"öyleyse dinleyebilirim. buyurun."
süleyman anlatmaya başladı. o konuşurken adam, bitişik odaya açılan sol yanındaki geniş ara penceresinden öbür tarafı seyrediyordu. kulağı süleyman'da, gözü öbür odadaki memurlarda. süleyman anlatıyor:
".. civardaki kasaba ve şehirlerden lisede okumak için gelen bu çocuklar.."
bu sırada odacı kapıyı vurup girdi:
"memur hakkı bey. bir şey sormak istiyormuş. 5 dakika."
hakkı bey girdi:
"efendim" dedi, "belediye adam göndermiş, yarın hesapları kapatıyorlarmış, istimlak işleminin bugün akşama kadar ilzadan çıkmasını rica ediyorlar. şirketin işini yarına bırakıp bugün onu tamamlayayım mı?"
"olmaz!"
hakkı bey çıkarken odacı girdi:
"tosun ağa. emlak sahibi. kağıt imzalatmak istiyor. 3 dakika."
müdür, masanın başında yeniden poz aldı, kollarını koltuğun iki yanına koydu, söylendi:
"gelsin."
tosun ağa kağıdı uzattı.
"bu ne?"
"işlem görmesi için havale edilecek."
"olmaz! yarın gel!"
tosun ağa çıkarken müdür yandaki camı vurup seslendi:
"kemal bey! niçin boş duruyorsunuz? nedir o önünüzdeki kitap? roman mı okuyorsunuz?"
"talimatname okuyorum efendim."
"ha, peki, oku."
kapıdaki odacı yine göründü:
"katip halit bey. 2 dakika."
katip halit bey sarı benizli, perişan kılıklı bir adam. ellerini önünde kavuşturup korka korka rica ediyor:
"çok başım ağrıyor. dayanamayacağım. izin verirseniz gitmek istiyorum."
müdür, adamın kafasını delip içindekini gözden geçiriyormuş gibi yüzüne dikkatli dikkatli baktı, sonra bir tek sözcük söyledi:
"olmaz!"
katip halit bey süklüm püklüm çıktı. milli emlak müdürü, süleyman'a döndü:
"beyim" dedi, "bilmezsiniz burada neler çekerim. her gün türlü insanla karşılaşırım. hepsi önceden bir plan hazırlamıştır, gelir yutturmaya çalışır. bakarım yüzüne, 'bana nasıl bir oyun oynayacak acaba?' diye düşünürüm. ben onlar gibi hazırlıklı olmadığım için her zaman aldanabilirim. iyisi mi, aklımın kesmediği şeye 'olmaz!' der çıkarım işin içinden. çok dikkat etmem gerek. hiç kimseye güvenmeye gelmez. eskiden böyle değildim, insanlara güvenirdim. fakat 7 yıl önce bir veznedar kasayı soyup kaçtı, az kalsın benim başımı da belaya sokuyordu; ondan sonra gözümü açtım. (pencereden öbür tarafı gösterdi) bakın, kasa tam karşımda. veznedar ne alıp ne koysa hemen görürüm."
içerden veznedarın sesi geldi:
"müdür bey, rıfat bey'in yatırdığı teminatı geri verelim mi?"
"ne kadar?"
"2.700 lira."
(biraz düşündükten sonra) "olmaz! yarın ver." (yine süleyman'a dönerek):
"siz öğretmenler ne rahatsınız. eliniz hiç yabancı paraya değmez. ne verirlerse onu yersiniz. sadece derse girer, dersten çıkarsınız. günah işlemenize olanak yoktur. oysa bir veznedar öyle midir? eline bir kasa dolusu para teslim edilmiştir. bu para kendisinin değildir; değildir ama, biraz ihtiyacı oldu mu onu dürtmeye başlar. zavallı adam elini uzatmamak için kendi kendisiyle ne savaşlar yapar. namuslu olmak çok zor şey. öbür memurlar da öyle. bir işi bir gün ileriye almakla iş sahibine kimbilir neler kazandırırlar. işi erken çıkarmak isteyen memurun rüşvet almadığını nerden bileceğim? iyisi mi her işi birkaç gün geri bıraktırırım."
konuşurken ikide bir başını çevirip yandaki odaya bakmaktan geri kalmıyordu. bu sırada ara penceresindeki küçük kanadı açıp birdenbire bağırdı:
"hilmi bey! ne yapıyorsunuz?"
veznedar sükunetle cevap verdi:
"kasayı açıyorum."
"neden?"
"pul paralarını koyacağım."
"haa. peki! koymak olur, almak olmaz. ne kadar?"
"96 lira 20 kuruş."
"peki."
önündeki bir deftere bunu yazdı, daha üstteki rakamlarla topladı, kasadaki son durumu saptadı. sonra başını kaldırdı. süleyman'a:
"gelelim sizin işinize" dedi. "civar kasaba ve şehirlerden liseye okumak için gelen çocukları anlatıyordunuz."
süleyman bunların acıklı durumunu tasvir etti, sonra, milli emlak arasında öğrenci yurdu olmaya elverişli bir yapı varsa onun liseye verilmesini rica etti. milli emlak müdürü, gözleri delikanlının yüzünde, uzun uzun düşündü, sonra cevap verdi:
"olmaz!"
süleyman ilk iki denemede işe yarar bir sonuç alamayınca, içinden şöyle bir sendeledi. bu iş için görebileceği iki kişi kalmıştı; bu hesapça, davayı daha şimdiden yüzde elli kaybetmiş sayılırdı; geri kalan yüzde elliyi de kazanacağı şüpheliydi. genç adam, okul müdürünün dediklerini hatırladı; bununla birlikte, "ne olursa olsun, sonuna kadar uğraşacağım, yani hiçbir ümit kalmayıncaya kadar" diye düşündü ve yine dersi olmadığı bir gün, öğleden sonra, milli emlak müdürü'ne gitti.
müdürün kapısı önündeki aralık, bir bekleme salonu haline sokulmuş; ama, gülünç bir bekleme salonu; sağdaki duvarın yanına küçük bir masa konmuş, önünde bir odacı oturuyor; masanın üstünde birkaç kağıt, ucundaki uzunca bir iple masanın köşesindeki çiviye bağlanmış bir kurşun kalem. adam, süleyman'ı görünce önüne bir kağıt çekti, kalemin ucunu tükürükledi, sordu:
"adın?"
"süleyman."
kağıdın üstüne, suyolu oynuyormuş gibi, eğri büğrü, acayip birtakım çizgiler çekti. delikanlı, adının bu hale sokulabileceğini hiç düşünmemişti.
"işin?"
"edebiyat öğretmeni."
bunu yazmak zordu, beş dakika beklemek gerekti.
"niçin görmek istiyorsun?"
"kendisine söyleyeceğim."
"içerde ne kadar kalacaksın?"
"konuşma ne kadar sürerse."
"olmaz."
"niçin?"
"yarım saatten fazla kalınmaz."
"ya konuşma bitmezse?"
"gerisini başka gün gelip konuşursun."
süleyman gülümsemekten kendini alamadı; bu sözümona özel kalem müdürüne kalacağı zamanı söyledi:
"yirmi dakika kalacağım."
adam mırıldanarak yazdı:
"yir..mi..da..ki..ka." sonra, soldaki duvarın önünde yan yana konmuş iki tahta iskemleyi gösterdi:
"otur da haber vereyim." gitti, az sonra haber getirdi: "buyur!"
süleyman girdi. ta dipte, üstü yeşil çuhalı harap bir masanın gerisinde, ufak tefek, karakuru bir adam. kollarını açmış, oturduğu koltuğun iki yanına koymuş; fakat koltuk büyük olduğu için kolları iki yana fazla ayrılmış. o ne poz, o ne kuruluş. koltuğu doldurmaya çalışıyor. yüzü ciddi mi ciddi. ağır ağır konuşuyor:
"buyurun, oturun. görüşmek istediğiniz konuyu bildirmemişsiniz."
"doğrudan doğruya zatıalinize anlatmak istiyorum."
"eğer özel bir iş içinse hiç söylemeyin. özel işleri dışarda konuşuyorum. dairede yalnız resmi işlere bakıyorum."
"liseye ait bir iş için gelmiştim."
"öyleyse dinleyebilirim. buyurun."
süleyman anlatmaya başladı. o konuşurken adam, bitişik odaya açılan sol yanındaki geniş ara penceresinden öbür tarafı seyrediyordu. kulağı süleyman'da, gözü öbür odadaki memurlarda. süleyman anlatıyor:
".. civardaki kasaba ve şehirlerden lisede okumak için gelen bu çocuklar.."
bu sırada odacı kapıyı vurup girdi:
"memur hakkı bey. bir şey sormak istiyormuş. 5 dakika."
hakkı bey girdi:
"efendim" dedi, "belediye adam göndermiş, yarın hesapları kapatıyorlarmış, istimlak işleminin bugün akşama kadar ilzadan çıkmasını rica ediyorlar. şirketin işini yarına bırakıp bugün onu tamamlayayım mı?"
"olmaz!"
hakkı bey çıkarken odacı girdi:
"tosun ağa. emlak sahibi. kağıt imzalatmak istiyor. 3 dakika."
müdür, masanın başında yeniden poz aldı, kollarını koltuğun iki yanına koydu, söylendi:
"gelsin."
tosun ağa kağıdı uzattı.
"bu ne?"
"işlem görmesi için havale edilecek."
"olmaz! yarın gel!"
tosun ağa çıkarken müdür yandaki camı vurup seslendi:
"kemal bey! niçin boş duruyorsunuz? nedir o önünüzdeki kitap? roman mı okuyorsunuz?"
"talimatname okuyorum efendim."
"ha, peki, oku."
kapıdaki odacı yine göründü:
"katip halit bey. 2 dakika."
katip halit bey sarı benizli, perişan kılıklı bir adam. ellerini önünde kavuşturup korka korka rica ediyor:
"çok başım ağrıyor. dayanamayacağım. izin verirseniz gitmek istiyorum."
müdür, adamın kafasını delip içindekini gözden geçiriyormuş gibi yüzüne dikkatli dikkatli baktı, sonra bir tek sözcük söyledi:
"olmaz!"
katip halit bey süklüm püklüm çıktı. milli emlak müdürü, süleyman'a döndü:
"beyim" dedi, "bilmezsiniz burada neler çekerim. her gün türlü insanla karşılaşırım. hepsi önceden bir plan hazırlamıştır, gelir yutturmaya çalışır. bakarım yüzüne, 'bana nasıl bir oyun oynayacak acaba?' diye düşünürüm. ben onlar gibi hazırlıklı olmadığım için her zaman aldanabilirim. iyisi mi, aklımın kesmediği şeye 'olmaz!' der çıkarım işin içinden. çok dikkat etmem gerek. hiç kimseye güvenmeye gelmez. eskiden böyle değildim, insanlara güvenirdim. fakat 7 yıl önce bir veznedar kasayı soyup kaçtı, az kalsın benim başımı da belaya sokuyordu; ondan sonra gözümü açtım. (pencereden öbür tarafı gösterdi) bakın, kasa tam karşımda. veznedar ne alıp ne koysa hemen görürüm."
içerden veznedarın sesi geldi:
"müdür bey, rıfat bey'in yatırdığı teminatı geri verelim mi?"
"ne kadar?"
"2.700 lira."
(biraz düşündükten sonra) "olmaz! yarın ver." (yine süleyman'a dönerek):
"siz öğretmenler ne rahatsınız. eliniz hiç yabancı paraya değmez. ne verirlerse onu yersiniz. sadece derse girer, dersten çıkarsınız. günah işlemenize olanak yoktur. oysa bir veznedar öyle midir? eline bir kasa dolusu para teslim edilmiştir. bu para kendisinin değildir; değildir ama, biraz ihtiyacı oldu mu onu dürtmeye başlar. zavallı adam elini uzatmamak için kendi kendisiyle ne savaşlar yapar. namuslu olmak çok zor şey. öbür memurlar da öyle. bir işi bir gün ileriye almakla iş sahibine kimbilir neler kazandırırlar. işi erken çıkarmak isteyen memurun rüşvet almadığını nerden bileceğim? iyisi mi her işi birkaç gün geri bıraktırırım."
konuşurken ikide bir başını çevirip yandaki odaya bakmaktan geri kalmıyordu. bu sırada ara penceresindeki küçük kanadı açıp birdenbire bağırdı:
"hilmi bey! ne yapıyorsunuz?"
veznedar sükunetle cevap verdi:
"kasayı açıyorum."
"neden?"
"pul paralarını koyacağım."
"haa. peki! koymak olur, almak olmaz. ne kadar?"
"96 lira 20 kuruş."
"peki."
önündeki bir deftere bunu yazdı, daha üstteki rakamlarla topladı, kasadaki son durumu saptadı. sonra başını kaldırdı. süleyman'a:
"gelelim sizin işinize" dedi. "civar kasaba ve şehirlerden liseye okumak için gelen çocukları anlatıyordunuz."
süleyman bunların acıklı durumunu tasvir etti, sonra, milli emlak arasında öğrenci yurdu olmaya elverişli bir yapı varsa onun liseye verilmesini rica etti. milli emlak müdürü, gözleri delikanlının yüzünde, uzun uzun düşündü, sonra cevap verdi:
"olmaz!"









