erdal öz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdal öz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.03.2022

kanayan

erdal öz

yemeden içmeden kesilmişti. fakülteden döner dönmez odasına kapanıyor, yanımıza pek az çıkıyordu.

"neyin var oğlum, hasta mısın, bir derdin mi var senin?"

sorularıma kaçamak karşılıklar veriyor, sarılıp öpüyordu yanaklarımdan.

"paran var mı?"

"yok."

"vereyim."

"gerekirse isterim."

geceleri uyuyamıyordu. odasının ışığı hep yanık oluyordu. aklıma bin türlü şey geliyordu. gidip kulak veriyordum kapısına, ses duyamazsam sesleniyordum:

"uyumadın mı oğlum daha?"

"okuyorum."

bir gece, geç vakit odasından çıkmış, beni salonda, elimde kitapla görünce yanıma gelmişti.

"bak anacığım.." demişti.

böyle başlamıştı. bir şeyler anlatacağı zaman hep böyle başlardı. sonra da uzun uzun anlatmıştı bana.

"peki ama ne yapmayı düşünüyorsun?" demiştim.

gözlerini kaçırmıştı benden. oturduğu yerde duramamış, kalkmıştı.

"bilmiyorum" demişti.

arkası bana dönüktü.

"tek başına ne yapabilirsin ki yavrum?"

"tek başıma değilim."

titremiştim.

ılık bir nisan gecesinde gitti.

yukarı çıktığımda, bıraktığı yanar sigarası, küllüğün kıyısında upuzun tütüyordu. çayı bardağında yarım kalmıştı. yandı durdu sigarası, yandı durdu, uzun bir küle dönüştü, bölündü kül, kırılıp dağıldı küllüğün ortasında.

6.09.2011

defterimde kuş sesleri

erdal öz

kendi ordumun eline tutsak düştüm.

inanç, özgür düşüncenin karşısındaki en büyük tehlike. dünya görüşü tamam; ama düşünceler inanç haline geldi mi, artık tartışma kabul etmiyor.

duygulanmak en kötü düşman burada. [hapishanede]

güzel bir kitabı okumak, insanın o karmakarışık beynini nasıl da temizliyor!

rilke: yalnızlıktan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. insanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar. insanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır.

tolstoy: bir sanatçının en büyük amacı, o sayısız, o bitmez tükenmez belirtileri içinde hayatı bütünüyle sevdirmektir.

ho şi minh: gerçek barışa ulaşmak için önce gerçek bağımsızlığı kazanmak gerekir.

marx/engels: bizim özel mülkiyeti kaldırmak niyetinde olduğumuzu söylüyor ve bundan dehşete düşüyorsunuz. ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için şimdiden ortadan kaldırılmıştır.

regis debray: devrimci için her başarısızlık bir sıçrama tahtasıdır ve teoriye kaynaklık etmesi bakımından, kazanılmış zaferlerden daha zengindir, deney ve bilgi deposudur.

mao zedung: sınıflı bir toplumda her kişi belli bir sınıfın durumunu üstlenir; sınıf damgasını taşımayan hiçbir düşünce yoktur.

ho şi minh: emperyalizm var oldukça savaş tehlikesi de var demektir.

güzel bir romana başlamak, güzel bir eve taşınmak kadar güzel.

balzac: sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır.

beni aç bırak, evsiz, urbasız bırak
beni sensiz bırakma (metin eloğlu)

rilke: sevilenlerin yaşamı perişandır ve tehlikede. ah onlar kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı!

primo levi: amaçları, insanı, insandan daha az bir şey haline getirmekti.

"özgürlüğün karşılığı ne kadar yükselirse yükselsin, o karşılığı ödeyebilen insan, her yerde, her zaman özgürdür."

çehov: tanrı bizi beylik sözlerden korusun.

ey yarın! nasıl bir gün olacaksın?

hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.

"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)

8.01.2011

gülünün solduğu akşam

erdal öz

hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.

"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)

insanlığın büyük kültür mirasını en iyi bir devrimci anlayabilir, en iyi o değerlendirebilir. bilime inananların ötekilere üstünlüğüdür bu.

gerici sınıfların en güçlü iktidarıdır faşizm.

bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor: "ben belediye başkanınız! komünist deniz gezmiş, gemerek'te! silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. herkes hazırlansın. yakalayayacağız onu!"

ölüme hayır demek yetmez, yaşama evet demek gerekiyor. (serge moscovici)

hukuk, ancak denge durumlarında vardır ve işler. siyasal iktidar için pek tehlikeli değilsindir; onun da pek bir gücü yoktur, hukuk vardır o zaman.

deniz gezmiş anlatıyor:

yakalandığımda saat, gecenin 02.30'u falandı. beni alıp doğruca kayseri'ye götürdüler. ellerim kelepçeli. iki yanımdaki iki iri adama kelepçelemişlerdi beni.

yolda boyuna soruyorlar. konuşmuyorum.

kayseri'ye varıyoruz.

geceyarısı.

vali'nin karşısına çıkarılıyorum.

"yakalandın mı sonunda?" dedi. vali, küçümsemeye çalışarak.

"sen bir kulsun, kul kalacaksın!" dedim.

hiç beklemiyordu. apışıp kaldı. sözümün altından kalkamadı. çekip gitti.

"istanbul'da bütün işkenceleri yöneten ılgız aykutlu'ydu. istanbul birinci şube müdürüydü. faşistlerleydi. biliyor musun? edebiyat okudu o o; istanbul edebiyat fakültesi'nde okudu. edebiyatın bir insanda işkence duygusunu yok edemeyişine şaşıyor insan. olmaz öyle şey. iyi bir edebiyatın olduğu yerde işkence mişkence olamaz." (deniz gezmiş)

yusuf aslan anlatıyor:

cezaevindeyken dışarıdan yemek gelmesi müthiş sevindiriyordu beni. babamı yeniden kazanmıştım. sabah, öğlen yemeklerimi babam getiriyordu.

buraya, mamak cezaevi'ne gelmeden iki gün önce babamla konuştum. burada görüş olmadığını söyledim.

"belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir" dedim.

çok üzüldü.

"ben bir adamını bulurum" dedi.

kalktı. sendeledi. düştü yere. gözleri bana dikilmişti. çıkardılar.

ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. üzüntüden mide kanaması geçirmiş. hastaneye kaldırmışlar.

olay tbmm'ye gelir. meclis, bu konuyu ivedilikle görüşme kararı alır. önce meclis'te, sonra senato'da konu görüşülür. adalet partililerin tam kadro olarak katıldıkları oturumda ellerin büyük çoğunluğu, bu üç gencin bir an önce asılarak öldürülmeleri için havaya kalkar. bir şeyin, bir başka dönemde asılan üç kişinin öcünü almak istiyor gibidirler. üç-üç bitmelidir bu maç

hürriyet gazetesi'nden oktay ekşi geldi. minyatür bir fotoğraf makinesi vermek istedi bana. asılışların gizlice fotoğraflarını çekmemi istedi. kabul etmedim. (mükerrem erdoğan-avukat)

yusuf son sigarasını içerken, birden, odadaki kalabalığın içinde birini tanıyıverdi. tam karşısındaydı adam. sivil biriydi. pencerenin yanında duruyordu.

"işkenceler nasıl gidiyor?" dedi yusuf.

adam beklemiyordu böyle bir soruyu. telaşlandı. "bizde öyle şeyler yok" dedi.

"peki, elektrik işkenceleri nasıl gidiyor? başarılı mı?"

"öyle şeyler yapmayız biz" dedi adam.

"yaa, öyle mi? çoluk çocuğun var mı senin?"

"bir kızım var."

"hangi okula gidiyor?"

"daha küçük. okula gitmiyor."

"iyi, iyi" dedi yusuf.

sonradan öğrendik. adam, ankara emniyet müdürüymüş.

"burada ölen yalnızca benim bedenimdir, ki zaten ölümlüydü, ölecekti. ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz; ölmeyecek, yaşayacak." (deniz gezmiş)

"ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. biz halkımızın hizmetindeyiz. sizler amerika'nın hizmetindesiniz. yaşasın devrimciler! kahrolsun faşizm!" (yusuf aslan)

9.07.2010

sergi kitabevi

erdal öz

ne yazık ki ben de hukuk okudum.

istemeden girdiğim istanbul hukuk fakültesi'nden ikinci yılın ortasında kaçtım. yedi yıl ara verdikten sonra, bir gün babamın, bir arkadaşına "bizim oğlan okuyamadı" dediğini duydum. ankara'daydım. iki kitabım yayımlanmıştı. sergi kitabevi'ni işletiyordum. evliydim. bir kızım vardı. istanbul'dan kaçınca ankara hukuk fakültesi'ne kaydımı yaptırmış, fark derslerini vermiş, sonra da bırakıp askere gitmiştim.

babamın bu sözü üzerine gidip kaydımı yeniledim. derslere hemen hemen hiç girmedim. yıl sonlarında bir ay içinde o şişirilmiş ders kitaplarına şöyle bir göz atıp ardı ardına giriyordum sınavlara. fakülte bitti. diplomamı aldım, hiç beklemediği bir anda babama uzattım. bu diplomadan yararlanmayacağımı, hukuk okumanın bir beceri olmadığını söyleyip kitabevime döndüm.

babam yargıçtı. tokat'ta bitirdim liseyi. o zaman biri istanbul'da, biri ankara'da iki hukuk fakültesi vardı. istanbul, ankara dışında görev yapan hukukçuların çocukları bu iki büyük kentteki hukuk fakültelerine girerlerse adalet bakanlığı burs veriyordu. çaresiz, babamla istanbul'a gidip fakülte kaydımı yaptırdık. ama bir ay sonra, yıllardır yürürlükte olan o burs yasası yürürlükten kaldırıldı; ben fakültede burssuz öğrenci olarak kaldım. "hukuk başlangıcı" ile "roma hukuku" dışında okutulan hiçbir dersi sevmedim. hocaların çoğuna da inanmadım. sonra da ikinci sınıftayken aile içi bir olayı bahane ederek hem fakülteyi hem evimi hem sevgilimi hem de istanbul'u bir anda bırakıp ankara'ya kaçtım.

hayatımda büyük bir dönüm noktasıdır bu. beş parasızdım. evin tek çocuğu olarak ilk kez bir başınaydım. aç kaldım, açıkta kaldım; iş aradım, buldum, çalıştım. neler yapmadım: simit sattım, bulaşık yıkadım, akis dergisinde üç ay gece düzeltmenliği, sonra sinema makinistliği, katiplik, ankara radyoevi'nde söz ve temsil yayınları'nda, türk dil kurumu'nun yayın kolu'nda, amerikan haberler merkezi'nde değişik görevler. çoğundan da kovularak ayrıldım.

sonunda da sergi kitabevi.

şimdi de uçak kaçırmaktan hücre hapsi.

yine de hukuk okumuş olmanın burada bana yardımcı olacağını biliyorum.